Bu silahlar hangi karanlık amaçlara hizmet için ülkemizde ?

20 12 2010

TBMM 23. Dönem 5. Yasama Yılı 37. Birleşim

Dışişleri Bakanlığı’nın 2011 yılı bütçesi hakkında CHP Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Türk dış politikasının öncelikli hedefi, Türkiye’nin ulusal ve toprak bütünlüğünün korunması ve ülkemizin karşılaştığı bu tür tehditlerin bertaraf edilmesidir.

Dış politikamızın başarısı da, her şeyden önce bu görevi yerine getirip getirmediğiyle ölçülür.

Halen Türkiye’nin karşılaştığı yaşamsal tehdit PKK teröründen kaynaklanıyor.

Bu tehdidin iç boyutunun yanında bir de soruna çözüm arayışlarını çıkmaza sokan dış boyutu vardır. Konuşmamda, Türkiye’nin belini büken bu dış boyutun etkisizleştirilmesi hususunda Türk dış politikasının üstüne düşen önemli görevi yerine getirip getirmediği sorusuna yanıt arayacağım.

Terörle mücadelede Türkiye’nin ne durumda olduğuna göz attığımız zaman çok karanlık ve endişe verici bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Terörle silahlı mücadele alanında stratejik üstünlük PKK’nın eline geçmiş, Hükümet seçim öncesi dönemde PKK’nın terör eylemlerinde bulunmamasını sağlamak ve siyasi rant elde etmek amacıyla terör örgütüyle müzakere ve pazarlık sürecini başlatmıştır. Bu süreçte, “Öcalan-Kandil ekseni”, “Demokratik Çözüm” adı verdiği şartları devlete veya Hükümete – gerçekte ikisi arasında bir fark yoktur- dayatmaya çalışmıştır.

“Öcalan-Kandil” ekseninin masaya koyduğu “Demokratik Çözüm” projesi, Anayasada vatandaşlık tanımının değiştirilmesini, Kürt kimliğinin Anayasa’da güvence altına alınmasını, Kürtçe eğitim ve öğretime geçilmesini, Güneydoğu’da özerklik ilanını ve Öcalan’ı da kapsayan bir genel af çıkarılmasını öngörüyor.

Öcalan üç gün önce avukatları vasıtasıyla bir açıklama yaparak “Demokratik Çözüm” şartları kabul edilmediği takdirde korkunç bir iç savaş başlatacağı tehdidinde bulundu. Açıklamanın bazı bölümlerini okuyorum:

“Çok önemli bir 6 aya giriyoruz. Bu 6 ay iyi değerlendirilirse, çözüme kapı aralanabilir. Aksi taktirde kimsenin hesaplamayacağı kadar korkunç bir savaş gelişebilir.

Olumlu gelişmeler olmazsa Haziran’ı beklemem Mart’ta da aradan çekilirim. Önümüzdeki 6 ay Demokratik çözüm için son şanstır. Aksi taktirde çatışmalar başlar, korkunç bir savaş gelişebilir.

Ben Diyarbakır’ı da böyle tutamam. Ünlü bir tarihçi ‘Böyle dönemlerde ya ölürsün ya öldürürsün, gerisi yoktur’ diyor.

Çözüm gelişmezse bizi böyle bir dönem bekliyor. Kimin öldürüleceği de belli olmaz, herkes tehlike altındadır. Bu ülkenin cumhurbaşkanı bile ağzında köpüklerle öldü. Çözümsüzlük uzarsa Türkiye’yi de böyle büyük tehlikeler bekliyor, onun için bu örneği veriyorum.”

Şimdi, “Bu ne rezalet… Böyle dehşet verici bir ültimatomu Stalin bile Türkiye’ye verememişti” diyeceksiniz.
Evet, terörist başı, Mart ayına kadar şartları kabul edilmediği takdirde, Türkiye’de kimin ölüp kimim kalacağı belli olmayan korkunç bir savaşı başlatacağı tehdidini savuruyor ve hedef tahtasının başına Cumhurbaşkanını koymaya da cüret ediyor.

Türkiye bu akla durgunluk veren noktaya nasıl geldi? Bu soruyu yanıtlamak zor değil. Bu noktaya iktidarın şu dört hatasında ısrar etmesi sonucunda gelinmiştir:

(1) ‘’ Kürt Açılımı ‘’ veya ‘’ Demokratik Açılım ‘’ denilen girişimin sakat temeller üzerine bina edilmesi.

(2) Terörle mücadelede aşırı zafiyete düşülmesi.

(3) Siyasi rant hesabıyla PKK ile mütareke yapılması ve müzakereye oturulması.

(4) PKK’nın elindeki silahı bırakmamakta ısrar etmesine rağmen, devletin örgütle müzakereye oturmayı kabul etmesinin “Öcalan-Kandil ekseni” tarafından Hükümet’in teslim bayrağını çekmesi olarak yorumlanması.

Çizdiğim bu tablo, şu iki gerçeğin zihnimize kazınmasını zorunlu kılıyor:

Birincisi, teslimiyetçi bir zihniyetle iç barışın sağlanamayacağıdır.

İkinci gerçek de, PKK’nın kuzey Irak’taki dağ kadrosu tasfiye edilmeden, Türkiye’nin ne PKK, ne de Kürt sorununa kalıcı bir çözüm bulamayacağıdır.

Evet, bugünkü koşullarda, Türklerle Kürtlerin eşit hukuku paylaşan vatandaşlar olarak huzur, barış ve kardeşlik içinde yaşamalarını sağlayacak, demokratik-sosyo-ekonomik nitelikte sivil önlemlerin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için PKK’nın kuzey Irak’taki vurucu gücünün muhakkak tasfiye edilmesi gerekiyor.

İşte bu noktada, diplomasinin de devreye girmesi zorunlu oluyor.

Burada bir gerçeği de tüm açıklığıyla dile getirelim. PKK’nın hayatta kalmasını ve vurucu gücünü muhafaza etmesini sağlayan ABD’dir.

Amerika’nın, Irak’ı işgal ettikten sonraki dönemde, Türkiye’ye karşı ikiyüzlü bir siyaset uyguladığı artık tamamen açığa çıkmıştır.

ABD bir yandan, PKK ile mücadelede yanımızda olduğu izlenimini yaptığı açıklamalar ve sağladığı bazı jest niteliğindeki desteklerle yaratmaya çalışmıştır. Ama öte yandan da PKK’nın tasfiyesi için gerekli boyutta desteği Türkiye’ye hiçbir zaman vermemiş, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kuzey Irak bölgesine etkin ve sonuç alacak nitelikte bir kara operasyonunda bulunmasını önlemiştir.

Bu bağlamda ABD, himayesine aldığı Barzani’nin de PKK’yı barındırmasına, korumasına ve lojistik ihtiyaçlarının karşılamasında yardımcı olmasına yeşil ışık yakmıştır.

Washington’un NATO müttefiki Türkiye’ye karşı böylesine hasmane bir tutum içine girmesinin üç nedeni vardır.

Birinci nedeni, tarihte ilk defa olarak Ortadoğu bölgesindeki tüm Kürt örgüt ve faaliyetleri ABD’nin denetim ve kontrolü altına girmiştir. Bu şekilde Washington, icabında bölge jeopolitiğinin dizaynında kullanabileceği müthiş bir diplomatik levyeye sahip olmuştur.

Bugünün koşullarında Barzani de, Öcalan da, PKK da, PEJAK da, ABD’nin piyonları konumundadırlar…
Washington, PKK’dan ABD’nin Ortadoğu stratejisinde bir manipülasyon aracı olarak yararlanıyor. PKK’nın uzantısı olan PEJAK’ı İran’da rejimi çökertmek için kullanıyor. PKK içindeki Suriyeli elemanları Suriye’ye karşı kullanmayı tasarlıyor. Bu nedenlerle, PKK’nın tasfiyesini arzu etmiyor.

İkinci neden, Obama yönetiminin, Irak’ın parçalanması durumunda kuzeyde kurulacak bağımsız Kürt devletine yerleşerek, burayı bir askeri üsse dönüştürme ve Ortadoğu stratejisinin önemli bir dayanak noktası yapmayı öngören bir planı bulunmasıdır.

Washington bu nedenle de, Barzani’ye kol kanat geriyor ve kaprislerine boyun eğiyor.

ABD’nin Türkiye’ye karşı Kürt kartını oynamasının üçüncü nedeni ise, Obama yönetiminin ABD’nin baş düşmanı olarak gördüğü İran’a, AKP iktidarının destek verdiğine inanmasıdır.

Ankara’nın İran’a yönelik politikası, Washington tarafından, İran’ın siyasi ve ekonomik baskı ve yaptırımlara karşı direncini artırdığı ve nükleer silah üretmesine yardımcı olduğu şeklinde algılanıyor ve herzaman açığa vurulmasa da ciddi tepkilere yol açıyor.

Bu bağlamda, Başkan Obama’nın kamuoyunda popülaritesini hayli yitirmiş olması nedeniyle İran’ı dize getirerek sağlayacağı başarının, 2012‘de yapılacak başkanlık seçimlerini kazanmasını garanti edeceği yolundaki görüşün, Amerika’daki siyaset kulislerinde genellikle paylaşıldığı da Ankara tarafından gözden kaçırılmamalıdır.

Ankara’nın azami dikkatle değerlendirmesi gereken husus, başta Amerika olmak üzere, tüm Batı dünyası ile tüm Arap aleminin üzerinde ittifak ettikleri görüştür. Bu da, İran’ın nükleer silah yapmak hususunda kararlı olduğu ve Ortadoğu’nun bir cehenneme dönmemesi için İran’ın bu ihtirasının mutlaka önlenmesinin zorunlu olduğudur.

AKP iktidarı bu görüşte olmayabilir. Ancak, izlediği politikanın Türkiye’ye çıkardığı ve çıkaracağı ağır faturanın hesabını gerçekçi bir şekilde yaptığı söylenebilir mi?

Şurası bilinen bir şey ki, Türk Hükümeti’nin İran politikası Obama yönetiminin tüylerini diken diken ediyor ve bu rahatsızlık nedeniyle, “Türkler ABD’nin baş düşmanına ve maruz kaldığı tehdide açıktan destek veriyorlarsa, biz neden onların karşılaştığı PKK tehdidine duyarlı olalım?” şeklinde bir tepkiye yol açıyor.

Bu tepkinin fiiliyata intikali de, Washington tarafından, PKK örgütünün kuzey Irak’taki vurucu gücünün ayakta kalmasını temin eden şartların yaratılmasına ve örgüte Barzani vasıtasıyla moral ve maddi destek sağlanması şeklinde oluyor.

ABD’nin dostlukla bağdaşmayan bu davranışı, dış politikamızın enine boyuna bir sorgulanmaya tabi tutulmasını gerektirmiyor mu?

Bu söylediklerimiz, Türkiye ile Amerika’nın ilişkilerini ortaklaşa masaya yatırarak etraflı bir değerlendirme ve karşılıklı ayarlamalara tabi tutmalarının çok acil ve ciddi bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığını göstermiyor mu?

Bu toplantıda,Türk Hükümeti, ABD’li muhataplarına, Washington’un kuzey Irak’a yönelik politikasının PKK’ya destek sağlanmasına yol açarak Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarına zarar verdiğini ve bu politikanın uygulanmasının sürdürülmesi halinde, Türk kamuoyunun tepkisi nedeniyle, Türkiye ile Amerika arasındaki askeri ve siyasi işbirliğinin ve kurumsal ittifak ilişkilerinin tehlikeye düşeceğini en çarpıcı ifadelerle ortaya koymalıdır.

Bu ortak değerlendirmenin amacı tabiatıyla, Amerika’nın da görüş ve duyarlılıklarının özenle dikkate alınması suretiyle, ilişkilerin, müttefik ilişkilerine ve işbirliğine yaraşır şekilde karşılıklı çıkar ve yarar dengesine oturtulması olacaktır.

Bu ortak çalışmanın yapılmasını ve sonuçları hakkında TBMM’ye bilgi verilmesini Hükümete önemle tavsiye ediyoruz.

Sözlerime son verirken, açıklanan WikiLeaks belgeleri arasında bulunan Almanya’daki ABD Büyükelçisi tarafından Washington’a gönderilen 12 Kasım 2009 tarihli gizli rapora temas edeceğim.

Raporda, ABD Dışişleri Bakanlığı Bakan yardımcısı Philip Gordon’un, Alman muhatabına Türkiye’deki İncirlik üssünde ABD’nin nükleer silahlarının mevcut olduğunu açıklayan ifadesi yer alıyor.

Hemen belirtelim ki, İncirlik’te 90 adet B61 tipi taktik nükleer bombanın sığınaklarda muhafaza edildiği, daha önce yayınlanan ABD Hava Kuvvetleri Komutanlığı kaynaklı bilgileri içeren belgelerde açıklanmıştı. Şimdi bu bilgiler doğrulanmış olmaktadır.

Soğuk Savaş döneminde Warşova Paktı ile Sovyetler Birliği’ne karşı düzenlenen NATO savunma planları çerçevesinde Türkiye’de konuşlanmış bulunan bu nükleer bombaların o dönemde bir gerekçesi mevcuttu.

Ancak Varşova Paktı çökmüştür. Rusya Türkiye için bir tehdit kaynağı olmaktan çıkmıştır. Bu itibarla, bu silahların hala İncirlik’te muhafaza edilmesi için hiçbir izah edilebilir gerekçe mevcut değildir.

Ben şimdi Sayın Davutoğlu’na soruyorum, bu silahları hangi karanlık amaçlara hizmet için ülkemizde konuşlandırıyorsunuz?

Yunanistan Araxos Hava Üssü’ndeki ayni tip nükleer silahları topraklarından çıkarmışken, Türkiye bunları neden hala muhafaza ediyor?

Yunanistan’ın yaptığı gibi, bu silahları hemen Türkiye’den def ediniz…

Silahların Türkiye’den çıkarılması, İran’ı ve diğer bazı Ortadoğu ülkelerini, Türkiye’nin kontrolünde olmayan bu silahlara karşı duydukları endişeden kurtaracaktır.

Diğer taraftan, Türkiye’nin kendi üstüne düşeni yapmış olması, bölge barış ve istikrarı açısından fevkalade önemli olan 2012 yılında toplanacak Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılması konferansında çok daha etkili ve yapıcı bir rol oynamasını sağlayacaktır.

Zaman darlığı nedeniyle, ABD Temsilciler Meclisi’ne sunulması sözkonusu olan Ermeni karar tasarıları ve rafa kaldırılan protokoller konusu ile füze kalkanı meselesini ele alamadık. Önümüzdeki günlerde çıkacak fırsatlardan yararlanarak bu konulardaki görüşlerimizi de açıklayacağız.

Bu düşüncelerle, bütçenin hayırlı olmasını diliyor ve Yüce Meclis’e saygılarımı sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: