Füze Kalkanı Sistemi ve Türkiye

17 10 2010

Halen Obama yönetimi tarafından NATO çerçevesinde gerçekleştirilmesi öngörülen Füze Kalkanı projesi, esasında Başkan Bush zamanında geliştirilen bir savunma kavramına dayanıyor. Buna göre, balistik füzelere karşı küresel çapta bir savunma ağı oluşturulmak suretiyle, hem ABD topraklarına hem de NATO ülkelerine yönelik bir füze tehdidi dünyanın neresinden gelirse gelsin, zamanında teşhis edilecek ve atılan füzeler hedeflerine erişmeden imha edilecektir. Başkan Bush, bu geniş kapsamlı projeyi, Çek Cumhuriyeti ile Polonya’da radar ve füze savar sistemleri konuşlandırmak suretiyle başlatmayı öngörüyordu.

Ancak Moskova, Rusya’nın tehdit odağı olarak gösterilmesi nedeniyle bu konuşlandırmaya şiddetle karşı çıktı. Hernekadar, Washington Moskova’ya kurulacak anti-balistik füze kalkan sisteminin kendisine karşı olmadığını, alınan önlemlerin esasta İran’dan kaynaklanabilecek füze tehdidini bertaraf etmeyi öngördüğünü izaha çalıştıysa da bunda başarılı olamadı. Bu gerginliğin tırmandığı dönemde Rusya ile ABD sahip oldukları stratejik nükleer silahların karşılıklı ve dengeli bir şekilde azaltılması için yaptıkları müzakereler sonucunda, 1991 yılında imzalamış oldukları START (Stratejic Arms Reduction Treaty = Stratejik Silahları Azaltma Antlaşması) antlaşmasının yerine geçecek yeni bir Antlaşma üzerinde mutabık kalmışlardı. Yeni START hem nükleer başlıklarda hem de lançerlerde önümüzdeki yedi sene içinde kademeli olarak yapılması planlanan kayda değer indirimler öngörüyordu. Moskova, ABD’nin füze savar sistemlerini Polonya ile Çek Cumhuriyeti’ne konuşlandırmakta ısrar etmesi durumunda, yeni START antlaşmasını imzalamayacağını açıklayınca, Başkan Obama Moskova ziyareti sırasında anti-balistik füze kalkan projesini askıya aldığını belirtti ve bundan sonra antlaşma imzalanabildi.

Rusya’nın projeye karşı kuvvetli hassasiyet göstermesinin nedeni, anti-balistik kalkan sisteminin, Washington’un sahip olduğu balistik füzelere koruma sağlamak suretiyle ABD balistik füze gücünü kuvvetlendireceği ve START ile sağlanan güç dengesini Rusya aleyhine bozacağı endişesinden ileri geliyordu. Rusya ile ABD arasında çıkan bu anlaşmazlık bir kere daha şu gerçeği ortaya koymuş oldu: Anti-balistik füze kalkan sistemi pasif bir savunma sistemi olarak görülse de, eğer bir devletin sahip olduğu nükleer balistik füzelere koruyuculuk sağlıyorsa, o zaman aktif bir saldırı silahı etkisi yaratır.

Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım

Bu arada Obama yönetimi, küresel füze savar sistemi kurma inisiyatifini, Rusya’nın endişelerini dikkate alan, daha seyyar (hareketli) unsurlardan oluşan bir yapılanmaya dayanan ve tehdit odağını İran olarak tanımlayan bir proje çerçevesinde canlandırdı. Avrupa’nın füze savunmasına yönelik “Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım” (Phased Adoptive Approach)[1] adlı bir belgede detayları belirtilen bu proje Başkan Obama tarafından 17 Eylül 2009 tarihinde onaylayarak yürürlüğe konuldu. Halen, ABD’nin NATO’ya entegre ederek bir NATO projesi haline getirmek için çaba sarfettiği füze savunma sistemi işte bu “Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşımdır” (AUY).

Yeni yapılanma, denize ve karaya konuşlanmış geliştirilmiş Missile-3 (SM-3) füzesavar füzelerinden ve Avrupa’ya konuşlandırılmış erken uyarı ve izleyici radar sistemlerinden oluşuyor. Füzesavar sistemleri Doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz’de hareket halinde bulunacak AEGİS sınıfı seyyar deniz platformlarına monte edilecek. Bu suretle İran’ın ateşleyeceği balistik füzelerin yörüngeleri erken uyarı ve izleyici radarlar tarafından saptanarak füzeler daha uçuşlarının ilk aşamasında avcı füzeler tarafından imha edilecek.

Tehdidin kaynağı İran

AUY belgesinde, yer alan tehdit değerlendirmesinde, bu projeyle hiçbir şekilde Rusya Federasyonu’nun nükleer caydırıcı gücünün etkisizleştirilmesi gibi bir amaç güdülmediği hususunda Moskova’ya teminat veriliyor. Buna mukabil, belgede, kesin ifadelerle, tasarlanan füze savunma sisteminin İran’dan kaynaklanan balistik füze tehdidine karşı olduğu vurgulanıyor ve şu ilginç değerlendirme yapılıyor: “İstihbarat camiası, kıtalararası füze tehdidinin çok yavaş bir şekilde geliştiğini, buna mukabil İran’ın kısa ve orta menzilli balistik füze tehdidinin öngörülenden çok daha hızlı bir şekilde geliştiğini saptamıştır”. Bu değerlendirmeden hareketle, İran’dan kaynaklanan asıl tehdidin özellikle Avrupa ve Ortadoğu’daki ABD müttefiklerini (tabi bunlar arasında İsrail başta geliyor) ve ABD’nin bu bölgede bulunan kuvvet unsurlarını hedef aldığı öngörülüyor.

AUY belgesinde İran’dan kaynaklanan bu tehdidin Avrupa’da 2010’dan 2020 yılına yayılan bir zaman diliminde dört kademede geliştirilecek bir sistem ile karşılanacağına detaylı bir şekilde yer veriliyor. Birinci safhada, iki yıllık bir süre içinde, izleme radarları ve AEGİS’lere monte edilmiş SM-3 avcı füzelerinden oluşturulacak füzesavar sistemiyle, İran’dan gelecek balistik füze tehdidi önlenecektir. İkinci ve üçüncü safhaları kapsayan 2018’e kadar geçen dönemde İran’ın daha uzun menzilli ve daha etkili füzelere sahip olacağı dikkate alınarak savunma bölgeleri genişletilecek ve sistem daha etkin füze savunma sistemleriyle donatılacaktır. Dördüncü ve son safhada ise, İran’ın ABD’ye erişebilecek menzili bulunan kıtalararası balistik füzelere sahip olacağı dikkate alınarak, hem daha geliştirilmiş füze savar sitemleri devreye sokulacak, hem de bunlarla ABD’nin Alaska ve Kaliforniya’da bulunan karaya konuşlanmış füze savar sitemlerinin senkronize bir şekilde işlemeleri sağlanacaktır.

ABD’nin 2015 yılına kadar füze önleyici füze platformu olarak, 38 AEGİS gemisine sahip olmayı şu nedenlerle planladığı anlaşılıyor: (1) Tehdide yakın ülkelere SM-3 füze savar sistemlerinin konuşlandırılmasının ev sahibi ülkelerde rahatsızlık oluşturmasını önlemek. (2) SM-3 füze savar sistemlerinin seyyal deniz platformlarına monte edilerek, bunların tehdit bölgesine yakın denizlere kaydırılması suretiyle, hem caydırıcılığın etkin hale getirilmesi, hem de tehdide karşı zamanında tedbir alınmasının sağlanması. (3) AEGİS gemilerinin sürekli şekilde Karadeniz’de devriye gezmesini sağlamak. Montrö Sözleşmesi’ne göre, Sözleşmeye uygun şekilde Boğazlardan geçen bir savaş gemisinin 10 bin tonun üstünde olamayacağı ve Karadeniz’de 21 günden fazla kalamayacağı dikkate alındığında ABD’nin bu kısıtlamalar çerçevesinde hareket etmesi gerekiyor.

Füze kalkanı İran’ı vurmanın ön hazırılığı mı ?

Aslında ABD’nin füze kalkanı konusunda Türkiye nezdinde ikili ilişkiler bazında yapmış olduğu taleplere karşı AKP Hükümeti’nin yaklaşımı, bu projenin İran’la ilişkilerini bozacağı gerekçesiyle, başından beri olumlu olmamıştır.

Ancak, Ankara, Washington’a, bu projenin Türkiye’nin NATO yükümlülükleri çerçevesinde ele alınabileceği mesajını vermiştir. Halen, ABD yönetiminin, İran’a yönelik olduğunu resmen açıklamış olduğu füze savar sisteminin bir kısmını Türkiye’de konuşlandırmak için Ankara’ya baskı yaptığı anlaşılıyor. AKP Hükümeti ise, daha önce projeyi NATO şemsiyesi altında kabul edebileceğini ABD’ye bildirmiş olması nedeniyle şimdi manevra sahasına sahip değil ve köşeye sıkışmış durumda. Yeni planlamaya göre, Romanya ve Türkiye topraklarında konuşlandırılması tasarlanan radarlar vasıtasıyla İran’dan fırlatılacak balistik füzelerin yörüngeleri ateşleme anında tespit edilecek ve Doğu Akdeniz, Ege Denizi ve Karadeniz’de yüzer durumda bulunan gemilere monte edilmiş SM-3 avcı füzelerinin ateşlenmesi vasıtasıyla füzeler daha yükselme safhasındayken imha edilecektir.

Türkiye İran ilişkileri açısından sorun şuradan kaynaklanıyor. AUY belgesinde İran’ın esas tehdit odağı olarak belirtilmesi, ayrıca NATO’nun yeni Stratejik Konsepti’nin “Yeni Füze Savunma Görevi”[2] bölümünde İran’ın balistik füze saldırısı olasılığının temel bir tehdit olarak görülmesi nedeniyle, füze kalkanının radar veya avcı füzeleri unsurlarının ülkemizde konuşlandırılması İran’a karşı hasmane bir hareket olarak tanımlanacaktır. Dahası, İran’ın bu projeyi, kendisine karşı gerçekleştirilmesi tasarlanan bir saldırıya misillemede bulunma imkanlarının elinden alınmasını öngören bir hazırlık olarak görmesi kaçınılmazdır. Yani Tahran projeyi İran’a karşı ABD ve/veya İsrail tarafından planlanan saldırının ön hazırlığı ve Türkiye’yi de saldırganların suç ortağı olarak görecektir.

ABD’in gerçekte bir füze kalkanına ihtiyacı var mı?

Esasında İran’ın şu anda elinde menzili 1200 km. ve 2000 km. olan balistik füzeler mevcuttur. Bunlar, konvansiyonel başlıklarla kullanıldığı takdirde Avrupa kıtası için ciddi bir tehdit oluşturmaz. Ancak, yoğun bir şekilde kullanıldıkları takdirde İsrail’e veya Ortadoğu’daki ABD hedeflerine karşı ciddi bir tehdit oluşturabilirler. Diğer taraftan, ABD kaynaklarına göre, İran’ın kıtalararası balistik füze yeteneği kazanması en iyimser tahminle 2015’ten önce mümkün değildir. Bu tarihte, İran, bir varsayım olarak, nükleer başlıklı balistik füzelerini ABD’ye karşı kullanırsa, ABD, İran’ın füzeleri bugünkü imkanlarıyla dahi havada imha edecek, buna mukabil anında İran’a karşı muazzam nükleer mukabele sistemini harekete geçirme hakkı doğacaktır. Bu itibarla, İran’da hiçbir Hükümet ABD’ye karşı nükleer silah kullanmayı hatırından dahi geçiremez.

Ancak, İran’ın nükleer balistik füzelere ve nükleer silaha sahip olması, bunu kullanamasa dahi,

Tahran’a bölgede büyük prestij ve siyasi ağırlık sağlayacak, dini rejimin temellerin pekiştirecek ve İran’ın ABD’ye karşı direnişini kuvvetlendirecektir. Ayrıca, nükleer silahlara sahip bir İran, bölgedeki diğer devletleri de bu silaha sahip olmaya teşvik edecektir. Örneğin, Mısır ve Suudi Arabistan gibi Arap devletlerinin nükleer silaha sahip olmaları, bölgedeki askeri dengeyi tamamen İsrail aleyhine değiştirecektir. Bu durum İsrail tarafından olduğu kadar, ABD açısından da kabul edilebilir değildir.

Yukarda vermiş olduğumuz izahattan, ABD’nin füze kalkanı sistemini bu aşamada, şu amaçlarla kurmaya çalıştığı söylenebilir: (1) İran üzerindeki baskıyı artırmak ve kuşatılmışlık endişesi altında bırakmak suretiyle Tahran’ı nükleer zenginleştirme faaliyetinden vazgeçirmek ve nükleer alandaki tüm çalışmalarını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı kontrolüne tabi tutmasını sağlamak. (2) İran nükleer tesislerini imha etmek amacıyla yapılabilecek bir hava bombardımanında, İran’ın balistik füzelerini etkisiz hale getirerek İsrail’e ve Ortadoğu’daki ABD silahlı ve sivil unsurlarına misilleme yapmasını önlemek. (3) Füze kalkanı projesi, İran’ı vurmak için bir ön hazırlık olarak değerlendirilebilir. Bu niteliğiyle İran’a karşı bir saldırıyı sürekli gündemde tutma niteliğine sahiptir. Irak ve Afganistan savaşları devam ederken Başkan Obama’nın İran’a bir saldırı emri verme noktasından hayli uzak olduğu yolundaki değerlendirmenin gerçekçi olduğu kuşkusuzdur. Ancak, 7 Haziran 1981’de Irak’ın Osirak reaktörünü hava bombardımanıyla tahrip eden İsrail’den son zamanlarda sık sık yükselen “gerekli görürsek İran’ı vururuz” şeklindeki açıklamaları hafife alınmamalıdır. Obama, Ortadoğu’da kendisi tarafından kontrol edilemeyecek bir sürecin başlamasına karşıdır. Ancak, endişe verici olan husus, Obama’nın İsrail’i kontrol etme yeteneğini kaybetmiş olmasıdır.

(4) ABD, Projeyi NATO çatısı altında gerçekleştirmek suretiyle İran’ı izole etmeye yönelik önlemlere yeni bir ivme kazandırmaktadır.

AKP Hükümeti’nin çıkmazı

Yeniden düzenlenen NATO Stratejik Konsepti19-20 Kasım’da yapılacak Lizbon toplantısında onaylanacaktır. Bu toplantıda “Aşamalı Uygulanabilir Yaklaşımı” içeren füze kalkanı projesinin 2011’den itibaren Türkiye’den başlamak üzere uygulanması da gündeme gelecektir. Çünkü Türkiye’nin konumu, İran’dan fırlatılan bir balistik füzenin “ilk fırlatılma aşamasında” (boost phase) sıfır hızdan, saniyede 1200 m. hıza ulaşmasına kadar olan safhada imhası için son derece etkili bir platform oluşturmaktadır. Türkiye’ye konuşlanmış radar sistemlerinin saptadığı balistik füzeler, Karadeniz’de seyir halinde olan AEGİS’lerdeki avcı füzeler tarafından ilk merhalede imha edilecek ve tehdit daha başlangıçta etkisizleştirilmiş olacaktır. İlk evrede bu yapılamadığı takdirde, daha yüksekte, daha fazla süratle uçan füzenin imhası daha zorlaşacaktır. Önleyici füzelerin kara platformlarına konuşlandırılmasında da Türk topraklarının gündeme gelmesi olasıdır. AEGİS gemilerinin Karadeniz’e geçme ve burada kalma süreleri konusunda, Türkiye’nin Montrö Antlaşması hükümlerini yumuşatması hususunda Washington’un ısralı talepleriyle karşılaşması da büyük bir olasılıktır.

AKP Hükümeti, istekli olmasa da, önceden kendini “angaje” etmiş olduğu ve ABD ile diğer Batılı ülkelerin tepkisine maruz kalmamak için, bir NATO üyesi olarak füze kalkanı projesi içinde yer alma zorunluluğunu hissetmektedir. Ancak, NATO bünyesinde bu konuda cereyan eden müzakerelerde Dışişleri Bakanı Davudoğlu, “belgelerde İran tehdit odağı olarak gösterilmemeli” ve “sistem Türkiye’nin tamamını güvence altına almalı” gibi görüşler ileri sürerek ve bunların basın yoluyla İran’a intikalini sağlayarak, Tahran’la bir füze kalkanı krizi yaşanmasını önlemek istemektedir. Ne var ki, korku ecele çare değildir. Yukarda belirttiğimiz üzere, AUY ve yeni NATO stratejisi belgelerinde İran ana tehdit kaynağı olarak gösterilmektedir. Bu itibarla, Türkiye’nin füze kalkanı sistemi içinde yer almasıyla birlikte, dünya kamuoyuna yüksek sesle “ben İran’ın nükleer silah yapma gibi bir olmadığına kefil olurum” demek ihtiyatsızlığında bulunan Başbakan Tayyip Erdoğan kendi kendini yalanlamış olacaktır.

[1] Fact Sheet on U.S. Missile Defense Policy, A “Phased, Adaptive Approach” for Missile Defense in Europe, 17 September 2009, THE WHITE HOUSE Office of the Press Secretary

[2] NATO 2020, Assured Security ; Dynamic Engagement, 17 May 2010, s.11

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: