Kuzey Kıbrıs’ı ve Türkiye’yi meşgul eden çok ciddi bir problem

12 02 2011

TBMM 23. Dönem 5. Yasama Yılı 65. Birleşim 12 Şubat 2011

 

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önümüzdeki yasanın 219’uncu maddesi hakkında görüş belirtmek amacıyla söz almış bulunuyorum. Değerli arkadaşlarım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

219’uncu madde Dışişleri Bakanlığı Teşkilat Kanunu’nda yapılan değişikliklerle bazı kişilere avantaj sağlamak amacı güdüldüğü izlenimi ediniliyor ancak bazı değişikliklerin de uygulamaya elastikiyet vermek amacını güttüğü gibi bir yorum ortaya çıkıyor. Değerli arkadaşlarım, uzun bir çalışma sonucunda hazırlanan 2004 sayılı Dışişleri Bakanlığı Teşkilat Kanunu Temmuz 2010 yılı tarihinde yasalaşmıştır. Kısa bir süre içinde kanunda hatalar ve eksiklikler yapıldığının anlaşılması, bunların düzeltilmesi ihtiyacının ortaya çıkması cidden üzüntü vericidir. Memurların kadrolarını ve terfilerini ilgilendiren bir konuda çok daha titiz ve dikkatli davranılması gerekirdi.

Değerli arkadaşlarım, bu fırsattan yararlanarak son günlerde Kuzey Kıbrıs’ı ve Türkiye’yi meşgul eden çok ciddi bir problemi dikkatinize getirmek isterim. Dışişleri Bakanlığında görev yapan memurların büyük bir bölümü ya Kuzey Kıbrıs’ta görev yapmışlardır yahut da Kıbrıs sorunuyla yakından ilgilenmişlerdir, meşgul olmuşlardır. Bu bakımdan KKTC’ye duygusal bir bağları olduğu gibi bir hayli Kıbrıslı dostları da vardır. Ben de bunlardan biriyim değerli arkadaşlarım ve son on gündür KKTC’den gayet kederli ve yeisli mesajlar alıyorum. Kıbrıslı soydaşlarımız kendilerine karşı Başbakan Erdoğan tarafından kullanılan “besleme” lafından son derece incinmişler ve üzülmüşler. Kendilerinin bu şekilde –tırnak içinde söylüyorum bunu- aşağılanmasına isyan ediyorlar. Bana bu mesajları gönderen kişiler, değerli arkadaşlarım, yaşlı başlı, kültürlü, KKTC için Türk askeriyle birlikte Türk bayrağı altında savaşmış, kanlarını akıtmış, Türkiye sevdalısı kahramanlar. Bu kahramanlar “besleme” sözünü onur kırıcı, hazmedilmez bir hakaret olarak görüyorlar ve Sayın Başbakana yakıştıramıyorlar doğrusu. Olayları biliyorsunuz. 28 Ocakta, KKTC’de siyasi partiler ve 28 sendika, KKTC tarihinin en büyük -40 bin kişilik olduğu söyleniyor- bir mitingini düzenlediler. Bu mitingde sadece küçük bir grup, 50 kişilik, 100 kişilik bir grup, çok münasebetsiz, tahrik edici pankartlar açtı. Bunlara kızmamak mümkün değil değerli arkadaşlarım ancak KKTC’deki tüm liderler bu pankartları kınadılar ve asla onaylamadıklarını açıkladılar. Bunu yapanın küçük bir grup olduğunu ve provokasyon yaptığını söylediler ama Sayın Başbakanın marjinal bir grubun münasebetsizliği yüzünden tüm Kıbrıs halkına “besleme” dediği gibi bir algılama -algılama, altını çiziyorum bunun- ortaya çıktı. Başbakan Kıbrıs halkını karşısına alarak “Türkiye’den beslenenler Türkiye’yi eleştiremez. Sen kimsin be adam!” demiştir. Bana mesaj gönderenler “Başbakan bu münasebetsiz kişilerle bizi özdeşleştiriyor, bizi hırpalıyor, hoyratça sözler söylüyor.” diyorlar.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, Washington’daki görevimden dönüp emekli olduktan sonra, eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı memleketim olan Kastamonu’ya götürdüm. Bu 1990’lı yılların başındaydı. Tam Kastamonu sınırının kapısında, sınırına girerken, 50 Kıbrıs gazisi bizi karşıladı. Orada çok duygusal anlar yaşandı. Kastamonulu gazilerimizin heyecandan gözlerinden yaşlar akıyordu, Denktaş’la kucaklaşmaları görülecek bir olaydı. Denktaş için Kastamonu’da yer yerinden oynadı. Seçim zamanı politikacıların kamyonlar göndererek dağ köylerinden şehre indirdikleri köylüler bu sefer kendileri geldiler, sırf Denktaş’a dokunmak için, onun elini sıkmak için. Yani Kıbrıslı soydaşlarımızın ceffelkalem “besleme” diye nitelenmesi sadece yavru vatandaki soydaşlarımızı değil, eminim, anavatandaki kayda değer bir kitleyi de üzmüştür değerli arkadaşlarım.

Bildiğiniz gibi “Bıçak yarası kapanır, dil yarası kapanmaz.” diye bir halk sözü vardır. Benim naçizane, Sayın Başbakana tavsiyem, Kuzey Kıbrıs’taki ve Kastamonu ile onun dışındaki kahramanlarımızın gönlünü almasıdır.

MEHMET DOMAÇ (İstanbul) – Ne alakası var?

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Size yakışmıyor.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Ben, şimdi, burada sözlerime son veriyorum, tekrar huzurunuza gelip devam edeceğim.(CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, biraz önce Kıbrıs’taki durumdan size bahsettim. Bıraktığım noktadan devam ediyorum.

Benim kanımca, Sayın Başbakana Kıbrıs konusunda akıl verenlerin çok büyük hatalar yaptıklarını düşünüyorum. Bilgisizlikleri yüzünden millî çıkarlarına zarar verdikleri kanısındayım.

Nitekim, değerli arkadaşlarım, KKTC’ye yedi ay önce atanan ve gerek toplumun gerek siyasilerin sempatisini kazanmış bulunan Lefkoşa Büyükelçimiz Kaya Türkmen’in görevden alınarak yerine, Kıbrıslı Türkler gözünde hiç popüler olmayan, Yardım Heyeti Başkanı Halil İbrahim Akça’nın atanması son derece yanlış olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, anlaşılan Akça’nın, KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile de ciddi sorunları vardır. Nitekim, Sayın Eroğlu’nun, Halil İbrahim Akça hakkında Ankara’ya şikâyet mektupları göndermiş olduğuna ilişkin haberler gazetelerde yayınlandı ve bunlar yalanlanmadı. Sayın Akça hakkında hiçbir değerlendirme yapmıyorum. Kendisi iyi bir bürokrat olabilir. Mesele şudur değerli arkadaşlarım: Mesele, Akça’nın, şu sırada Kuzey Kıbrıs’ta halk indinde istenmeyen bir kişi olarak algılanması ve bu konumdaki bir kişinin popüler, saygı duyulan, sevilen ve meziyetleri hususunda herkesin söz birliği ettiği bir büyükelçinin yerine atanmasıdır. Bu konumdaki bir kişinin KKTC’ye büyükelçi olarak atanması ancak Kıbrıslı Türklere bir ders vermek, onları cezalandırmak ve KKTC yönetiminin itibar ve gururunu kırmak niyetiyle yapılabilir. Ankara bu tutumuyla, tepedeki Cumhurbaşkanından tarladaki Kıbrıs Türk’üne kadar şu mesajı vermiyor mu değerli arkadaşlarım? “Sizin hissiyatınız, talepleriniz, tepkileriniz bana vız gelir, ben bildiğimi okurum.”

Değerli arkadaşlarım, sömürgeci devletler dahi sömürgelerine karşı daha dikkatli hareket ederler, onları aşağılayıcı, horlayıcı, gururlarını incitici muamele yapmaktan kaçınırlar.

Bakınız değerli arkadaşlarım, Kıbrıs’ı çok iyi tanıyan değerli gazeteci ve Milliyet gazetesi yazarı Metin Münir bugünkü makalesinde ne diyor bu konuda? “Adalet ve Kalkınma Partisi gittikçe artan bir oranda Kıbrıs’a sömürge muamelesi yapıyor ve oranın yerli halkına saygısızlık yapıyor. Bu tutumu değiştirmesini öneririm. Çünkü halkın duyduğu infial Türkiye’de hissedilenden çok daha derindir ve sonuçları sanıldığından daha vahim olabilir.”

Yeni büyükelçi atanmasına dönersek, bu şekilde bir metazori atama ile ben, Halil İbrahim Akça’ya da, KKTC Yönetimine de Türkiye’de kötülük yapıldığı kanısındayım. Ankara ile Kıbrıslı Türkler arasında tansiyonun artması değerli arkadaşlarım, yeni büyükelçinin işini yapmasını zorlaştıracaktır. KKTC’nin Ankara ile iletişimi aksayacaktır. Kıbrıs sorununa ilişkin müzakerelerin sürdürüldüğü şu sırada sağlıklı bir diyalog eksikliğinden Türkiye’nin çıkarları zarar görecektir.

Evet değerli milletvekilleri, söyleyin bana, Kıbrıs Rum Yönetimini mutlu etmek ve ödüllendirmek için daha başka ne yapılabilirdi? Evet değerli arkadaşlarım, düşman sevindirmekte çok mahiriz.

Bu işte bir başka garabet daha var, onu da dikkatinize getireyim: Sayın Başbakan, Hüsnü Mübarek’e, sonunun bir kefen ile 2 metrelik bir çukur olduğunu hatırlattı, iyi de yaptı. Aynı zamanda Mübarek’i Mısır halkının taleplerini dikkate almaya çağırdı, “Halkın sesine kulak ver, duyarsız olma. Yoksa akıbetin iyi olmaz.” dedi. Ama Kuzey Kıbrıs Türklerine gelince, Sayın Başbakan onların sesine kulağını kapatıyor, onlara diyor ki: “Sizi gidi beslemeler. Yardım Kurulu Başkanına karşı olmak, onu beğenmemek sizin ne haddinize? Sizin tepkileriniz, talepleriniz, toplumsal iradeniz benim için sıfır yazar. İşte o istemediğiniz adamı büyükelçi yapayım da görün.” Bu acı bir durum değerli arkadaşlarım. Mısır halkı, hatta Kıbrıs Türkleri köle mi?

Teşekkür ediyorum değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: