Libya’daki yanlış politikaların faturasını işadamları ödeyecek

4 04 2011

Ankara Sohbetleri

Dünya Gazetesi 04 Nisan 2011

Canan Sakarya

‘’Ankara Sohbetleri’’nin konuğu CHP İstanbul Milletvekili M. Şükrü Elekdağ, Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendirdi:

Libya’daki yanlış politikaların faturasını işadamları ödeyecek

CHP İstanbul Milletvekili M. Şükrü Elekdağ, hükümetin Libya’da zikzaklar çizen çok hatalı bir politika izlediğini, savaş bittikten sonra muhalifler tarafından kurulacak yeni yönetimin Türkiye’ye sıcak bakmasının beklenemeyeceğini söyledi. Hükümetin yanlış politikasının Türkiye’ye bir bedeli olacağına dikkat çeken Elekdağ, “AKP Hükümeti yanlış ata oynamıştır” dedi.
TBMM Dışişleri Komisyonu Üyesi Elekdağ, Ortadoğu’da diktatörlükler ile statükonun parçalanacağını, bir ayağı dışarıda olan sömürü düzenlerinin yıkılacağını belirtiyor. Ancak doğacak otorite boşluğunun nasıl doldurulacağının önceden kestirilemediği, tehlikeli bir sürecin başladığını da kaydediyor. Elekdağ, bölgede yaşanan değişim ve Türkiye’ye yansımaları konusunda Ankara Temsilcimiz Barış Ferit Parlak ile arkadaşımız Canan Sakarya’nın sorularını yanıtladı.

> Ortadoğu fokur fokur kaynıyor. Arap coğrafyasında esen değişim fırtınası hangi nedenlerden kaynaklanıyor?  Tunus ve Mısır’da nispeten barışçı şekilde başlayan değişim dalgası Libya’da iç savaşa dönüştü.  Bahreyn ve Yemen’de de durum tehlikeli bir çizgide seyrediyor Bu durumda “Arap Baharı” hayal mi oldu?

Birbirlerinden değişik yapılara ve iç dinamiklere sahip bulunan Arap devletlerinin karşılaştıkları değişim ve devrim dalgası doğal olarak aynı nedenlerden kaynaklanmıyor. Ancak,   değişimin temelindeki nedenlerin bir ortak paydası olduğu da göze çarpıyor. Bu ortak paydanın birinci etkeni, onlarca yıldır değişmeyen otoriter, tekelci, baskıcı ve halkı dışlayan iktidarların mevcudiyetidir.  Arap halkı, üstüne çöken, adaletsizlik, yolsuzluk ve sömürü üzerine kurulmuş despotik rejimlere isyan ediyor, daha iyi, adil, şeffaf ve katılımcı bir yönetim sistemi istiyor. İkinci etken ise,  bu ülkelerdeki yoğun işsizlik, yoksulluk ve ekonomilerin sürekli kötüye gitmesidir. Örneğin Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki halk hareketlerinin bu iki nedenden kaynaklandığını söylemek mümkünse de, diğer Arap ülkelerini sarsan değişim ve şiddet dalgasının temelinde Bahreyn’de görüldüğü gibi mezhep çatışmalarının veya Libya’da olduğu gibi başka kırılma noktalarının da yer aldığı gözlemleniyor. “Arap Baharı” na gelince, bu hayal kayboldu. Devrim hiç olmazsa Arap dünyasının kalbi olan Mısır’da yaşamalı ve tomurcuklanan demokrasi yeşermeliydi. Ama gelişmeler iç karartıcı. Nitekim 19 Mart’ta yapılan anayasa değişikliği referandumunun sonuçları Eylül’deki seçimlerde iktidarın hangi siyasi güçlerin elinde geçeceğine ışık tuttu.  “Evetçi” gruptaki Müslüman kardeşler ve eski rejim taraftarları  %77,2 gibi ezici bir çoğunlukla referandumu kazanırken,  “hayırcı” olan Devrimci Gençler  % 22,8’le kaybettiler. Bu arada, Baradey ve Amr Musa’nın da “hayırcı”  grupta yer aldıklarını belirtelim. Arap coğrafyasının geriye kalan bölümü için iyimser olmak mümkün değil. Bu coğrafyada,  diktatörlükler ile statükoların parçalanacağı ve bir ayağı dışarıda olan sömürü düzenlerinin yıkılacağı, ancak doğacak otorite boşluğunun da nasıl doldurulacağının önceden kestirilemeyeceği tehlikeli bir süreç başlıyor…

> Karamsar bir tablo çizdiniz… Bölgeye daha detaylı bir bakışla Libya’dan başlayalım. Libya’daki kırılma noktasının özelliği nedir?

Libya’daki çatışmanın nedenini sadece halkın insafsız bir diktatöre başkaldırısı olarak izah etmek kabil değil.  Arap coğrafyasında Mısır, Tunus ve Fas gibi uzun süre aynı topraklar üzerinde yaşayan ve yerleşmiş bir ulusal kimliğe sahip devletler olduğu gibi, aşiretler ile değişik mezheplerden ve etnik gruplardan oluşan mozaik devletler de var. Bunlarda, aşiret, mezhep veya etnik kimlik, ulusal kimlikten çok daha ağır basıyor… Libya da fazla kaynaşmamış bir aşiretler devleti ve genel kanı şu anda Libya’da cereyan edenin aşiretler arası acımasız bir iç savaş olduğu yolunda…

> Türkiye’nin Libya’ya yönelik politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Libya’da çatışmaların başlangıcında AKP Hükümeti’nin bu ülkede çalışan Türk işçilerinin güvenliğini ve Türkiye’ye salimen taşınmalarını dikkate alarak Kaddafi’yi tahrik etmeyen bir davranış ortaya koyması isabetliydi. Ancak, bundan sonraki aşamada, Hükümet zikzaklar çizen çok hatalı bir politika izledi. Ankara önce, BM’nin yaptırım uygulamasına karşı tutum almak suretiyle,  arkadan da Başbakan Erdoğan’ın   ”NATO’nun Libya’da ne işi var, bu saçmalıktır” açıklamasıyla BM’nin 1973 sayılı müdahale kararının uygulanmasına karşı çıkarak Kaddafi’den yana bir tutum sergiledi. Sonra da, bu izlenimi silmeye çalıştı ve 180 derecelik bir dönüşle NATO ile birlikte hareket etmeyi kabul etti. Ancak, Bingazi’deki isyancıların algılaması Erdoğan Hükümeti’nin Kaddafi’nin çıkarlarını kolladığı şeklindedir. İsyancılar, Fransa önderliğindeki hava operasyonları nedeniyle Kaddafi kuvvetlerinin Bingazi’ye girmesinin önlendiği kanısındalar. Bu nedenle de,  Bingazi’de yapılan toplumsal gösterilerde “Mercy Sarkozy” pankartları açılır ve Fransız bayrakları dalgalanırken, bir tek Türk bayrağı görülmediği Türk TV’leri tarafından saptandı ve haber olarak yayınlandı.  Kaddafi’nin askeri gücü Koalisyon ’un hava bombardımanları nedeniyle gayet ağır zayiat vermiş olmasına rağmen,  hala başıbozuk bir görünüm yansıtan ve gerekli silah ve donanımdan mahrum olan muhalefet kuvvetlerinden çok daha güçlü… Ancak,  27 Mart Londra Konferansı’nda Kaddafi’nin devrilmesi ve bu amaçla Kaddafi yönetimi üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri baskı uygulanması karara bağlandı. BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararının uygulanmasını üstlenen NATO da bombardımanlara devam edecek.  Ayrıca, açıktan olmasa da, bazı Batılı ülkelerin muhaliflere silah yardımı ve eğitim verecekleri anlaşılıyor. Yani,  orta vadede Kaddafi’nin suyunun kaynadığı besbelli. Savaş bittikten sonra muhalifler tarafından kurulacak yeni yönetimin Türkiye’ye sıcak bakması beklenemez.  Bu da,  AKP’nin yanlış politikasının Türkiye için bir bedeli olacağı anlamına geliyor…

> Nedir bu bedel?

AKP Hükümeti yanlış ata oynamıştır. Bunun Türk işadamlarına çıkaracağı bir faturası olacaktır.   Önce, Libya 25 bin işçimiz için ekmek kapısıdır. Bu kapının Türkiye’ye eskisi kadar açık olacağı hususunda ciddi kuşkularımız vardır. Ayrıca, Türk işadamlarının bu ülkedeki 17,5 buçuk milyar dolarlık müteahhitlik işlerinin ve iki milyar dolarlık makine parkının tehlikeye düşmesi olasılığını da göz ardı etmek yanlış olur.

> Bu çıkmazdan kurtulma yolu yok mu? Hükümet NATO çerçevesinde önemli görevler üstlenip, söylemini de değiştirdi…

AKP Hükümeti NATO operasyonları dışında kalsaydı çok önemli bir prestij kaybına uğrardı.  Bu nedenle NATO çerçevesinde  “gayri-muharip” nitelikteki görevler üslendi.  Başbakan Erdoğan’ın “biz silahımızı Libya halkına çevirmeyiz” sözleri son derece anlamsızdır… Kaddafi, tankları, uçakları ve paralı askerleriyle muhalefeti insafsızca ezmeye giderken, Erdoğan’ın  “biz silahımızı Libya halkına çevirmeyiz” demesi,  “bırakın Kaddafi ‘fareler’ diye nitelediği halkını istediği gibi öldürsün” anlamına gelir.  Erdoğan, Libya’da ezileni değil, ezeni tuttu… Ve ezilenler iktidara gelince, kendilerine yapılanları unutmayacaklar.  Türkiye için çıkış yolu var mı?   Savaş uzar, fazla kan dökülür NATO ülkeleri Kaddafi’nin pes etmeyeceği kanısına varırlarsa, belki Türkiye’den çatışan taraflar arasında arabuluculuk yapması istenebilir. O zaman, Libya muhalefeti gözünde Türkiye’nin imajı değişebilir. Ancak, böyle bir ihtimal şu anda ufukta görünmüyor.

> Suriye’deki kriz gerçekten bir dış komplodan mı kaynaklanıyor?

Başkan Esad, patlak veren isyanlarda İsrail ile ABD’nin parmağı olduğunu iddia ediyor.  Ancak,  bu iddiasını kanıtlayan somut bir delili ortaya koyabilmiş değil.  Suriye istihbarat teşkilatı  “El Muhaberat” böyle bir kanıta sahip olsaydı,  bunu çoktan açıklamıştı. Kanımca, Suriye’deki sosyal patlamanın esas nedeni, halkın temel özgürlüklerden mahrum olması, Baas Partisi’nin tekelci ve baskıcı yönetimi, nüfusun % 16’sını oluşturan Alevilerin (Nusayri)  ordu, bürokrasi ve iş âleminde imtiyazlı bir konumda bulunması, nüfusun % 74’ünü oluşturan geniş Sünni halk kitlesinin ise işsizlikten, korku rejiminden ve karşılaştıkları adaletsiz muameleden şikâyetçi olmaları…

> Dış etkenlerin krizde hiç mi rolü yok?  Suriye’nin zafiyete düşmesi ABD ile İsrail’in çıkarına değil mi?

Tabii ki çıkarına… Fakat halen Ortadoğu’yu etkisine alan şiddet ve çatışma ortamında Suriye’nin çökmesinin ABD’nin işine gelip gelmeyeceği tartışma konusudur. Esasında ABD statükocu bir devlettir ve dünya hâkimiyetini sürdürmesi mevcut düzenin devam etmesine bağlıdır. Bu bakımdan,  Ortadoğu’da ayaklanmalar olması ABD’nin çıkarlarıyla bağdaşmaz.  Ama İran ve Suriye bu genel kaidenin istisnalarıdır. Bu nedenle ABD ile İsrail,   bölgede kurmuş oldukları hegemonyaya karşı bir numaralı tehdit olarak gördükleri “Suriye-İran-Hizbullah”  eksenini parçalamak için Suriye’yi çökertmek isterler. Fakat madalyanın bir başka yüzü daha var. Suriye, Ortadoğu’nun en laik ve radikal İslami akımları en acımasızca ezen ülkesidir.  Bu nedenle Suriye’de oluşacak bir iktidar boşluğunun radikal İslamcılar tarafından doldurulması büyük bir olasılıktır. Böyle bir gelişme ise,  hem ABD, hem de İsrail nazarında, Beşar Esad rejimine nazaran çok daha büyük bir tehdit oluşturur. Bu nedenle Washington ve Tel Aviv için şu anda Esad’ın altını oyacak eylemlerde bulunmak akılcı bir hareket olmayabilir. Ancak, bu tutum olayların gelişmesine göre değişebilir.

>  Başkan Esad’ın 30 Mart konuşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esad halkın sesine kulak vermiyor. Konuşmasında kendisinden beklenen reformları açıklamadı, bunlarla ilgili bir takvim vermekten kaçındı. 48 yıldır devam eden olağanüstü hali kaldırmaktan dahi söz etmedi.  Suriye’nin kritik bir yol kavşağına geldiğini göremiyor. Büyük ölçüde Nasurilerden oluşan ve kendisine sadık olduğundan emin olduğu orduya ve El Muhaberat ile yakın çevresine güveniyor. Kaddafi gibi dövüşmeden pes etmeyeceği izlenimini yaratıyor. Ortadoğu’daki devletler, farklı dinlerin, mezheplerin ve etnik grupların oluşturduğu birer mozaiktir. Bu nedenle,  Suriye’de mezhepsel bir savaşın başlaması tüm bölgedeki Şii ve Sünni toplumlar arasındaki ilişkileri zehirler ve İran’ı da çatışma alanına çekme riskini taşır. Ayrıca, Suriye’de kargaşa ve çöküntü Türkiye’ye de ciddi zarar verir.

> Bu durumda bölgede iddialı bir devlet konumundaki Türkiye’nin Beşar Esad’a krizden çıkış yolu göstermesi gerekmez mi?

Çok önemli bir noktaya parmak bastınız.  Hemen belirtelim ki Suriye, Türkiye’nin bölgedeki planlarının temel taşını oluşturuyor. Erdoğan Hükümeti, Türkiye,  Suriye, Lübnan ve Ürdün arasında bir ortak pazar oluşturma hedefini güdüyor. Bu hedefi gerçekleştirmek hususunda anlaşan söz konusu dört ülke şimdiden arasındaki vizeleri kaldırmış bulunuyorlar. Suriye’de iç savaş vuku bulması,  bu projenin suya düşmesine yol açacağı gibi, Türkiye’nin bölgede kurmayı öngördüğü düzenin altyapısının çökmesine yol açar.  Bu bakımdan Başbakan Erdoğan Suriye krizinde Kaddafi’ye karşı gösterdiği zafiyete düşmemeye özen göstermelidir.  Erdoğan,  Esad’ı – aralarındaki sıcak ilişkiden de yararlanarak-, Suriye’de adil, eşitlikçi ve mümkün olduğunca temsili bir siyasi yapıyı uygulamaya koymaya ikna etmek için azami gayret sarf etmelidir.  Başbakan Erdoğan’ın,  bu amaçla yapacağı girişimlerden alacağı sonuç,  AKP iktidarının Türkiye’yi bölgesel bir güç ve küresel bir oyuncu haline getirdiği iddiasının ne ölçüde gerçek olduğunun da bir göstergesi olacaktır.

> Libya’ya müdahale eden Batılı devletler, Bahreyn’de Kral El Halife’nin demokrasi ve adalet isteyen Şii protestocuları kanla bastırmasına ve Yemen’de devlet başkanının istifa etmesini isteyen halka katliam yapılmasına seyirci kaldılar.  Bu çifte standardı nasıl izah ediyorsunuz?

Önce Bahreyn’e bakalım.  Bu küçük ülkenin nüfusunun %75’ini oluşturan Şii nüfusun gayet meşru talepleri var. Adalet, eşitlik ve demokratik bir sistem istiyorlar. Barışçı protestocuları şiddet kullanarak bastıran ve kan döken Sünni Kral El Hanife, isyanının İran tarafından yönetildiğini iddia ediyor. El Hanife isyanı bastıramayınca,  Riyad’ın kontrolündeki Körfez İşbirliği Konseyi kararıyla “Körfez Kalkınma Gücü” adı altında bin kişilik bir Suudi Arabistan birliği Bahreyn’e sevk edildi. Ancak protestolar hala devam ediyor. Bahreyn’deki gelişmeler Suudileri korkutuyor.  Bunun nedeni de,  Bahreyn’de demokratik bir sistem uygulanması halinde,   bu gelişmenin Suudi Arabistan’a örnek olacağıdır. Zira Suudi Arabistan’da sayıları iki milyon civarında olan Şii azınlıkla birlikte Sünni nüfus da bu durumdan etkilenecek ve aynı hakları talep edeceklerdir. Suudi Arabistan’da %40’ı işsiz olan genç bir nüfus ve ihmal edilemeyecek büyüklükte rejim muhalifi bir kitle vardır. Nitekim Kral Abdullah bin Abdülaziz ülkede ilk protestolar ve toplu gösteriler başlayınca ihtiyaç sahibi vatandaşlarına 35 milyar dolar dağıtarak gerilimi azaltmayı öngörmüştü. Ancak, bu tür “rüşvetlerle” ülkedeki meşruiyet taleplerini ve özgürlük ateşini bastırmak imkânı da yoktur.  Burada altı çizilecek bir husus, teokratik sistemlerin  “rijiditeleri”  nedeniyle evrime müsait olmayışlarıdır. Yani sistem reforma açık değildir. İşte Suudi Arabistan’ın çıkmazı buradadır. Suudi teokrasisini,  suhuletle gevşek bir parlamenter monarşiye dahi dönüştüremezsiniz. Bu nedenle,  Suudi Arabistan’da meşruiyet sistemine yönelik ciddi adımlar atılmak mecburiyetinde kalınması,  ülkenin istikrarsızlaşmasına ve kraliyet ailesinin konumun tehlikeye düşmesine yol açar.  Washington böyle bir gelişmeye asla müsaade etmez.

> Yani Ortadoğu’da demokrasi ABD’nin çıkarlarıyla bağdaştığı ölçüde geçerlidir, diyorsunuz…

Evet, tamamen öyle. Despotizme karşı çığ gibi büyüyen öfkeyle karışık devrim fırtınasının Suudi Arabistan’ı da etkisi altına alarak teokratik rejimin temellerini sarsması ciddi bir olasılıktır. Bu durumda ABD,  Kraliyet ailesini iktidarda tutmak için elinden geleni yapacaktır. Çünkü ABD’nin petrol ihtiyacını sağladığı ana kaynak olan Suudi Arabistan’ın istikrarsızlığa düşerek kontrolden çıkması Washington açısından hiç mübalağasız “stratejik bir felaket” oluşturacaktır. Böyle bir gelişme, ayrıca, Körfezin Batı sahilinin bir kısmının da İran’ın hegemonyası altına girmesine yol açabilir. Bu nedenlerle bir devrim hareketiyle karşılaşması halinde, Suudi Arabistan Kraliyet rejiminin istikrarının korunması ABD açısından Suudi halkının demokrasi ve özgürlük hakkından daha önemli olacaktır. Yemen’ gelirsek, Başkent Sana’da binalardan ateş açan keskin nişancılar 32 yıldır ülkeyi yöneten devlet başkanı Abdullah Saleh’in istifasını talep eden silahsız protestoculardan 300 kişiyi öldürdüler. Ama “Saleh giderse yerine el Kaide gelir”  şeklindeki bir bahanenin arkasına gizlenen ABD ve diğer Batılı ülkeler küçük parmaklarını dahi kıpırdatmıyor.  Geleneksel olarak ABD hernekadar resmi politikasının Ortadoğu ülkelerinin demokrasi alanında gelişmelerini desteklemek olarak açıklamışsa da,  uygulamada ABD kendisinin ve İsrail’in geo-stratejik çıkarlarına daima öncelik vermiş ve bölge ülkelerin demokratik haklarını arka plana itmiştir. Washington bugün de bu ikiyüzlü politikayı sürdürecektir.

> Ancak, ABD’nin sözünü ettiğiniz stratejik çıkarlarının Mübarek’in gidişiyle bir hayli sarsılacağı da muhakkak… ABD Mübarek’in yerini nasıl dolduracak?  Yeni dengeler Türkiye açısından nasıl değerlendirilebilir?

Evet, Mübarek’in başkanlığı sırasında Mısır,  ABD ile İsrail’e yaşamsal önemde stratejik avantajlar sağlamıştır. Mübarek,  Camp David Anlaşmalarını uyguladığı ve İsrail ile  “soğuk barışı” sürdürdüğü gibi,  ABD’nin bölge politikalarına da körü körüne uymuştur.  Ayrıca, İsrail’in Gazze halkını abluka ile açlıktan öldürme politikasına destek vermiş ve Filistin davasına ihanet ederek Netanyahu’nun Filistin topraklarını gasp etmesine göz yummuştur.  Mısır’da Eylülde yapılacak seçimlerden çıkacak parlamento ile devlet başkanının,  Washington’un eskisi gibi yılda iki milyarlık bağış karşılığında her istediğini yaptırabileceği bir yönetim karakterinde olmayacağı anlaşılıyor. Bu konuda konuşmamızın başında bazı bilgiler vermiştim. Yeni yönetim, Camp David Anlaşmalarının devamını kabul etse dahi,  büyük bir olasılıkla İsrail’in Gazze ablukasına destek vermeyecek,  Mısır’ın Gazze ile olan sınırını açacak, Hamas’ı tanıyacak ve Filistin sorununa sahip çıkacaktır. Bu söylediklerim, AKP iktidarının Ortadoğu’da siyasi etkinlik ve prestij sağlamak için yararlandığı tüm kozların elinde çıkacağına işaret ediyor.  Ankara, bu söylediklerimi dikkatle değerlendirmeli.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: