ABD konusunda iki farklı görüş

12 08 2011

Fikret Bila

Milliyet Gazetesi 09 Ağustos 2011

Şükrü Elekdağ’ın bir önceki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’la yaptığı söyleşide ABD’nin PKK’ya bakışı konusu da önemli yer tutuyor. ABD’nin tutumu ve rolü konusunda Başbuğ ile Elekdağ farklı düşünüyorlar.
Elekdağ, “ABD’nin, PKK’yı hâlâ Ortadoğu stratejisi çerçevesinde kullanacağı bir araç olarak gördüğünü” düşünüyor ve “Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’nin PKK’ya güvenli bölge sağlarken ABD’ye güvendiğini” vurguluyor. Elekdağ, “Türkiye’de sokaktaki insan da bu gerçeği kavramış durumda, ‘ABD isterse bu iş bugün sona erer’ diyor sokaktaki insan” diyerek, bu görüşünü dile getiriyor.
Başbuğ ise Elekdağ’ın bu sözlerine karşılık, “Ben o kanaatte değilim” diyor. Yazının devamını oku »





Başbuğ: “Bana o soru sorulmadı”

9 08 2011

Fikret Bila
Milliyet Gazetesi 08 Ağustos 2011

Şükrü Elekdağ’ın, bir önceki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’la yaptığı söyleşiyi bir gazeteci röportajı gibi görmek eksik olur. Söyleşi daha çok iki devlet adamının Türkiye’nin en önemli sorunu üzerinde yaptıkları bir beyin fırtınası niteliğinde.
Milliyet’te yayımladığımız bu söyleşide Başbuğ’un dile getirdiği görüşlerin önemli bir kısmı Milli Güvenlik Kurulu zemininde de kabul görmüş yaklaşımlardır. Başbuğ’un, “Liberal demokrasi içinde vatandaşlık esasına dayalı üst kimlik niteliğindeki millet anlayışı ve bireysel özgürlüklerin serbestçe kullanılması, ancak kolektif haklara dönüşmemesi” önerisi bir arada yaşama bağlamında devletin de öngördüğü çözümdür, diyebiliriz. Bu açıdan Başbuğ-Elekdağ söyleşisi, bu konuyla ilgilenen her kişi ve kurumun dikkatle üzerinde durması gereken önemde. Yazının devamını oku »





Hukuk ve soykırım

24 04 2010

Oktay Ekşi
Hürriyet Gazetesi 24 Nisan 2010

PAPATYA falının son yaprağı da bugün kopacak ve Başkan Barack Obama’nın “Türkler 1915-1923 arasında (bu 1923’ün nereden çıktığını biz bugüne kadar hiç anlayamadık) Ermenilere karşı soykırım yapmıştır” deyip demediğini hep birlikte göreceğiz. Unutmayalım, Obama, seçilmeden önce Ermeni seçmenlerine bunu vaat etmişti.

ABD Başkanı olan kişileri yıllardır “Türkler soykırım yapmıştır” demekten alıkoyan etkenleri sayısız defa yazdık. Nitekim Ronald Reagan’dan beri Beyaz Saray’a gelenlerin hepsi, “Ermenilere soykırım yapıldığını resmen açıklama” vaadiyle oy istemiş ama sıra bunu resmen ifade etmeye gelince söyleyememiş veya söylememeyi tercih etmişti.
Geçen yılın 24 Nisan’ı bu açıdan Ermenilerin en şanslı olduğu döneme rastladığı halde Obama da resmen “genocide” (soykırım) dememek için bunun Ermenice karşılığı olan “metz yeghern” kavramını kullanmıştı.
Demek ki Beyaz Saray’daki Tarzan’ın işi zor. Ama sadece yıllardır bilinen nedenlerle değil, bu defa karşısına CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ’ın çıkardığı -daha önce hiç bu kadar ciddi şekilde ele alıp da önüne koymadığımız- hukuk mantığına dayalı çok güçlü argümanlar nedeniyle de zor.
Elekdağ, Başkan Obama’ya 16 Nisan 2010 tarihli bir mektup gönderdi. Metni kamuoyuna tam yansımayan bu mektupta Obama’nın özellikle “iyi bir hukukçu” kimliğine hitap ederek, “Türkler soykırım suçu işlemiştir” derse:
* Evrensel hukuk ilkelerine,
* Amerikan Anayasası hükümlerine aykırı davranmış olacağını söyledi. Özetle:
“Soykırım” bir “hukuk” kavramıdır. Neye “soykırım” deneceği ABD’nin de onaylayarak kendi hukukunun bir parçası saydığı 1948 tarihli Uluslararası Sözleşme’de belirlenmiştir. Buna göre bir kişinin (tabii devletin de) soykırımla suçlanabilmesi için, hem “yetkili mahkeme tarafından suçun kanıtlanması” hem de “buna ilişkin özel kastın saptanması” gerekir. Bunlar yapılmadıkça birilerinin başkasını soykırımla suçlaması, hiçbir hukuki değeri olmayan bir iftiradan ibaret kalır.
Nitekim bugüne kadar ancak Nurenberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nin, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin, Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin ve son olarak Irak’ta kurulan Özel Mahkeme’nin kararlarıyla “soykırım” iddiaları hükme bağlanmıştır.
Oysa Türkiye için böyle bir karar yoktur.
Böyle bir karar yokken Türkiye’yi “soykırım”la suçlamak,
* Hukukun temel ilkesi olan “masumiyet karinesine”,
* “İşlendiği zamanın hukukuna göre suç teşkil etmeyen bir eylem, sonradan suç oluşturmaz” diye özetlenebilecek “suçun kanuniliği” ilkesine ve
* ABD Anayasası’nın, “Geçmişe dönük cezai yaptırım konulamayacağını” söyleyen 1. maddesinin 9’uncu bölümünün ruhuna da aykırı olur” diyor.
Bakalım sesini işittirebilecek mi?

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14516061&yazarid=1&tarih=2010-04-24





Avrupa’da Hortlayan Irkçılık Ve Türkler

31 12 2009

Cumhuriyet Gazetesi 31 Aralık 2009

Irkçılık ve ayrımcılık büyük ölçüde siyasi partilerin yabancıları kötüleyen politik söylemlerinden de kaynaklanıyor ve Türkleri, Müslümanları, Çingeneleri ve siyahları ırkçı grupların hedef tahtası haline getiriyor

ABD’nin önde gelen gazetesi The New York Times yayımladığı başyazıda (01. 12. 2009) İsviçre’nin minare yasağını “rezillik” (disgraceful) olarak tanımladı. Ülkesindeki Müslüman ve Türk kökenli azınlığın inanç ve ibadet özgürlüklerinin kısıtlanması sonucunu doğuran bu girişimin İsviçre için büyük bir ayıp oluşturduğu muhakkak… Ancak bu olayın insan hakları ihlalinin çok ötesinde bir boyutu var. Ve bu boyut, İslam’a karşı korku ve nefretten kaynaklanan İslam ve Türk düşmanlığının etkisiyle bu dinden ve etnik kökenden olan kişilere karşı uygulanan dışlayıcılık ve ayrımcılıkla özdeşleşen ırkçılık eğilimidir.

Bu eğilimin kaynağında, birbirine koşut olarak gelişen ve birbirlerini besleyerek ivme kazanan iki gelişmeyi görüyoruz. Bunların birincisi, Avrupa’da Müslüman azınlıkların ve Türklerin varlığını, Batılı değerlerin ve “Avrupa ortak kimliğinin” geleceği açısından bir tehdit olarak algılayanların etki alanlarının giderek genişlemesidir. İkincisi de, terör ve tedhiş olaylarını İslam’la ilişkilendiren bazı Avrupalı politikacıların bunu bir siyasi malzeme olarak kullanarak oy avcılığı yapmalarıdır.

Siyasetçilerin sorumsuzluğu

Esasında Avrupa’daki Müslüman azınlık ve Türkler, ABD’ye 11 Eylül 2001’de yapılan El-Kaide saldırısından önce de dışlayıcı ve ayrımcı baskılara maruz kalmaktaydılar. Ancak, 11 Eylül’de ve bunu takiben İspanya ve İngiltere’de vuku bulan terörist saldırılar, Avrupa’daki Müslüman ahalinin ve Türklerin durumunu çarpıcı biçimde kötüleştirdi. Bu saldırıların yarattığı korku ikliminde Batılı toplumların çoğu, ülkelerindeki İslami varlığı “içerdeki tehdit ve düşman” olarak algılamanın yanı sıra, bu varlığı batılı yaşam tarzına ve kültürüne de karşı bir tehdit olarak görmeye başladılar. Avrupa’nın bir refah ve huzur adası olarak muhafazası için Müslüman ve Türk kültür istilasından mutlaka korunması kaygı ve inancının Avrupalı ülkelerin siyasal yelpazesindeki partilerin tümüne yakını tarafından benimsenmesi bu korku ikliminde gerçekleşti.

Bu ortamda, Avrupa’daki bağnaz ve aşırı milliyetçi siyasi partilerle seçmenleri etkileme yarışına giren ana akım partilerinin de İslam toplumlarını uluslararası terör kaynağı olarak tanımlamaları, halk katmanlarında radikal sağ düşüncenin güçlenmesine yol açtı. Sonuçta, kısa süre önceye kadar sadece aşırı sağ partiler ve ırkçı örgütler tarafından dile getirilen ırkçı fikirler, bugün ana akım partileri tarafından da benimsenmiş ve yabancı düşmanlığı ile ırkçılık Avrupa’nın her tarafına bulaşıcı hastalık gibi yayılmıştır.

Türkofobi virüsü

İsviçre’de minare inşasına getirilen yasağın da bu perspektiften değerlendirilmesi gereklidir. Nitekim, minare karşıtlığı kampanyasının önderliğini yapan aşırı sağcı çevrelerin açıklamaları incelendiği takdirde, bu girişimin temelinde, İsviçre’deki Müslüman Türk varlığına ve onun inanç ve kültürüne karşı duyulan dışlayıcı ve ayırımcı bakışın yattığı görülüyor. Ancak “Türkofobi” diye nitelenen bu tahammülsüzlük, öfke ve nefret virüsü, sadece İsviçre’yi değil biraz önce işaret ettiğimiz üzere Avrupa ülkelerinin çoğunu etkisi altına almıştır. Nitekim, Avrupa’da Müslümanların ve Türklerin varlığını, batılı değerlerin geleceği açısından bir tehdit olarak algılayanların etki alanları süratle genişlemekte ve bu durum Türk ve diğer Müslüman bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesinin yanı sıra, bu kişilerin canlarına ve mülklerine yapılan fiziksel ırkçı saldırılara, ayrımcılığa ve aşağılayıcı muamelelere yol açmaktadır.

AB ve Avrupa Konseyi Raporları

Bu hususlar, AB’nin bir yan kuruluşu niteliğindeki ve kısa adı FRA olan “Temel Haklar Ajansı” ile Avrupa Konseyi’ ne bağlı bulunan ve ismine kısaltılmış olarak EKRİ denilen “Irkçılık, Yabancı
Düşmanlığı ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu”’nun yayımladığı son raporlarda da yer alıyor. FRA’nın Nisan 2009’da yayımlanan raporu, Avrupa’da yaşayan her 3 Müslümandan birinin dini veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcı bir muameleye maruz kaldığını ve % 11’inin de fiziki nitelikte ırkçı saldırıya uğradığını açıklıyor.

EKRİ raporu da, Avrupa ülkelerinin Irkçılık ve Müslüman düşmanlığının kıskacında bulunduğunu ve İslamofobi ile Türkofobi’nin tehlikeli biçimde yükseldiğini ayrıntılarıyla açıklıyor. Rapor özellikle Almanya’da ırkçılık ve ayrımcılığın, büyük ölçüde siyasi partilerin yabancı işçileri ve göçmenleri kötüleyen politik söylemlerinden kaynaklandığını belirterek, göçmenlere, Türklere, Müslümanlara, Çingenelere ve siyahlara karşı yapılan ırkçılık ve ayrımcılığın ve bu gruplara mensup kişileri hedef tahtası haline getirdiğini vurguluyor.

Avrupa’nın hortlayan hastalığı: Irkçılık

Bu iç karartıcı tablo, Batı demokrasilerinin, ana özellikleri olarak görülen ve övülen, “öteki” yani yabancı ile ilişki kurma ve farklılıkları bir arada yaşatabilme fonksiyonunu yerine getirmekte başarılı olamadıklarını ortaya koyuyor. Nitekim Avrupa’da çok kültürlülük siyaseti iflas ermiştir. O kadar ki, İsviçre referandumundan sonra, Avrupa’daki aşırı sağ partilerin yanı sıra diğer bazı sağ partiler de derhal benzer referandumların kendi ülkelerinde de yapılabilmesi için yasal değişiklikler önermeye başlamışlardır. Bu ortamda Avrupa Barometre Araştırma Anketleri’ne göre Avrupa genelinde ırkçı eğilimin %33 olmasına şaşırmamak lazımdır. Esasında dünyanın başına Batı tarafından musallat edilmiş olan ırkçılık, başlangıçta “biyolojik-fizyolojik” niteliğiyle kendini göstermiş, günümüzde ise Bosna-Hersek halkına yönelik soykırım olayında olduğu gibi “kültürel” ırkçılık olarak evirilmiştir . Yakın geçmişindeki Nazizm ve Faşizm felaketlerinden bir dünya savaşıyla kurtulabilen Avrupa’yı bu yeni tür ırkçılığın yeniden teslim aldığını görüyoruz.

Bu hususlar, ürkütücü düzeyde bir ırkçı eğilime sahip bulunan Avrupa ülkelerinin, Müslümanlarla Türkleri “ötekileştiren” ve “şeytanlaştıran” bir muhafazakarlık/bağnazlık sürecinde hızla yol aldıklarını ortaya koyuyor. Bu gidişat, Avrupa ülkelerinde yaşayan beş milyon vatandaş ve soydaşımızın maruz kaldıkları dışlayıcı ve ayrımcı muameleler ile ırkçı saldırıların önümüzdeki dönemde artarak çok daha ciddi boyutlar kazanacağını ortaya koyuyor. Batı Avrupalı parlamenterlerle bu konudaki görüşmelerimiz düş kırıklığı yaratıyor. Muhataplarımız, Avrupa’nın bir sorumluluğu olduğunu kabule yanaşmıyor ve sorunun Müslüman bir kültürün ürünü olan Türklerin Avrupa’nın Hıristiyan kökleriyle uyum sağlayamamasından kaynaklandığı yolundaki savın arkasına saklanıyorlar.

Bu durum, Türkiye’nin bu tehlikeli sorunu, vahim olaylar patlak vermeden, çözüm aranması amacıyla Avrupa gündemine getirmesini zorunlu kılıyor. Tabiatıyla bulunacak çözüm yolları (ki bunların başında karşılıklı korkuların giderilmesi, tarafların birbirlerini daha iyi tanımaları, yabancı düşmanlığının siyasi malzeme yapılmaktan vazgeçilmesi, ayrımcılığa/dışlayıcılığa son verilmesi ve entegrasyon yollarının açılması geliyor) üzerinde Avrupa ülkeleriyle ortak bir çalışmanın yapılması ve beraberce uygulanması gerekiyor. Ancak bu amaçla bir girişimde bulunmadan önce, Türkiye’de bu konuda etraflı bir araştırma yapılması, sorumlulukların ve işbölümünün tespiti açısından gereklidir. Bu araştırmanın, konunun uzmanı bürokratların ve akademisyenlerin katkılarıyla, TBMM bünyesinde kurulacak bir araştırma komisyonu marifetiyle yapılması yararlı olacaktır .

.





İçerde kaos dışarda göz boyama politikası

28 12 2009

Tufan Türenç
Hurriyet Gazetesi 28 Aralık 2009

GALİBA en doğrusunu geçen akşam bir kanalın haber sunucusu söyledi:

“Bütün gün haberlerle boğuştuk. Her gelen haberi satır satır okuyup üzerinde uzun uzun düşündük. Ama sevgili izleyiciler ne yazık ki işin içinden çıkamadık.”

Yalnız sunucu arkadaş değil kimse işin içinden çıkamıyor. Baksanıza günde beş vakit konuşan politikacılar bile bir yorum yapamıyor.

Ama galiba bütün bu olanlar iktidarın yürüttüğü kaos politikasından kaynaklanıyor.

İktidar başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere tüm cumhuriyet kurumlarının üzerine gidip onları yıpratarak sindirmek istiyor.

Bunun için akıl almaz tertipler düzenleniyor.

Şunu anımsatalım ki, bu politika ülkenin tahribinden başka işe yaramıyor.

* * *

İstanbul Milletvekili, emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’dan bir mail aldım.

Elekdağ’ın saptamaları yalnız iç politikada değil, dış politikada da ürkütücü bir kaosun yaşandığını gösteriyor. Şöyle diyor Elekdağ:

“AKP hükümeti tarafından Türk kamuoyuna ve basınına başarılı Türk dış politikası diye sunulan girişimlerin çoğu, esasında göz boyamadan başka bir şey değil…

Örneğin Kafkasya İstikrar Paktı Projesi…

Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesi üzerine Başbakan Erdoğan’ın ortaya attığı bu projenin ilk hedefi, Rusya ile Gürcistan’ı bir araya getirerek Abhazya ile Osetya sorunlarına ilişkin bir çözüm sürecini başlatmak ve yumuşama ortamında bölgesel işbirliği konularının ele alınacağı bir platform oluşturmaktı.

Aslında Demirel’in 1990’larda ortaya attığı bu proje, o zamanın koşullarında yürümemişti. Ancak, bu sefer medya bu projeyi göklere çıkardı ve kamuoyuna büyük bir diplomatik başarı örneği gibi sundu, Erdoğan’a da övgüler yağdırdı.

Oysa daha başlangıçta Putin basına yaptığı bir açıklamada ‘Ben o Saakaşvili denilen adamı husyelerinden (kusura bakmayın Putin’in kullandığı kelime aynen bu) asarım, onunla görüşmek aklımdan geçmez’ dedi.

Aynı şekilde Gürcistan Dışişleri Bakanı da Türkiye’ye geldiğinde Rusya ile görüşmeye oturmayı reddetti. Yani Erdoğan bir kere dahi Rus ve Gürcü temsilcileri bir araya getiremedi. Şimdi taraflar Cenevre’de görüşüyorlar. Ama Türkiye’yi bu işe kesinlikle karıştırmıyorlar. Fakat hükümet hâlâ sanki bir işlevi varmışçasına
Kafkasya İstikrar Paktı’ndan söz eder durur.

* * *
Irak’la yapılan 48 anlaşma teranesi de bir başka tür hava basmadır. Çünkü Güvenlik ve Terörle Mücadele Anlaşması’na göre Türkiye’nin sıcak takip ve sınır ötesi operasyon yapma hakkı Barzani karşı çıktığı için uygulanamıyor.

Sayın Davutoğlu’nun Erbil’e gidip Barzani ile görüşmesi medya tarafından nedense barış ve istikrara katkıda bulunan önemli bir diplomatik olay gibi gösterildi ama, bakanın bu ziyareti hangi amaçla yaptığı ve ne elde ettiği üzerinde durulmadı.

Barzani hâlâ PKK’nın bir terör örgütü olduğunu tanımış ve açıklamış değil… PKK’nın lojistik ikmal yollarını açık tutuyor ve terör örgütünün eylemlerinin önlenmesi için küçük parmağını dahi oynatmıyor.

Davutoğlu, ziyaretinde bu konularda hiçbir sonuç alamadı.

Başbakan 2010 bütçe görüşmeleri sırasında aynen şu ifadeleri kullandı:

‘Türkiye’yi, bölgesel ve küresel roller üstlenen yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç yaptık.’

Ancak Başbakan Erdoğan’la Başkan Obama arasında 7 Aralık’ta yapılan ve medyanın bir kısmı tarafından ‘her konuda tam mutabakat’ ve ‘büyük başarı’ gibi başlıklarla övülen görüşmenin sonuçları, Başbakan’ın yukarıdaki açıklamalarının gülünç, boş ve kof bir böbürlenme olmaktan ileri gitmediğini açıkça ortaya koyuyor.”

Elekdağ’ın bu değerlendirmelerine Ermeni açılımını da eklemek gerekir. Koca koca “Tarih yazmıyoruz, tarih yapıyoruz” lafları edilmişti.

Bu lafların hepsi havada kaldı.





Bir Aşama Daha Aşılıyor

24 12 2009

Ali Sirmen
Cumhuriyet Gazetesi 24 Aralık 2009

DTP’lilerin ya da DBP’lilerin sine-i aşirete dönmek yerine, parlamentoda kalmalarıyla, yepyeni bir aşamaya daha ulaşıldığını söylemek yanlış olmayacak.

Eskiden çok korkulan tehlikeli olasılıklardan söz edilirken, arada şu sözler de söylenirdi: – Amaçları sonunda parlamentoya Öcalan’ı sokmak, o da gerçekleşince görürsünüz! Abdullah öcalan’ın kendisinin parlamentoya girmesine ne kaldığını bilmiyorum. Ama Ahmet Türk’ün açıklamalarından sonra bir aşamanın daha geride kalmakta olduğunu ve “APO”nun temsilcilerinin bundan böyle Meclis’te yer alacaklarını söylemek mümkündür.

Eski DTP’li yeni BDP’lilere “Meclis’e gidin” telkini Öcalan’ın olduğuna ve dinlenen bu nasihatin parlamento çatısı altına dönmekte etkili olduğu alenen açıklandığına göre, yeni partinin 19 temsilcisinin artık “APO”r\un temsilcileri olarak, kabul edilmelerinde, “APO’nun milletvekilleri Meclis’e girdiler” denmesinde bir yanlışlık olmasa gerek.

Bunun hiç olmaz ise, psikolojik olarak çok önemli bir aşamayı oluşturduğunu söylemek mümkündür.

Söz konusu gelişmeden memnun olanların, bunun mimarlarını kutlamalarından daha doğal bir şey olamaz ve bu mimarlar arasında olayları buraya kadar vardıran açılımın fikir babaları ile uygulayıcılarının bulunduğunun söylenmesine de izan sahibi hiçbir Allah’ın kulu kızamaz.
•••

Gelişmelerden memnun olduğu sanılan ve açılımın mimarlarının arkasındaki güç olan ABD’nin Tayyip Bey’i projesinde ne kadar desteklediği konusunda ise, son zamanlarda kuşku uyandıran açıklamalar yapılmakta.

Nitekim, CHP İstanbul Milletvekili Türkiye’nin eski Washington Büyükelçilerinden Şükrü Elekdağ, arkadaşımız Bahadır Selim Dilek’e 7 Aralık Obama Erdoğan zirvesinin Türkiye açısından fiyasko olduğunu söylemektedir.

(Bknz, Cumhuriyet 23 Aralık 2009 Çarşamba sayfa 9) Bilindiği gibi, Erdoğan’ın ABD tarafından ısmarlanan Kürt açılımı, Kuzey Irak’ta PKK’nin varlığını sona erdirmeye yönelikti ve ABD Kuzey Irak tarafının bu konuda adımlar atmasını sağlamak amacıyla da, Türkiye’nin PKK’nin kendi rızasıyla dağdan inmesini kolaylaştıracak ya da Kuzey Irak’taki güçleri harekete geçmeleri için gerekçe verecek girişimlerde bulunması öngörülmekteydi.

Ankara ana hatları bu olan planın yaşama geçmesi için kendisinden istenenleri sınırları zorlayarak fazlasıyla yapmıştır.

Ama Sayın Elekdağ’a göre, ABD kendisine düşen adımları atmamış yani PKK’nin Kuzey Irak’taki varlığını sona erdirecek girişimlerde bulunmamış ve Barzani’yi de bu yönde harekete geçmeye ikna edememiştir.

•••

Bu durumda, Erdoğan’ın Kürt açılımının iki ayağından biri sakat kalmaya mahkûmdur.

Sayın Elekdağ, Obama-Erdoğan zirvesinde Kandil ve Mahmur’u kapsayan ortak strateji açıklanmamasını, Barzani’nin ayak diremesine bağlamakta ve Kürt liderin Erdoğan’ın PKK konusunda daha başka somut adımlar atmasını istediğini ileri sürmektedir.
Erdoğan’ın açılımı, ABD’nin Kuzey Irak’ta oluşturacağı protektora fikrinin otomatik olarak Barzani’yi PKK’ye karşı bir davranışa iteceği varsayımına dayanmakta, Türkiye’nin bu planda kendisine yüklenen misyonu yerine getirmeyi kabul etmesi için, Kuzey Iraklı liderlerin PKK konusunda geniş bir işbirliğini rahatça kabul edip, direnmekten vazgeçecekleri öngörülmekteydi.

Bütün bunlar gerçekleşmemiş, suya düşmüş, bu durumda da, gerçekte bir Kürt açılımı olmayıp.., PKK.’vJ. tasfiye açılımı derkesinde kalmış olan plan yürümemiştir.

PKK’nin kendisini tasfiyeyi öngören böyle bir plana bütün gücüyle karşı çıkacağı ve terör örgütünün Türkiye’yi bir kaosa itmek için elinden gelen her şeyi yapacağı da öngörülmemiştir.
Bu arada da yeni bir aşamaya daha gelinmiş, Apo’nun temsilcileri resmen Meclis’te yer alma konumuna geçmişlerdir.

Bu badireden ne kazandığımız sorusu ise tabii ki yanıtsız kalmıştır.





Karabağ’dan Vaz mı Geçtik?

9 10 2009

Orhan Birgit

Cumhuriyet Gazetesi 09 Ekim 2009

Türkiye ile Ermenistan arasında, iki ülkenin birbirlerinin hükümranlık haklarını tanımanın yanı sıra aradaki sınırın açılmasını sağlayacak protokoller yarın İsviçre’nin başkenti Bern’de imzalanacak.

Bu konu ile ilgili haberler, imza törenine ABD ve Rusya gibi ik büyük devletin temsilcilerinin yanı sıra elbette bir tür sağdıçlık görevini üstlenen İsviçre’nin de üst düzeyde gözlemci olarak katılacağı doğrultusunda yoğunlaşıyordu.

10 Ekim’de gerçekleşecek imza töreni öncesinde, tarafların birbirlerine ödün verip vermediği konusu da ebette tartışılıyordu.

Sarkisyan, içerdeki Taşnak Partisi yanlıları ve dışarıdaki diyasporadan gelen direnişleri en aza indirmeye çalışırken AKP iktidarı, imzalanacak protokollerde bizim için en duyarlı konu olan Nahçıvan-Karabağ’daki işgalin sona erdirilmesi için atılacak ilk olumlu adım olarak, 7 yerde garnizon oluşturan Ermeni askerlerinin bunlardan 5’ini terk edeceğini kulislere sızdırıyordu.

Erdoğan’dan WSJ aracılığı ile…

Halen topraklarının 20’de birini işgal altında tutan, Baku ile Karabağ arasında karadan gidiş gelişe engel olan Erivan’ın bu 7 de 5’lik jestinin, toprak olarak fazla önemli olmadığını Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na anlatan CHP, MHP, DSP ve DP temsilcilerinin tavırlarına aldırış etmeyen iktidarın, 10 Ekim için bir tür “kanun yolunda hile” yöntemine başvurmakta ısrarlı olduğu, dün Wall Street Journal gazetesinin Başbakan Erdoğan ile yaptığı mahut Al Capone’lu söyleşide su yüzüne çıktı.

Türkiye’nin, imzalamaya hazır olduğunun açıklandığı protokollerde Ermenilerin Karabag’dan çekilmesi için herhangi bir koşul koymaktan vazgeçtiği Erivan’a adeta müjdeleniyor, Başbakan’ın o söyleşisinde!

Türkiye-Ermenistan ulusal futbol maçı öncesinde “Azeri gardaşlar” üstünden verilen bu jesti WSJ muhabirine açıklarken Başbakan, anlaşmanın iki ülke parlamentolarına gelip görüşüldükten sonra yürürlüğe gireceğini de hatırlatarak topu TBMM’ye atmak istiyor.

Anayasamızın 93. maddesine göre, Erdoğan’ın söyledikleri ilk bakışta doğrudur.

Bern anlaşması ya da protokolleri, önce TBMM’nin Dışişleri Komisyonu’nda görüşülecektir.

O görüşme sırasında hükümet adına Dışişleri Bakanı, Karabağ’daki işgal için neden garantör ülke Türkiye’nin protokollere bir şerh koymadığını nasıl açıklayacaktır?

“10 Ekim 2009’da Türkiye Cumhuriyeti’nin iradesi öyleydi; ama şimdi…” diye başlayan sözlerin uluslararası ilişkiler için bir anlamı yoktur.

CHP İstanbul Milletvekili, deneyimli diplomat Büyükelçi Şükrü Elekdağ, 6 Ekim tarihli Milliyette Taha Akyol’un köşesinde yayımlanan bir yanıt mektupta, Türkiye’nin Moskova Anlaşması uyannca Nahçıvan ‘in hem statüsünün; hem de sınıriann değişmezliğinin koruma hakkına sahip olduğunu hatırlatma gereğini duymuş.

Sayın Elekdağ, Akyol’un, Nahçıvan’ın statüsünün korunması için Türkiye’ye tanınan garantörlük hakkının müdahale değil, siyaseten savunma hakkı olduğu yolundaki görüşünü de, yanlış ve mesnetsiz bularak bir de “uygulama”ya işaret ediyordu:

“Ermeni kuvvetlerinin Karabag’dan sonra Nahçıvan’a saldırmalan üzerine 18 Mayıs 1992’de Başbakan Demirel ‘in başkanlığında toplanan hükümet, garantörlük hakkı bazında Ermenistan’a uyanda bulunma karan almış ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Ermenistan Dışişleri Bakanı Raffi H ovan isyan’/ arayarak, Türkiye’nin Nahçıvan’ın işgaline izin vermeyeceğini ve böyle bir hareketin sonucunun Ermenistan için ağır olacağını belirtmiştir…”

O dönemdeki TBMM de direnmiş

Elekdağ, konunun TBMM’de de görüşüldüğünü ve krizin gösterilen bu direnç sayesinde aşıldığını anlatıyor.

Ne olmuştur da, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün işbaşında bulunan hükümeti, yıllar önce yine TC’nin o tarihteki hükümetinin imzaladığı Moskova Anlaşması’nda bulunan o hakları görmezden gelmek istemiştir?

Yine bugün Erdoğan’ın başkanlık ettiği hükümet adına Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yarın Bern’de imzalayacağı protokolde, Nahçıvan ve Karabağ ile ilgili koşullara gözler kapanırken, Demirel başkanlığında 18 Mayıs 1992’de Ermeni komşumuza yapılan uyarıya sırt çevrilmiştir?

O uyarı nedeni ile TBMM’de o tarihte yapılan görüşmeleri ve alınan kararları kim hangi hakla yok saymak için unutturmak istemektedir?

Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin, ne dost ve kardeş Azerbaycan’ı, ne de elbette dostluk ilişkileri kurmamız gereken komşu Ermenistan’ı, diplomatik trapezler atarak oyalamak istemesi yakışıksızdır.

Hele birincisinin hesabını vermek, iktidar için hiç de kolay olmayacaktır