”Obamanın “soyqırım” kəlməsini tələffüz edəcəyinə ehtimal vermirəm”

18 04 2011

http://az.apa.az/xeber_Shukru_Elekdag:_%E2%80%9CMen_bu__219593.html

Mayis Alizade / Azerbaycan APA Ajansı

“Mən bu il də prezident Obamanın “soyqırım” kəlməsini tələffüz edəcəyinə ehtimal vermirəm”

“Xocalı faciəsi serblərin Serebrenitsada törətdiyi soyqırımın eynisidir və biz bunu beynəlxalq hüquq orqanlarına qəbul etdirmək üçün birlikdə çalışmalıyıq”

İstanbul. Mayis Əlizadə – APA. Ana müxalifətdəki Cümhuriyyət Xalq Partiyasının (CHP) İstanbul millət vəkili, Türkiyənin Vaşinqtondakı keçmiş səfiri, XİN icra aparatının keçmiş rəhbəri Şükrü Ələkdağın APA-ya müsahibəsi

– Hər il olduğu kimi, bu il də 24 aprel yaxınlaşdıqca ermənilər “soyqırım” böhtanını dövriyyəyə daxil edirlər. Ermənistan prezidenti Serj Sarkisyan bildirib ki, ABŞ prezidenti Obamadan builki müraciətində “soyqırım” sözünü işlətməsini xahiş edib. Sizcə, Obama müraciətində “soyqırım” deyəcəkmi? Yazının devamını oku »





Ermenistan’la imzalanan protokoller ‘saatli bomba’

24 07 2010

Dünya Gazetesi 24 Temmuz 2010

Ankara Sohbetleri’nin bu haftaki konuğu CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ:Ermenistan’la imzalanan protokoller ‘saatli bomba’

CHP İstanbul Milletvekili Sükrü Elekdağ, Ankara Temsilcimiz Ferit B. Parlak ve arkadaşımız Canan Sakarya’nın sorularını cevapladı.

AK Parti hükümetinin, Türkiye’nin dış politikasını odaklayacağı birincil hedefleri ve kendi hayati sorunlarını unuttuğunu, sırf başkalarının dertleri için dış politikasında öncelikli yeri olan devletlerle ilişkilerini bozmayı ve müttefiklerini kaybetmeyi göze aldığını dile getiren CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, ‘Türk dış politikasında eksen kayması değil, akıl ve izan kayması var” dedi. Özellikle, ABD Türkiye ilişkilerinin masaya yatırılması ve ulusal çıkarlar alanında karşılıklı yarar dengesinin kurulması ve karşılıklı duyarlılıklara saygı gösterilmesini öngören bir ilişki ikliminin yaratılmasının zorunlu olduğunu savunan Elekdağ, “Sonuç olarak, Türk dış politikasının çok kötü yönetiliyor ve ciddi bir balans ayarına ihtiyacı var” şeklinde konuştu. Ankara Temsilcimiz Ferit Parlak ve arkadaşımız Canan Sakarya’nın sorularını yanıtlayan Elekdağ, Ermeni meselesinden PKK terörüne, Kürt açılımına kadar birçok konuda yapılabilecekleri anlattı. Yazının devamını oku »





Sn. Davutoğlu’nun 26.04. 2010 Tarihinde TBMM’de Ermenistan’la İmzalanan Protokollere Dair Yaptığı Konuşma Hakkında Değerlendirme

28 04 2010

TBMM Basın Bürosu 28 Nisan 2010

——————————————————–
CHP Genel Başkan Yardımcısı Bursa Milletvekili Onur Öymen ile İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ parlamentoda birlikte düzenledikleri basın toplantısında, ABD Başkanı Obama’nın konuşmasını ve Sn. Ahmet Davutoğlu’nun 26 Nisan tarihli TBMM Genel Kurulunda Türkiye ve Ermenistan ilişkileri hakkında yaptığı açıklamayı değerlendirdiler.

Obama’nın konuşmasının son derece ağır olduğunu, Hükümetin Ermenistan protokolleri ile ilgili hiçbir şey olmamış gibi davrandığını belirttiler.

Elekdağ , Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama’nın yaptığı konuşma sonrası, “hassasiyetlerimizi göz önünde bulundurdular” derken, Dışişleri Bakanlığı’nın bu durumun tek taraflı bir yaklaşım olduğunu söylediğini ve Başbakan ile Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamaları arasında çelişki olduğunu belirtti.

Elekdağ ayrıca, ABD Başkanı Obama’ya gönderdiği mektubu da hatırlatarak, Obama’nın konuşmasının son derece ağır olduğunu ifade etti. “Meds Yeghem” sözünün en az soykırım kadar kötü bir anlam ifade ettiğini söyleyen Elekdağ, Ermenistan’ın Türkiye’nin Karabağ sorununun çözülmesi isteğine de yanaşmamasının sert tutumlarını sürdürdüğü anlamına geldiğini kaydetti.

———————————————————–

Konuşmanın metni:

Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim 2009 tarihinde imzalanan protokollerin, Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tadil ve tahrif edilerek kabul edilmesi üzerine, protokoller Türkiye açısından geçersiz ve hükümsüz bir nitelik kazanmıştır.

Nitekim, Dışişleri Bakanlığı bu konuda 18 Ocak 2010’ yapmış olduğu açıklamada şu hususları belirtmiştir:

“Sözkonusu kararda, protokollerin lafzına ve ruhuna aykırı önkoşullar ve kısıtlayıcı hükümlerin zikredildiği tespit edilmiştir. Bu karar, sözkonusu protokollerin müzakere gerekçesini ve protokollerle hedeflenen temel amacı sakatlamaktadır. Bu yaklaşım tarafımızdan kabul edilemez. Türkiye uluslararası alandaki taahhütlerine olan her zamanki sadakati istikametinde sözkonusu protokollerin asli hükümlerine bağlılığını muhafaza etmektedir. Ayni sadakati Ermenistan hükümetinden de beklemekteyiz.”

Bu açıklama gayet net bir şekilde, Ermenistan anayasa Mahkemesi kararıyla protokollerin lafzının ve ruhunun değiştirildiğini, içeriğini ve anlamını tahrif eden önkoşullara bağlandığını ve bu halleriyle Türkiye tarafından kabul edilemeyeceğini vurgulamaktadır. Ayrıca, Ermenistan protokolleri orijinal anlam ve içeriğiyle kabul etmeye davet edilmektedir.

Peki, 18 Şubat’tan bugüne kadar Ermenistan’ın tutumunda bir değişiklik oldu mu? Bu sorunun yanıtı kesin bir “hayır” dır!.. Ermenistan tutumuna hiçbir değişiklik getirmemiş ve tutumunda direnmiştir. Esasen, Ermenistan Anayasası’nın 102 maddesi gereğinde Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar değiştirilemez.

Bu duruma rağmen, AKP Hükümeti, dış odaklı baskılar nedeniyle, protokollerin geçersiz ve hükümsüz hale geldiğini açıklayamadığı gibi, protokolleri Meclis’ten geri çekme cesaretini de gösterememiştir. Ermenistan’ın protokolleri askıya aldığını açıklamasına rağmen, AKP Hükümeti’nin protokollerin arkasında durduğunu açıklayarak aciz ve teslimiyetçi tutumunu sürdürmesi, Türkiye’nin düzen kurucu ve etkili bölgesel bir güç haline getirildiği hususundaki öğünmenin boş ve kof bir böbürlenme olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur.

1993’ten bu yana Ermenistan’la neden diplomatik ilişki kurulamadı?

1993 yılından bu yana Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulamaması
dört sebepten ileri geliyordu;

Birincisi, Ermenistan altına imza attığı Kars antlaşmasının geçerliliğini tanımamasıdır. Bunun nedeni, Kars antlaşmasının Sevr Antlaşması’nın geçersizliğini kayıt altına alması, Türkiye’yi Nahcivan’ın garantörü haline getirmesi ve Kafkas cephesindeki savaşlar nedeniyle Türklerle Ermenilerin uğradıkları her türlü zayiat ve zararın karşılıklı bir genel affa tabi tutulacağını öngörmesiydi. Erivan, özellikle bu son hükmün, Türkiye’ye karşı soykırım iddiasını çürütmesi nedeniyle Kars Antlaşması’nın geçerliliğini teyit etmekten ısrarla kaçınmıştır.

İkincisi, Erivan’ın, Hay Dat denilen “büyük Ermenistan” ideolojisinden vazgeçememesiydi. Doğu Anadolu toprakları üzerinde hak iddia eden bu ideoloji Ermenistan devletinin kurucu belgelerinde ( Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirisi) açıklanıyordu.

Üçüncüsü, Ermenistan’la diyasporasının Türkiye’yi soykırımla suçlama saplantılarından vazgeçememeleriydi.

Dördüncüsü de, Ermenistan’ın, Karabağ sorununa bir çözüm arayışına yanaşmaması ve burayı ilk fırsatta ilhak etme kararlı olmasıydı.

Esasen sakat olan protokollerin Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararıyla tam tahrifata uğratılması

AKP Hükümeti, Erivan’la müzakerelere bu sorunlara çare bulmak amacıyla başladı. İki sene süren müzakereler sonucunda, sözünü ettiğim ilk üç soruna muğlak ve üstü kapalı ifadelerle değinen, dördüncü noktaya ise hiç değinmeyen bir iki protokol ortaya çıktı.

Biz CHP olarak bu protokollerin, Ermenistan çıkarların göre yorumlanacak metinler olduğunu ve Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından sakıncalı olduğunu ısrarla belirttik ve aman imzalamayın dedik. Ama uyarılarımız dikkate alınmadı…

Çok geçmeden korktuğumuz başımıza geldi.

Ermenistan Anayasa Mahkemesi, protokolleri yorumlamak suretiyle şu dört önşartı Türkiye’ye dayattı:

(1) Kars ve Moskova antlaşmaları Ermenistan hukuk sisteminin bir parçası olma niteliğini kazanmamıştır. Bu nedenle her ikisi de geçersizdir.

(2) Protokoller, Ermenistan Anayasası’nın başlangıcında ve Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’nde yer alan amaç ve ilkeler ışığında yorumlanmalıdır. Bu bakımdan, Ermenistan’ın Doğu Anadolu toprakları üzerindeki hakları meşru ve geçerlidir.

(3) Keza, Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirisi gereğince, 1915 soykırım olayı tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçeğin uluslararası alanda tanınması için Erivan her türlü çabayı gösterecektir. Bu nedenle, ilişkilerin tarihi boyutunu incelemekle görevli ortak komisyon soykırım iddiasını ele alamaz.

(4) Protokoller, uluslararası hukuk ilkeleri gereğince sadece Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkileri kapsar. Karabağ sorununa teşmil edilemez.

Esasen, Karabağ ile Türkiye-Ermenistan ilişkileri arasında bağ kuran hiçbir ifade protokollerde yer almamaktadır.

Hemen belirteyim ki, Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararı, ikazlarımızda ne denli haklı olduğumuzu tartışılmaz bir şekilde ortaya koydu.

Dışişlerinin çabaları boş çıktı

Burada önemle altını çizmemiz gereken bir husus var. Bu da, Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararının 5. maddesinde, Türkiye’nin, protokolleri onaylaması halinde, Ermeni soykırım iddiasını ve Ermenistan’ın Doğu Anadolu toprakları üzerindeki taleplerini kabul etmiş sayılacağının vurgulanmasıdır. Fanatik bir zihniyetin ürünü olan bu madde tek başına dahi, Türkiye’nin protokolleri geçersiz sayması için yeterli bir nedendir.

Ermenistan anayasa Mahkemesi kararından şoke olan Dışişleri Bakanlığı, yukarıda belirttiğimiz üzere 18 Ocak’ta gerekli tepkiyi göstererek, Mahkeme’nin kararını kabul edemeyeceğini” açıklamıştır…

Başbakan Erdoğan da, “Erivan’ın metin üzerinde operasyon yaptığını, bunun düzeltilmemesi halinde sürecin zedeleneceğini” söylemiştir.

Buna rağmen Erdoğan Hükümeti, bu safhada işlerin düzeltilebileceği hususundaki umudunu kaybetmedi. Hükümet, müzakere sürecini yakından izlemiş olan İsviçre, ABD, Rusya’nın hakemliğine başvurdu ve Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararının Protokolleri tahrif ettiğini belirterek, Ermenistan’ın tutumunun kabul edilemez olduğunu ileri sürdü.

Ancak, bu devletlerin Ankara’ya verdikleri yanıt şöyle oldu: “Biz protokol metinlerini ve Mahkeme’nin yorumunu inceledik. Mahkeme’nin yorumu, protokollerin içeriği ile uyum halindedir. Türkiye, İtirazında haksızdır.” Ayrıca, Başkanı Obama, Rusya ve AB, Türkiye’nin protokolleri ön şartsız imzaladığını bu nedenle ilişkileri normalleştirmenin önşartsız yürütülmesi gerektiğini resmen açıkladılar.

Bütün bunların sonunda protokoller artık Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin anladığı şekilde Ermenistan bakımından geçerli olacaktır. Bu itibarla, Türkiye’nin bu protokolleri onaylamaya gitmesi, Ermenistan’ın koşullarını kabul etmesi sonucunu doğuracaktır ki, bu kabul edilemez.

Son gelişmeler

AKP Hükümeti’nin sonuç vermeyen bu girişiminden sonra üç önemli gelişme oldu. Bunlardan birincisi, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın, Ermeni soykırımının bir tarihi gerçek olduğunu ve bu gerçeğin protokollerle kurulması öngörülen tarih komisyonunda tartışılmasının kesinlikle sözkonusu olamayacağını tekrar tekrar açıklamasıdır. Sarkisyan, ünlü Der Spiegel dergisiyle yaptığı bir röportajda bu konudaki bir soruya şöyle cevap verdi: “Soykırım konusunu ancak şu şartla tartışırız. Önce Türk tarafı Ermenilere karşı soykırım yaptığını kabul eder. Sonra da kurulacak ortak bir komisyonda, Türklerin bu suçu işlemiş olmalarının ne gibi sonuçları olacağını kendileriyle görüşürüz.”

İkincisi, Başbakan Erdoğan’ın Nükleer Güvenlik Konferansı’na katılmak için Washington’a gittiği zaman görüştüğü Başkan Obama, ABD’nin protokollerin TBMM tarafından onaylanmasında ısrarlı olduğunu vurguladı. Ayrıca, Başbakan’a, 24 Nisan’da “soykırım” kelimesinin Obama tarafından kullanılmaması için Türkiye’nin protokollerin onay sürecini aksatmaması mesajı verildi. Bu ortamda, daha ziyade zevahiri kurtarmak amacıyla, Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Sarkisyan 1.5 saatlik bir görüşme yaptılar. Hiçbir konuda anlaşmaya varılamayınca, ortak bir açıklama da yapılmadı.

Görüşme sonrasında, Sarkisyan diyasporaya yaptığı konuşmada Türkiye’ye saldırarak “dedelerimizin katillerinin hiçbir şartını kabul etmeyeceğiz” dedi ve Erivan’ın soykırım iddiasından kesinlikle vazgeçmeyeceği konusunda teminat verdi

Üçüncü gelişmeyi ise, geçen hafta 24 Nisan tarihinin arifesinde Ermenistan Ulusal Konseyi’nin, protokolleri tek taraflı olarak dondurma kararını alması oluşturdu. Ermenistan, ayrıca, protokollerin gündeme getirilmesi ve işlerlik kazandırılması için Türkiye’ye,
protokollerin onayının Karabağ sorununa bağlanamayacağı şartını ileri sürüyor.Fakat, bir de telaffuz edilmeyen şart var… Bu da Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin kararı…

Şimdi, alayu vala ile ilan edilen “Ermenistan açılımı” nın ne denli perişan bir noktaya geldiğine bakalım:

1) Ermenistan Anayasası’nın 102. maddesine göre anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir ve değişmez. Bu durumda sözkonusu mahkeme kararının yorum yoluyla protokollerin ruhuna ve lafzına uygun bir hale getirilmesi mümkün değildir.

Bir varsayım olarak getirilse dahi, protokoller temelden sakat ve ulusal çıkarlarımızla bağdaşmayan belgelerdir. Ben TBMM de, Ermeni soykırımının bir gerçek olarak tanınmasını kabul edecek ve Doğu Anadolu’nun Ermenistan toprağı olduğunu onaylayacak kadar milli ve vatani duyguları yozlaşmış kişilerin bulunduğunu kesinlikle zannetmiyorum. Bu nitelikleri nedeniyle de protokollerin TBMM tarafından kabul edilme şansı kocaman bir SIFIRDIR.

2) Başbakan Erdoğan 13 Mayıs 2009’da Azerbaycan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada,

Karabağ sorunu çözümlenmeden, Ermenistan’la ortak sınırın açılmayacağını, yani protokollerin onaylanamayacağı hususunda şeref sözü vermişti.

Peki, Karabağ sorununun bir çözüme kavuşturulacağı hususunda bir umut ışığı var mı? maalesef yok!..

Esasen hem Başkan Obama, hem de, Minsk Grubu’nun eş-başkanlığını yapan Rusya Federasyonu Başbakan’ı Putin, Başbakan Erdoğan’a, “Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve Karabağ sorunu iki ayrı konudur, ikisini bir pakete koymak doğru olmaz” diyerek, hem bu umut ışığını tamamen söndürdüler, hem de Türkiye’nin bu meseleden elini çekmesini istediler.

Protokolleri ön şartsız onaylayın baskısı altında panikleyen Ankara, şimdi Başbakan’ın Baku’de verdiği sözden nasıl çark edileceğinin çarelerini aramaktadır. Bu amaçla,Türk Dışişleri Bakanlığı, Ermenistan’ın işgal altında tuttuğu Azerilere ait Fizuli ve Ağdam reyonlardan çıkması karşılığında Türk sınırının açılması pazarlığını yapma girişimlerinde bulunmuştur. Ermenilerle müzakere edildiği Baku’nun kulağına gidince fevkalade rahatsızlık yaratmış.
Bu gelişmeyi Başbakan Erdoğan’ın verdiği sözden döneceği şeklinde yorumluyorlar ve Türkiye’ye karşı duydukları kuşkular giderek artıyor.

Öteyandan, Sayın Davutoğlu, komşumuz ve dostumuz Rusya’nın niyet ve çıkarlarını teşhis konusunda son derece hayalperest davranıyor. Moskova’nın, hiçbir zaman Kafkasya’daki son kalesi olarak gördüğü Ermenistan’ın Rusya’nın yörüngesinden çıkmasına müsaade etmeyeceğini, bu nedenle de Karabağ sorununa çözüm bulunmasına istekli olmayacağının farkına bir türlü varamıyor.

Türk-Ermeni ilişkilerinin iyileştirilmesine olumlu baktığı izlenimini veren ve bu hususta gayet teşvikkar görünen Moskova’nın gerçek muradını Sayın Davutoğlu bir türlü kavrayamamıştır. Karabağ sorunun anahtarını elinde tutan Moskova, Ankara ile Erivan birbirine ne kadar yaklaşırsa, Azerilerin Türkiye’den o kadar uzaklaşacağı ve kendine yaklaşacağının hesabı içindedir. Bu bakımdan, Ankara’nın, Baku’nün arkasından bir takım beyhude pazarlıklara girmesinin, Azerbaycan’ı küstürmekten başka bir yararı yoktur…

Sonuç olarak, protokollerin TBMM tarafından hiçbir ahval ve şartta onaylanması mümkün değildir.

Bu durumda bunların Meclis’te tutulması, onaylanacakları gibi bir izlenim yaratacak ve Türkiye üzerinde baskıların artması sonucunu doğuracaktır.

Nitekim, önümüzdeki aylarda ABD Temsilciler Meclis Başkanı Nancy Pelosi ile Dışişleri Komitesi Başkanı Howard Berman’ın, protokoller onaylanmadığı takdirde soykırım karar tasarısını Temsilciler Meclisi’ne sevk edeceklerini açıklayarak Türkiye’ye baskı yapmaya yönelmeleri kuvvetle muhtemeldir.

Bu bakımdan, protokollerin derhal Meclis’ten çekilmesi zorunludur.





7 Aralık Zirvesi Fiyasko

23 12 2009

7 Aralık Zirvesi Fiyasko

Cumhuriyet Gazetesi 23 Aralık 2009

Bahadır Selim Dilek Söyleşisi

CHP ‘li Elekdağ, PKK yi tasfiye planı için ABD ‘ye giden Erdoğan ‘in eli boş döndüğünü belirtti:

Şükrü Elekdağ, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ‘mı gökte yıldız ararken önündeki kuyuya düşen müneccime benzetti. Elekdağ “hükümet, Türkiye’ye büyük önem verdiğini ve ‘Model Ortaklık’ kurmak istediğini söylediği Obama yönetiminin, PKK’yı tasfiye planına destek vermesini sağlayamıyor… Bu nedenle, malum basın tarafından ‘büyük başarı’, Washington ‘da tam mutabakat’ diye nitelenmiş ve manşetler atılmış olan 7 Aralık zirvesinin sonuçları Türkiye açısından tam bir fiyaskodur” değerlendirmesinde bulundu.

CHP İstanbul Milletvekili, emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, hükümetin dış politikasını ağır bir dille eleştirirken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, PKK’yı tasfiye planına destek sağlamak için gittiği Washington’dan eli boş döndüğünü söyledi. “Eğer, hükümet bu hususu Barack Obama yönetimine kabul ettiremeyecek kadar yeteneksiz ve dirayetsiz ise Başbakan’ın ‘Türkiye’yi, bölgesel ve küresel roller üstlenen yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç’ yaptık açıklamaları gülünç, boş ve kof böbürlenmeler olmaktan ileri gitmez” diyen Elekdağ, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu gökte yıldız ararken önündeki kuyuya düşen müneccime benzetti. Elekdağ, Ermenistan ile imzalanan protokoller konusunda ise, “Ermeni tarafı, onay işlemlerinin yerine getirilmesinden itibaren iki ay içinde sınırın açılacağını, İlişkilerin Geliştirilmesi Hakkındaki Protokole kayıt ettirmek suretiyle güvence altına almış. Türk tarafı ise, bu son derece tartışmalı konuda oyuna gelmiş ve onay işlemlerinin Karabağ sorununun halline bağlı olduğunu protokole kaydettirememiş. Bu kadar saftiriklik, bu kadar akıl fukaralığı olabilir mi?” eleştirisini yöneltti.

Elekdağ’ın Cumhuriyet’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

BSD- Başbakan Washington’dan ne istedi. İstediğini alabildi mi?

ŞE- Washington ziyaretinin, Türkiye açısından yaşamsal önemde olan yönü, kuşkusuz, Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış bulunan PKK unsurlarının tasfiyesiydi… Esasen Erdoğan da Washington yolunda uçaktaki gazetecilerle yaptığı sohbet sırasında bu hususu açıklamış ve Obama ile yapacağı görüşmenin ana gündemini PKK’yı tasfiye planının teşkil ettiğini vurgulamış. Ayrıca, PKK’ya karşı Kandil ve Mahmur’u da kapsayacak bir ortak strateji oluşturulacağı üzerinde durmuş. Bu hususlar, basın haberlerinde yer aldı. Ne var ki, görüşmelerden sonra Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında, Obama yaptığı açıklamayla, PKK’nın tasfiyesi ve Kandil’in temizlenmesi hususunda Türkiye’ye hiçbir destek vermeyeceğini kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Yani, Erdoğan “PKK’yı tasfiye planı” üzerinde anlaşmak için Washington’a gitmiş ve eli boş dönmüştür. Önerileri reddedilmiştir. Bu bakımdan, Başbakan’ın ABD ziyaretinin bilançosu, sıfıra sıfır, elde var sıfırdır.

Afganistan’da Türkiye gerçeği

Bir NATO üyesi olarak Türkiye, Afganistan savaşına, kapsamlı ve boyutları herkesçe takdir edilen katkıda bulunuyor. Bu bağlamda, Kabil’in komutasını bir kere daha üstlenmiş ve buranın korunması için 1700 askerini göndererek ABD ile omuz omuza teröre karşı mücadele veren bir Türkiye gerçeği var. Buna rağmen hükümet, Türkiye’ye büyük önem verdiğini ve “Model Ortaklık” kurmak istediğini söylediği Obama yönetiminin, PKK’yı tasfiye planına destek vermesini sağlayamıyor…

BSD – Bu nedenle mi bütçe görüşmelerinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na yönelttiğiniz sorulara yanıt alamadınız?

ŞE – TBMM’de milletvekillerinin konuşmalarından sonra ilgili bakan kürsüye gelir ve kendisine yöneltilen sorulan yanıtlar. Kural ve gelenek budur. Davutoğlu gibi dış politikada iddialı bir kişinin sorularımı yanıtlamaktan kaçmasını garip buluyorum.

BSD – Ama, anlaşılan, Obama Türkiye’ye “anlık istihbarat” verilmesini ve Irak hava sahasının Türkiye’ye açık tutulmasını sağlayacak…

ŞE – Türkiye’ye anlık istihbarat verilmesi ve Irak hava sahasının açılması üzerinde Erdoğan’ın Bush’la yaptığı 5 Kasım 2007 görüşmelerinde mutabık kalınmıştı. Başbakan’nın Obama ile yaptığı 7 Aralık görüşmesinde buna ilaveten kıymet-i harbiyesi olan hiçbir yeni imkân sağlanamamıştır. Ayrıca, ABD’den alınan kısıtlı istihbarat karşılığında hükümet, ABD’nin izni olmadan Kuzey Irak’a harekât yapmayacağı yükümlülüğü altına girmiştir. Yani, Türkiye kutsal bir hak olan, meşru savunma hakkından ve uluslararası hukuktan doğan müdahale hakkından feragat etmiştir. Bu Türkiye’nin siyasi tarihine bir kara leke olarak geçmiştir. Zamanın Genelkurmay Başkanı olan Yaşar Büyükanıt’ın, “anlık istihbarat” sayesinde TSK’nin Kuzey Irak’ı BBG evi gibi göreceği ve teröristleri imha edebileceği yolundaki değerlendirmesi tamamen yanlış çıkmıştır. ABD verdiği istihbaratla, Türkiye’ye terör ağacının gövdesini vurdurtmamış, dallarını budatmıştır. ABD’nin iki yıldır Türkiye’ye verdiği istihbarat bir şeye yarasaydı, Türkiye bugün hâlâ karşısında, arkasını Barzani’ye dayayarak Türk hükümetine meydan okuyan bir PKK bulmazdı. Türkiye’nin bu konuda beklediği yardım, ABD’nin fiilen PKK ile mücadeleye girişmesi değildir. Türkiye’nin beklediği, ABD’nin, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta kendi özgür iradesiyle kara ve hava operasyonları yapmasına getirdiği kısıtlamaları kaldırması ve Türkiye’nin Kuzey Irak’taki terör yuvalarını imha için gerekli operasyonları kendi iradesiyle yapabilmesidir. Eğer hükümet, bu hususu Obama yönetimine kabul ettirmeyecek kadar yeteneksiz ve dirayetsiz ise Başbakanın söylediği “Türkiye’yi, bölgesel ve küresel roller üstlenen yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç” yaptık yolundaki açıklamalar gülünç, boş ve kof böbürlenmeler olmaktan ileri gitmez.

ERMENI AÇILIMI
Erdoğan ABD’de farklı konuştu

BSD- Erdoğan’ın Türkiye-Ermenistan sınırının açılması şartları konusunda Obama’ya söyledikleri ile Azerbaycan
Parlamentosu’ndaki açıklaması birbiriyle çelişiyor… Bu durum devlet adamlığı niteliğine gölge düşürmez mi?

ŞE- Tamamen öyle. Bilindiği üzere, Ermenistan’la imzalanan protokollerin akıbeti 7 Aralık Washington zirvesinde ele alındı ve Obama bu konuda tüm ağırlığını Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’dan yana koyarak, Erdoğan’a şu uyarıda bulundu: Protokolleri gecikmeden TBMM’den geçirerek onaylayın, Ermenistan’la diplomatik ilişkileri kurun ve sınırı açın. ABD Kongresi’nde soykırım tasarısını durdurmamız çok zor olur. Erdoğan’ın bu uyarıya karşı yanıtı, protokoller hakkındaki son kararın TBMM tarafından verileceği yolunda oldu. Oysa Başbakan, 13 Mayıs’ta Azerbaycan Parlamentosunda Azeri halkına şeref sözü vermiş ve “Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgali sona ermeden sınır kapısı açılmaz” demişti. Başbakan’ın Washington’da vc Bakû’de yaptığı açıklamalar birbiriyle çelişkilidir. Bu hususta TBMM’de Davutoğlu’ndan dürüst ve açık bir yanıt istedim. Bakan sorumu yanıtlamaktan kaçtı…

BSD- Ermeni tarafı, Davutoğlu’nun protokolleri önşart koymadan imzaladığını, bu nedenle protokollerin TBMM tarafından onayının Karabağ sorununa bağlanamayacağını vurguluyor. Hatta protokolleri feshetme tehdidinde bulunuyor…

ŞE- Obama yönetimi. Kafkasya’ya yönelik stratejik hedeflerinin ve Ermenistan’ı Rusya’nın yörüngesinden çıkaracak bir süreci başlatma arzusunun yanı sıra, Ankara-Erivan ilişkilerinin normalleşmesi yoluyla Kongre’ye sunulan Ermeni soykırım tasarılarıyla uğraşmaktan kurtulmak istiyor. Oysa. Moskova. Kafkaslardaki son kalesi olan Ermenistan’ı kesinlikle kaybetmek istemez ve bunun için de Karabağ sorununa çözüm bulunmasını engeller. Onart konusuna gelince, Davutoğlu, Karabağ sorununun çözümü ile onay işleminin yapılması arasında Ermeni tarafıyla bir mutabakata varıldığını ileri sürse de bunu kanıtlayamıyor. Ermeni tarafının ise eli hukuken kuvvetli. Türk tarafı ise, bu son derece tartışmalı konuda oyuna gelmiş ve onay işlemlerinin Karabağ sorununun hallinc bağlı olduğunu protokole kaydettirememiş. Bu kadar saftiriklik, bu kadar akıl fukaralığı olabilir mi? Türkiye’yi yıldız gibi parlayan ve küresel roller üslenen bir bölgesel güç yapma hayali peşindeki Dışişleri Bakanımızın hali Ziya Paşanın beytindeki gökte yıldız arayan müneccimin önündeki kuyuya düşmesini anımsatıyor.

Öneriler reddedildi

ŞE- Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında, Obama yaptığı açıklamayla, PKK’nın tasfiyesi ve Kandil’in temizlenmesi hususunda Türkiye’ye hiçbir destek vermeyeceğini kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Yani, Erdoğan “PKK’yı tasfiye Planı” üzerinde anlaşmak içiıı Washington’a gitmiş ve eli boş dönmüştür. Önerileri reddedilmiştir. Bu bakımdan, Başbakan’ın ABD ziyaretinin bilançosu, sıfıra sıfır, elde var sıfırdır.

Pro-komik dış politika

BSD- Erdoğan, Obama’yı ikna ederek Türkiye’ye İran ile ABD arasında arabuluculuk yapma rolünü kopardı. Fakat ertesi gün, daha Erdoğan Washington’dan ayrılmamışken, İran hükümeti bir açıklama
yaparak “Bizim Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyacımız yok” dedi…

ŞE- Obama’nın. Başbakanın arabuluculuk önerisine “kerhen” de olsa sıcak baktığı anlaşılıyor. Basın toplantısında bu hususu açıkladı da… Ancak bunun hemen arkasından, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanperest’in Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyaçları olmadığı yolunda bir açıklama yapması ınuhakkak ki Başbakan’ı ABD yönetimi karşısında müşkül bir duruma sokmuş ve Türkiye’nin İtibar ve inandırıcıhğına gölge düşürmüştür. Fakat bu skandalın bence bir yönü daha var. Bu da Sayın Davutoğlu’nun ağzından düşürmediği “Pro-aktif dış politika”nın, “Pro-komiğe” dönüşmesidir. Zira. gcrckli önlemlere önccdcn başvurarak böyle talihsiz bir olayın vukuu önlenebilirdi. Ankara’nın girişimi sonunda olacak, bu skandaldan birkaç gün sonra Tahran ağız değiştirdi. Ama Washington’da olan oldu. Badelharabül Basra…

BSD- Askerlerini çektikten sonra, ABD’nin Irak’ta Türkiye’ye ihtiyacı var. Ama neden PKK’nın tasfiyesi konusunda Etarzani üzerinde baskı kurmuyor?

ŞE- Obaına yönetiminin. 2011 ‘de kuvvetlerini Iraktan çektiği zaman arkamda nispeten istikrarı, “ABD yörüngesinden çıkmayan” ve bütünlüğünü koruyan bir Irak bırakmayı ve Irak Bölgesel Kürt yönetimini Sünni ve Şii Arapların hışmından korumak için Türkiye’ye emanet etmeyi öngören bir tasarımı varsa, Türkiye’nin. Kuzey Irak’taki PKK .unsurlarını tamamen tasfiye etmesi içiıı gcrckli sartların Obama
yönetimi tarafından yaratılması gerekir. Nitekim, Türkiye tarafında 2008 yılı başımda Barzani’ye gönderilen talep listesiııde şu hususlar yer alıyordu: PKK’nın terör örgütü olarak ilan cdilmcsi Örgütün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi PKK’nın siyasi bürolarının kapatılması ve kamplarının tecrit cdilmcsi kapatılması. PKK’ya lojistik desteğin kesilmesi… Barzani, Ankara’nın bu meşru taleplerinin hiçbirini ycrinc gctirmeyerek PKK’nın Türkiye’ye yönelik kanlı terör eylemlerine destek vermeyi sürdürdü. Eğer ABD, Barzani üzerinde gcrckli baskıyı yaparak Ankara’nın bu taleplerini gerçekleştirseydi PKK’nın dağ kadrosunun morali çoklun tarumar olıırdu. Arkadan da, Afganistan ve Pakistan dağlarını Drene denilen insansız uçaklarla gece gündüz bombardıman ettirmcktc beis görmcycıı Obama yönetimi, bu Drone’Iardan sadece birkaçını Kandil’e gönderseydi, PKK’ya silah bıraktırılması çoktan sağlanırdı

Türkiye’ye Karşı PKK Kartı ve Açılım Süreci

BSD- ABD’nin övdüğü ve önem verdiğini söylediği müttefiki Türkiye’ye destek vermekten neden kaçınıyor?

ŞE- Bunun sebebi Bush döneminden bu yana aynen devam ediyor. Bush yönetiminin Barzani ile sıkı bir dayanışma içine girmesinin nedeni, Irak’ım parçalanması durumunda kurulacak bağımsız Kürt devletine yerleşerek burayı bir “protektora” ve askeri üsse dönüştürme ve Ortadoğu stratejisinin önemli bir dayanak noktası yapma planımdan kaynaklanıyordu. Obama yönetimi de “protektora” ve bağımsız Kürt devletine yerleşme planından vazgeçmemiştir. Bu nedenle Barzani’yi kollamakta ve onu el üstünde tutmaktadır. Tabii, bu arada, AKP’yi de Kürt/PKK konusunda bir ölçüde rahatlatarak kontrol alımda tutmak istemektedir. İşte bu nedenle siyasi çözüm sürecine ivme kazandırmak isteyen ABD, halen bu konuda Barzani’nin ayak sürümesiyle karşılaşıyor. PKK kartını özellikle Kerkük meselesinde Türkiye’ye karşı kullanmak isteyen Barzani, ABD’ye, “Türkiye, PKK unsurlarını dağdan indirmek için «erekli önlemleri almadan ben hiçbir şey yapmam” diyor. Oysa, Ankara, şimdiye kadar Barzani’nin PKK ile mücadelede Türkiye’nin talebi doğrultusunda bazı önlemler almasının, Türk kamuoyundan ve muhalefetten gelebilecek dirence karşı elini güçlendireceğini ve genel af ve anadilde eğitim alanlarımda adımlar atmasını kolaylaştıracağını umut etmişti.





İsviçre’deki Minare Yasağı, Yabancı Düşmanı ve Irkçı Saldırılar

4 12 2009

TBMM Basın Toplantısı 04 Aralık 2009 Cuma

” CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ İsviçre’deki minare yasağıyla birlikte bazı Avrupa ülkelerinde artış gösteren yabancı düşmanlığının araştırılması için Meclis Araştırma Önergesi verdiklerini parlamentoda düzenledikleri basın toplantısında açıkladılar ”

Şükrü Elekdağ’ın açıklaması

İsviçre’de yaşayan İslam dininden kişilerin ve bu ülkedeki Türk kökenli toplumun inanç ve ibadet özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açan halkoylamasına izole yani yalıtılmış bir gelişme olarak bakılması yanlış olur.

Gerçekte bu olay, Avrupa’nın birçok ülkesinde İslam korkusuna koşut olarak yayılan İslam ve Türk düşmanlığı ile söz konusu ülkelerdeki Türk vatandaşlarına karşı uygulanan dışlayıcı ve ayrımcı muameleler ve onların can ve mal güvenliğini tehdit eden ırkçı şiddet eğilimlerinin bir başka şekilde dışa vurmasıdır.

Nitekim Avrupa’da Müslüman azınlıkların ve Türklerin varlığını, Batılı değerlerin ve “Avrupa ortak kimliğinin” geleceği açısından bir tehdit olarak algılayanların nüfuz alanları giderek genişlemektedir. Özellikle son yıllarda küresel düzeyde artan terör ve tedhiş olaylarını İslam’la ilişkilendirme konusunda hevesli olan bazı Avrupalı politikacılar bunu bir siyasi malzeme olarak kullanarak oy avcılığı yapmaktadırlar.

Avrupa’daki Müslüman azınlık ve Türkler ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 El-Kaide saldırısından önce dahi çoğunlukla baskı altındaydılar. Ancak, 11 Eylül ve bunu takiben İspanya ve İngiltere’de vukubulan terörist saldırılar Avrupa’daki Müslüman ahalinin ve Türklerin durumunu bariz bir şekilde kötüleştirmiştir.

Bu saldırıların ardından Batılı toplumların çoğu ülkelerindeki İslami varlığı “içerdeki tehdit ve düşman” olarak algılamanın yanı sıra, bu varlığı batılı yaşam tarzına ve kültürüne de karşı bir tehdit olarak görmeye başlamışlardır. Avrupa’da yaşayan Türkler de bu hasmane yaklaşımdan nasiplerini almışlardır.

Avrupa’daki bağnaz ve aşırı milliyetçi siyasi partilerle seçmenleri etkileme yarışına giren orta yol partilerinin de İslam toplumlarını uluslararası terörizmi yayma merkezi olarak tanımlamaları ve kamuoylarını bu yolda etkilemeleri, halk katmanlarında radikal sağ düşünce tarzının iyice güçlenmesine ve Müslüman toplumlara karşı Türkleri de kapsayıcı şekilde bir korku ikliminin yaratılmasına yol açmıştır.

Bu ortamda Avrupa’nın bir refah ve huzur adası olarak muhafazası için Müslüman kültür istilasından mutlaka korunması kaygısı, Avrupalı ülkelerin kendi siyasal yelpazelerinin tümünü etkileyen bir noktaya ulaşmıştır.

Bu nedenlerle, İsviçre’de 29 Kasım 2009 tarihinde yapılan halkoylamasıyla camilere minare inşasının yasaklanmasının kabul edilmesi olayını, izah ettiğimiz bu perspektiften değerlendirilmesi isabetli olacaktır.

İfade ve inanç özgürlüğü ile ayırımcılığın yasaklanması ilkelerini ihlal eden bu vahim olayın İsviçre’nin doğusundaki Wangen kasabasında bulunan Türk Kültür Merkezi’nin çatısına 6 metre yüksekliğinde bir minare inşa edilmeye başlanmasıyla patlak vermesi ve İsviçre’deki 130 küsur cami ve mescitten sadece dört tanesinin minaresinin bulunması da düşündürücüdür.

Özellikle, minare karşıtlığı kampanyasının önderliğini yapan İsviçre’deki ırkçı ve aşırı milliyetçi çevrelerin açıklamaları incelendiği takdirde, bu girişimin temelinde, yalnız İslam’a karşı değil, İsviçre’deki Türk toplumuna ve onun inanç ve gelenekleri ile kültürüne karşı duyulan hasmane bakışın, ayırımcı davranışın, öfke ve nefretin de yattığını ortaya koymaktadır.

Ancak “Türkofobi” diye nitelenen bu tahammülsüzlük ve ayırımcılık virüsü, sadece İsviçre’yi değil biraz önce işaret ettiğimiz üzere Avrupa ülkelerinin çoğunu etkisi altına almıştır. Nitekim, Avrupa’da Müslümanların ve Türklerin varlığının, batılı değerlerin geleceği açısından bir tehdit olarak algılayanların nüfuz alanları giderek genişlemekte ve bu durum Türk ve diğer Müslüman bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesinin yanı sıra, bu kişilerin canlarına ve mülklerine yapılan fiziksel ırkçı saldırılara, ayrımcılığa ve aşağılayıcı muamelelere yol açmaktadır.

Bu hususlar, AB’nin bir yan kuruluşu niteliğindeki ve kısa adı FRA olan “Temel Haklar Ajansı”’nın ve Avrupa Konseyi’ ne bağlı bulunan ve ismine kısaltılmış olarak EKRİ denilen “ Irkçılık, Yabancı Düşmanlığı Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu”’nun yayımladığı son raporlarda da yer almaktadır.

FRA’nın Nisan 2009’da yayımlanan son raporu, Avrupa’da yaşayan her 3 Müslüman bireyden ve Türk’ten birinin dini veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcı bir muameleye maruz kaldığını ve bu grupların % 11’inin de fiziki nitelikte ırkçı bir saldırıya uğradığını açıklamaktadır.

Sözünü ettiğimiz EKRİ raporu da, Avrupa’nın Irkçılık ve Müslüman düşmanlığının kıskacı altında olduğunu; İslamofobi ve Türkofobi’nin ırkçılığa paralel olarak yükseldiğini; bazı Avrupa ülkelerinde ırkçılık ve ayrımcılığın büyük ölçüde siyasi partilerin yabancı işçileri ve göçmenleri kötüleyen politik söylemlerinden kaynaklandığı; göçmenlere, Türklere, Müslümanlara, Çingenelere ve siyahlara karşı ırkçılık ve ayrımcılık yapıldığı ve bu gruplara mensup bireylerin hedef tahtası haline getirildiğini vurgulamaktadır.

FRA ve EKRI raporlarının çizdikleri bu iç karartıcı ve utandırıcı tablo, Avrupa açısından hiç de gurur verici değildir. Ancak iş Türkiye’ye gelince bütün bunlar unutulur ve Türkiye’ye karşı eleştiriler veryansın edilir.

Nitekim, AB’nin her ilerleme raporunda Türkiye’deki azınlık ve gayrimüslimlerin dini sorunları ele alınarak incelenir ve bu bağlamda Türkiye Hıristiyanlığa karşı baskıcı ve önyargılı bir ülke olarak dünyaya teşhir edilir. Sözkonusu raporlarda Misyonerlere yönelik baskılar ve kısıtlamalar dile getirilir, azınlıkların din adamı yetiştirme haklarının kısıtlandığı ileri sürülür, Protestan cemaate kilise inşası izninin verilmediği belirtilir, Heybeliada Ruhban okulunun kapalı tutulduğu vurgulanır…

Tabii ki Türkiye bu alanlarda eksiklikleri varsa, bunları gidermelidir. Ancak, Avrupa da nasihat etmeye kalkıştığı Türkiye’ye karşı örnek olma sorumluluğunun yanında evrensel insan hakları alanında üstlendiği sorumlulukları unutmamalı ve Avrupa’nın her yanına bulaşıcı hastalık gibi yayılan yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve şiddet eğilimleriyle mücadelesine germi verdiği gibi, insan hakları, ayrımcılığın önlenmesi ve ibadet özgürlüğünün sağlanması hususunda da radikal önlemler almalıdır.

İşte bu görüşlerle, İsviçre’deki temel insan haklarının ve inanç özgürlüğünün ihlali niteliğindeki halkoylamasıyla birlikte, diğer bazı Avrupa ülkelerinde artış gösteren ve o ülkelerdeki vatandaşlarımıza karşı uygulanan dışlayıcı ve ayrımcı muameleler ile onların can ve mal güvenliğini tehdit eden yabancı düşmanı saldırılarla ilgili olarak gerekli araştırmaların yapılması amacıyla bir Meclis araştırma komisyonu kurulmasını TBMM’nin takdirlerine sunmuş bulunuyoruz.





Hıristiyan din adamlarına ve bazı Gayrimüslimlere yönelik saldırılar

21 02 2008

TBMM Basın Toplantısı 21 Şubat 2008 Perşembe

” CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, TBMM’de düzenledikleri basın toplantısında, Türk vatandaşlarına yönelik Almanya ve bazı Avrupa ülkelerinde artış gösteren yabancı düşmanlığı ile Türkiye’deki Hristiyan din adamlarına ve bazı gayrimüslimlere yönelik saldırılarla ilgili olarak iki ayrı araştırma önergesi verdiklerini açıkladılar. ”

MECLİS ARAŞTIRMA ÖNERGESİ

ÖZET:

Son iki yıldır ülkemizdeki Hıristiyan din adamlarına ve bazı Gayrimüslimlere yönelik saldırıların tekerrür etmesi Türkiye’nin çıkarları ve ulusal değerlerimiz açısından son derece üzücü ve endişe verici bir durum yaratmaktadır. Bu saldırılar, halkımızın hoşgörüye ve insani değerlere dayanan kültürünü ve inançlarını yaraladığı gibi,Türkiye’nin dünyadaki imajını karartmakta ve hasım mihrakların eline ülkemize karşı yürüttükleri olumsuz propaganda kampanyası için etkili bir koz vermektedir.

Bu sorunun ülkemiz için yarattığı tehlike hakkında fikir sahibi olmak için İzmir’de Meryem Ana Kilisesi rahibi Adriano Françini’yi bıçaklayan Ramazan Bay’ın, saldırısının gerekçesi olarak söylediği dehşet verici sözlerin anımsanması yeterlidir. Ramazan Bay sorgulanmasında, “ Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetlerini işleyen katillerin toplumda kahraman gibi gösterilmesi beni etkiledi. Ben de onlar gibi hareket edersem, kahraman ve ünlü olacağımı ve hayatımı kurtaracağımı düşündüm ve bu nedenle Rahibi bıçakladım…” demiştir.

Hıristiyan din adamlarına ve Gayrimüslimlere karşı işlenen cinayetler ve saldırılar ülkemizde kamu vicdanını son derece rahatsız ettiği gibi, Türkiye’deki bazı Hıristiyan mezheplerinin temsilcisi konumunda olan din adamlarının “Hıristiyanlara yönelik cinayet ve eylemler nedeniyle cemaatlerinin çok kaygılandığını” belirtmelerine yol açmıştır. Bu endişe ve kaygılar özellikle Malatya katliamından sonra artmış ve ülkemize hasım mihrakların da çabasıyla, Türkiye’nin dünyadaki imajına ağır bir darbe vuracak ve ülkemize büyük zarar verecek boyutlara ulaşmıştır.

Bu bağlamda değerlendirilmesi gereken iki ciddi bir gelişmeyle karşılaşmış bulunuyoruz.

Bunlardan birincisi, Hollanda Protestan Kilisesi ile Dünya Kiliseler Birliği’nin Türkiye’yi Birleşmiş Milletlere şikâyet etmeleri ve bunun bir sonucu olarak Birleşmiş Milletler Din Özgürlükleri Raportörü’nün ülkemizi takibe almak lüzumunu hissetmesidir.

İkincisi ise, bu konunun Avrupa Birliği Parlamentosu’na getirilmek hususunda bir hazırlığa başlanmış olmasıdır. Nitekim, Uyum Komitesi Başkan Vekili Lütfi Elvan başkanlığında TBMM heyetinin Strazburg’da yaptığı temaslar sırasında AP parlamenteri Hollandalı Bastian Belder Hollandali din adamlarının Türkiye’deki rahip cinayetlerinden büyük endişe duyduklarını ve bu konuda ayrıntılı bir rapor üzerinde çalıştıklarını ve bu raporu Avrupa kamuoyuyla en geniş şekilde paylaşmak istediklerini ifade etmiştir. Belder kendisinin de bu konuda derin kaygıları olduğunu belirtmiştir.

Bu hususları dikkate alarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, ahlaki ve vicdani olduğu kadar, dış siyasetimizi de ilgilendiren yönleri olan bu sorunun üzerine kararlılık ve cesaretle gitmesinin ve karanlık olayların üstündeki perdenin kaldırarak ve saiklerinin teşhis edilerek bu suçların tekerrürünün önlenmesine yardımcı olmasının, Türkiye’nin herkesinin kimliğine, dinine ve mezhebine saygıyı öngören büyük tarih geleneği ve kültürü açısından bir vecibe olduğunu ve ülkemiz çıkarları açısından da kritik bir önem taşıdığı takdir edilecektir.

Bu görüş ve mülahazalarla Hıristiyan din adamlarına ve bazı Gayrimüslimlere yönelik cinayet ve saldırıların neden ve saiklerinin araştırılması ve bunların tekerrürünün önlenmesi için ne gibi tedbirlerin alınması gerektiğinin tespiti amacıyla, Anayasa’nın 98 inci, TBMM içtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını az ve teklif ederiz.

GEREKÇE

Hıristiyan rahipleri ve Gayrimüslimleri hedef alan cinayetler ve saldırılar, halkımızın hoşgörüye ve insani değerlere dayanan kültürünü ve inançlarını yaraladığı gibi,Türkiye’nin dünyadaki imajını karartıyor ve hasım mihrakların eline ülkemize karşı yürüttükleri olumsuz propaganda kampanyası için etkili bir koz veriyor. Bunun yanında, Avrupa ülkelerinde yerleşik Türk işçi ve aileleri ile Türk soylu kişilere yönelik ırkçı eylemlere de malzeme ve gerekçe oluşturuyor.

Bu sorunun üzerine son derece cesur ve kararlı bir şekilde gidilerek önlenemediği takdirde, ülkemiz için yaratacağı tehdit hakkında bir fikir vermek için, kısa süre önce İzmir’de Meryem Ana Kilisesi rahibi Adriano Françini’yi bıçaklayan Ramazan Bay’ın, saldırısının gerekçesi olarak söylediği dehşet verici sözleri sizlere anımsatmak isterim. Ramazan Bay diyor ki, “ Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetlerini işleyen katillerin toplumda kahraman gibi gösterilmesi beni etkiledi. Ben de onlar gibi hareket edersem, kahraman ve ünlü olacağımı ve hayatımı kurtaracağımı düşündüm ve bu nedenle Rahibi bıçakladım…”

Olaylar rastlantısal ve bireysel nitelik yansıtmıyor

Hernekadar, sözkonusu saldırı ve cinayetler bugüne kadar resmi makamlar tarafından “münferit”, “yerel” ve “bireysel” olaylar olarak değerlendirilmişse de, işlenen suçların görünenden daha derin boyutlarının olduğuna ve aralarında bir tür bağlantı bulunduğuna delalet eden vakıa ve karineler giderek su yüzüne çıkıyor.

Olayların ortak noktaları üzerine eğilmeden önce, cinayet ve saldırı dizisine bir göz atalım. Hırant Dink cinayetinden iki hafta sonra Trabzon’da Santa Maria Kilisesi Rahibi Andrea Santoro Pazar ayini çıkışı göğsünden kurşunlanarak öldürüldü. Ondan altı ay sonra Samsun’da Katolik Mater Dolorosa Kilisesi Rahibi Pierre Brunisen bıçaklandı. Ardından, 2007 Nisan’ında Malatya katliamı vuku buldu. Beş genç, Hıristiyanlık üzerinde kitaplar hazırlayan Zirve Yayınevi’ni basarak biri Alman vatandaşı üç din adamını bıçakla hunharca doğradılar. Bu olayı İzmir’de rahip Adriayano Françini’nin bıçaklı saldırıya uğraması izledi.

Bu suçların faillerinin ortak noktalarının başında, biri hariç, hepsinin yaşlarının 16 ila 21 arasında bulunması; hepsinin eğitimsiz ve yoksul olmaları; çoğunun vukuatının olması ve İlk bakışta kendi başlarına hareket ediyor gibi görünseler de, arkalarında bir “ağabey”in , bir “azmettiricinin” bulunması geliyor.

İkinci ortak nokta da, her olayda faillerin veya azmettiricilerin devlet içinde bağlantılarının bulunması, saldırılardan önce bu devlet görevlileri ile fail veya azmettiriciler arasında telefon görüşmeleri yapılması, soruşturmayı yapma sorumluluğu olan bazı görevlilerin kanıtların toplanmasında ciddi kuşkular uyandıran ihmalleri olması ve davanın seyrini etkileyecek girişimlerde bulunmalarıdır.

Önemli bir ortak nokta da soruşturma sürecine ilişkindir. Aynen Hırant Dink ve Danıştay suikastlarında olduğu gibi, rahip Santoro’nun öldürülmesi ve Malatya katliamında da basına yaygın şekilde akseden usulsüzlük ve ihmaller nedeniyle, soruşturmaların güvenilirliği hakkında ciddi kuşkular doğmuştur. Görevlilerin, bir yere sırtlarını dayadıkları izlenimini yaratacak şekilde delilleri pervasızca yok etme girişimleri düşündürücüdür.

Tüm bu hususlar bir arada ele alınıp değerlendirildiği takdirde, rahip ve Gayrimüslim cinayetlerinin “münferit”, “ bireysel” ve rastlantısal olaylar olmadığı kanaati kuvvetlenmektedir.

Rahip cinayetleri hangi saikten kaynaklanıyor?

Hıristiyan din adamlarına yönelik benzer saldırıların birbirini izlemesi, sırf Türkiye çapında ses getirecek bir eylem yaparak meşhur olmak için Hıristiyan din adamlarını yok edilecek hedefler olarak seçmekten kaçınmayan sapıkların türediği çok tehlikeli bir taassup ve bağnazlık ortamının mevcudiyetine işaret etmiyor mu?

Bu ortamın gelişmesinde sosyo-ekonomik nedenlerin etkisi göz ardı edilemese de, temel etken bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi Türkiye’de güçlenen dinci yapılanma ile buna koşut olarak azan dini fanatizm midir?

Bu bağlamda, Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu’nun, Malatya katliamını kınamak amacıyla yapmış olduğu son derece isabetli açıklaması ibret vericidir. Sayın Bardakoğlu’nun ifadeleri özetle şöyle:

“ Batı’da gittiğim her ülkede Türkiye’deki ‘ötekine saygıyı’ ve inanç özgürlüğünü anlatırken, muhataplarım bana rahip cinayetlerini anımsatarak ‘siz öyle diyorsunuz ama Türkiye’de rahipler öldürülüyor’ dediler. Şimdi de Dink ve Malatya’daki cinayetleri zihinlerinde canlandıracaklar… Bu kötü örnekleri basit polisiye vakası gibi algılamamız ve dünyaya izah etmemiz mümkün değildir. Kurbanın dini, ırkı, dili ne olursa olsun cinayet en büyük günahtır. Bu olay Türkiye’nin imajını gölgeleyecektir. Misyonerlikle ilgili kaygılar olabilir. Ama hiçbir zaman o kaygılar İncil satan yayınevine saldırmayı geçerli kılmaz. Yabancı düşmanlığını Avrupa’da kınıyorsak ülkemizde de kınamalıyız. Türkiye sevdası demek yabancılara ve onların inançlarına da sahip çıkmaktır, boğazlamak değil. Saldırının İncil’in basılıp satıldığı yere yapılmış olması bu eylemin arkasında çok büyük oyun olduğunu gösteriyor. Bu olayın polisiye yönünü, arkasında hangi örgütün olduğunu ve nelerin hedeflendiğini bilmiyorum ama, bu eylemle Türkiye’ye zarar verilmek istendiği açıktır. Bence bu yapılan, ne vatanseverlik, ne de din adına savunulamaz. Her ikisine de ihanettir.”

Bu ifadeler, uyarıcılığı yanında haklı bir öfke ve tepkiyi de içeriyor. Çünkü son zamanlarda karşılaştığımız vahşet tabloları, ne tarihimizi, ne inancımızı, ne de kültürümüzü yansıtıyor.

Ulusal çıkarlarımız zarar görüyor

Hıristiyan din adamlarına ve Gayrimüslimlere karşı vahşet olaylarının devam etmesi, Türkiye’nin dünyadaki imajını bulandırma ve ulusal çıkarlarımıza da ağır zarar verme potansiyeline sahiptir.

Nitekim, Türkiye’deki bazı Hıristiyan mezheplerinin temsilcilerinin “Hıristiyanlara yönelik cinayet ve eylemler nedeniyle cemaatlerinin korku içinde yaşadıklarını” belirtmiş olmaları, Hollanda Protestan Kilisesi ile Dünya Kiliseler Birliği’nin Türkiye’yi Birleşmiş Milletlere şikâyet etmesine ve bunun bir sonucu olarak Birleşmiş Milletler Din Özgürlükleri Raportörü’nün ülkemizi takibe almak lüzumunu hissetmesine yol açmıştır.

Bu ülkenin vatandaşları olarak bizler, hiçbir şekilde, insanları kökeniyle, diniyle, mezhebiyle değerlendiren bir kültürün parçası değiliz. Hepimiz, “72 millet birdir” diyen, herkesin kimliğine, dinine, inancına saygı göstermeyi kabul eden büyük bir tarih geleneğinin içinden geliyoruz. Bu bakımdan önerdiğimiz şekilde bir TBMM araştırmasının yapılarak bu vahşet olaylarını önleyecek önlemlerin alınmasını, bizlere bu kültürel geleneği kazandıran, hoşgörüyü ve “yaradılanı yaradandan ötürürü sevmeyi” öğreten Hacı Bektaşi Veli ve Mevlana Celalettin Rumi’ye de borçluyuz.

Bu hususları dikkate alarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, ahlaki, vicdani ve siyasi yönleri olan bu sorunun üzerine kararlılık ve cesaretle gitmesinin ve karanlık olayların üstündeki perdenin kaldırarak bu suçların tekerrürünün önlenmesine yardımcı olmasının, Türkiye’nin herkesinin kimliğine, dinine ve mezhebine saygıyı öngören büyük tarih geleneği ve kültürü açısından bir vecibe olduğunu ve ülkemiz çıkarları açısından da kritik bir önem taşıdığı takdir edilecektir.





”Türkiye’yi artık şamar oğlanı haline getiremezsiniz”

9 10 2006

”Fransa Millet Meclisi’ne Sunulmuş Bulunan Sözde Ermeni Soykırımını İnkar Etmenin Ceza Konusu Yapılmasını Öngören Yasa Teklifi”

TBMM Basın Açıklaması – 09. 10. 2006

Fransız Sosyalist Partisi tarafından Fransız Millet Meclisi’ne sözde Ermeni soykırımının inkarının ceza konusu yapılmasını öngören bir yasa teklifinin geçen Nisan ayında sunulmuş olduğu anımsanacaktır.

Bu yasa tasarısı 10 Mayıs’ta Parlamento Mevzuat Komisyonu’nda görüşülerek Meclis Genel Kurulu’na sevk edilmiş, ancak Meclisin 18 Mayıs 2006 tarihinde düzenlenen oturumunda, Meclis Başkanı Jean Louis Debre’nin yasa tasarısını oylamaya sunmadan oturumu kapatması sonucunda fiilen gündemden düşmüştü.

Fakat, Sosyalist Parti anılan yasa tasarısını yeniden Meclis’e sunarak, tasarının 12 Ekim 2006 tarihinde Fransız Millet Meclisi’nde görüşülmesinin karara bağlanmasını sağlamıştır.

Yasa tasarısı, Fransız Parlamentosu tarafından 29 Ocak 2001 yılında kabul edilen “Fransa Ermeni soykırımını açıkça tanır ” şeklindeki tek maddelik yasaya şu maddenin eklenmesini öngörmektedir:

“Madde 2: 1915 tarihli Ermeni soykırımının mevcudiyetini; 29 Temmuz 1881 tarihli Basın Hürriyeti Yasası’nın 23. maddesinde kayıtlı yöntemlerden biriyle inkar edenler, aynı yasanın 24. bis maddesinde bildirildiği şekilde cezalandırılacaklardır.”

Tasarı bu şekliyle kabul edildiği takdirde, 1915 olaylarının soykırım olmadığı yolunda Fransa’da yapılacak bir açıklama veya yayımlanacak bir makale suç sayılacak ve 5 yıla kadar hapis ve 45.000 Euro para cezasına çarptırılacaktır.

Sorun, muhalefetteki Sosyalist Parti tarafından sunulan bu yasa tasarısının, iktidar partisi olan UMP ( Cumhurbaşkanlığının Çoğunluğu için Birlik Partisi ) milletvekillerinin de önemli bir kısmı tarafından desteklenmesinden çıkmaktadır. Bu nedenle de, Paris Büyükelçiliğimiz, tasarının yasalaşması olasılığını yüksek görmektedir.

Esasen, sözde Ermeni soykırımının inkarının ceza konusu yapılması amacıyla ikisi UMP milletvekilleri tarafından olmak üzere Millet Meclisi ve Senato’ya sunulmuş olan 6 ayrı yasa teklifi daha mevcuttur.

Bu durum, Fransız siyasi partileri arasında Ermeni soykırım iddiasından yararlanmak suretiyle önümüzdeki seçimlerde Türkiye’nin sırtından Ermeni oylarını toplamak hususunda hararetli bir yarış olduğunu göstermektedir.

İktidar partisi UMP liderleri, görünürde, “ tarihin yazılması Meclis’in görevi değildir ” diyerek söz konusu yasa tasarısını açıktan desteklemiyor görünseler de, bu doğrultuda ciddi bir çaba içine girerek kendi milletvekillerini tasarıya karşı çıkmaları hususunda yönlendirmekten kaçınmaktadırlar.

Daha da kötüsü, Cumhurbaşkanı Chirac’ın Ermenistan ziyareti sırasında, bu konuda sürdürdüğü sağ duyulu tutumu birden terk ederek yapmış olduğu açıklamalar, UMP milletvekillerini Sosyalist Parti yasa tasarısını desteklemeye teşvik edici nitelikte olmuştur.

Chirac, 30 Eylül’de Erivan’da düzenlediği basın toplantısında, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1915-17 yılları arasında gerçekleştirilen Ermeni katliamlarının Türkiye tarafından soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğine dair bir soruya, “ dürüst olmak gerekirse, kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum, ülkeler dram ve hatalarını kabul ederek büyürler ” şeklinde yanıt vermiştir.

Paris’e giden TBMM heyetinin temasları

Bu ayın başında dört kişilik bir TBMM heyeti olarak sözkonusu yasa tasarısı hakkında Fransız milletvekilleriyle temaslarda bulunmak için Paris’e gittik. Bu heyete, benden başka, CHP’den Sayın Onur Öymen, AKP’den de Sayın Mehmet Dülger ve Musa Sıvacıoğlu da katıldılar. Heyetimiz Paris’te, bazı UMP’li milletvekilleri, benim başkanlığını yaptığım Türk-Fransız Dostluk Grubu’nun Fransız kanadının Başkanı Senatör Jacques Blanc ve dostluk grubu üyesi senatörler, Meclis Başkanı Jean Louis Debre, UMP Meclis Grubu Başkanı Bernard Accoyer ve Başbakan’ın Diplomatik Danışması Cristophe Farnaud ile görüşmelerde bullundu.

Yasa tasarısını sunan Sosyalist Partisi milletvekilleri, heyetimizle görüşmekten kaçındı. Bizimle birlikte katılacakları sabah kahvaltısına gelmekten son anda vazgeçtiler. Sonradan, Türk heyetiyle görüşmemek hususunda grup kararı almış olduklarını öğrendik. Sosyalist Parti milletvekillerinden sadece eski kültür Bakanı Jack Lang ile görüşebildik. Ülkemize karşı olumlu duygular besleyen Jack Lang, partisinin tutumunu doğru bulmadığını ve Fransa Millet Meclisi’nin yasayla tarih yazmak yolundaki girişiminin son derece yanlış olduğunu ifade etti. Bu hususu, Türk parlamento heyeti mensupları olarak bizler de yanındayken, bir TV kanalı ile yaptığı mülakatta beyan etti. Bu mülakat sırasında heyetimiz üyeleri de görüşlerini TV’ye açıklamak imkanını buldular.

Tasarının yasalaşmasının yaratacağı sakıncalar

Paris’te Fransız muhataplarımızla Türk Parlamento Heyeti olarak yaptığımız görüşmelerde tasarının yasalaşmasının yaratacağı sakıncaları ayrıntılı biçimde izah ettik. Özellikle şu hususlar üzerinde durduk:

• Bu kanun teklifi uluslararası hukukun ve özellikle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin açık bir ihlali olduğu gibi Fransız hukukuna ve Anayasasına da aykırıdır.

• Bu kanun teklifi, aynı zamanda insan hakları konusunda en temel belgelerden biri olan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal etmektedir. Bu içerikteki bir kanunun kabul edilmesi demokrasinin temel prensiplerinden biri olan ifade özgürlüğünün, asılsız Ermeni iddialarına farklı perspektiflerden bakan kişiler için tamamen kısıtlanmasına neden olacaktır.

• Bu bağlamda, anılan kanunun geçmesi, Fransa’da yaşayan 380.000 Türk vatandaşının atalarının soykırımı suçundan sorumlu olmadığını söylemelerini engelleyecektir.

• Böyle bir kanun teklifi bu konuda Fransa’da yapılan bilimsel araştırmayı yasaklayacak ve Fransız Üniversiteleri bu konuda araştırma yapma fırsatlarını kaybedeceklerdir.

• Türkiye ile Fransa arasında, siyasi, kültürel, ekonomik ve ticari ilişkiler alanlarında her iki tarafın da çıkarlarına önemli hizmette bulunan kapsamlı bir işbirliği mevcuttur. Böyle bir yasanın kabulü, Türk-Fransız ilişkilerine onarılmaz nitelikte ağır bir darbe vuracak ve bundan sözünü ettiğimiz alanlardaki işbirliğinin ve dolayısıyla her iki ülkenin çıkarlarının ağır zarar görmesi kaçınılmaz olacaktır.

• Fransız hükümetleri ve siyasetçileri, Fransa’nın tarihindeki tartışmalı olaylara yönelik eleştirilerle karşılaştıkları zaman, daima, tarihin yasalarla yazılamayacağını ve tarihin yazılmasının tarihçilere bırakılmasını bir ilke olarak ileri sürmüşlerdir. Hal böyleyken, 1915 olaylarının tartışılmasına tahammül edemeyerek Ermeni iddialarına karşı çıkılmasını suç haline getirmek istemeleri açık bir çelişkidir.

• Fransa Millet Meclisi’ne yakışan, geçen yıl Türkiye Başbakanı tarafından, Ana Muhalefet Liderinin de tam onayıyla, Ermenistan Başkanı’na gönderilmiş olan mektuptaki yaklaşıma destek vermektir. Bu mektupta, Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşacak bir ortak komisyonun kurulması ve bu komisyonun, Türkiye, Ermenistan ve ilgili diğer ülkelerin arşivlerini inceleyerek 1915’teki olayları gün ışığına çıkarmakla görevlendirilmesi önerilmektedir.

• Sonuç olarak, sözkonusu tasarının yasalaştırılması, ne Fransa’nın, ne Türkiye’nin, ne de Ermenistan’ın yararına olacaktır.

Muhataplarımızın tutumu

Yaptığımız görüşmelerde muhataplarımız, belirttiğimiz bu argümanlara karşı çıkmadı ve haklılığımızı teyit etti. Bir savunma havası içinde, istisnasız hepsi, Türkiye’ye karşı bu tutumun yaklaşan seçimlerde Ermeni oylarını kazanma çabasından kaynaklandığını belirttiler. Muhataplarımızın, ikna edici olmamakla birlikte, üstünde durdukları bir konu da, Fransa Ulusal Meclisi’ndeki Türkiye’ye karşı bu olumsuz eğilimin, ülkemizin AB’ye üyelik yolunu kesmek gibi bir kaygıdan kaynaklanmadığı idi. ( Bu konudaki değerlendirmemizi aşağıda sunacağız. )

Heyetimizin Meclis Başkanı Jean Louis Debre tarafından kabulü sırasında, UMP Meclis Grubu Başkanı Bernard Accoyer de görüşmelere katıldı. Meclis Başkanı Debre, Mayıs’ta Sosyalistlerin girişimini önlediğini, ancak bu sefer böyle bir imkana sahip olmadığını ve Meclis’in genel eğiliminin tasarının yasalaşması doğrultusunda olduğunu belirtti.

Erivan’da Cumhurbaşkanı Chirac’ın Ermeni tezleri lehindeki konuşmasının, bir tür
“ rüşveti kelam ” sayılarak, Ermenilere “işte istediğinizi söylettiniz, şimdi şu tasarının yasalaşmasından vazgeçin” diyerek Ermeni taraftarlarını etkilemenin mümkün olacağını sanmadığını da kaydetti. Accoyer, sosyalistlerin girişiminin çok yanlış olduğunu, bu hususu yaptığı açıklamalarla kamuoyuna da duyurduğunu belirti.

Gerek Debre, gerekse Accoyer, Heyetimiz tarafından yasanın geçmesinin yaratacağı sakıncalara ilişkin görüşleri itiraz etmeden dinlediler.

Fransız Ulusal Meclisi üyelerine gönderilen mektup

Ben, konunun hukuki yönü üzerinde durdum ve sözkonusu tasarının yasalaşması halinde uluslararası ceza hukukunun ve Fransız ulusal hukukunun ihlal edileceğini vurguladım ve bu hususta kısa izahatta bulunduktan sonra hazırlamış olduğum dört sayfalık bir notu Sayın Debre ile Accoyer’e verdim.

Her ikisi de konunun bu yönünün son derece önemli olduğunu, Fransa’nın bir hukuk devleti olduğunu, bu bakımdan bu hukuki değerlendirmenin dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak, heyetimize, derhal milletvekillerine bir mektup yazarak hukuki değerlendirmemin gönderilmesi önerisinde bulundular.

Bu tavsiyeye uyarak hazırladığımız mektup, ekindeki hukuki değerlendirmeyle birlikte Büyükelçiliğimiz tarafından tüm milletvekillerine gönderildi. Mektupta, Paris’e gelişimizin nedeni ile tasarının yasalaşmasının sakıncaları da belirtildi ve milletvekillerinden tarihi bir hatayı engellemek için yasa teklifine ret oyu vermeleri rica edildi.

Basın toplantısı

Heyetimiz, Paris’ten ayrılmadan önce Büyükelçiliğimizde düzenlenen ve Fransız basınının da katıldığı bir basın toplantısında, yaptığı temaslarla ilgili olarak bilgi verdi ve tasarının yasalaşması halinde yol açacağı sakıncalı durumlar hakkında basın mensuplarını bilgilendirdi.

Ben özellikle şu iki nokta üzerinde durdum. Önce , tasarının yasalaşmasının, Ermenistan’ın ciddi kayıplara uğramasına yol açacağını belirttim. Türkiye’de 70.000 Ermenistan vatandaşının kaçak olarak çalıştığını, illegal olarak ülkemizde çalışan bu kişilere hoşgörü gösterildiğini, ancak tasarının yasalaşmasının Türk halkının haklı tepkilerine yol açacağını ve kaçak Ermeni işçilerin Ermenistan’a iade edilmesinin kaçınılmaz olacağını vurguladım.

Yine bu çerçevede, Erivan’dan İstanbul’a haftada yedi uçak seferi olduğunu ve Ermeni yolcuların İstanbul’da tedarik ettikleri ihtiyaçlarını ülkelerine götürdüklerini belirttim. Bu bavul ticaretinin iki tarafın da yararına olmakla birlikte, tasarının yasalaşmasının Türk kamuoyunda yaratacağı infial nedeniyle bu uçak seferlerine son verilmek zorunda kalınacağının kuvvetli bir olasılık olduğunu vurguladım.

Üstünde durduğum ikinci nokta da, Fransız siyaset adamlarının Türkiye’ye bakışlarına ilişkindi. Bu bağlamda, Fransa’da siyasetten sorumlu olanların, ülkemize karşı her türlü aşağılayıcı harekette bulunabilecekleri, Türkiye’nin tarihini istedikleri gibi çarpıtabilecekleri ve ülkemizi soykırım gibi insanlığı alçaltan bir suçla itham edebilecekleri, ancak bu yaptıklarının hiçbir bedeli, hiçbir karşılığı olmayacağı gibi bir zihniyet içinde olduklarını belirtmek oldu.

Böyle bir zihniyet içinde olmasa, Fransız Hükümeti’nin Türkiye’yi bu kadar hafife almayacağını ve Fransız Ulusal Meclisindeki UMP milletvekillerinin tarihi bir hata yapmalarını önlemek için ciddi çaba göstereceğini söyleyerek şunları vurguladım:

Bu yasa geçerse, Türk-Fransız ilişkileri nesiller boyunca onarılamayacak bir darbe yiyecektir. Çünkü, Fransa’nın Türkiye ile dostluğunu, ülkesindeki Ermeni çevrelerin etkisi ve kısır iç siyaset hesaplarıyla bu kadar ucuza harcamasını Türk halkının affetmesi asla mümkün değildir. Türk kamuoyundan kaynaklanacak böyle bir tepkinin, sadece siyasi değil, ekonomik, ticari ve kültürel ilişkiler alanında da son derece olumsuz sonuçlar yaratması kaçınılmaz olacaktır.

Fransa’nın tutumu eski yaraları deşecek

Fransız muhataplarımızın bir hatası da, kabul edecekleri yasanın, Türkiye ile Fransa arasındaki eski yaraları deşeceğini ve iki ülke arasında tam bir husumet ortamı yaratacağını görememeleridir.

Bilindiği üzere, Birinci Dünya Savaşı sonunda Çukurova’ya işgalci kuvvet olarak giren Fransızlar, kendi himayelerinde bir “ Ermenistan Cumhuriyeti ” kurmak amacıyla bu bölgeye dünyanın dört bir tarafından on binlerce Ermeninin gelmesini sağlamışlar ve bu bölgeden kaçırmak istedikleri Türk ve Müslüman ahaliye karşı “ Légion d’Orient ” isimli Fransız üniformalı Ermeni kuvvetlerini kullanarak tarihte ender görülen vahşette bir etnik temizlik harekatı uygulamışlardır.

Ancak, Fransız kuvvetleri, Türk milli direniş hareketi karşısında dikiş tutturamamışlardır. Bu durumda Fransızlar “dostları” Ermenileri de kaderlerine terk ederek Anadolu’dan kaçıp gitmişlerdir. Fransa’nın arkasında bıraktığı büyük katliamın izleri tarihine bir kara leke olarak geçmiştir.

Fransa, Ermenistan Cumhuriyeti kurma hayaliyle, Fransız askeri üniforması giydirdiği Ermenilerle beraber Çukurova’da Türklere karşı katliamlar yapmış, diğer ağır insanlığa karşı suç fiilleri işlemiştir. Fransa bu korkunç vahşetin hem ortağı hem de sorumlusuyken, şimdi Fransız Parlamentosu’nun Türkiye’ye karşı geçirdiği soykırım yasasına bir de cezai hükümler ilave etmeyi öngörmesi, abes, sakat ve yakışıksız olmaktan da öteye, kapanmaya yüz tutan yaraları deşecek ve iki ülke arasında bir husumet ortamı yaratacaktır.

Tarih yasalarla yazılmaz

Unutulmaması gereken bir husus da, Fransız hükümetlerinin ve devlet adamlarının, Fransa’nın tarihi geçmişine yönelik eleştirilerle karşılaştıkları zaman, daima, “tarihin yasalarla yazılamayacağını ve tarihin yazılmasının tarihçilere bırakılmasını” bir ilke olarak ileri sürmüş olmalarıdır.

Nitekim, Başbakan Jospin’in Cezayir’deki Fransız katliamları hakkında soruşturma açılması yolunda parlamentoya sunulan bir öneriyi “bu konudaki hükmü tarihçilere bırakalım” diye reddetmiştir.

Aynı şekilde, geçen yıl, o zamanki Fransız Dışişleri Bakanı Michel Barnier, Fransa’yı Cezayir halkına karşı soykırım uygulamakla suçlayan ve 1945 Setif katliamının sorumluluğunu kabul etmesini isteyen Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’ya verdiği cevapta sorunun çözümü için iki tarafın tarihçilerinin beraberce ortak tarih araştırması yapmalarını önermişti.

Bu yaklaşımın en son örneği de, Fransa’da sömürge dönemini aklayan ve ders kitaplarında sömürgeciliğin olumlu yönlerinin vurgulanmasını öngören yasanın değiştirilmesi girişimleri sırasında görülmüştür.

“Utanç Yasası” diye tanımlanan bu yasanın değiştirilmesini öngören kanun tekliflerini parlamentoda reddeden Fransız Hükümeti’ne ağır eleştiriler yönelmiştir. Bunun üzerine, başta Cumhurbaşkanı Jacques Chirac olmak üzere, Başbakan Villepin ve Dışişleri Bakanı Douste-Blazy bu konuda açıklamalar yapmışlar ve “parlamentoların tarihi yeniden yazmak gibi bir görevlerinin olmadığını, tarihin yazılmasının tarihçilerin sorumluluğunda olduğunu” vurgulamışlardır.

Bu nedenle Fransız Hükümeti’nin, Fransa’yı soykırımıyla suçlayan Cezayir Devlet Başkanı Buteflika’ya karşı tarihsel araştırma yöntemini önerirken, Türkiye tarafından tarihin tartışmalı dönemlerinin araştırılması ve gerçeğin gün ışığına çıkarılması için en üst düzeyde bir çağrı yapılmış olmasını görmezden gelmesi çelişkili bir durum yaratmaktan da öteye ikiyüzlü bir politika örneği oluşturmaktadır.

Bu bakımdan biz, Fransız Hükümeti’ne ve Fransız parlamenterlere, Fransa’nın tarihiyle ve temsil ettiği yüksek değerlerle uyum halinde olan ve yine kendi içinden çıkan sağduyulu seslere kulak vermelerini öneriyoruz.

Nitekim, Fransa’nın üst düzey 19 kanaat önderi ve tarihçisi 12 Aralık 2005’te “Tarih için Özgürlük” başlıklı bir bildiri yayınlayarak, tarihçilerin hareket serbestisini kısıtlayan yasaların ilgili maddelerinin yürürlükten kaldırılmasını talep etmişlerdir. Bu bildiride, sömürgeciliğin övülmesine ilişkin yasaların yanı sıra Yahudi soykırımına ilişkin inkarcılığı cezalandıran yasa ile Ermeni soykırım iddiasını tanıyan yasanın da kaldırılması talep edilmektedir.

Fransa’nın tutumunun ardındaki gerçek neden

TBMM, 13 Nisan 2005 tarihinde oybirliğiyle onayladığı deklarasyonda, Türkiye’nin dış baskılarla soykırımı iftirasını hiçbir zaman kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Bu bakımdan Fransa, Türkiye’nin bu iddiayı kesinlikle kabul etmeyeceğini bilmektedir. İşte, Fransız Hükümeti Türkiye’nin bu tutumundan emin olduğu içindir ki, ülkemizin AB’ye üyelik yolunu engellemek amacıyla soykırım iddiasından yararlanmaktadır.

Nitekim Başkan Chirac Ermenistan ziyareti sırasında, Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımasının AB’ye girmesi için bir ön şart oluşturmadığını, ancak yine de Birliğe üye olacak bir ülkenin soykırımını tanıması gerektiğini vurgulamıştır.

Fransızlar, ülkelerinde yaşayan beş milyonun üstündeki Kuzey Afrikalı Arap Müslüman’ın Fransa’ya entegre olamadığından ve ülkenin huzur, istikrar ve düzenini bozduklarından son derece şikayetçidirler. Arap Müslüman grupların tahrikiyle zaman zaman patlak veren anarşik olaylar nedeniyle, Fransızlarla ve Müslüman halk arasındaki ilişkiler karşılıklı nefret ve düşmanlığa dönüşmektedir.

Fransa’nın, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasına karşı çıkmasının temelinde Müslümanlığa bakıştaki aşırı olumsuz tutum yatmaktadır.

Bu bakımdan Fransa’nın amacı, ülkemizi AB’ye üye yapmak istemediğini açıktan söylemeden önümüze devamlı engeller çıkarmak suretiyle Türkiye’yi bezdirmek ve hedefe yürümekten caydırmaktır.

Fransa’ya verilecek yanıt

Fransa’yı sözkonusu tasarıyı yasalaştırmaktan caydıracak önlemlerin gecikmeden alınması son derece önemlidir. Zira, Millet Meclisi’nden geçtikten sonra tasarısının yasalaşması için Senato tarafından da kabulü gerekmekteyse de, bu aşamada Fransız Hükümeti’nin tasarının Senato’ya sevk edilmesini önleme yetkisi vardır.

Demek ki şimdi Türkiye için önemli olan, hem yasa tasarısının Millet Meclisi’nden geçmesinin önlenmesini sağlamak, hem de bunda başarılı olunamazsa Fransız Hükümeti’ni tasarıyı Senato’ya sevk etmemeye ikna etmektir…

Bunun için de Türk Hükümeti’nin alacağı önlemleri ve yaptırımları şimdiden saptaması ve bunları uygulamak hususunda tam bir siyasi iradeye sahip olduğunu ortaya koyması gereklidir.

Bu bağlamda, Türkiye’deki Fransız firmalarına, sözkonusu tasarının Fransız Millet Meclisi’nden geçmesinin, ülkemizde yaratacağı son derece olumsuz hava nedeniyle, ülkelerimiz arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin zarar görmesine yol açacağının belirtilmesi yararlı olmuştur.

Sayın Başbakan’ın bu doğrultudaki beyanları isabetlidir, ancak maalesef bir hayli gecikmiştir. Bu açıklamalar, bundan on-onbeş gün önce yapılmış olsalardı muhakkak ki çok daha etkili olacaklardı.

Bu tasarının geçmesinin önlenmesi için başvurulacak en etkili önlem, Ermenistan’a karşı yaptırım uygulanmasıdır. Türkiye’nin soykırımıyla suçlanmasına yönelik faaliyetlerin arkasında Ermenistan Hükümeti vardır. Ermenistan’ını büyükelçileri her bulundukları ülkede diyasporayı Türkiye aleyhindeki faaliyetlerde yönlendirmektedirler. Fransa’da da durum aynıdır.

Bu bakımdan, Türkiye’nin, Erivan’a somut sinyaller göndererek, Fransız Millet Meclisi’nin sözkonusu tasarıyı geçirmesinin Ermenistan için sakıncalı sonuçlar doğuracağını ortaya koyması zorunludur.

Türkiye tarafından başvurulacak önlemlerin başında, Türkiye’de çalışan 70.000 kaçak Ermeni işçisinin kademeli bir şekilde ülkelerine gönderilmesi gelmektedir. Bu yolda alınacak bir karar esasen yaptırım da sayılamaz. Çünkü yapılacak olan, hatalı olarak uygulanmasından sarfınazar edilen Türk yasalarının uygulanmasıdır.

Bir diğer yaptırım alanı da, Erivan-İstanbul arasındaki uçak seferlerine ilişkindir. Halen, Erivan’dan İstanbul’a haftada yedi uçak seferi vardır. Ermenistan vatandaşları bu seferlerden İstanbul’da, gıda maddelerini de kapsayan, bavul ticareti yapmak için yararlanmaktadırlar.

Bu önlemlerin alınması, Ermenistan’ın, Türkiye’ye karşı düşmanca hareketlerinin karşılıksız kalmayacağının anlamasına yardımcı olacaktır.
Sözlerime son vermeden önce, Fransa’ya karşı misilleme yapmak amacıyla TBMM’den
Fransa’nın Cezayir’de soykırımı yapmış olduğuna dair bir karar çıkartılmasına ilişkin girişim hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Böyle bir girişim, hem hatalı, hem de Türkiye’nin çıkarları açısından zararlıdır.

Birincisi, hatalıdır, çünkü, Fransa üzerinde beklenen olumsuz etkiyi icra etmez.

Cezayirli üst düzey yetkililer, zaman zaman Fransa’yı Cezayir’de katliam ve soykırımı yapmakla suçlarlar. Fransız hükümet yetkilileri de bu suçlamaları, “tartışmalı olan bu konuda gerçeklerin ortaya çıkarılmasının tarihçilere bırakılması gerektiğini” ileri sürerek geçiştirirler.

Ancak, Cezayir’de soykırımı suçu işlediği ve bunu tanıması gerektiği hususunda Fransa üzerinde uluslararası bir baskı yoktur. Ayrıca Türkiye tarafından bu yolda alınacak bir karar herhangi bir diğer ülkeye de örnek teşkil etmeyecektir. Bu nedenlerle, TBMM tarafından bu yolda alınacak bir karar Fransa üzerinde en ufak bir sıkıntı dahi yaratmayacaktır. Bu bakımdan TBMM’den Fransa’yı soykırımıyla suçlayan bir karar, Fransız Parlamentosu’nun Türkiye’ye yaptığına bir karşılık teşkil etmeyecektir.

İkincisi, böyle bir girişim, Türkiye açısından son derece sakıncalı sonuçlar yaratacak niteliktedir. Bunun nedeni de, Türkiye’nin soykırımı iddiasını çürütmede yararlandığı hukuki argümanlarına zarar verecek olmasıdır.

Soykırımı terimi, uluslararası bir suç olarak uluslararası ceza hukukunda tarif edilmiş ve nasıl kovuşturulacağı belirlenmiştir. Birleşmiş Milletler tarafından 1948’de kabul edilen “Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” tarihte ilk defa olarak soykırım suçunun tarifini yapmış ve suçun maddi ve manevi unsurlarını belirlemiştir.

Bu bakımdan, soykırım suçundan bahsedilebilmesi için suçun sözkonusu unsurlarının oluşmuş olduğunun yargı tarafından saptanması zorunludur. Sözleşme’nin VI. Maddesine göre, bir olayın soykırım olup olmadığına sadece yetkili mahkeme karar verebilir.

Ermeni soykırımının mevcudiyeti hakkında yetkili bir mahkeme kararı yoktur. Suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı saptanmamıştır. Böyle olunca da bir soykırımının mevcudiyetinden söz etmek imkanı yoktur. Bu nedenle, Fransa Millet Meclisi’nin Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan bir karar alması uluslararası hukukun ihlalidir.

Görüleceği üzere, Türkiye, Soykırım Sözleşmesi hükümleri ışığında, Ermeni soykırımı hakkındaki iddiaların mesnetsiz ve asılsız olduğunu ileri sürmektedir.

Cezayir’de vuku bulan olaylar Cezayir makamları tarafından uluslararası yargıya götürülmemiştir. Bir Cezayir mahkemesinin de bu konuda vermiş olduğu hüküm yoktur. Bu bakımdan, bu konuda hiç bir yargı kararı yoktur. Bu durumda, Türkiye, yetkili bir mahkeme kararı olmadan Fransa’yı soykırımı ile suçlarsa , aynen Fransa gibi uluslararası hukuku ihlal eder duruma düşecek ve elindeki kuvvetli bir hukuki argümanı da kaybedecektir.