NATO stratejik konsepti ile füze kalkanı projesinin Türk-İran ilişkilerindeki etkileri

25 11 2010

ORSAM 25 Kasım 2010

” Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) tarafından Jeopolitik Toplantılar dizisinin 15.’si 25 Kasım 2010’da ORSAM Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Toplantıda “Türkiye’nin İran Politikası” ele alındı. Oturum başkanlığını ORSAM Başdanışmanı E. Tümgeneral Armağan Kuloğlu’nun yaptığı toplantıya konuşmacı olarak Milletvekili E. Büyükelçi Sayın Şükrü Elekdağ, Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Sayın Mehmet Şahin, 21. Yy. Türkiye Enstitüsü İran Uzmanı Sayın Arif Keskin ve Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın Metehan Demir katıldı.

Toplantıdaki değerlendirmelerin tam metni ve elde edilen sonuçlar için lütfen tıklayınız.

http://www.orsam.org.tr/tr/etkinlikgoster.aspx?ID=213

Teşekkürler sayın başkan. Bugün benim ele alacağım konu NATO stratejik konsepti ile füze kalkanı projesinin Türk-İran ilişkilerindeki etkileri olacak.

Lizbon’da kabul edilen NATO’nun yeni tehdit algılamalan ile uygulanacak olan füze kalkan projesi, Türkiye-İran ilişkilerinin geleceğini temelden etkileyecek faktörleri oluşturacaktır. Hem de füze kalkam projesinin dizayn edilmesinde baş aktör ABD’dir. Bu bakımdan ABD’nin İran’a bakışı sağlıklı bir bakımdan değerlendirebilmemiz söz konusu stratejik konsept ve proje ile ulaşılmak istenilen hedefler hakkmda gerçekçi görüşlere sahip olmamızı sağlayacaktır.

ABD’nin stratejisi açısmdan, nükleer silahlara sahip Iran mutlaka bertaraf edilmelisi gereken bir devlertir. ABD’nin dimyada stratejik hâkimiyetini sürdürmesinin temel koşullarmı ve hedeflerini saptar. Bu koşullarm en başında da ABD’nin Körfez Bölgesi’ndeki enerji kaynaklarmm kontrohmde tekele sahip olması gerekir. Büyük stratejiye göre ABD Körfez Bölgesi’nde enerji konusundaki çıkarları açısmdan tek başma hareket etme serbestisine her zaman sahip olabilmelidir. Bu serbestliği smırlayıcı, dengeleyici veya engelleyici başka hiçbir gücün oluşamamasma izin vermemelidir. ABD şu anda İran’ı Körfez Bölgesi’nde kendi tekelci gücünü tehdit eden bir unsur olarak görmektedir. ABD açısmdan İran bugün bir ahtapot gibi Ortadoğu’nun her yönüne oluşan kolları ile olayları etkileme ve ABD’nin bölgede en hassas çıkarlarma ciddi boyutlarda zarar verme imkânmı kazanmıştır. Nitekim Irak’ta yeni hükümetin kurulmasmdan sonra İran çok daha etkili olmuş ve İran eğilimli bir yönetimi hükümete getirmiştir. Irak’ta devletin her kademesinde etkinliği hissedilen Tahran’m bu ülkenin istikrarını her an sarsabilecek unsurları elinde tutmaktadır. İran’m, İsrail kuvvetlerine karşı direnişiyle kendini kanıtlayan Hizbullah terör örgütü üzerindeki nüfuzu sayesinde, İran’m etki alanmı Akdeniz sahillerine kadar hissetmek mümkündür. Ahmedinejad’m Lübnan’ı ziyareti de İran’m bu ülke üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu bizlere göstermiştir. İran’m, Filistin sorununda etkin olan Hamas ile ilişkileri çok kuwetlidir. Bu nedenle Filistin sorununun çözümü veya çözümsüzlüğü konusunda Tahran’m etkisi tartışma götürmez. Bunlara ilaveten Basra Körfezi’nin batı sahillerindeki petrol ve Gazze’de ki Arap aşiretleri ki bunlarm Suudi Arabistan’a kadar kuvvetleri var. Bu cemaatler üzerindeki etkisi de kuwetli olan Iran, bu azmlıklara gerekirse yönetimleri aleyhlerine harekete geçirme imkânma sahiptirler. İran’m Afganistan’da Taliban ile bağları bulunması ve Kabil’de etkisinin başkan Karzai’ye kadar uzaması da İran’m bölgede hegemon bir güç olduğunu bizlere gösterir.
Irak’m etnik ve fay hatları neticesinde parçalanmasıdır ki, bu çok da uzak bir ihtimal değildir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi İran’m güç ve nüfuzunun daha da artmasma yol açacak bir gelişmeyi tetikleyecektir. Bu durumda Irak’m güneyinde doğacak boşluk İran tarafmdan doldurulacak ve Irak petrol rezervlerinin %65 ila 70’ine sahip olacak; Tahran’m vesayeti altmda bir Şii devleti kurulacaktır. Bunu, ABD Kuzey Irak’ta kurulacak olan Kürt devletine yerleşerek askeri bir güç haline dönüştürecekse de bu yeni jeopolitik şekillenmede Körfezin iki kıyısmda Şii devletler tarafmdan kontrol edilecek olması ABD için bir kâbus olacaktır. Bu konumdaki bir İran’m bir de nükleer silaha sahip olması olasılığı ABD’nin büyük stratejisi açısmdan kabul edilemez ve mutlaka etkisiz hale getirilmesi gereken bir tehdit niteliğindedir. ABD’nin bu görüşü AB’nin başat ülkeleri tarafmdan da paylaşılmaktadır. Kısacası Lizbon’da batılı ülkelerin kabul ertiği yeni NATO stratejik konseptinde, nükleer güç olma yolunda ilerleyen, kısa ve orta menzilli balistik füzelere sahip bulunan ve uzun menzilli füze geliştirebilecek olan Iran’ı dünya barış ve istikrarmi tehdit eden ana tehlike kaynağı olarak tanımlamışlar ve NATO’nun gizli harekât belgelerine bu hususu kaydetmişlerdir.

Bu bağlamda NATO üyeleri, İran’m nükleer güce dönüşmesini engellemek amacıyla caydırıcı önlemlere başvurma ve siyasi-askeri yeteneklerini devreye sokma hususunda anlaşmışlardır. Ortaya çıkan bu durumda, Ortadoğu kapsammda bir cephede İran’m bulunduğunu, diğer cephede de NATO devletlerinin bulunduğu bir soğuk savaşa benzetmek tabiidir. Türkiye konumu nedeniyle hem cephe hem de merkez ülkesidir. NATO zirvesinden önce sıfır sorun politikası bağlammda Türkiye’nin İran’dan herhangi bir tehdit algılamadığmı ısrarla açıklamış, 8 Ekim’de NATO zirvesinde Türkiye’nin tutumunu şu şekilde özetlemiştir; NATO’nun tekrar bir cephe veya taraf olduğu bir ülke olmak istemiyoruz. Almacak güvenlik tedbirleri ile dış politika vizyonumuz arasmda çelişki istemiyoruz. Çevremizdeki hiçbir komşumuzdan bir tehdit algılamıyoruz. NATO’ya dönük bir tehdit algılaması mevcut olduğu veya bir komşumuzun tehdit oluşturduğu kanısı içerisinde değiliz. Davutoğlu’nun bu açıklamasmdan sonra AKP iktidarı zevahiri kurtarmak için İran’m ismini kamuya açık belgelerde bir tehdit olarak gösterilmemesi için çalışmıştı. Fransa hariç NATO üyelerinin büyük bir bölümü bu duruma karşı çıkmamıştır. Bu noktada AKP iktidarı Türk basmmm da desteği ile sanki Türkiye’nin gayretiyle İran’m bir tehdit odağı olmadığmm NATO’ya kabul ertirildiği izlenimi yaratılmıştır. Nitekim Lizbon zirvesinden sonra bu basm organları ‘Türkiye NATO’dan istediğini aldı’ manşetleri atarak AKP iktidarmm bu sahte zaferinin kutlamasmı yaptı. Bilindiği üzere NATO’nun yeni stratejik konsepti ABD’nin eski Dışişleri Bakanı tarafmdan yönetilen 12 kişilik bir akil adamlar topluluğu tarafmdan yapılıyor. Bu grubun üyesi olan Ümit Pamir, Cumhuriyet Gazetesi’ne 21 Kasım’da yaptığı açıklamada, başlangıçta İran isminin tehdit odağı olarak strateji belgesinde yer alırken sonradan çıkarılmıştır. Buna rağmen İran’m herhangi bir NATO ülkesine yapacağı bir saldırı sonrasmda, bu saldırmm bütün NATO ülkelerine yapılacağmı bildiren NATO antlaşmasmm 5. maddesinin uygulanışı ile ilgili bir örnek olarak belgede yer aldığmı söylemiştir.

Zirve toplantısmda gazetecilerin sorularmi yanıtlayan Fransa Devlet Başkanı Sarkozy’nin de kamuya açıklanan belgelerde belirtilmemiş olmasma rağmen, biz kediye kedi deriz diyerek İran’m NATO açısmdan gerçek tehdit kaynağı oluşturduğunu kamuoyuna açıklamıştır. NATO çatısı altmda kurulacak füze sistemi, esasmda Başkan Reagan’m yıldız savaşları stratejisinden etkilenerek, Başkan Bush tarafından dizayn edilen ve Başkan Obama tarafından uygulanan bir projedir. Obama füze savaş sistemlerini önce Polonya, ardmdan Çek Cumhuriyeti topraklarmda Iran’a karşı olduğunu belirterek konuşlandırdı. Sisteme batıya karşı oluşturduğunu algılayan Rusya’nm gösterdiği kuwetli tepkiler sonucu projeyi askıya aldı. Buna rağmen ABD proje ile ilgili çalışmaları yeni teknolojilerle takviye ederek geliştirmeye devam etmiştir. Nitekim küresel bir sisteme dönüştürülecek olan ve ilk aşamasmda Avrupa savunmasmi sağlamlaştırmayı öngören aşamalı ve uyarlamalı yaklaşım ile ilgili belgelerde belirtilen projelerdeki Başkan Obama tarafından 17 Eylül 2009 tarihinde ulusal bir proje olarak onaylanmıştır. Bu belgede belirtilen tehdit belirlenmesinde tehdidin hiçbir şekilde Rusya’ya karşı olmadığı, buna mukabil tasarlanan füze savunma sistemlerinin Iran’dan kaynaklanan balistik füze sistemine karşı olduğu vurgulanmaktaydı.
Lizbon’da batı tarafından onaylanması ve Türkiye’nin de onayı ile kabul edilen füze savaş sistemi, işte ABD tarafından geliştirilmiş olan bu sistemdir. Şimdi füze savaş sisteminin iki temel unsurdan, yani füze savaş sistemiyle izleyici radar sistemlerinden oluştuğunu bilmekteyiz. Bunlarm nasıl konuşlandırılacağı önümüzdeki süreçte belirlenecektir. Henüz kesin olarak kararlaştırılmamış olmakla birlikte radarlarm Romanya ve Türkiye topraklarma yerleştirilmesi gerektiği anlaşılıyor, füze savaş sistemleri ise hem karaya hem de doğu Akdeniz ve Egede hareket halinde bulunan gemilere monte edilecektir. Ilk fırlatma aşamasmda saniyede 1200 km’ye ulaşma safhası iması için son derece etkili bir platform oluşturmaktadır. Türkiye’de konuşlanması halinde radarlar İran’m fırlartığı füzelerin yörüngesini saptayarak ve bu bilgiyi ileterek, İran’m füzesinin uçuşunun ilk aşamasmda imha ederek tehdidi daha başlangıçta etkisiz hale getirecektir. Burada önemle belirtilmesi gereken nokta sistemin görevini yapabilmesi için saniyeler içinde yapılması icap ertiğidir. Hedef ülke üzerine mekanizmanm kilitlenmesi ve otomatiğe bağlanması gerekecektir. Ilk evrede füze yok edilemez ise daha yüksek irtifada daha yüksek hızda uçan füzenin imhası çok daha zorlaşacaktır. Başbakan Erdoğan’m 16 Kasım’da yapmış olduğu açıklama yanıltıcıdır. ‘Topraklarımızm genelinde böyle bir şey konuşlanacaksa komuta ve kontrol bizde olmalı aksi takdirde kabulü mümkün olmaz’ demişti. Kendisine birkaç husus anlatıldıktan sonra bu sefer de ‘komuta ve kontrol NATO’da olmalı biz sistemin tamammm da NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk’ demeye başladı. Oysa gerçekte savunduğu yetkinin NATO’da değil Türkiye’de olmuş olması gerektiği idi. Şimdi belirttiğim bütün bu hususlar NATO’nun açık belgelerinde belirtilmese de İran’m füze savaş sisteminin savunması olacağmı göstermektedir. Şimdi bu belirttiğim hususlar AKP iktidarmm bugüne kadar izlediği dış politikanm hayalperest, öngörüden yoksun ve gerçekçilikten uzak olduğunu ortaya koymaktadır.
1. NATO’ya üye ülkeler, kamuya açık olan belgelerde açıkça telaffuz edilmese de kabul ettikleri stratejik konsept belgesi ile İran’ı Dünya barışmı ve istikrarını tehdit eden ana tehdit odağı olarak saptamışlardır. Türkiye de bu karara katılmıştır. Türkiye NATO çerçevesinde kabul ettiği güvenlik önlemleri ile açıkladığı dış politika vizyonu arasmda tam bir zıtlık vardır. Bu gerçekler ışığmda benim İran ile hiçbir sorunum yok demesi mümkün değildir.
2. AKP iktidarı, BM Güvenlik Konseyinde İran’a yaptırım kararmm uygulanmasmda hayır oyu vermişti. Başbakan Erdoğan’m İran’m nükleer silah üretme gibi bir niyeti yok ben buna kefıl oluyorum demişken, Türkiye’nin İran’ı dünya barışmı tehlikeye sokan ana tehdit odağı olmasmı tanımlayan ve bu ülkenin nükleer silahlara sahip bölgesel bir güce dönüşmesini engellemeyi öngören NATO kararma katılması ciddi bir çelişki oluşturuyor. Bu durum AKP dış politikasmm öngörüsüz ve basiretsiz olduğunu bizlere gösteriyor.
3. Füze kalkanı sisteminin radar unsurlarmm Türkiye topraklarmda konuşlandırılması İran tarafmdan hasma hane bir hareket olarak değerlendirilecektir. Asıl İran’m bu projeyi kendisine karşı gerçekleştirmesi kararlaştıran bir saldırıya karşı misillemeye izin vermeyen bir uygulama olarak öngören bir askeri operasyon olarak algılaması kuwetli bir olasılıktır. İran, projeyi ABD veya İsrail tarafından hazırlanan kendisine karşı bir saldm planı olarak görecektir. Türkiye’yi de saldırganların suç ortağı olarak değerlendirecektir.
4. Füze kalkanı projesi otomatik olarak İsrail’i de İran füzelerinden koruyacak bir balistik şemsiye oluşturacaktır. Füze kalkanı projesi nerede kurulursa kurulsun Türk topraklarmda olsun başka bir yerde olsun otomatik olarak israil’i de İran füzelerinden koruyacak bir şemsiye oluşturacaktır. Böyle olunca da Türkiye Müslüman ülkelere karşı olan tutum ve kriterlerini şiddetle eleştiren İsrail’in yanmda olacaktır.
Türkiye NATO kararlarma katılarak doğru mu yaptı? Evet, AKP iktidarı kerhen gönülsüz de olsa NATO’nun Lizbon kararlarma ve bu bağlamda füze kalkanı projesine katılarak doğru olanı yaptı. İki nedenle bu kararlarm dışmda kalamazdı Türkiye.
1. İran’m nükleer bir güç haline gelmesi durumunda büyük Ortadoğu coğrafyasmda bütün dengeleri değiştirecek bir stratejik ağırlık kazanacaktı Iran. Bu durum da Türkiye üzerinde büyük etkiler yaratacaktı. Böyle bir gelişme halinde Türkiye bölgedeki siyasi nüfuzunu kaybetmekle kalmayacaktır aynı zamanda da güvenliği, demokrasisi, laiklik sistemi ciddi bir baskı altmda kalacaktır.
2. ABD ile AB dünya barış ve istikrarmı tehlikeye sokan ana tehdit unsuru olarak İran’ı saptamışlar ve o ülkenin küresel bir güce dönüşmesini engellemek amacıyla caydırıcı önlemlere başvurma ve askeri unsurları kullanmada mutabakata varmışlardır. Böyle bir ortamda Türkiye’nin NATO stratejik konsepti ve bunun uygulama aracı olan füze kalkanı projesine katılmaması hem NATO ile hem de ABD ile arasmda ciddi bir krize yol açacaktı.
İşin başka bir yönü daha var değerli konuklar. Türkiye’nin NATO üyeliği batıdaki ayağıdır. Harta bir ölçüde Türkiye’nin NATO’ya üye olması Türkiye’nin batılı Avrupa kimliğini oluşturmaktadır. Öte yandan Türkiye ile NATO’nun ilişkilerinin zayıflamasmm AB ile ilişkilerinde çok olumsuz etkiler yaratması kaçmılmazdır. Çünkü AB içinde Türkiye’nin en önemli kartı güvenliktir. Türkiye bu kozu kaybettiği andan itibaren ülkemizin AB içindeki karşıtları, Türkiye ile AB arasmdaki hukuki zemini temelden çökertmeye çalışacaklardır.
Sonuç olarak Lizbon zirvesinde AKP iktidarı füze kalkanı projesini onaylamak ile doğru olanı yapmıştır. Türkiye’nin batı zirvesindeki yerini korumuştur. Ancak bu konuda ki kararı bugüne kadar izlediği öngörüden yoksun, hayalperest bir dış politikanm iflas ettiğinin bir göstergesi olmuştur. Aşamalı uygulanabilir yaklaşım adlı Amerikan belgesi incelendiği takdirde İran’dan gelecek balistik füze tehdidinin bir tür kamuflaj olduğu, sistemin esasmda küresel nitelikte olduğu ve şu aşamada telaffuz edilmeyen bir amacı güttüğü anlaşılmaktadır. Bu belgede NATO’nun karşılaştığı balistik füze tehdidinin Avrupa ve Kuzey Atlantik’i kapsayacak şekilde 2010’dan 2020 yılma kadar yayılan bir zaman diliminde dört kademede geliştirecek bir sistem uygulanacağı detaylı bir şekilde anlatılıyor. 2011’de tamamlanacak birinci safhada karada konuşlanacak erken ihbar ve izleme radarları ile deniz platformu niteliğindeki iskelelere monte edilmiş avcı füzelerinden oluşturulacak füze kalkanı ile İran’dan gelecek balistik füze tehdidi önlenecektir. İkinci ve üçüncü safhaları karşılayan 2018’e kadar geçecek olan dönemde İran’m daha uzun menzilli ve daha etkili füzelere sahip olacağı dikkate almarak füze kalkanmm kapsadığı bölgeler genişletecek ve sistem daha etkili ileri teknolojili füze sistemleri ile donatılacaktır. Dördüncü ve son safhada ise İran’m ABD’ye erişebilecek menzili bulunan kıtalar arası balistik füzelere sahip olacağı dikkate almarak hem daha geliştirilmiş füze savaş sistemleri devreye sokulacak hem de bunlarla ABD’nin Alaska ve California’da bulunacak karaya konuşlanmış füzesavar sistemlerinin senkronize bir şekilde işlemesi sağlanacaktır. Bütün bunları okuyunca ben şu sonuca vardım. İran’ı da biliyorum. Bütün bu yazanlar İran’m teknolojik kabiliyetlerini abartmıyorlar mı diye düşündüm. İran sanki uzay sanayine girmiş bir devlet mertebesinde. İran üzerinde uygulanan ablukanm İran üzerinde bir tesirinin olduğunu görmedim. Pazarlara girtim, çarşılara girtim her türlü rnalı bulabiliyorsunuz. Yiyecek içecek bol. Ama onun dışmda İran’m yüksek mertebeli binalarma girtiğiniz zaman oradaki merkezlerde en lüks malları görebiliyorsunuz.

Iran’m parası var satın alıyor. Iran’daki bir dostum bana dedi ki; biz metroyu yaptık ama onun çekicilerini ve vagonlarmi yapmakta biraz güçlükle karşılaşıyoruz galiba dedi. Bu kadar bir etkisi oldu ambargonun. İran kendi ülkesinde bir sanayi geliştirmeyi başarabilmiş bu ambargo sayesinde. Ama ABD’nin bu belgede Iran teknolojik kabiliyetleri ve İran’ın uzay sanayine girmiş gibi bir devlet konumunda değil. Belgede telaffuz edilmiyor ancak füze kalkanı projesinin kısa vadede İran’ı hedef alan ve İsrail’in savunmasmi gözeten fakat özünde uzun vadede Çin’e karşı oluşturulan bir füze savunma sistemi olduğu anlaşılıyor. Çin’i tahrik etmemek lazımdır. ABD ile Çin’in arası şu sıralar çok iyi. Çin’in rezervleri ABD’de, ABD’nin sanayisi de Çin’de. Yani işin esasmm Çin olmasmm nedeni budur. Bu durumda Rusya’nm ABD ile NATO ile flört etmesinin nedeni budur. Yani Rusya, ABD ile NATO ile flört ediyorsa onun nedeni bu. Rusya’nm sorunu 2020 de hangi tarafta yer alacağıdır. Batı ittifakı ile mi olacak? Ya da Çin’in yayılmacı baskılarma karşı topraklarmı nasıl koruyacak? Moskova’nm kafası karışık. Bu sorulann yamtlarmi henüz bulmuş durumda değil.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: