İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu’nun İstanbul’da Kurulması

19/11/2009

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 21. Birleşim 19 Kasım 2009

NOT ve TAVSİYE : Aşağıda sadece Şükrü Elekdağ’ın konuşmalarına yer verilmiştir. Tasarının tümü üzerindeki görüşmelere yazının herhangi bir yerine tıklayarak ulaşmanız mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, İslam Konferansı Örgütü ve İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu Arasında İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumunun İstanbulda Kurulması Hakkında Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/594) (S. Sayısı: 265)(*)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon Raporu 265 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ Konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Elekdağ.

MUSATAFA ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu’nun İstanbul’da kurulması hakkındaki anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısına ilişkin Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini izah etmek amacıyla söz almış buluyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, hemen belirteyim ki biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak İslam Konferansı Örgütü’ne ülkemizin üyeliğini bu örgüte üye olunurken konulmuş bulunan genel rezervler çerçevesinde destekliyoruz. Bu örgütü Türkiye’nin, İslam dünyası ile ilişkilerini güçlendirmeye yarayan çok boyutlu ve yararlı bir enstrüman olarak değerlendiriyoruz. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliğinin de bir Türk vatandaşının uhdesinde olmasını büyük bir gurur ve memnuniyetle karşılıyoruz. Ayrıca, İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu Merkezinin İstanbul’da kurulmasına da -faaliyetlerini yasalarımız çerçevesinde sürdürmesi şartıyla- olumlu bir girişim olarak bakıyoruz.

Ancak bu amaçla, değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan anlaşma, yasalarımızı ihlal eden çok ciddi hata ve eksiklikler içermektedir. Bu hâliyle, sakat ve kabul edilemez bir nitelik arz ediyor. Amacımız, İslam Konferansı Gençlik Forumunun kurulmasının engellenmesi değil, bu kuruluşun yasalarımıza uygun sağlıklı bir hukuki zemin üzerine oturtulması ve görevlerini bu çerçevede verimli bir şekilde yürütmesidir.

Değerli arkadaşlarım, görüşlerimizin bu açıdan değerlendirilmesini önemle rica ediyorum. Anlaşma hakkındaki eleştiri ve önerilerimiz şu yedi noktada toplanıyor:

Birinci nokta, anlaşmanın amacı, işlevi ve öngördüğü etkinlikler ile ilgilidir. Dışişleri Bakanlığı tarafından sunulan gerekçede anlaşmanın amacı şöyle ifade edilmiştir: “Çeşitli ve farklı medeniyetlere mensup gençler ve kültürler arasında diyaloğun geliştirilmesi amacıyla sürdürülebilir bir uluslararası mekanizma tesis edilmesi ve İslam Konferansı Örgütünün Medeniyetler İttifakı faaliyetlerine vereceği katkıya zemin hazırlanması.” Oysa, anlaşma metninde, bu amaçlarla ilgili olarak hiçbir açıklama yer almıyor. Yani, Forum bir uluslararası kuruluş olarak kuruluyor fakat işlev ve görevleri bilinmeyen bir uluslararası kuruluş.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi! Bu konuda kaygı ve kuşkuya yol açan başka bir neden daha var. İslam Konferansı Örgütü Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumunun hâlen yerel bir dernek olarak, yerel bir dernek statüsünde İstanbul’da kurulduğu, başkanlığını da Ali Sarıkaya isimli bir kişinin yaptığı yasa gerekçesinden anlaşılıyor. Ancak Ali Sarıkaya’nın Forumun amaç ve görevleriyle ilgili beyanları Dışişleri Bakanlığı gerekçesinde belirtilenlerle uyuşmuyor. Hatta, bunlara ters düşmekle kalmıyor, ciddi endişelere yol açıyor. Nitekim, Anadolu Ajansı muhabiri Murat Muratoğlu Madrid’de yapılan Medeniyetler İttifakı Toplantısı sırasında 15 Ocak 2008 tarihinde verdiği bir haberde şu hususları bildirmiştir: “Merkezi İstanbul’da bulunan İslam Konferansı Örgütü Gençlik Forumu Başkanı Ali Sarıkaya, medeniyetler ittifakı gençlik girişimi inisiyatifinin koordinasyonunu gerçekleştireceğini söyledi.”

Şimdi bakınız, dinleyin, ne diyor Ali Sarıkaya: “Sarıkaya, bundan sonra, gençlik inisiyatifi olarak politik kriz çıkan bölgelere krizin aşılması için gençlik timleri göndereceklerini ifade etti.”

Sarıkaya’nın politik kriz çıkan bölgelere krizin aşılması için gençlik timleri gönderileceği yolundaki açıklaması iki açıdan endişe vericidir değerli arkadaşlarım. Birincisi: Sarıkaya’nın sözünü ettiği şekilde bir etkinliği kültürlerarası diyalog ile bağdaştırmak mümkün değildir. Hâlen, örneğin Pakistan’da ve dünyanın birçok yerinde politik krizler mevcuttur, çatışmalar vardır. Forum buralara hangi amaçla gençlik timleri gönderecektir? Gönderdiği timler gittikleri ülkelerde ne gibi siyasi veya başka türlü faaliyetlerde bulunacaklardır? Bunlar Gençlik Diyalog Forumunun boyunu, gerçek amacını ve haddini fersah fersah aşan işlerdir.

İkincisi de: Ali Sarıkaya’nın söyledikleri, anlaşma için hazırlanmış olan gerekçede Foruma verilen görev ve yetkileri aşıyor. Bu bakımdan, keyfî ve yetki dışı etkinliklere yol açmamak ve Forumun kendisi için öngörülen sınırlar içinde kalmasını ve belli yetkiler çerçevesinde hareket etmesini sağlamak için, Forumun amaç ve işlevlerinin ve personelinin görevlerinin anlaşmada açık ve net bir şekilde tanımlanması zorunludur.

Bu tanımlama keyfiyeti Forum yöneticilerine tanınan yargı bağışıklığı açısından da zorunlu görülüyor. Nitekim, Forumda, Gençlik Forumunda görev yapan üst düzey yöneticilere, Anlaşma’nın 10’uncu ve 11’inci maddeleri uyarınca, kendi yetki sınırları içinde ve resmî görevleri çerçevesinde yaptıkları tüm eylemlerden, sözlü veya yazılı ifadelerden dolayı yargı muafiyeti tanınmıştır. Yani tam diplomatik bağışıklık ve muafiyetler bunlara tanınıyor. Fakat gelin görün ki Forumun amacı, işlevleri ve yetkileri Anlaşma’da tanımlanmamış bulunuyor. Bu durumda yöneticilerin yargılanmaları gerektiğinde bu kişilerin yargı konusundaki ayrıcalık ve dokunulmazlıklarını saptamak için resmî görevlerinin ve yetki sınırlarının ne olduğu nasıl tespit edilecektir değerli arkadaşlarım?

Amacı ve işlevi belli olmayan bir uluslararası anlaşmaya bu sıfat verilemez. Cumhuriyet tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde böyle bir sakatlıkla malul hiçbir anlaşma onaylanmamıştır.

Şu hususun çok iyi anlaşılması lazım: Bir uluslararası anlaşmada bazı kişi ve görevlilere diplomatik bağışıklık ve dokunulmazlık tanınıyorsa bunların görev ve yetkilerinin anlaşmada açıkça belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde bu kişi ve görevlilere bulundukları ülkelerin yasalarını keyfî şekilde ihlal etmek imkânı tanınmış olur.

Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, Forumun amaç, işlev ve görevleri belirlenip anlaşma metnine derç edilmeden bu Anlaşma’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanması akla ihanet olur değerli arkadaşlar.

Buraya kadar söylediklerim, tek başına bu Anlaşma’nın eksiklik ve hatalarının düzeltilmesi amacıyla geri çekilmesi için yeterlidir.

Önemli bir başka sakıncalı husus da Anlaşma’nın Gençlik Forumuna Türkiye’nin yasalarını hiçe sayan para operasyonları yapmak hususunda imtiyazlar verilmesidir. Burada bir parantez açarak belirteyim: “İmtiyaz” sözcüğü Anlaşma’nın 6’ncı maddesinde, ikinci fıkrada aynen yer almakta olup benim yorum amacıyla kullandığım bir ifade değildir. “İmtiyaz” kelimesi metinde aynen vardır, mevcuttur.

Şimdi bakın, lütfen dikkatle dinleyin. Anlaşmanın 6’ncı maddesinin birinci fıkrası aynen şöyledir:

“1. Forum herhangi bir sınırlamaya veya herhangi bir kontrol, düzenleme ve moratoryuma tabi tutulmaksızın,

a) Elinde her çeşit para bulundurabilir ve herhangi bir para birimi üzerinden hesap açabilir,

b) Fonları serbestçe Türkiye’ye getirip çıkarabilir ve bunları bir dövizden diğer bir para birimine çevirebilir,

c) Ayrıca elinde bulundurduğu herhangi bir dövizi yürürlükteki resmi kambiyo kuru üzerinden diğerine çevirebilir.”

Şimdi, bu madde, değerli arkadaşlarım, kurulacak olan Gençlik Forumunun, Türkiye’nin mali mevzuatına hiçbir şekilde riayet etmekle mükellef olmayacağını Türk devletine dayatma anlayışıyla yazılmıştır. Forum, Türkiye’ye dışarıdan istediği şekilde ve hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan fonlar aktaracak, sonra bu fonları Türkiye içinde istediği yerlere dağıtacak, isterse bu fonları tekrar yurt dışına çıkaracak, istediği kurum ve kuruluşlara ulaştıracaktır. Forum, istediği her mali spekülasyonu, her mali manipülasyonu yapmakla serbest olacaktır. Böyle şey olabilir mi değerli arkadaşlar?

Burada kritik nokta, Forumun amaç, işlev ve görevlerinin Anlaşma’da belirlenmemiş olmasıdır, sorun buradan çıkıyor. Böyle olunca bu para operasyonlarını, Forumun açıklanmış resmî ve meşru amaç ve işlevleriyle sınırlamak mümkün değildir. Hangi amaçla kullanılacağı Anlaşma’da belirtilmeden, Forumun belirttiğim nitelikte para operasyonları yapabileceğinin Anlaşma’da öngörülmesi, üstelik Foruma yargı bağışıklığı da tanındığı dikkate alınırsa kuşku ve suistimallere yol açması kaçınılmazdır değerli arkadaşlarım. Sizler hepiniz muhterem insanlarsınız ama sizin iradesi hilafına yeni Deniz Feneri örnekleriyle karşılaşılması kaçınılmaz olabilir.

Öte yandan, Foruma sağlanan imkânların “imtiyaz” kelimesiyle tanımlanması da “kapitülasyon” kavramını çağrıştırmaktadır. Tüm bu nedenlerle bu madde anlaşmadan çıkarılmalıdır.

Şimdi, üçüncü sakıncalı nokta 6’ncı maddenin ikinci fıkrasından kaynaklanıyor. Bu fıkrada Forumun kendine sağlanan imtiyazları kullanırken, yani para operasyonlarını Türkiye mali mevzuatını dikkate almadan yaparken şöyle bir ifade var, bakın: Türkiye hükûmetinin tavsiyelerine uyacağı ve bu tavsiyeleri kendi amaçlarının gerçekleşmesine uygun olduğu ölçüde dikkate alacağı belirtilmektedir.

Şimdi değerli arkadaşlarım, Forum, para operasyonları yapar ve bunları Türkiye’de veya Türkiye dışında bir takım yerlere ulaştırır, bu şekilde ne olduğunu bilmediğimiz bazı faaliyetleri desteklerken, uygun görürse Türk hükûmetine danışacak ama Türk hükûmetinin tavsiyelerini işine geldiği ölçüde uygulayacaktır. Böyle bir şey olabilir mi değerli arkadaşlarım? Bu ifadeler Türkiye’yi ve Hükûmeti küçümseyici ve aşağılayıcı nitelikte bir anlam taşımaları açısından son derece rahatsız edici değil mi?

Şimdi, bu maddeden Forumun iradesinin sanki Türkiye’deki siyasi iradenin üstüne konduğu gibi bir mana çıkıyor. Bu ifadeleri Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylaması gereken bir anlaşmaya derç etmek Meclise saygıda kusur etmektir. Bu fıkranın anlaşmadan çıkarılması isabetli olacaktır.

Forumun resmî haberleşme ve yazışmalarına sansür uygulanmayacağı ile gümrük ve gümrük harçları ile tüketim ve intikal vergilerinden muafiyetine ilişkin dördüncü, beşinci ve altıncı sakıncalı noktalar, yasa tasarı ile birlikte sunulan muhalefet şerhinde ayrıntılı biçimde yer aldığı için bu hususları tekrar etmeyeceğim ancak son olarak anlaşmayı imzalayan tarafların statülerinden kaynaklanan bir hataya işaret edeceğim.

Anlaşma 3 kişi tarafından imzalanmıştır. Bunlardan ilk 2’si Sayın Türk Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile Sayın İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. Şimdi bu 2 imzacı birbirlerinin muhataplarıdır; birisi bir devleti, diğeri de uluslararası bir örgütü temsil eden şahsiyetlerdir. Buna mukabil hâlen İstanbul’da yerel bir derneğin başkanı olan ve üstelik ipe sapa gelmez açıklamalar yapacak kadar sorumsuz olan –biraz önce izah ettim- Ali Sarıkaya, bu kişilerle muhatap olacak bir statüye sahip değildir. Bu bakımdan makul ve uygun olan yöntem, anlaşmanın Türk Dışişleri Bakanı ile Forum adına İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri arasında imzalanmasıdır.

Değerli arkadaşlarım, buraya kadar yaptığım konuşmayla İslam Konferansı Örgütü Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumunun İstanbul’da kurulmasına ilişkin anlaşmadaki hataları izah etmiş bulunuyorum.

Şimdi, biz bu hataları anlaşmanın görüşüldüğü Dışişleri Komisyonunda ayrıntılı biçimde izah ettik ancak anlaşma, Komisyonda iktidar milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi ve Genel Kurula sevk edildi.

Şimdi, anlaşmayı destekleyenler bizim görüşlerimize karşı üç emsal olabilecek anlaşma ileri sürdüler ve bu anlaşmalarda da bizim “hata” diye nitelediğimiz hükümlerin ve ayrıcalıkların aynen yer aldığı iddia ettiler. İleri sürdükleri mantık şuydu, sizin “sakıncalı ve hatalı” dediğiniz hususlar bu anlaşmalarda da mevcuttur. Bu durumda İslam Konferansı Örgütü Gençlik Forumu Anlaşması’ndaki hükümler geçerlidir ve meşrudur.

Emsal olarak ileri sürülen birinci anlaşma Karadeniz Ekonomik İşbirliği sekretaryasına tanınan ayrıcalıklara ilişkin ek protokoldür. 2001 yılında onaylanan bu ek protokol, Karadeniz Ekonomik İşbirliğine bağlı birçok uluslararası kuruluş için de geçerlidir ve bu konulardaki anlaşmaları onaylayan yasa tasarılarının altında benim de imzam vardır. Ancak değerli arkadaşlarım, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Ek Protokolü ile İslam Konferansı Örgütü Gençlik Forumu Anlaşması’nın ayrıcalıklar konusunda birbirine benzer hükümler içerdiği iddiası temelinden yanlıştır. Nedenini açıklayayım: Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü Şartı’nın 28’inci maddesinde örgütün yetkililerinin ve üye ülkeler temsilcilerinin üye ülkelerin topraklarında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 13 Şubat 1946 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Ayrıcalıklar ve Bağışıklıklar Sözleşmesi’nde tanımlanan ayrıcalıklar ve bağışıklıklardan faydalanacakları ve söz konusu ayrıcalık ve bağışıklıklardan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ilkeleri ve amaçları uyarınca görevlerini yerine getirebilmeleri için ancak yararlanabilecekleri belirtilmektedir. Anlaşılacağı üzere de burada vurgulanan, (KEİ) Karadeniz Ekonomik İşbirliği Sekretaryası yetkililerine ve temsilcilerine tanınmış bulunan ayrıcalık ve bağışıklıkların, Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin ilkeleri ve amaçları uyarınca yürütülecek görevlilerle sınırlı olduğudur. Oysa daha önce de vurguladığım üzere Gençlik Forumunun amaç ve ilkeleri ile yöneticileri tarafından ifa edilecek görevler meçhuldür. Gençlik Forumunu kuran Anlaşma’da Forumun amaç, işlev ve görevleri hakkında bir kelime bile yoktur. Bu bakımdan, Foruma sağlanan ayrıcalık ve bağışıklıkların nerede başlayıp, nerede bittiği belli değildir. Bu nedenle, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü Ek Protokolü ile İslam Konferansı Örgütü Gençlik Forum Anlaşması arasında bir benzerlik olduğu iddiası temelden yanlıştır. Ek Protokol ile Anlaşma arasında bazı kısmi cümle benzerlikleri vardır ama anlam benzerliği kesinlikle yoktur. Nitekim Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü sadece kendi amaç ve işlevlerine yönelik fonlara sahip olabilir ve yapabileceği para operasyonları da örgütün amaç ve işlevleriyle sınırlı olacaktır. Oysa İslam Konferansı Örgütü Gençlik Forumu herhangi bir sınırlamaya, herhangi bir kontrol veya düzenlemeye tabi tutulmadan her türlü para operasyonunu her türlü amaçla yapabilecek ve girişebileceği illegal nitelikteki eylemler nedeniyle de yargı dokunulmazlığına sahip olacaktır. Böyle bir şeyi kabul edebilir misiniz değerli arkadaşlarım? Bu ülkenin çıkarlarını korumaya ant içmiş kişiler olarak böyle bir şeye nasıl izin verebiliriz? Görüleceği üzere İslam Konferansı Örgütü ile (KEİ) Karadeniz Ekonomik İşbirliği anlaşmaları aynı değildir, aralarında uçurum gibi fark vardır. Şimdi, anlaşmayı savunanların gösterdikleri diğer iki emsal İslam Konferansı Örgütü İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezinin Ankara’da ve İslam Konferansı Örgütü İslam Tarihî, Sanatı ve Kültürü Araştırma Merkezinin İstanbul’da kurulması hakkındaki anlaşmalardır.

Değerli arkadaşlarım, bu anlaşmalar, Türkiye’de demokrasinin askıya alındığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin kapatıldığı olağanüstü bir dönemin hükûmeti tarafından 1982’de imzalanmıştır. Utanç verici bir kapitülasyon belgesi ve aymazlık örneği olan bu anlaşmaların, Türkiye’nin haysiyet ve çıkarlarına duyarlı hiçbir kimse tarafından emsal olarak gösterilmesi mümkün değildir.

Bütün bu nedenlerle, önerimiz, değerli arkadaşlarım, yeni yolsuzluklara davetiye çıkaran İslam Konferansı Örgütü Gençlik Forumu Anlaşması’nın geri çekilmesi ve yasalarımız ile duyarlılıklarımız ışığında yeniden kaleme alındıktan sonra Meclise sunulmasıdır. Yolsuzluklara davetiye çıkaran hâliyle bu anlaşmanın yüksek yargı tarafından da kabul edilmeyeceğini dikkate alınız lütfen. Boşu boşuna zaman kaybetmek yerine geri çekip gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine sununuz, aklın yolu budur.

Bu görüşlerle, onaylanması istenen kanun tasarısına olumsuz oy vereceğimizi belirtir, yüce Meclise saygılarımı sunarım. Teşekkür ediyorum.

-o-

Sayın milletvekilleri, şimdi soru-cevap bölümüne geçiyoruz

Sayın Elekdağ…

MUSTAFA ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, biz, Türkiye’nin dünyadaki ağırlığını, prestijini, etkinliğini güçlendiren her inisiyatifin arkasındayız. Soğuk savaş sırasında Türkiye’nin önemi stratejik konumundan ve ordusunun NATO çerçevesinde önemli savunma görevleri almasından kaynaklanıyordu. Bugün ise Türkiye’nin önemi dünyada, kimliğinden kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başkan; Türkiye 1,5 milyarlık ve 57 ülkeden oluşan bir İslam aleminde çoğulcu demokrasiyi İslami değerlerle bağdaştıran ve laik bir devlet sistemi ortamında bunu uygulayan yegâne devlettir. Bu bakımdan, Türkiye dünyada ulema olarak geçinen Max Weber gibi, Samuel Huntington gibi yazarların tezlerini tam anlamıyla çürütmüştür. Onlara göre, çoğunluğu İslam olan bir ülkede hiçbir şekilde modernleşme olmaz, hiçbir şekilde demokrasi olmaz, hiçbir şekilde ilerleme olmaz. Türkiye bütün bunları çürütmüştür.

Bu bakımdan, bunları yaymasının, ortaya koymasının…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Devam edebilir miyim bir dakika daha.

BAŞKAN – Çok kısa bir şekilde, buyurunuz.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum.

Bu bakımdan, İslam Konferansı Örgütü Merkezinin İstanbul’da kurulması olumlu bir adımdır, biz buna karşı değiliz. Yeter ki yasalarımıza uygun bir şekilde, sağlam bir hukuki zemin üzerine kurulsun, ileride de böyle sorunlar çıkmasın. Yani, bir İslam Konferansı Gençlik Merkezinin kurulmasına karşı değiliz, bunu destekliyoruz. Yeter ki bu, yasalarımıza uygun bir şekilde kurulsun, hukuki, sağlam bir zemin üzerinde kurulsun.

Uluslararası bir anlaşmada bazı kişi ve görevlilere dokunulmazlık verdiğiniz andan itibaren onların görev ve yetkilerinin tam anlamıyla açıkça belirtilmesi gerekir. Belirtilmezse ortaya istenmedik durumlar çıkabilir. Yani, bizim amacımız budur. Şimdi o bakımdan, ben, iktidar partisinin böyle körü körüne bu anlaşmayı desteklemesini “Biz bunu getirdik.” diye ısrar etmesini doğru bulmuyorum, isabetli bulmuyorum. Çünkü, bizim niyetlerimiz halistir, doğru yolu gösteriyoruz. Bir kere de uzlaşalım doğru üzerinde. Bunu rica ediyorum ben değerli arkadaşlarımdan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

-o-

BAŞKAN – Sayın Bakan, Sayın Elekdağ sözlerini anlamadığınız için sisteme girmiş.

Söz veriyorum Sayın Elekdağ, buyurunuz.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum efendim.

Benim söylediğim şudur: Biz Türkiye’nin dünyadaki ağırlığını, prestijini, etkinliğini güçlendirecek her inisiyatifin arkasındayız. Soğuk savaş sırasında Türkiye’nin önemi stratejik konumundan ve orada sorun, NATO çerçevesinde NATO’ya, Batı dünyasına önemli savunma alanında katkılar sağlamasından geliyordu. Bugün Türkiye’nin önemi kimliğinden ileri geliyor. Bu son derece önemli bir kimlik. Bu kimliği dış politikamızda mümkün olan etkinlikle kullanmamız lazım. Bu etkinlik için de bu İslam Konferansı Örgütü iyi bir ortam sağlıyor bize. “Nedir bu etkinlik?” derseniz onu iki satırda izah edeyim, bu da şudur: Türkiye’nin 1,5 milyarlık İslam âlemi içinde, elli sekiz İslam devleti içinde bir özelliği var, bu da İslami değerlerle çoğulcu demokratik bir sistemin işleyebilmesi ve bunu laik bir devlet uygulaması, devlet sistemi içinde yapabilmesi. Bu son derece önemli bir şey. Bunu Türkiye’den başka yapabilen bir devlet yok, bu son derece önemli.

Şimdi, burada şu husus var: Dünyada çok ulema diye geçinen önemli isimler var, Max Weber, Samuel Huntington gibi. Bunların iddiaları şu: Çoğunluğu İslam olan bir ülkede, Müslüman olan bir ülkede modernleşme olmaz, demokrasi olmaz, laiklik olmaz. Türkiye bunların hepsinin tersini ispat etmiştir, bu bakımdan önemi vardır ve Türkiye aynı zamanda bugünkü dünyada radikal İslam’ın antidotu yani panzehirine sahiptir. Bunlar bizim dış politikamızda son derece önemli elimizdeki kozlardır. Bu bakımdan biz bunun İslam Konferansı Örgütü çerçevesinde değerlendirilmesine önem veriyoruz.

Bizim istediğimiz bir husus var burada. Bu kurulacak olan gençlik örgütü Türk kanunlarına göre kurulsun, doğru dürüst kurulsun, doğru dürüst işlesin.

Şimdi, dünyada hiçbir uluslararası anlaşma yoktur ki bu uluslararası anlaşmada amaçlar ne kuruluşun amaçları ve aynı zamanda işlevleri belirtilmeden o kuruluşu yönetecek olan kişilere dokunulmazlık verilsin. Böyle bir şey yoktur dünyada. Bu anlaşmada bu var. Anlaşmayı geri çekmek lazım. Orada, efendim, yapılacak önemli iş, amaç, yetkileri açıkça belirtmektir.

Bunun dışında, başka, bazı ufak tefek bazı hususlar da var. Yani onun dışında aynı zamanda mali mevzuatı, Türk mali mevzuatı çerçevesine getirmek lazım, mali konulardaki imkânları. Söylediğimiz budur. Şunu istiyoruz: Yani bunu iktidar grubu getirdi diye, ileri sürdü diye …

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

-o-

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, bakınız, bu anlaşmayla uluslararası bir kuruluş kuruluyor İstanbul’da, uluslararası bir kuruluş. Yani bir büyükelçilik gibi, diplomatik kuruluş gibi her türlü ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanıyor bu. Bu ne demek? Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bu diplomatik kuruluş için bazı haklarından feragat ediyor, bunlara bağışıklık tanıyor.

Şimdi, böyle bir kuruluşun muhakkak ki amaç ve yetkilerinin belirtilmesi lazım. Sayın Bakan, böyle bir kuruluşta amaç ve yetkiler belirtilmediği takdirde istismar edilir dokunulmazlık ve bağışıklıklar. Diyeceksiniz ki: “Bizim bu kuruluşa itimadımız var.” Bizim de var, bizim de var ama Türkiye Cumhuriyeti bazı haklarından feragat ettiği andan itibaren bunu muhakkak ki bir sınırlamaya alması lazım. Burada bir eksiklik var.

O bakımdan, yani burada bir sağırlar diyalogu yapıyoruz Sayın Bakan. Biz burada, bu kuruluşun işlemesini istiyoruz, sağlam hukuki temeller üzerine kurulmasını istiyoruz. Yani amacımız budur, herhangi bir şekilde bunu kösteklemek değildir. Yani bu açıdan neden bakmıyorsunuz bu konuya, bu açıdan neden değerlendirmiyorsunuz? Burada muhalefetten gelen bütün öneriler muhakkak ki ters yüz mü edilmelidir? Efendim, bunların arkasında birtakım politik amaçlar var ve bunlar halisane amaçlar var diye bunlara “hayır” mı demek lazım muhakkak ki? Burada söylediğimiz her söz doğrudur. Bakınız, bunun içinde, bakın, 1’inci, 2’nci, 3’üncü, 4’üncü, sona kadar bakın bütün maddelere amaçlar yoktur bir kere en azından. Yani hadi bırakalım, efendim, bu kuruluşun mali bakımdan yapacağı, bütün hareketler, bütün muameleler gene çıksın, bizim, efendim mali mevzuatımızı haleldar etsin, bunu da bıraktık bir tarafa. Fakat, yani, amaçları olmayan bir uluslararası anlaşmayı zatıaliniz gördünüz mü hiç hayatınızda? Böyle bir durumu nasıl yakıştırıyoruz biz buraya? Bunu alalım geriye, biraz üzerinde çalışalım, doğru dürüst yapalım, getirelim, geçirelim buradan Sayın Bakan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

-o-

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Konuşabilir miyim efendim.

BAŞKAN – Neye göre acaba?

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Bakana bir hususu soracağım.

BAŞKAN – Soru-cevap bitti efendim, demin sorunuzu sordunuz. Sistem bitti, onun için…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Bir açıklamada bulunacağım.

BAŞKAN – Yeterince açıklık oldu herhâlde.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Bir beyanda bulunacağım efendim müsaade ederseniz.

BAŞKAN – Buyurunuz.

Bir dakika süre veriyorum.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum efendim.

Sayın Bakanım, bakınız, siz bir devlet adamısınız, ben sizin ifadelerinizde birazcık hikmet aradım, yani sağduyu aradım. Beni mazur görün ama bunun kırıntısını göremedim, af buyurun.

Şimdi bakınız efendim, deminden beri konuşuyorsunuz, size sormuş olduğumuz soru şudur: Bu anlaşmada, bu anlaşmanın amaçları, yetkileri var mıdır, yok mudur? Siz bize bir tüzük okudunuz fakat bu tüzüğe burada hiçbir şekilde atıfta bulunulmuyor Sayın Bakanımız, yok.

Şimdi, bakınız, Viyana Anlaşmalar Hukukuna göre bir anlaşma yorumlanırken ilk önce o anlaşmanın içindeki metindeki ifadelere bakılır, doğrudan doğruya o alınır yorumlanmandan evvel. Burada herhangi bir şekilde bir amaç yok. Amacı olmayan bir anlaşma olur mu Sayın Bakan, bunu size soruyorum lütfen.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

-o-

BAŞKAN – 3’üncü madde üzerinde, gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Elekdağ.

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlarım, tekrar hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bakınız, değerli arkadaşlarım, yasanın gerekçesinde Dışişleri Bakanlığı tarafından şu husus belirtiliyor, deniyor ki: “Bu gençlik örgütü, esas itibarıyla, farklı medeniyetlere mensup gençler ve kültürler arasındaki diyaloga katkıda bulunacaktır.” Bu gayet saygın, tabiatıyla, gayet güzel bir hedef. Fakat bu hedef anlaşmada belirtilmiyor. Sorun burada çıkıyor, yani burada bir eksiklik var.

Sayın Bakanımız tüzüğü okudu uzun uzun, fakat bu tüzüğe hiçbir şekilde bir atıf yok değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlarım, bir uluslararası kuruluşu kuran bir anlaşmada, muhakkak ki bu kuruluşun hedefleri, işlevi, görevi belirtilir, bu olmadan olmaz değerli arkadaşlarım. Burada ben enimin çok hukukçu arkadaşımız var, uluslararası hukuku iyi bilen arkadaşlarımız var. Söyleyebilirler mi böyle bir anlaşma olsun ki içinde amaç, işlev ve görev belirtilmesin, yoktur değerli arkadaşlarım böyle bir şey.

Yani, burada biz görüşlerimizi ileri sürerken bunlar partizan görüşler değil veyahut da bu, efendim, kuruluşun kuruluşunu geciktirmek istemiyoruz, doğru dürüst kurulsun istiyoruz, amaç budur.

Şimdi, bakınız, amaç ve işlevler belirtilmediği takdirde ne oluyor? Amaç ve işlevler belirtilmediği takdirde şöyle durumlarla karşı karşıya kalıyorsunuz: İstanbul’da kurulan derneğin başkanı olan Sarıkaya, Madrid’de bu kültürler arasında konferans sırasında bir açıklama yapıyor ve bu Anadolu Ajansı tarafından belirtiliyor, bu devletin resmî ajansı. Orada diyor ki Sayın Sarıkaya: “Biz kimler göndereceğiz? Gençlik timleri göndereceğiz dışarıda böyle münazaalı, efendim, tartışmalı olan konular ortaya çıktığı zaman.” diyor. Yani dünyada çok çatışma var İslam devletleri içinde ve arasında. Mesela bir tanesi şimdi, bildiğiniz gibi, Afganistan ile Pakistan arasında var. Türkiye de bu konularda etkisini göstermek istiyor. Oraya gençlik timleri götürüp de, gönderip de ne yapacaksınız? Onlar arasında, oradaki gruplar arasında bir anlaşma, uzlaşma mı sağlayacaksınız? Yoksa herhangi bir şekilde oradaki çatışmaya taraf tutarak mı katılacaksınız? Belli değil bunlar. Yani bu işi her hâlükârda bu şekilde görevleri, yetkileri bir anlaşmada belirtmediğiniz takdirde çok büyük yanlışlar yaparsınız, çok büyük suiistimallere yol açarsınız, kontrolsüz güç yaratırsınız değerli arkadaşlarım.

Bakınız, biraz önce izah etmeye çalıştım sizlere. Bizim bu ülkenin dünyada çok ilginç bir konumu var. Tabiatıyla dünya değişti, değişen şartlar bizim bu konumumuzu son derece önemli bir duruma getirdi. Söylediğim gibi –yerimden söyledim, belki tam anlamıyla anlaşılamamıştır, tekrar ediyorum burada- soğuk savaş döneminde ve onu takip eden dönemde Türkiye’nin önemi stratejik konumundan ileri geliyordu. Silahlı kuvvetlerinin NATO içinde almış olduğu görevlerden ileri geliyordu. Şimdi bizim stratejik önemimiz var, elimizde bizim stratejik kozlarımız var ama bu neden ileri geliyor değerli arkadaşlarım biliyor musunuz? Bu, bizim kimliğimizden ileri geliyor çünkü biz çok değişik bir şeyi temsil ediyoruz dünyada. Biz bir yol haritası gösteriyoruz koskoca bir âleme. Biz ilham kaynağıyız, koskoca bir âlemin ilham kaynağıyız, biz pusulasıyız. Nedir bu? Dünyada büyük bir İslam âlemi var. 1,5 milyar diyorduk, şimdi 2 milyar olmuş bu en son okuduğum istatistiklere göre. Elli sekiz tane de aynı zamanda nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülke var. Bunlar arasında tek bir tanesi var ki o İslami değerlerle çoğulcu demokrasiyi bir arada yürütüyor ve bunları laik, demokratik bir sisteme oturtmuş. Böyle başka bir ülke yok dünyada. Onun için biz bir yol haritasıyız. Bunun önemini bilmemiz lazım, bunu takdir etmemiz lazım. İslam Konferansı da bu bahsetmiş olduğum hususları belirtmek için, bunun önemini ortaya koymak için, bizim için fevkalade bir platform. Biz bunları takdirle karşılıyoruz.

Şimdi, bu itibarla, biz Orta Doğu bölgesinde lider ülke olmak istiyoruz, eksen olmak istiyoruz, biz efendim merkez ülkeyiz diyen… Ondan sonra efendim, bir Türkiye diyecekse bunları, diyebilecekse, ilk önce efendim hukuka riayet etmelidir, uluslararası hukuka riayet etmelidir. Yapılan bu anlaşma maalesef kendi hukukumuza da ters düşüyor, uluslararası hukuka da ters düşüyor.

Şimdi, bu bakımdan… Şimdi, arkadaşlarımız biraz önce üç tekrar okudular, Bakanımız da ondan sonra bu konuda konuştu. Dediler ki: “Üç tane ayrı ayrı emsal var. Bunlarda bu hususlar söyleniyor, bu anlaşmadaki hususların hepsi tekrar belirtiliyor. O bakımdan bir yanlış yok.” diyorlar. Bakınız, biraz önce belirttim tekrar; Karadeniz Ekonomik İşbirliği Sekreteryasının kurulmasına ait olan anlaşmada, evet, o Sekreteryaya ve görevlilere bağışıklıklar tanınmaktadır. Diplomatik bağışıklıklar, ayrıcalıklar tanınmaktadır. O Sekreteryanın binasına, içindeki evraka vesaire filan bütün bu imkânlar tanınmaktadır fakat Karadeniz Ekonomik İşbirliği Sekreteryasının görevleri, amaçları, anlaşmada açıkça tasrih edilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, yani o bakımdan, bundan ilham alarak “Yok, orada var, binaenaleyh biz bunu buraya da koyarız.” demek yanlıştır.

Bir ikinci husus var, tekrar dikkatinizi çekiyorum. Denildi ki: “İslam Konferansı Örgütü İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi kuruldu Türkiye’de 1982’de alınmış olan bir kararla. O kuruluşun da kuruluş sözleşmesinde, anlaşmasında, onlara da aynı imkânlar sağlanıyor.” Tekrar denildi ki… İslam Konferansı İslam Tarihi Araştırma Merkezinin de aynı imkânlardan yararlandığı belirtildi.

Değerli arkadaşlarım, bu iki bahsetmiş olduğum anlaşma 1982 yılında

kararlaştırılmıştır. Şimdi, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi kapalıydı ve o bakımdan bu maalesef kapitülasyon anlamında utanç verici bu anlaşmalar yapılmıştır o zaman. Bunları herhangi bir şekilde örnek almamalıyız. Yani değerli arkadaşlarım, tekrar edeyim burada, burada muhalefetten gelen her türlü kararı muhakkak reddetmek gibi maalesef bir usul var, bir yaklaşım var, bir refleks var daha doğrusu. Bu çok yanlış değerli arkadaşlarım. İki taraf daima bu konularda birbirleriyle iş birliği etmeleri lazım. Bu iş birliği de bazen sizden geliyor, bizlere öneriyorsunuz ama bunun örneğini vermiyorsunuz hiçbir zaman. Şimdi burada söylediğimiz her söze burada inanan birçok arkadaşımın olduğuna ben inanıyorum. İnanıyorum çünkü gördünüz, burada bir tartışma oldu ve efendim bu tartışmada ileri sürmüş olduğumuz görüşlerin hiçbir tanesi reddedilemedi. Doğru yani retorik olarak lafzen reddedildi fakat esas itibarıyla kanıtlar gösterilip reddedilemedi. Söylediğimiz her şey haklı. Buna rağmen “Hayır haksızsınız” deyip ille getirdiğiniz buradaki bir tasarıyı, bir anlaşmayı geçirmek isterseniz bu yanlış olur. Onun için bu konuda kararı ben sizin insafınıza, izanınıza, aklınıza bırakıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.


2010 yılı Dışişleri Bakanlığı Bütçesinin plan ve bütçe komisyonunda görüşülmesi

17/11/2009

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu 17 . 11. 2009

1. Soru: Sn. Cumhurbaşkanı’na Paris Ziyareti Sırasında Gösterilen Saygısızlık.

Fransa’daki “Türk Mevsimi” faaliyetleri çerçevesinde yapılan sergi açılımı için Paris’e giden Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı yapılan saygısızlık Fransız gazetelerine de yansıdı.

“Türk Mevsimi”, Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından 2006 yılında kararlaştırılan ve Türkiye’nin Fransa’da daha iyi tanıtılmasını öngören ve bir yıla yakın bir süre devam edecek çok sayıda kültürel etkinliği kapsıyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız, bu etkinlikleri başlatmak üzere Paris’te Grand Palais müzesindeki “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı” adlı sergiyi açmak üzere refikalarıyla birlikte Paris’e gittiler. Programa göre, serginin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozi ile birlikte açılması ve dolaşılması öngörülüyordu.

Ancak, Cumhurbaşkanı Sarkozi, ülkemize karşı alerjisini ortaya koymak için sergi ziyaretini bir fırsat olarak değerlendirmiş ve Türkiye Cumhurbaşkan’ına karşı son derece nezaketsiz ve kaba bir şekilde davranmıştır.

Sarkozi sergi açılışında Sayın Abdullah Gül’ü ağzında sakız çiğneyerek karşılamıştır. Sakız çiğnediğinin fark edilmesine özen göstermiştir. Muhteşem sanat eserleriyle dolu muazzam sergide ilgisiz tavırlarla sadece 12 dakika kalmış ve ayrılmıştır. Çıkışta mutat olduğu üzere resmi deftere anlamlı bir şeyler yazması ve imzalaması gerekiyor. Fakat, Sarkozi sinirlenmiş gibi gösterişli hareketler yaparak, deftere hiçbir şey yazmamış sadece imzasını atmıştır.

Bilinçli olarak yapılan başka kabalıklar ve nezaketsizlikler de var.

Fransa Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü tarafından Sayın Gül’e verilen yemeğe hiçbir Bakan katmamış, Eyfel Kulesi kırmızı beyaz ampullerle donatılmış ama ay yıldız resmedilmemiştir..

Ağzında çiklet çiğneyerek konuğu devlet Başkanını aklınca küçük düşürmeye yeltenen Sarkozy’nin utanç verici filmini Paris’e gittiğimde bana internetten izlettiler. Hayretler içinde kaldım… Sizlere verdiğim bu bilgileri görüştüğüm kişiler teyit ettiler.

Bu olaylar Fransa gibi bir devlete yakışmıyor. Sarkozy adabı muaşeret kaidelerine saygısızlığı ve terbiyesizliğiyle, hem Fransa cumhurbaşkanlığı makamını, hem de Fransa’yı küçük düşürüyor…

Burada önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. Sarkozi’nin Türkiye’ye karşı izlediği onur kırıcı, istiskal edici, küçümseyici, hiçe sayıcı, söylem, tutum ve davranışları bir süredir devam ediyor.

Türk Hükümeti Sarkozi’nin bu davranışlarına karşı pasif kaldı – tabir caizse- onları yalayıp yuttu. Bu teslimiyet ve duyarsızlık, Sarkozi’nin daha da şımarmasına yol açtı.

Eğer Türkiye zamanında bir tavır koyabilseydi, Sayın Cumhurbaşkanı Gül böyle yakışıksız durumlarla karşılaşmazdı.

Bu bakımdan, Sayın Bakan, Cumhurbaşkanımıza reva görülen bu ağır muameleden sonra, hiçbirşey olmamış gibi koşa koşa Paris’e gitmemeniz ve bir tavır koymanız gerekirdi. Yaptığınız son derece yanlış olmuştur.

Gitmeyerek ve Cumhurbaşkanına karşı yapılan saygısızlığın yakışıksızlığını gerekli şekilde dile getirerek bir tavır koymanız gerekirdi. Ne için gittiniz… Teşekkür etmek için mi? Yoksa Fransızlardan hesap mı sordunuz?

Bu uyarılarımdan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

2. Soru: AB Konseyi Kararlarından Katılım Sözcüğünün Çıkarılmasının Etkisi

Türkiye’nin üyeliğine kaşı olanlar, bir süredir Türkiye’nin AB’den dışlanmasını öngören bir hukuki ve siyasi duvarı peyderpey örüyorlar.

Bu amaçla, hem 2007, hem de 2008’de Genel İşler Konseyi ile Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesi tarafından kabul edilen kararlarda, AB’nin Türkiye ile yürüttüğü müzakerelerin tam üyelik amacına yönelik olduğunu vurgulayan “katılım” kelimesi metinden çıkarılmıştır.

Sözkonusu karar metinlerinden “katılım” kelimesi çıkartıldığı zaman, AB’nin Türkiye ile hangi amaçla müzakere ettiği karanlıkta kalmaktadır. Kısacası, AB’nin en yüksek organları tarafından alınan bu kararlar, AB’nin Türkiye yaptığı müzakerelerin “katılımı” yani üyelik amacını gütmediği anlamını taşıyor ve Türkiye’yi başka belirsiz bir hedefe yönlendiriyor.

Sözünü ettiğim 2007 ve 2008 kararları, AB’nin hem kendi iç hukuku, yani topluluklar hukukuyla çelişkilidir.

Benim sağlam kaynaklardan aldığım bilgiler, Fransa’nın 2007 ve 2008’de yapmış olduğu gibi bu yıl da, Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kararından “katılım” kelimesinin çıkarılmasını ısrarla önereceği yolundadır. Bu önerinin kabul edilmemesi için, bir üye devletin dahi “hayır” demesi yeterlidir.

Benim kanım, AB Topluluklarının en yüksek organı tarafından 3 kere peş peşe Türkiye’nin üyeliğinin reddi yolunda karar alındığı takdirde, artık Türkiye’ye AB kapısı kapanmış demektir. Bunun tersini iddia etmek gülünç bir saflık olur.

Hernekadar, AB’nin en yüksek organlarının kararların bu şekilde alınmasında başrolü her seferinde Fransa oynamışsa da, AB’nin diğer 26 üyesinin de hiçbir ciddi direnç göstermeden Fransa’nın önerilerini desteklemiş olmaları, önemle değerlendirilmesi gereken bir husustur.

AB üyelerinden Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle desteklediklerini sürekli açıklayan İngiltere, İsveç, İspanya, İtalya ve Portekiz gibi ülkelerden sadece bir tanesi dahi bu öneriye karşı çıkmış olsaydı bu şekilde bir kararın kabul edilmesi mümkün olmazdı.

Zira, AB içinde geçerli olan kural gereğince, üye ülkelerden birinin karşı çıktığı bir önerinin, ortak karara dönüştürülmesi mümkün değildir.

Sözünü ettiğim 2007 ve 2008 kararlarının yazılış tarzı, Türkiye’nin AB’ye üyelik hedefini karartmaktan ve muğlak bir hale getirmekten de öteye, bu hedefi fiilen ve hukuken geçersiz hale getirmek amacını gütmektedir.

Sayın Bakan belirttiğim gibi, ayni durumla bu yıl da karşılaşılacağı muhakkak gözüküyor… Böyle bir gelişmeyi önlemek için ne gibi girişimlerde bulundunuz?

2007 ve 2008’de alınan sözkonusu kararların AB hukuku açısından ne ölçüde geçerli olduğunu araştırtınız mı? Sonuç nedir?

3. Soru: Ermenistan’la imzalanan Protokoller

Erdoğan Hükümeti, Zürih’te Ermenistan’la imzalanan protokollerin TBMM tarafından onaylanması ve dolayısıyla sınırın açılması ile Karabağ sorunun halli arasında fiili bir bağlantı kurmuş bulunuyor.

Başbakan Erdoğan Azerbaycan parlamentosunda yaptığı konuşmada aynen şu ifadelerde bulunmuştu: “Türkiye sınırı ne için kapattı? Karabağ işgal edildiği için. Bu itibarla Karabağ sorunu çözümlenmeden sınır açılmaz”.

Oysa, Karabağ sorununun çözümlenebilmesi çok uzak bir olasılık. Sorunla ilgilenen Minsk Grubu’nun son zamanlarda çözüm arama çabalarını yoğunlaştırdığı ve bunun olumlu gelişmelere yol açacağı şeklindeki açıklamalara inanmak aşırı saflık olur.

Rusya, Kafkasya’daki son kalesi olan Ermenistan’ın Batı’ya kaymasını engellemek için Karabağ sorununun çözülmesini istemez. Çünkü, Karabağ çözümsüz kaldıkça, çözüm kilidinin Moskova’nın elinde olduğunu bilen Ermenistan da Rusya’dan kopamaz… Rusya’nın liderlerinin hesabı bu…

Yani Karabağ sorununun çözülebileceği tarih hakkında aklı başında kimse ciddi bir açıklama yapamaz. Beş sene sonra çözüm noktasına gelinebileceği gibi, bu noktaya 15 sene sonra da gelinebilir.

Hal böyle olunca, Sayın Başbakan’ın Azerbaycan parlamentosunda verdiği şeref sözü, protokollerin onaylanmasını balığın kavağa çıkacağı bir zamana ertelemiş olmuyor mu?

Bu açıdan Protokollerin TBMM’ne sevk edilmesi acele bir hareket olmadı mı? Bu durum Türkiye üzerindeki baskıların yoğunlaşmasına yol açamayacak mı?

Ermenistan tarafından gelen açıklamalarda, sınırın açılmasının protokolde Türkiye’nin bir yükümlülüğü olarak yer aldığı, buna mukabil Karabağ sorununun çözümü hususunda Ermenistan’ın protokollerde bir taahhüdünün bulunmadığı belirtiliyor ve Türkiye sınırı açmadığı takdirde protokollerin feshine gidileceği belirtilerek Ankara üzerinde baskı yapılmaya çalışılıyor…

Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ve Dışişleri Bakanı Nalbantyan, protokollerin önşartsız imzalandığını, Ermenistan’ın Karabağ sorununun halledilmesi hususunda hiçbir yükümlülüğü olmadığını ısrarla belirtiyorlar. Bu konuda sürekli açıklama yapıyorlar.

Sayın Bakan siz ve Sayın Başbakan ise, Ermenistan’ın bu hususta söz verdiğini ve yükümlülüğünün kesin olduğunu söylüyorsunuz. Yani, Sarkisyan ve Nalbantyan açıkça yalan mı söylüyor?

Bu kadar tartışmalı bir konuyu protokollere kaydederek Ermeni tarafını bağlamamış olmakla büyük bir hata yaptığınızı kabul ediyor musunuz? Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne göre, hukuki açıdan Ermeni tarafının haklı durumda olduğunun farkında mısınız?

Protokollerin merkezi sikletini tarih komisyonunun oluşturulması teşkil ediyor. Ama protokol metninde tarih komisyonunun görevi gayet muğlak bir şekilde yer almış.

Komisyonun esas görevinin 1915 olaylarını su yüzüne çıkarmak olduğunu, protokol metnine kaydettirememişsiniz.

Zürih’te atılan imzaların mürekkebi kurumadan bu boşluğu şimdi hem Sarkisyan, hem de Nalbantyan istismar ediyor. Tarih komisyonunun görevinin 1915 olaylarını incelemek olmadığını iddia ediyorlar.

Yaptığınız hatanın fahiş olduğunu kabul ediyor musunuz?

Bu hatanın, ne gibi gelişmelere yol açabileceğini hiç düşündünüz mü?

Yakında 24 Nisan ve soykırım baskısı tekrar başlayacak. Ermeni diyasporası, Temsilciler Meclisi’nden Türkiye aleyhine soykırım kararı çıkartmak için kolları sıvayacak.

Türkiye Erivan’dan bu duruma mani olmasını isteyince, alınacak yanıt belli. Ermeni liderler, Türkiye’nin soykırım suçu işlediğinin tüm dünya tarafından kabul edilmesine yönelik faaliyetlerinden feragat edemeyecekleri, bu girişimlerden vazgeçmek hususunda Türkiye’ye verilmiş bir sözleri bulunmadığını vurgulayacaklar.

Bu koşullarda, Türkiye ile Ermenistan arasında normalizasyon sürecinin işlemesi mümkün mü?

Protokollerde affedilmez bir hata daha var. Bu da , Moskova ve Kars antlaşmalarının geçerliliklerinin protokol metinlerinde belirtilmemiş olması. Bunun iki hayati önemde sakıncası var.

Birincisi, Türkiye’nin Nahcivan üzerindeki söz hakkından feragat ettiği sonucunu doğurması.

İkincisi de, Kars Antlaşması’nın 15. maddesinin geçerliliğini kaybettiği anlamına gelir. Bu madde aynen şöyledir:

“Bağıtlı taraflardan her biri işbu Antlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, Kafkas cephesindeki savaş nedeniyle işlenen cinayet ve cürümler için öteki taraf uyrukları yararına tam bir genel af ilan etmeyi yükümlenir.”

Bu madde ile Ermenistan, Türkiye’yi soykırım veya herhangi başka bir suçla itham etmemeyi kabul etmiş. Türkiye’nin böylesine önemli bir hükümden feragat eder duruma getirilmesini akıl ve basiret ile nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Bu nedenlerle, Zürih’te imzanmış olan protokoller, ulusal çıkarlarımız açısından son derece sakıncalı hükümler içeriyor.

Ermenisatan’la müzakerelerde Türkiye’nin eli çok kuvvetliydi. Maalesef, bu fırsat heba edilmiştir.

4. Soru: Terörle Mücadele Stratejisi

Türkiye devasa ve giderek ağırlaşan bir sorunla karşı karşıyadır. “Kürtçülük fitnesi ve PKK sorunu” Türkiye’nin ayağında bir prangadır. Bundan kurtulmadan Türkiye ekonomik ve sosyal alanlarda ciddi bir atılım yapamaz. Bu alanda gerçekleştirilmesi gereken ilk hedeflerden biri de Kuzey Irak’ta yuvalanmış olan PKK unsurlarına silah bıraktırmaktır. Bu hedef, Türkiye’nin karşılaştığı PKK terörünün tasfiyesinde kritik bir önem taşımaktadır.

Zannediyorum, bu konuda hepimiz mutabıkız.Ancak, kanımızca, bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde, yanlış bir strateji izleniyor. Yanlış bir girişim, yanlış zamanda yapılıyor.
Zira, Hükümetinizin, PKK terörü ile mücadele stratejisi, PKK’yı tasfiye etme politikasından ayrılarak, terör örgütü ile uzlaşma aramaya yönelmiş bulunuyor.
Önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve nihayet “Milli Birlik Açılımı” ismi verilen ve içi bir türlü doldurulamayan ve ana unsurları hala kalın bir müphemiyet perdesi arkasında saklanan girişim, esas itibarıyla terör odağını muhatap almayı ve uzlaşmayı hedefliyor.

Böyle bir strateji zamanlaması ve içeriği açılarından şu 4 nedenle temelinden yanlıştır:

(1) Bugün, gerek dünya, gerekse bölge koşulları, Türkiye’nin PKK ile mücadelesi için, eskisine nispetle gayet olumlu bir siyasi ortam yaratmaktadır. Önceki dönemlerde, Türkiye, terörle mücadele gayretlerini sekteye uğratan bunaltıcı dış baskılara maruz kalmıştır.

Bugün ise, ABD’nin Irak’taki askeri varlığını kayda değer biçimde azaltmayı öngören kararı nedeniyle, uluslararası konjonktürün ve bölgesel dengelerin çarpıcı şekilde Türkiye lehine döndüğü görülmektedir. En önemlisi ise, ABD’nin, yaşamsal çıkarlarının bulunduğu Orta Doğu jeopolitik ekseni içinde Türkiye’nin yumuşak ve sert güç yeteneklerinden kendi yetersizliklerini telafi için yararlanma ihtiyacını duymasıdır.

(2) Bunun da ötesinde, bölgesel siyasi dinamikler, PKK’yı yalnızlığa iten ve güç aldığı kaynakları kurutan bir doğrultuda oluşmaktadır. Örgüt de bunun farkında olduğundan moral zafiyet sürecinin eşiğine gelmiştir. Ancak, Türk Hükümeti’nin uzlaşma havasına girmesi, PKK’nın direncini güçlendirmekte ve müzakereye oturuncaya kadar kuyruğu dik tutma inancı örgüt inde hakim olmaktadır.

(3) Bunlara ilaveten, TSK, bugün TSK, tüm gücünü ve enerjisini PKK ile mücadeleye yöneltebileceği koşullardan yararlanmaktadır. Soğuk Savaş dönemine ve onu izleyen yıllara ilişkin tehdit algılamaları ve değerlendirmeleri, Türkiye’nin, kuzeyden, batıdan, doğudan ve güneyden, değişik şiddette tehditlere maruz kaldığını gösterirdi. Bunlara ilaveten bir de iç tehdit mevcuttu.

Günümüzde ise, sözünü ettiğim dış tehditlerin bazıları kaybolmuş, bazıları ise potansiyel bir nitelik yansıtmaktadır. Buna mukabil, iç tehdit, tehlikeli boyuttaki dış unsuru ile birlikte muaccel bir nitelik yansıtıyor. Evet, Türkiye’yi içerden ve dışardan kıskaç içine alan PKK terörü, ülkemizin ulusal ve toprak bütünlüğünü hedef alan yegane muaccel tehdittir…

Bugün TSK’nin esas mücadele alanı PKK terörünün iç ve dış boyutlarıdır. Yani bugünün koşullarında, TSK, her zamankinden daha fazla, gücünü ve enerjisini, PKK terörüne odaklamak imkanına sahiptir.

(4) Buraya kadar belirtmiş olduğum üç neden dolayısıyla, Erdoğan Hükümeti’nin terörü tasfiye stratejisinden uzaklaşarak, PKK ile uzlaşma ve onu muhatap alma eğilimine girmesi, makul ve savunulabilir bir hareket hattı değildir. Çünkü son 25 yıl zarfında Türkiye, PKK ile mücadelede hiçbir zaman bu kadar müsait bir ortamdan yararlanamamıştı. Bu bakımdan, Türk Hükümeti, eğer kuzey Irak’taki PKK unsurlarının silah bırakmak için Türkiye’nin kapısını çalmasını istiyorsa, o zaman Hükümet’in stratejisi, terörle uzlaşmaya değil, terörü tasfiyeye odaklanmalıdır.

Esasen böyle bir stratejinin izlenmesini gerektiren bir dördüncü neden daha mevcut. Bu da Amerikalı strateji uzanmalarının “çatışma tuzağı” dedikleri olaydır.

Bir çatışma ortamında saldırganla veya terör odağıyla uzlaşma arandığı takdirde, sonuçta “çatışma tuzağı” sendromu ile karşılaşılması kaçınılmaz olmaktadır. Yani uzlaşma kısa süreli olmakta, çatışma belirli fasılalarla patlak vermektedir.

“Çatışma Tuzağı” kavramını geliştiren Paul Collier ve Nicholas Sambanis adlı Amerikalı akademisyenler, 1945’ten bu yana dünyada cereyan eden 125 çatışmayı incelemiş ve şu iki sonucu saptamışlardır:

 Çatışmanın bir tarafın kesinkes bir mağlubiyetiyle sona erdiği hallerde, gerçekleştirilen uzlaşma uzun ömürlü olmaktadır.
 Buna mukabil, tarafların uzlaşma aramaları sonucunda sağlanan barış ise, çoğu zaman kısa süreli olmakta ve “Çatışma Tuzağı” süreciyle karşılaşılmaktadır. Bu durumda, taraflardan biri biraz dinlenip toparlandıktan sonra tekrar çatışmayı başlatmaktadır. Ve barış-savaş dönemleri birbirini izlemektedir…

Bu izahatımızdan çıkan sonuç şudur:

Son 25 yıl zarfında Türkiye, PKK ile mücadelede hiçbir zaman bu kadar olumlu koşullardan yararlanmamıştır. Bu durumda, Türkiye, kuzey Irak’taki terör unsurlarının silah bırakmasını istiyorsa, stratejisi terörle uzlaşmaya değil, terörü tasfiye’ye odaklanmalıdır.
Kuzey Irak’taki terör unsurları üzerinde moral çöküntüsü yaratacak ve silah bırakmalarına yardımcı olacak strateji budur. Hükümetin, halihazır stratejisi yanlıştır.

Sayın Bakan, strateji bilimine vakıf bir bilim adamı olarak, demagoji yapmadan, bu sorumu yanıtlayacağınızdan eminim.

5. Soru: Kuzey Irak Kürt Yönetiminin PKK’ya verdiği destek

Sizin de birçok defalar açıkladığınız gibi, Dağlıca baskını Türkiye-ABD ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Türkiye’nin sabrı tükendi ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen, tüm riskleri göze alarak TSK’nin kuzey Irak’taki PKK hedeflerine operasyon yapması gündeme geldi.

Böyle bir ortamda, 5 Kasım 2007 tarihinde Washington’da Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan arasında varılan mutabakat ilişkilerdeki kırılmayı önledi. Bu mutabakat çerçevesinde ABD Türkiye’ye PKK hedeflerini gösteren istihbarat bilgileri verecek ve THK bu hedefleri vuracaktı.

Bu gelişmeyi değerlendiren zamanın Genelkurmay Başkanı Sayın Büyükanıt, “artık PKK yerleşim yerlerini BBG evi gibi göreceğiz” diyerek memnuniyetini belli etti…

Ancak, PKK’nın tasfiyesi, sinsi emelleri nedeniyle, ne Bush yönetiminin, ne de Barzani’nin işine gelmiyordu. Bu nedenle, ABD’nin Türkiye’ye verdiği istihbarat, PKK’ya mümkün mertebe az zayiat verdirilmesini öngörüyordu. Bu bakımdan vurdurulan hedefler, ağacın dalları ve yaprakları niteliğindeydi. Budanan bu dallar, kısa süre sonra daha gür çıkıyordu.

THK’nin operasyonları, PKK’nın altyapısına, iletişim imkanlarına ve güven duygusuna muhakkak ki kayda değer zarar verdi. Fakat, Bush yönetimi verdiği istihbaratla ağacın, yani terörün gövdesini hiçbir zaman vurdurtmadı.

Bugün karşımızda, arkasını hala Barzani’ye dayamış ve müzakere için kendi şartlarını Türk devletine dayatmak isteyen bir terör örgütü varsa, nedeni bundandır.

Bush-Erdoğan mutabakatında, Türkiye’ye verilen kısıtlı istihbarat karşılığında, Kürt ve PKK sorunun çözümü ve bu bağlamda Barzani ille işbirliği hususunda bir anlayış birliği oluşmuştu.

2007 Kasım ayından bu güne kadar 2 yıl zarfında Erdoğan Hükümeti, PKK ile mücadelede Yerel Yönetim lideri Barzani’nin işbirliğini sağlamak için, ABD’nin de teşvikiyle, çok ciddi çaba gösterdi. Bu dönemde Dışişleri Bakanı Babacan defalarca demeç vermek suretiyle Barzani’ye ikaz mesajları iletti ve atması gereken adımların geciktiğini vurguladı.

Babacan, 2008 başında Bağdat’a giderek Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’ye Barzaniye iletilmek üzere şu dört noktayı içeren bir talep listesi verdi:
(1) PKK’nın terör örgütü olarak ilan edilmesi.
(2) Örgütün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi.
(3) PKK örgütünün siyasi bürolarının kapatılması ve kamplarının tecrit edilmesi.kapatılması.
(4) Lojistik desteğin kesilmesi.

Ama, Barzani bu ikazları umursamadı. Ne PKK’nın terörist olduğunu ilan etti, ne de örgütün Türkiye’ye yönelik saldırılarını engellemek amacıyla en ufak bir harekette bulundu. Koskoca Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynadı. Aktütün/Bayraktepe saldırısı ile de bu gerçek saklanamayacak şekilde ortaya çıktı.

Ama, buna rağmen, Hükümetiniz Barzani önünde yalvar-yakar olmakta devam etti.

Ve en sonunda siz Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak, PKK’yı hala terör örgütü olarak ilan etmemiş olan ve PKK ile mücadelede Türkiye’nin yanında yer almayan Barzani’nin ayağına Erbil’e gittiniz. Bu büyük ödünü büyük bir başarı olarak ilan ettiniz. Ben bunu Türkiye için bir zül olarak görüyorum…

Sayın Babacan tarafından ileri sürülen 4 talep Barzani tarafından kabul edilmeden Erbil’e ayak atmamalıydınız.

Bu 4 talebi Barzani’ye kabul ettiremediniz ise – ki gerçek bu- Erbil ziyaretinden ne sağladınız. İzah eder misiniz?
En önemli konunun sınır güvenliği konusu olduğunu biliyoruz. Irak merkezi hükümeti ile Türkiye arasında 2007 yılında imzalanan Terörle Mücadele Anlaşması, 4. maddesinde öngörülen sıcak takip hakkına Barzani’nin karşı çıkması nedeniyle, Irak tarafından onaylanmamıştı.
Sıcak takip hakkının, Barzani tarafından kabulünü sağlayabildiniz mi?
Bunu dahi sağlayamadınızsa, o zaman, Türkiye- ABD- Irak arasında kurulan ve kuzey Irak Kürt Yönetimi temsilcisinin de yer alacağı Üçlü Komisyon ne işe yarar?

6. Soru: Barzani’yi PKK’ya destek vermekten caydırmak husunda ABD’yi neden ikna edemiyorsunuz?

Pankürdist politik çizgiyi temsil eden Barzani, kendi rızasıyla asla elinde bulunan PKK gibi bir silahın yok olmasına izin vermez. Barzani, PKK’yı mümkün olduğunca ezdirtmeden elinin altında tutmak ister. Türkiye’nin PKK’ya genel af çıkarması hususunda son derece ısrarlı olmasının nedeni budur…
Barzani, PKK’yı Türkiye’ye karşı şu dört amaçla kullanıyor:

• Birincisi, Kerkük’ün, Kürt bölgesine ilhakına Türkiye’nin karşı çıkacağını biliyor. Türkiye’nin itirazlarını önlemek için PKK’yı bir pazarlık unsuru olarak elde tutmak istiyor.

• İkincisi, bağımsız Kürt devletinin ilanı gündeme geldiğinde, Barzani, bu hedefini gerçekleştirmek için de PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanma hesabı içinde.

• Üçüncü olarak da Barzani, PKK’dan bir araç olarak yararlanmak suretiyle Erbil’in, Bağdat’tan bağımsız olarak muhatap alınmasında Türkiye’yi kullanıyor. Sanki Irak’tan ayrı bir devletmiş gibi hava atıyor. Ve daha önemlisi, Bağdat’tan bağımsızlığını, Türkiye’nin arzu ve desteğiyle gerçekleştiriyor

• Dördüncüsü, Barzani, PKK’ya sahip çıktığı ve Türkiye’yi, PKK ile müzakereye zorladığı imajını yaratarak, Irak dışındaki Kürtlerin hamisi propagandasını yapıyor. Türkiye’nin kuzey Irak’la sıcak ilişkiler içinde olmasında ve bu bölgeyle yoğun bir ekonomik işbirliği geliştirmesinde muhakkak ki tartışılmaz yararları vardır.

Ancak, ilişkilerin sağlam bir zemin üstüne oturmasının temel bir şartı mevcut…

Bu şart, her şeyden önce, Türkiye’nin, caydırıcı bir strateji ile Barzani’nin PKK terörüne destek verme iradesini kırması ve yüreğine Türkiye’ye zarar verirsem bundan ben de zarar görürüm korkusunu salması zorunluluğudur.

Yapılması gereken bu iken, Barzani karşısında pes edilerek onun şartlarıyla soruna çözüm aramanın kabul edilmesi, Kuzey Irak bölgesiyle ilişkileri büyük sorunlara gebe bir temel üzerine oturtmaktan öteye, Türk Hükümeti’nin zafiyetinin bir göstergesi oluyor.
Barzani’nin PKK’ya destek verme iradesini kırmaya yönelik caydırıcı politika izlenmeli ve bu politikada öncelik askeri güce değil, ekonomik önlemlere verilmelidir.
Bu bağlamda, Kuzey Irak Kürt bölgesinin tek solunum yolu ve şah damarının Türkiye’nin elinde olduğu unutulmamalıdır… Ayrıca, Kuzey Irak ekonomisi üzerinde Türkiye’nin etkisi çok güçlüdür…
Ayrıca, Hükümetinizin NATO müttefikimiz ABD’den, Barzani üzerindeki nüfuzunu kullanarak Türkiye’ye kaşı hasmane tutumunu değiştirmesini sağlaması gerekmektedir.

Obama yönetiminin, Türkiye’den beklentileri nedeniyle, bu hususun bugüne kadar sağlanamaması hayret vericidir.

Bu konuda ABD nezdinde girişimde bulundunuz mu?

ABD’nin, Irak Kürt Yönetimi’nin çıkarlarına Türkiye’ninkilere nazaran öncelik vermesinin sebepleri nelerdir?


2010 yılı Mili Savunma Bakanlığı Bütçesinin plan ve bütçe komisyonunda görüşülmesi

10/11/2009

TBMM Plan Bütçe Komisyonu, 10 Kasım 2009

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Sayın Başkan ve Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 71’inci yıldönümü nedeniyle Ulu Önderin aziz hatırası önünde eğilerek sözlerime başlıyorum.

Değerli milletvekilleri, soğuk savaş dönemine ve onu izleyen yıllara ilişkin tehdit değerlendirmeleri Türkiye’nin kuzeyden, batıdan ve doğudan ve güneyden değişik yoğunlukta tehditlere maruz kaldığını gösterirdi. Bunlara ilaveten bir de iç tehdit mevcuttu. Günümüzde ise sözünü ettiğim dış tehditlerin bazıları tamamen ortadan kalkmıştır, bazıları ise potansiyel bir nitelik arz etmektedir. Buna mukabil, iç tehdit tehlikeli bir boyut kazanmış olan dış unsuru ile birlikte muaccel bir nitelik yansıtmaktadır.

Değerli milletvekilleri, evet, Türkiye’yi içeriden ve dışarıdan kıskaç altına alan PKK terörü ülkemizin ulusal ve toprak bütünlüğünü hedef alan yegâne muaccel tehdittir. Bugün, Türk Silahlı Kuvvetlerinin esas mücadele alanı PKK terörünün iç ve dış boyutlarıdır. Yani, bugünün koşullarında Türk Silahlı Kuvvetleri her zamankinden daha fazla gücünü ve enerjisini PKK terörüne odaklamak imkânına sahiptir. Ne var ki, bugüne kadar terör belasıyla zor dünya koşullarında canını dişine katarak mücadele eden Türkiye, tam da uluslararası konjonktürün ve bölgesel dengelerin çarpıcı şekilde kendi lehine döndüğü ve bölgesel siyasi dinamiklerin PKK’nın tasfiyesi doğrultusunda oluştuğu bir zamanda terörle mücadeleden vazgeçip müzakere eğilimine girmektedir.

Önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve nihayet “Millî Birlik Açılımı” ismi verilen ve bir türlü içi doldurulamayan ve kalın bir müphemiyet perdesi arkasına gizlenen girişim esas itibarıyla terör odağıyla önce dolaylı sonra da direkt bir müzakere sürecini öngörüyor. Bu süreç, Türk kamuoyunun kuvvetli tepkisine yol açan Dağlıca saldırısından sonra, 5 Kasım 2007 tarihinde Washington’da Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan arasında varılan mutabakat çerçevesinde başlamıştı. Hükûmet, mutabakatın temel amacının PKK’nın tasfiyesi olduğunu açıklayarak Türk kamuoyunu yanılttı. Bu mutabakat çerçevesinde, Amerika Türkiye’ye PKK hedeflerini gösteren istihbarat bilgileri verecek ve Türk Hava Kuvvetleri de bu hedefleri vuracaktı. Bu gelişmeyi değerlendiren zamanın Genelkurmay Başkanı “Artık PKK yerleşim yerlerini BBG evi gibi göreceğiz.” diyerek memnuniyetini belli etti. Ancak PKK’nın tasfiyesi, sinsi emelleri nedeniyle ne Bush yönetiminin ne de Barzani’nin işine gelmiyordu. Bu nedenle, Amerika’nın Türkiye’ye verdiği istihbarat, PKK’ya mümkün mertebe az zayiat verdirilmesini öngörüyordu. Bu bakımdan, vurdurulan hedefler ağacın dalları ve yaprakları değerindeydi. Budanan bu dallar kısa süre sonra daha gür çıktı. Amerika, verdiği istihbaratla ağacın, yani terörün gövdesine hiçbir zaman vurdurtmadı ve Türk kamuoyu maalesef, iki sene bu şekilde oyalandı. Bugün karşımıza arkasını hâlâ Barzani’ye dayamış ve müzakere için kendi şartlarını Türk devletine dayatmak cüretini gösteren bir terör örgütü varsa nedeni bundandır.

Değerli milletvekilleri, Bush yönetimi verdiği bu kısıtlı istihbarat karşılığında Türk Hükûmetine şu şartları dayattı:

1- Türk Hükûmeti Barzani’yi Irak bölgesel Kürt yönetiminin başkanı olarak resmî sıfatıyla muhatap alacak. Erbil’de başkonsolosluk açacak ve Kürt bölgesiyle Türkiye arasında ekonomik işbirliğini azami ölçüde geliştirecekti.

2- Buna mukabil, Barzani PKK’yı yasa dışı ilan edecek, siyasi bürolarını kapatacak, kamplarını tecrit edecek, elebaşlarını teslim edecek, lojistik desteğini kesecekti. 2007 Kasımında varılan mutabakatta bunlar öngörülüyor.

3- Türk Hükûmeti Kürt, PKK sorununun çözümü için terör örgütüyle önce dolaylı sonra direkt müzakerelerde bulunacak, genel bir af çıkaracak ve eğitim de dâhil olmak üzere Kürtlere siyasi ve kültürel hakları sağlanacaktı.

2007 Kasım ayından bu yana Erdoğan Hükûmeti PKK’yla mücadelede yerel yönetim lideri Barzani’nin iş birliğini sağlamak için Amerika’nın da baskısıyla çok ciddi çaba gösterdi. Bu dönemde, Dışişleri Bakanımız Ali Babacan defalarca demeç vermek suretiyle Barzani’ye ikaz mesajları iletti ve atması gereken adımların gerektiğini vurguladı. En sonunda, Sayın Babacan 2008 başında Bağdat’a giderek Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’ye Barzani’ye iletilmek üzere şu dört noktayı içeren bir talep listesi verdi:

1 – Barzani PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmelidir.
2- Örgütün elebaşları Türkiye’ye teslim edilmelidir.
3 – Örgütün siyasi büroları kapatılmalı ve kampları tecrit edilmelidir.
4 – Örgüte lojistik destek kesilmelidir.

Ama, Barzani bu ikazları kesinlikle umursamadı. Ne PKK’nın terörist olduğunu ilan etti ne de örgütün Türkiye’ye yönelik saldırılarını engellemek amacıyla en ufak bir harekette bulundu. Aktütün-Bayraktepe saldırısı ile de bu gerçekler saklanmayacak birşekilde ortaya çıktı. Ama, buna rağmen maalesef, Türk Hükûmeti Barzani’nin önünde yalvar yakar olmakta devam etti ve en sonunda, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, PKK’yı hâlâ terör örgütü olarak ilan etmemiş olan ve PKK’yla mücadelede Türkiye’nin yanında kesinlikle yer almayan Barzani’nin ayağına Erbil’e gitti. Bu ziyaret büyük bir başarı olarak ilan edildi.

Değerli arkadaşlarım, ben bunu Türkiye için bir zül olarak görüyorum. Buraya bir parantez açarak, Barzani ile Amerika’nın PKK’yı neden tasfiye etmediklerinin sebeplerini sizlere arz edeceğim.

Değerli arkadaşlarım, Pankürdist politik çizgiyi temsil eden Barzani kendi rızasıyla asla elinde bulunan PKK gibi bir silahın yok olmasına izin vermez. Barzani, PKK’yı mümkün olduğunca ezdirtmeden elinin altında tutmak ister.

Türkiye’nin PKK’ya genel af çıkarması hususunda son derece ısrarlı olmasının nedeni budur. Barzani, PKK’yı Türkiye’ye karşı şu dört amaçla kullanıyor:

Birincisi, Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakına Türkiye’nin karşı çıkacağını biliyor. Türkiye’nin itirazlarını önlemek için PKK’yı bir pazarlık unsuru olarak elde tutmak istiyor.

İkincisi, bağımsız Kürt devletinin ilanı gündeme geldiğinde, Barzani bu hedefini gerçekleştirmek için de PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanma hesabı içindedir.

Üçüncü olarak, Barzani, PKK’dan bir araç olarak yararlanmak suretiyle, Erbil’in Bağdat’tan bağımsız olarak muhatap alınmasında Türkiye’yi kullanıyor. Sanki Irak’tan ayrı bir devletmiş gibi hava atıyor, Dışişleri Bakanımızı ayağına getirtiyor ve daha önemlisi, Bağdat’tan bağımsızlığını Türkiye’nin arzu ve desteğiyle gerçekleştiriyor.

Dördüncüsü, Barzani PKK’ya sahip çıktığı ve Türkiye’yi PKK’yla müzakereye zorladığı imajını yaratarak Irak dışında da Kürtlerin hamisi propagandasını yapıyor.

Amerika’ya gelince, Washington iki amaçla PKK’yı tasfiye etmek istemiyor:

Birincisi, İran’a karşı Türkiye’yi yanında görmek isteyen Amerika, Türkiye’yi ikna etmek için PKK kozundan yararlanmayı öngörüyor. Bu çok önemli değerli arkadaşlarım.

İkincisi, Irak’ın parçalanması hâlinde kuzeyde kurulacak Kürt devletine üstleriyle yerleşmeyi öngören Amerika, Barzani’ye karşı müsamahakâr davranıyor ve PKK’yı Türkiye’ye karşı kullanmasına izin veriyor.

Değerli arkadaşlarım, bu gerçekler ışığında Erdoğan Hükûmetinin sınır güvenliğini sağlamak ve PKK sorununu çözmek amacıyla Barzani’nin peşinden âdeta yalvarırcasına koşması son derece sakıncalıdır. Ancak ilişkilerin sağlam bir zemin üzerine oturmasının temel bir şartı vardır. Nedir bu şart? Bu şart, her şeyden önce Türkiye’nin caydırıcı bir strateji ile Barzani’nin PKK terörüne destek verme iradesini kırması ve yüreğine “Türkiye’ye zarar verirsem bundan ben de zarar görürüm.” endişesini salması zorunluluğudur. Yapılması gereken bu iken, Barzani karşısında pes edilerek, onun şartlarıyla soruna çözüm aramanın kabul edilmesi Kuzey Irak bölgesiyle ilişkileri büyük sorunlara gebe bir temel üzerine oturtmaktan öteye, Türk Hükûmetinin maalesef, zafiyetinin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, durumun ciddiyetini belirtmek amacıyla Paul Colie ve Nicholas Sanbaris adlı iki Amerikalı akademisyenin geliştirdiği “Çatışma Tuzağı” …

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – İlave süre veriyorum.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Bu iki akademisyen 1945’ten bu yana dünyada 125 adet çatışma cereyan ettiğini tespit etmişlerdir, 125 çatışma. Bu çatışmalar bir tarafın kesenkes bir mağlubiyetiyle sona ermişse gerçekleştirilen uzlaşma uzun ömürlü olmuştur. Buna mukabil, bir tarafın kesenkes mağlup edilmediği çatışmalarda uzlaşmalar kısa süreli olmakta ve çatışma süreci sendromuyla karşılaşılmaktadır. Yani, kaybeden taraf biraz dinlenip toparlandıktan sonra tekrar savaşa başlamaktadır ve durum sürüp gitmektedir.

Bu durum, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik yeni bir caydırıcı politika geliştirmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Barzani’nin PKK’ya destek verme iradesini kırmaya yönelik bu caydırıcı politikada öncelik askerî güce değil ekonomik önlemlere verilmelidir.
Değerli arkadaşlarım, hepiniz çok iyi biliyorsunuz, Kuzey Irak Kürt bölgesinin tek solunum yolu ve şah damarı Türkiye’nin elindedir. Ayrıca, Kuzey Irak ekonomisi üzerinde Türkiye’nin etkisi çok güçlüdür. Elimizde Kuzey Irak ekonomisini mefluç hâle getirecek çeşitli ve çok sayıda levyeler vardır. Barzani 2008 yılı başında Sayın Ali Babacan tarafından kendisine iletilen şartları kabul edinceye kadar, Türkiye ekonomik önlemleri peş peşe yürürlüğe koymalıdır. Ekonomik önlemlerden sonuç alınmadığı takdirde, Türkiye askerî baskı yöntemlerine başvurmalıdır. Bugünün siyasi ortamı Türkiye’nin büyük kuvvetlerle müdahalede bulunmasına imkân vermiyor. Bu nedenle, Türk Silahlı Kuvvetleri sivil zayiata yol açmadan ve Kuzey Irak’ın huzur ve istikrarını bozmadan PKK’yı etkisizleştirebilecek bir askerî politik konsept ve askerî yapılanma gerçekleştirmelidir. Amaç uçar birliklerle tereyağından kıl çeker gibi yapılacak hava, kara operasyonlarıyla Irak’taki PKK hedeflerinin sürekli vurularak PKK’nın dokunulmazlık ve güven duygusunu ortadan kaldırmak ve teslime zorlamak olacaktır.

İlk operasyon, Amerika Birleşik Devletleri tarafından uyuşturucu kaçakçısı olarak ilan edilen 3 terörist başının baskınla inlerinden kaçırılıp Türkiye’ye, adalete, yargıya teslim edilmesi olmalıdır. Son zamanlarda sürekli eleştirdiğimiz İsrail 4.200 kilometre uzaklıktaki Entebbe’ye baskın yapabiliyorsa, efsanevi kahramanlığına güvendiğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerinin de yanı başındaki Kuzey Irak’a böyle bir harekât yapamaması kabul edilebilir mi? İzah ettiğim tarzda bir stratejinin uygulanmasında çok geç kalındığı doğrudur. Buna 2007’de birinci sınır ötesi harekât tezkeresinin Meclis tarafından kabulü anında başlanması gerekirdi. Söz konusu stratejinin geç de olsa uygulanmasından vazgeçilirse…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – … Kuzey Irak PKK için bir cephe gerisi sığınma alanı olmaya devam edecek ve Türkiye kanlı terör örgütünün tehdit ve eylemlerinden daha uzun bir süre kurtulamayacaktır.
Değerli arkadaşlarım, sözlerime son verirken şu hususlara dikkatinizi çekmek istiyorum: Türkiye devasa ve giderek ağırlaşan bir sorunla karşı karşıyadır. Kürtçülük fitnesi Türkiye’nin ayağında bir prangadır. Bundan kurtulmadan Türkiye ekonomik ve sosyal alanlarda ciddi bir atılım yapamaz, buna hepimiz müdrikiz. Bu sorun ancak üniter devlet yapısı içinde etnik temele dayanmayan, geniş bir demokratikleşme ve kamu yatırımlarının öncülük edeceği ekonomik, sosyal kalkınma atılımlarını içeren ulusal entegrasyon projesinin yaşama geçirilmesiyle mümkündür. Bunun için de ilk şart Kuzey Irak’taki PKK unsurlarının tasfiye edilmesidir. Ancak, bugün bu amaca yönelik olarak Washington’un yanına Barzani’yi ve Irak Hükûmetini de alarak Ankara’ya dayatmaya çalıştığı ve bir noktada PKK ile Türkiye’yi müzakere masasına oturtmayı öngören çözüm yolu Türkiye’yi selamete değil sadece felakete götürür. Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Elekdağ