Wikileaks Belgeleri ve Türkiye

9 12 2010

Cumhuriyet Gazetesi 09 Aralık 2010

Davutoğlu, Clinton’la görüşmesinin ardından “Clinton Türkiye’den özür diledi” şeklinde bir açıklama yaptı. Oysa, gerçekte Clinton’un Türkiye’den özür dilemediği, sadece gizli kalması gereken belgelerin açıklanması nedeniyle derinden üzüntü duyduğunu söylediği ortaya çıktı. TBMM kürsüsünden de açıkladım. Yalan söylemeyi itiyat haline getirmiş bir Dışişleri Bakanımız var.

Wikileaks ifşaatının ABD dış politikasına çok ağır zararlar vereceğinin ve bazı devletlerle arasında skandal boyunda krizlere yol açacağının ortaya çıkması, bu sızmaların ABD tarafından yürütülen bir “dezenformasyon” ve “manipülasyon” operasyonu olduğu yolundaki iddiaların inandırıcılığını kaybetmesine yol açtı. Halen, ifşaattan en çok zarar görenlerin başında, ABD büyükelçisinin portresini “Nezaket ziyaretimde uyuyakaldı. Yorgun ve aklı başka yerde görünüyor” şeklinde çizdiği İtalyan Başbakanı Berlusconi ile mafya babası olarak tanımlanan ve mafyaya siyasi suçlar işlettiği iddia edilen Başbakan Putin geliyor. Belgeler, her ikisi hakkında fevkalade hakaretamiz ve küçültücü olayları ve akçalı yolsuzluk iddialarını içeriyor.

Bu durumda AKP iktidarının, Wikileaks sızmalarının arkasında ABD ve İsrail’in bulunduğu ve gerçekte AKP iktidarı ile Başbakan Erdoğan’ı ve çevresini hedef alan bir komplo olduğu yolundaki iddiası da çöküverdi. Ancak, belgelerde yer alan, Başbakan Erdoğan’ın, “vizyonsuz” , “okumayan” ve “dizginsiz hırsa sahip” olduğu, ayrıca “İsviçre bankalarında hesapları bulunduğu”, Başbakan’ın danışmanlarının ve çevresinin, “sığ”, “yeteneksiz” , “yalaka” ve “yolsuzluğa bulaşmış” kişilerden oluştuğu, Davutoğlu’nun “olağanüstü tehlikeli ve deli” bir kişi olduğu, Hükümetin dış politikasının ise “İslami eğilimli” ve “ Rolls Royce ihtirasına ama Rover gücüne sahip bulunduğu” yolundaki iddia ve yorumlar, AKP iktidarını öfkelendirmeye devam ediyor.

Bu nedenle, iktidar ve yandaş basın, ABD büyükelçilik raporlarının gerçek dışı bilgileri ve “uydurma iftira ve söylentileri” içerdiğine Türk kamuoyunu inandırmak için, bunları “sığ”, “kalitesiz”, “dedikodudan başka bir şey olmayan”, “ciddiyetten uzak” ve “önemsenmemesi gereken” belgeler olarak niteleyen yoğun bir psikolojik harekȃta girişmiş bulunuyor. Başbakan da kendisi hakkındaki iftiraları “araştırıp soruşturmadan” rapor eden ABD büyükelçileri hakkında yargı yoluna başvuracağını söyledi ve bu diplomatların ABD yönetimince de cezalandırılmasını istedi.

Başvurulabilecek hukuk yolu yok

Ne var ki, 2 Aralık’ta ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Sözcüsü Philip Crowley, “Büyükelçilerimiz ve konsoloslarımızın yaptığı mükemmel işi inkȃr etmiyoruz” diyerek, ABD’li diplomatların görevlerini ifa ediş tarzlarının sorgulanmayacağının altını çizdi. Bunu takiben 3 Aralıkta Yabancı Basın Merkezi’nde de ABD diplomatlarına yönelik olarak herhangi bir yasal girişimde bulunulmayacağını açıkladı. Bu yaklaşımla, Obama yönetimi, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin diplomatlara yargı bağışıklığı öngören 39/2 maddesini deldirmeyeceği hususundaki kararlılığını ve diplomatlarına karşı açılabilecek davalara karşı tutum aldığını da ortaya koymuş oldu.

ABD’ye ve diplomatlarına karşı başvurulabilecek hukuk yollarına gelince, bu alanda işlerliği olan bir seçenekten söz etmek şu nedenlerle gerçekçi değil:
1) Bir devletin başka bir devleti yargılama yetkisi olmadığını öngören uluslararası hukuk kuralı nedeniyle, belgelerin yayımlanmasındaki kusur veya ihmali nedeniyle ABD’ye karşı Türk mahkemelerinde dava açılamaz.

2) ABD federal mahkemelerinde belgelerin yayımlanmasından zarar gören kişiler, örneğin bazı bakanlar veya Başbakan’a yakın işadamları ABD’ye karşı tazminat davası açabilirler. Ancak, tarafların kirli çamaşırlarının aleniyete dökülmesine yol açacak böyle bir yargı sürecinin davacıya zarar vermesi olasılığı yüksektir. Bu nedenle uygulanabilir bir seçenek değildir.

3) ABD, Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) yargı yetkisini kabul etmiyor. Bu nedenle, sorunun UAD’ye götürülmesi için, Türkiye’nin önce ABD’yle arasında tazminat konusunda bir anlaşmazlık yaratması, sonra da ABD’yi Divan’ın yargı yetkisini tanıyan bir beyanda bulunmaya ikna etmesi gerekiyor. Bu da mümkün değil. Bu hususlar, Başbakan Erdoğan’ın yargı konusunu diline pelesenk etmesinin kendini avutmaktan başka bir şeye yaramadığını ortaya koyuyor.

Davutoğlu alnımı karışlayacak mı?

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 29 Kasım’da ABD Dışişleri bakanı Hillary Clinton’la görüşmesinin ardından, Clinton’un Wikileaks belgeleriyle ilgili olarak “Türkiye’den özür dilediğini” alayıvala ile ilȃn etmişti. Akşam Genel Yayın Müdürü İsmail Küçükkaya bu işte bir bit yeniği olduğunu hissetmiş ki Bakan’a “ Clinton’un özür ifadesinin net olup olmadığını” sormak ihtiyacını duymuş. Davutoğlu bu soruya verdiği cevap şöyle : “Açıkça özür dilendi bizden. Birileri karşımıza çıkar aksini söylerse alnını karışlarım” (Akşam, 03/12/2010). Oysa, AFP ajansının 30 Kasım tarihli Washington kaynaklı haberinde yer alan şu ifadeler Davutoğlu’nu kesin kes yalanlıyor: “Davutoğlu’yla toplantıdan sonra Clinton, ABD’nin gizli olması gereken belgelerin açığa çıkmış olmasından dolayı derinden üzüntü duyduğunu söyledi.” Hemen belirtelim ki, Davit Crowley de 2 Kasım’daki basın toplantısında Clinton’un özür dilemeyip üzüntüsünü beyan ettiğini vurgulamıştır.

Clinton’un açıklaması, Davutoğlu’nun bir nefeste iki katmerli yalan söylediğini ortaya koyuyor. Birincisi, Clinton özür dilememiş, üzüntü beyan etmiştir. İkincisi, Clinton’un derin üzüntüsünün nedeni belgelerin Türkiye’de yarattığı rahatsızlık değil, gizli belgelerin yasa dışı yollardan açıklanmış olmasıdır. TBMM kürsüsünden de açıklamış olduğum üzere, Davutoğlu yalan söylemeyi bir alışkanlık haline getirmiştir. Nitekim, Davutoğlu, İsrail askerlerinin Mavi Marmara gemisine saldırısı olayının Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde görüşülmesinin ardından yayımlanan Başkanlık açıklamasında İsrail’in kınanmasını sağlamış olduğunu bir başarı olarak ilan etmişti. Oysa, İsrail kınanmamış, gemideki direnişçilerle birlikte İsrail askerlerinin eylemleri kınanmıştı.

Füze kalkanı İran’a yönelik ve İsrail’i koruyor

Dış politikada yalana başvurularak sağlanan kazancın kısa vadeli olacağı ve ülkenin güvenilirliği ve inandırıcılığı üzerinde telafi edilemez zararlar yaratacağı bilinmelidir. Bu endişeyi, Wikileaks belgeleri arasındaki 1 Aralık 2010 tarihli ve 09ANKARA 1472 sayılı raporun incelenmesi sırasında duymamak kabil değil. Rapor, projenin kesinkes İran’a karşı olduğunun ve İsrail’i koruma amacını güttüğünün kesinkes bilinmesine rağmen Başbakan Erdoğan’ın NATO çatısı altında uygulandığı takdirde Türkiye’nin projeye katılacağını muhataplarına söylediğini açıklıyor. AKP iktidarının Amerikalılardan talep ettiği husus, İran’ın “kör kör gözüme” hedef olduğunun ilan edilmemesi suretiyle İran’ın kandırılabilmesi için zemin hazırlanmasıdır. Bütün bunlar, Davutoğlu’nun, Lizbon zirvesinde “Türkiye’nin çabasıyla İran’ın NATO açısından ana tehdit odağı olarak kabul edilmemesini sağlandı” yolundaki açıklamasının bir başka kuyruklu yalan olduğunu gösteriyor.

Esasında ABD büyükelçilerinin raporlarının çoğunun, analitik değeri olan ve AKP iktidarının politikalarını ve siyaset felsefesini derinlemesine değerlendiren belgeler olduğu görülüyor. Uluslararası ilişkilerde karşı tarafın ne düşündüğünü bilmek en önemli kozlardan biridir. Türkiye’ye komşu ülkelerin politikalarını da değerlendiren Wikileaks belgeleri, Türk siyaset adamları için bir hazine değerindedir. Belgelerden çıkarılacak önemli dersler vardır. Örneğin, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin liderleri, ısrarla ve biran evvel ABD’nin İran’ı vurmasını istiyorlar. Bu ülkeler İsrail’i kendilerine İran’dan çok daha yakın görüyorlar. Bu konjonktür, Suudi Arabistan’ın İsrail uçaklarına İran’ı bombardıman için hava sahasını açacağını ortaya koyuyor. Bu ortamda ABD Savunma Bakanı Gates de Savunma Bakanımız Vecdi Gönül’e “İsrail İran’ı vurabilir” demiştir. Bunun anlamı, İsrail’in İran’a muhtemel saldırısına ABD’nin yeşil ışık yaktığından başka bir şey olabilir mi?

İsviçre’deki hesaplar

Başbakan’ın İsviçre bankalarındaki hesaplarına ilişkin iddialar hakkında Kılıçdaroğlu ölçülü ve dikkatli bir açıklama yapmıştı. Buna rağmen Başbakan’ın “Wikileaks hezeyanlarına sarılıp bunları siyaset malzemesi yapmak, fırsatçılıktır, alçaklıktır, seviyesizliktir” demesi iç siyasette tansiyonu tırmandırdı. Başbakan’ın bununla da yetinmeyerek aynı hakaretamiz ifadeleri medyaya karşı da kullanması ve bu haberleri manşet yapanların akıbetlerinin Silivri cezaevi olacağını ima eden sözler söyleyerek medyaya karşı terör havası estirmesi son derece talihsiz bir olay oldu. Bu tehdidin Türkiye’de esasen baskı altında bulunan basın özgürlüğü üzerinde daha da kısıtlayıcı etkiler yaratacağı kuşkusuzdur. Kılıçdaroğlu’nun, “mali sicilinin ve mali geçmişinin temiz olmadığını” ileri sürdüğü Başbakan’ı televizyonda tartışmaya davet etmesi, Wikileaks belgelerindeki yolsuzluk iddialarının seçim kampanyası sırasında hayli işleneceğine işaret ediyor.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: