ABD Nükleer Silahları Türkiye’den Çıkarılmalı

2 02 2011

Cumhuriyet Gazetesi / 02 Şubat 2011

Felaketli gidişi önlemenin çaresi hem İran’ın hem de İsrail’in yaşamlarını ve savunmalarını sağlamak için nükleer silahlara ihtiyaç duymayacakları ortamı yaratmakla olur. Bu da Ortadoğu’nun Nükleer Silahlardan Arındırılması Projesi’nin yaşama geçirilmesiyle sağlanabilir. Türkiye bu büyük ve soylu projeye önderlik için önce ülkesindeki ABD nükleer silahlarını çıkarmalıdır.

Dışişleri Bakanlığı’nın 2011 yılı bütçesinin TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında yaptığım konuşmada, WikiLeaks’in açıkladığı belgeler arasında bulunan Almanya’daki ABD Büyükelçisi’nin Washington’a gönderdiği 12 Kasım 2009 tarihli gizli rapora da temas ettim. Raporun önemi, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un muhatabı Almanya’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Christoph Heusgen’e Türkiye’de ABD kontrolünde bir nükleer silah stokunun bulunduğunu belirtmesinden kaynaklanıyordu.

Bu şekilde, daha önce ABD’de itibarlı bir araştırma kuruluşu olarak tanınan “Natural Resources Defense Council” tarafından yayımlanan “Avrupa’daki ABD Nükleer Silahları – Soğuk Savaş Sonrası Politika’nın, Kuvvet Hedeflerinin ve Savaş Planlanmasının İncelenmesi” (US Nuclear Weapons in Europe – A Review of Post-Cold War Policy, Force Levels, and War Planning) adlı belgedeki ABD Hava Kuvvetleri Komutanlığı kaynaklı bilgiler teyit edilmişti. Bu bilgilere göre, B61 tipinde 90 adet nükleer başlık İncirlik Üssü’nde Amerikan müfrezelerinin korumasında yeraltı sığınaklarında muhafaza edilmekte olup, bunların 50 tanesi İncirlik’te konuşlanan ABD 3. Hava Taarruz Filosu’nun F-16 C/D tipi uçaklarına, geri kalan 40 nükleer başlık ise Türk F-16 uçaklarına tahsis edilmiş bulunuyordu.

Bu bilgiler ışığında Sayın Davutoğlu’na şu soruyu yönelttim: “Soğuk savaş yıllarında Varşova Paktı ile Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan tehdidi dengelemek ve caydırmak amacıyla NATO savunma planları bağlamında ABD nükleer silahlarının Türkiye’de konuşlanması ülkemizin güvenliği açısından askeri bir gerekçeye dayanıyordu. Ancak, Varşova Paktı çök-müştür. Rusya artık Türkiye için bir tehdit kaynağı olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle, bu silahların hâlâ İncirlik’te bulundurulması için hiçbir izah edilebilir meşru ve makul gerekçe mevcut değildir. Bu itibarla, bu silahları hangi karanlık amaçlara hizmet için ülkemizde konuşlandırıyorsunuz? Yunanistan Araxos Hava Üssü’ndeki aynı tip nükleer silahları topraklarından çıkarmışken siz bunları neden muhafaza ediyorsunuz?”

Eleştirileri yanıtlamak için kürsüye gelen Sayın Bakan uzun uzadıya konuştuysa da, benim sorumu yanıtlamaktan kaçındı. Bugüne kadar da yanıtlayamadı. Oysa bu silahların hâlâ ülkemizde ABD kontrolü altında konuşlandığının artık tartışılmaz biçimde açığa vurulmuş olması, Türkiye’nin Ortadoğu bölgesinde iyi ilişkiler sürdürmeye çalıştığı ülkelerden bazıları tarafından açık bir tehdit olarak algılanacaktır. Ayrıca, Türk Dışişleri Bakanı bir yandan her fırsatta “Biz hiçbir komşumuzdan tehdit algılamıyoruz” derken öte yandan ülkemizde ABD kontrolünde nükleer silah bulundurulmasının Türkiye’nin uluslararası alanda itibar kaybetmesine yol açacağı aşikârdır. Her halükârda AKP iktidarının yapması gereken, Yunanistan’ı örnek alarak bu silahları Türkiye’den acilen çıkartmak olmalıdır.

Türkiye’nin Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek soylu bir misyona sahip çıkması

Ortadoğu bölgesinde halen mevcut iki savaşa ilaveten bir üçüncü kriz giderek alarm sinyalleri veriyor. Krizin kaynağında İran var gibi görünüyorsa da esasında krize taraf olan üç devlet vardır. Bunlar da, İran, İsrail ve Amerika’dır. Bu üç aktör de derin saplantılarının ve kör önyargılarının etkisiyle hareket ediyor ve felaketli sonucu başından belli bir Yunan trajedisindeki gibi attıkları her adımla kendilerini kötü bir kaderin eline teslim ediyorlar.

Kanımızca bu felaketli gidişi önlemenin çaresi hem İran’ın, hem de İsrail’in yaşamlarını ve savunmalarını sağlamak için nükleer silahlara ihtiyaç duymayacakları bir ortam yaratmakla olur. Bunun da yolu, Ortadoğu’nun Nükleer Silahlardan Arındırılması (ONSA) Projesi’nin gerçekleştirilerek Birleşmiş Milletler çerçevesinde kurumsal bir niteliğe kavuşturulmasıdır. Projeye kazandırılacak önemli bir boyut da İran’la İsrail’in güvenlik gereksinimlerinin uluslararası garantilerle karşılanması olmalıdır.

Türkiye’nin diplomatik temsilcileri bugüne kadar söylemlerinde ONSA’ya destek verdiklerini belirtmişlerse de, ona tam anlamıyla sahip çıkma gücünü kendilerinde görememişlerdir. Çünkü, topraklarında kendi güvenliğiyle hiç alakası olmayan bir şekilde Amerika’nın nükleer silahlarını barındırdığı sürece Türkiye’nin bu husustaki girişiminin inandırıcı olması mümkün değildir. Bu silahları ülkesinden def edecek olan Türkiye Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek büyük ve soylu bir misyon olan ONSA projesinin gerçekleşmesinde önde gelen rol oynayacak bir konum kazanacaktır.

Ortadoğu üçüncü bir savaşa gebe

İstanbul’da yapılan İran’la “P5+1” grubu (beş Güvenlik Konseyi daimi üyesi ile Almanya) arasındaki müzakereler, ABD ve Batılı ülkelerle İran’ın görüşleri arasındaki derin uçurumu bir kere daha ortaya koydu. Tabiatıyla, kendisini “şer eksenine” dahil etmiş olan Amerika’ya ve onun Ortadoğu’daki can yoldaşı olan İsrail’e karşı rejiminin bekasını nükleer silahlara sahip olmadığı takdirde garanti altına alamayacağı kanısında olan İran yönetiminin, silah yapma seçeneğini elinden alan bir öneriyi kabul etmesi beklenemezdi. Nitekim öyle de oldu. İran, elindeki tüm fisil materyalin teslim alınmasını, bundan böyle uranyum zenginleştirmenin kendisine yasaklanmasını ve bu suretle nükleer silah üretme yeteneğinden ilelebet mahrum bırakılmasını öngören öneriyi “ceffelkalem” (hiç düşünmeden, bir çırpıda) reddetti. Hemen belirtelim ki, söz konusu garanti şu veya bu şekilde sağlanamadığı takdirde, İran paranoid bir dürtü ile her ne pahasına olursa olsun nükleer silah üretme hedefinden caymayacaktır…

Diğer taraftan, İran her ne kadar nükleer silah üretme niyetinin bulunmadığını açıklasa da, başta ABD olmak üzere Batılı devletler, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetinin nükleer silah amaçlı olduğu hususunda kesin bir yargıya sahiptirler. ABD, Körfez bölgesindeki “yaşamsal nitelikteki çıkarlarına” ve hegemonyasına ağır bir darbe indireceği gerekçesiyle İran’ın nükleer devlet statüsü kazanmasını kabul edilemez görmektedir. Aynı şekilde, İsrail, kendisini haritadan silmek istediğini dünyaya ilan etmiş olan Ahmedinejad yönetiminin nükleer silah üretim programını engellemeye kararlıdır. Nitekim, WikiLeaks belgeleri sayesinde, 1981’de Irak’ın Osirak reaktörünü havadan vuran İsrail’in, şimdi İran’a karşı benzer bir harekâta hazırlık içinde olduğunu ve ABD Savunma Bakanı Gates’in bu bağlamda Savunma Bakanı Vecdi Gönül’e “İsrail İran’ı vurabilir” dediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Gates’in bu sözleri, İsrail’in İran’a muhtemel saldırısına ABD’nin yeşil ışık yakmış olmasından başka türlü yorumlanabilir mi?

WikiLeaks belgeleri, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve BAE liderlerinin ABD’den ısrarla İran’ın vurulmasını istediklerini ve Suudi Arabistan Kralı’nın -İran’ı kastederek- Washington’dan “yılanın başının kesilmesi” talebinde bulunduğunu da ortaya koyuyor. Haziran 2010’da yapılan PEW araştırması, Amerikan halkının büyük çoğunluğunun (yüzde 66) nükleer silah üretmesini engellemek için İran’a karşı askeri harekât yapılmasını onayladığını açıklıyor. Bu bağlamda, düşündürücü olan bir husus da, ABD’nin önde gelen stratejik araştırma kuruluşlarından STRATFOR’un Başkanı George Friedman’ın, 2010 ara seçimlerinden popülaritesini hayli yitirmiş olarak çıkan Başkan Obama’nın, ancak bir askeri operasyonla İran’ı dize getirebildiği takdirde 2012’de yapılacak başkanlık seçimlerinde başarıyı garanti edebileceği yolundaki görüşünün ABD medyası tarafından yadırganmamış olmasıdır.

Sonuç

Belirttiğimiz bu hususlar, Irak ve Afganistan yetmiyormuş gibi Ortadoğu’nun bir üçüncü savaşa gebe olduğu gibi dehşet verici bir gelişmenin habercisi değil mi? Bu durumda İslam Konferansı Genel Sekreterliği’ni de elinde bulunduran Türkiye’nin yapması gereken ONSA’ya tam anlamıyla sahip çıkmak ve 2012 yılında bu konuda toplanacak konferansta önderliğe soyunabilmektir. Ancak, bunun için önce kendi ülkesinde yabancı bir gücün kontrolünde “hangi karanlık amaçla” bulundurulduğunu bilmediği nükleer silahları def edecek cesaret ve iradeyi gösterebilmesi zorunludur.

Reklamlar

İşlemler

Information

One response

3 02 2011
Serdar Koçak

MÜMKÜN MÜ?
SK




%d blogcu bunu beğendi: