Dışişleri Bakanlığı’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı

8 07 2010

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 127. Birleşim ( 1 Temmuz 2010 )

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine de sabırlar diliyorum. Yüce Meclisi de saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Dışişleri Bakanlığının kuruluş ve görevlerinin kapsamlı bir yeniden yapılanmaya tabi tutulması uzunca bir süredir kuvvetle duyulan bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyaç spesifik olarak şu üç nedenden kaynaklanıyordu: Birincisi, Türk dış politikasının büyük ölçüde genişleyen gündemi ve faaliyet alanlarıyla uyumlu olarak yeni temsil ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyordu. İkincisi, dış politika sahnesinde artan görev ve sorumlulukları karşılayacak şekilde Bakanlığın kurumsal kapasitesinin tüm unsurlarıyla güçlendirilmesi ve yeniden yapılandırılması icap ediyordu. Üçüncüsü de bu yeniden yapılanma sürecinde Bakanlığın insan kaynakları ihtiyacının nitelik ve nicelik bakımından sağlanması, personelin özlük haklarındaki eksikliklerin giderilmesi ve Bakanlığın alt yapı ihtiyaçlarının karşılanmasıydı.

Yasa tasarısı, değerli arkadaşlarım, kanımızca bazı istisnalarla bu üç alanda da olumlu değişiklikler getiren ve çağdaş dış politika yürütmenin alt yapısını ve araçlarını büyük ölçüde sağlamayı öngören bir çalışmanın ürünüdür. Ancak, tasarının 12’nci maddesinin ikinci paragrafının (a) bendinde yer alan “Büyükelçi, nezdinde görevli bulunduğu ve akredite edildiği ülkelerde Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Cumhurbaşkanını ve hükûmeti temsil eder.” ifadesinin uluslararası hukuka ve teamüle ve Anayasa’mıza ters düşen çok ciddi bir hatayı içerdiği kanısındayız çünkü uluslararası hukuka ve teamüle göre büyükelçiler, devletlerini ve devletin temsilcisi olan cumhurbaşkanını temsil ederler, hükûmetlerini temsil etmezler. Nitekim 24 Aralık 1984 tarihinde Türkiye tarafından onaylanan Diplomatik İlişkiler Hakkında 1961 Tarihli Viyana Sözleşmesi 1’inci ve 3’üncü maddelerinde, bir büyükelçinin, nezdinde bulunduğu ülkede kendini gönderen devleti temsil ettiği ve kabul eden devletin de büyükelçiyi bu sıfatla kabul ettiğini öngörür. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından itibaren de değerli arkadaşlarım, bu uluslararası teamüle uyulmuştur.

Diğer taraftan, büyükelçilerin hükûmeti temsil ettiği kavramı kanun tasarısından çıkarılmadığı takdirde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104’üncü maddesindeki hükümler ihlal edilmiş olacaktır. Zira 104’üncü madde “Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder.” hükmünü içerdiği gibi, (b) fıkrasında da Cumhurbaşkanına, yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek görevini tevcih etmektedir.

Sonuç olarak, büyükelçilerin hükûmeti temsil ettikleri ibaresinin metinde muhafaza edilmesi hem Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre kanun hükmünde olan Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi’ni hem de Anayasa’nın 104’üncü maddesini ihlal edecektir. Bu nedenle, kanun tasarısının 12’nci maddesinin ikinci paragrafının (a) bendinden büyükelçilerin hükûmeti temsil ettiği ifadesinin çıkarılması zorunludur.

Değerli milletvekilleri, ele aldığımız konu Dışişleri Bakanlığının kuruluş kanunu olunca, doğal olarak Türkiye’nin dış politika alanındaki performansının değerlendirilmesi kaçınılmaz oluyor. Özellikle son zamanlarda içeride ve dışarıda Türk dış politikasının ekseni üzerinde hayli yoğun tartışmanın gündeme geldiği dikkate alınırsa böyle bir değerlendirmenin yapılması gerçekten icap ediyor.

Değerli arkadaşlarım, konuya cumhuriyetin kuruluşundan AK PARTİ İktidarına kadar geçen dönemde uygulanan dış politikayı ele alarak başlayacağım. Bu dönemde bazen ufak tefek inhiraflar da olsa uygulanan dış politikanın temel taşları şunlardı:

1) Ulusal çıkarları daima ön planda tutmak, bağımsızlığın korunmasına azami özen göstermek ve dış baskıların etkisiyle politika oluşturmamak.
2) Batı ağırlıklı ama çok yönlü ve Doğu’yu ihmal etmeyen bir politika çizgisi izlemek.
3) İlkeli, gerçekçi ve tutarlı olmak.
4) Türkiye’nin çevresinde bir barış kuşağı oluşturmak.
5) Dış politikayı iç politika ihtiraslarına alet etmemek ve dinî ideolojiden esinlenerek dış politika oluşturmamak.
6) Maceraya heves etmemek.
7) Ölçü ve ihtiyatı elden bırakmamakla birlikte gerektiğinde de risk hesabına dayalı cesur kararlar almaktan kaçınmamak.

Erdoğan Hükûmeti tarafından izlenen dış politikayı izlediğimizde değerli arkadaşlarım, dış politikanın oluşmasına, bu ilkelerden uzaklaşan ve birçok durumda bu ilkelere sırtını dönen bir zihniyetin hâkim olduğunu görüyoruz. Bu yeni zihniyet, cumhuriyetin kuruluş felsefesinden taviz vermek, laiklikten uzaklaşmak ve “ümmet” kavramını öne çıkarmak suretiyle Orta Doğu’da önemli bir politik aktör olmayı hedefliyor. Bu yeni zihniyet, dış politikayı iç politikaya ve dinsel motivasyona endeksleyerek yürütüyor. Bu yeni zihniyetin bir niteliği de Polyannacılık şeklinde tezahür eden aşırı bir iyimserlikle, gerçekle hayal arasında bocalaması ve bunu “vizyon” diye tanımlamasıdır. Ve nihayet bu zihniyet, göz boyamaya, sansasyon ve curcunaya dayanan bir yaklaşımla yapılan her işi zafer diye kamuoyuna sunmayı dış politikanın ayrılmaz bir unsuru saymakta, bu tutumu nedeniyle de angaje olduğu yanlış ve hatalı süreçlerden kendini kurtaramamaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerime örnekler vermek için fazla gerilere gitmeye hiç hacet yok. Ağustos 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a askerî müdahalesinden sonra Başbakan Erdoğan’ın lanse etmiş olduğu Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu önerisinin tam bir dış politika şovuna dönüştüğü hatırlanacaktır. Başbakanımız Rusya ile Gürcistan arasında ara buluculuğa soyundu. Platformla tüm güney Kafkasları barış ve iş birliğine yönelten bir ortam yaratılacağı ilan edildi. Girişimin dâhiyane bir dış politika buluşu olduğu yolunda yoğun bir kampanya yapıldı. Oysa Başbakanın bir kere dahi bir araya getiremediği Rus ve Gürcü siyasi liderler bilahare Ankara’ya sırtlarını döndüler ve Cenevre’de müzakereye başladılar. Platformun kurucusu Türkiye’yi aralarına katılmaya davet bile etmediler. Gerçekte bu Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu da Hükûmetin bir buluşu değildir, patenti Sayın Süleyman Demirel’e aitti.

Değerli arkadaşlarım, Ermenistan açılımına gelince… Tam bir şov ortamında, futbol diplomasisiyle başlatılan bu girişim de kesin bir fiyaskoyla sonuçlandı ve daha kötüsü 2011 Nisanında Türkiye aleyhine kullanılacak bir saatli bombaya dönüştü. Ermenistan’la Türkiye’nin ulusal çıkarlarını kesinlikle korumayan, Ermenistan’ın dayattığı şartları içeren iki protokol imzalandı. Bu protokollerin aleyhimizdeki hükümleri, Ermenistan’ın Anayasa Mahkemesi tarafından alınan bir kararla yorumlamak suretiyle daha keskin bir hâle dönüştürüldü. Dışişleri Bakanlığı da 18 Ocakta Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararının protokollerin lafzını ve ruhunu zedelemesi, müzakere gerekçesini ve protokollerle hedeflenen temel hedefleri sakatlaması nedeniyle kabul edilemeyeceğini açıkladı. Ermenistan Anayasa’sının 102’nci maddesine göre, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kararları bağlayıcı ve değiştirilemez niteliktedir. Bunun sonucu olarak da mahkeme kararı protokollerin ayrılmaz bir parçası olma niteliğini kazanmış durumdadır. Bu durumda protokollerin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanması için en ufak bir olasılık dahi mevcut değildir. Böyle olunca da protokollerin feshedilmesi gerekiyor ama Hükûmet iki arada bir derede, feshi göze alamıyor çünkü önümüzdeki nisanda Amerikan Kongresine soykırım tasarısı geldiği zaman Obama yönetimine “Aman, tasarıya geçirmeyin! Geçirirseniz protokolleri Türkiye Büyük Millet Meclisinde onaylatamam.” denilmesi tasarlanıyor. Ancak, böyle bir beyanın inandırıcılığı da yok çünkü protokollerin onaylanması ancak Azerbaycan’la ilişkilerin çökmesi göze alınarak yapılabilir.

Öte yandan, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi Türkiye aleyhindeki siyasi havadan yararlanarak Türkiye’ye nisanda çekeceği resti sabırsızlıkla bekliyor. Ankara’ya “Ya protokolleri onaylayın ya da soykırım tasarısının geçmesine razı olun.” diyecek. Hükûmetin Ermenistan açılımını -kusura bakmayın ama- eline yüzüne bulaştırdığı ve devletin başına büyük bir gaile açtığı ortada. Washington’da yazılan reçetenin etkisiyle ve saftirikliğe varan bir iyi niyetle ulusal çıkarlarınızı tehlikeye atmayı göze alırsanız, olacak olan budur.
Değerli arkadaşlarım, Türk Hükûmetinin bir de İran macerası var. Bu macera, gerçek ile hayal arasında bocalayan bir dış politikanın Türkiye’yi pişmanlık ve tehlikelerle dolu bir yola sokacağını kanıtlıyor. Esasında, Sayın Başbakan, İran’la Amerika arasında arabuluculuk yapmak gibi ihtiraslı bir oyuna soyunmanın bölge istikrarına katkıda bulunacağı kadar, kendisine de uluslararası alanda büyük itibar ve siyasi ağırlık kazandıracağı umudundaydı. Ancak, Sayın Başbakanının bizzat kendisinin İran’ın nükleer silah yapmayacağına kefil olduğu yolundaki tüm Batı dünyasının ortak görüşüne karşı çıkan şok açıklaması, şok iddiası, Batılı liderler tarafından Türk Hükûmetinin sadece tarafsızlığından değil, sağduyusundan da bir şeyler kaybettiği şeklinde algılandı. Tahran’da İran-Türkiye-Brezilya arasında imzalanan Nükleer Takas Anlaşması da özünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarıyla yasaklanan uranyum zenginleştirme yolunu İran’a açan bir çaba şeklinde görüldü. Sayın Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, nükleer takas anlaşmasını büyük bir diplomatik zafer olarak lanse etti. Dünya barışına eşsiz bir katkıda bulunulmuş, Güvenlik Konseyi daimî üyelerinin yapamadığını kendisi yapmıştı. Tahran’da bu şekilde bol keseden atılınca, Türkiye Güvenlik Konseyinde “Hayır” oyu kullanmak durumunda kaldı. Bu da kaçınılmaz olarak Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini yaraladı. Esasında çekimser oyla Ankara’nın durumu idare etmesi pekâla mümkündü. Brezilya arabuluculuktan da çekilince Ankara düdük gibi ortada kaldı. Türkiye’nin “Hayır” oyundan hiçbir kazancı yok ama kayıpları belli. Bir kere “Hayır” oyu verdiği Güvenlik Konseyi yaptırım kararını uygulamak zorunda kalacak, daha önemlisi, Washington’un desteğini yitirebilecek. Nitekim Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un “Türkiye’nin yönelimi, Ankara’nın Amerika’dan destek beklediği konularda bizim destek vermemizi zorlaştırıyor.” yolundaki mesajı üstü örtülü bir ültimatom gibi gözüküyor. Esasında Sayın Başbakanın Toronto’da karşılaştığı nahoşluğun da bu uyarının ciddiyetine işaret etmiyor mu?

Eminim, Dışişleri Bakanlığındaki diplomatlar şu soruları kendi aralarında tartışmaktadırlar: İran’a arka çıkarak, Amerika ile ilişkileri tehlikeye atmak acaba akılcı oldu mu? Washington çekimser oya razı olacağı mesajını vermişken Hükûmetin “Hayır” oyunda ısrar etmesi, faturası oldukça ağır olacak bir basiretsizlik değil mi?
Şimdi, değerli arkadaşlarım, İsrail Silahlı Kuvvetlerinin insani yardım gemisi Mavi Marmara’ya uluslararası sularda kanlı bir baskın düzenleyerek 9 Türk vatandaşını öldürmesi olayına gelelim. Önce bir noktanın altını çizeyim: Bir devletin bu yapılanı karşılıksız bırakması için devlet olmaktan çıkması ve tüm millî onurunu yitirmesi gereklidir. Ama ne yazık ki Sayın Başbakan bu konuda esti, gürledi, İsrail’e karşı tehditler savurdu, Türkiye’nin çıkarlarına ve onuruna sahip çıkacağını söyledi fakat olayın üzerinden bir ay gibi bir süre geçmesine rağmen Hükûmet bu alanda hiçbir somut adım atmadı.

Sayın Dışişleri Bakanı, İsrail saldırısının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde görüşülmesinde Türk devletinin hak ve hukukuna olduğu kadar, mağdurların da hak ve hukukunu savunmada yetersiz kaldı. İsrail’in suçunun Güvenlik Konseyi tarafından tescil edilmesini ve saldırıyı inceleyecek tarafsız bir uluslararası komisyonun kurulmasını sağlayamadı. Güvenlik Konseyinden İsrail’i kınama kararı bile çıkarılamadı. Güvenlik Konseyinin Başkanlık açıklamasının Türkçeye tercümesi üzerinde tahrifat yapılarak “İsrail kınandı” diye kamuoyu aldatılmaya çalışıldı. İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi sağlanamadı. Saldırının üstünden bugüne kadar bir ay geçmesine rağmen olayın sorumlularının hukuk yollarıyla nasıl cezalandırılacağı hususunda Hükûmetin bir yol haritası yok. İsrail’e karşı alınacak siyasi, ekonomik ve askerî önlemler hususunda da Hükûmet şaşkınlık içinde bocalıyor. Hükûmet bu edilgenliğini sürdürürse Mavi Marmara olayının Türk siyasi tarihinde Türkiye’nin onuruna sürülmüş kara bir leke olarak kalacağından endişe ediyorum.

Şimdi gelelim Erdoğan Hükûmetinin ümmetsel dış politikasına. Ümmetsel… Değerli arkadaşlarım, dış politikada desteksiz atılmaz. Özellikle dış politikanın iç politikaya endekslenmesi ve dinî bir motivasyondan esinlenmesi ülkeyi maceracı ve son derece tehlikeli yollara sokar.

Sayın Başbakanın Kudüs’ün kaderinin Türkiye için İstanbul’un ve Ankara’nın kaderiyle aynı olduğunu söylemesi retorik olmaktan öteye son derece önemli bir dış politika açıklamasıdır. Başbakanın bu ifadesi Kudüs’ün ve Filistin davasının Türk dış politikasının temel taşı hâline getirildiği anlamını taşır. Başbakanın bu sözleri Türkiye Cumhuriyeti’nin Ankara ve İstanbul’u korumak için ne yapması gerekirse aynı şeyi Kudüs için de yapacağı demektir ki bu akla ziyan bir düşüncedir ve ulusal çıkarlarla bağdaşmaz.

Filistin davası, çok boyutlu Türk dış politikasının boyutlarından biridir. Biz, bu davanın adalet ve hakkaniyet çerçevesinde kalıcı bir çözüme kavuşmasını isteriz, bu yolda çalışırız, diplomatik girişimler yaparız ama Kudüs’ün Türk dış politikasının ana ekseni hâline getirilmesinin akılla, izanla bağdaşır bir yolu, bir yönü yoktur.
Sayın Dışişleri Bakanının da şirazeden çıktığını görüyoruz. Kudüs’ü başkent yaparak, orada topluca namaz kılma önerisi var. Bu, bir Dışişleri Bakanı tarafından söylenecek söz değildir. “Kudüs’ü başkent yapacağız.” sözünün anlamı İsrail’i oradan söküp atacağız demektir ki, bu ancak savaşla olur. Türkiye’nin böyle bir savaş niyeti var mı? Bir Dışişleri Bakanı bu kadar hesapsız bir şekilde konuşabilir mi?

Burada önemli bir tespit yapmak istiyorum değerli arkadaşlarım. Türk Hükûmetinin kendi sorunlarını unutup, başkalarının dertleri için dış politikada önemli bir yeri olan devletlerle nahak yere ilişkilerini bozması, müttefiklerini kaybetmeyi göze alması akıl kârı mı? Bunu yaparken de Türkiye için esas sorun yaratan odaklarla mücadeleden kaçması makul mü?

Örneğin, PKK terörüne yataklık eden Barzani’nin teröre karşı hiçbir adım atmamasına ve PKK’nın kanlı eylemlere ortak olmaya devam etmesine rağmen Türkiye’ye davet edilip, Irak’tan bağımsız bir yönetim gibi ağırlanmasının anlaşılır bir tarafı yoktur. Türkiye, terörle mücadele anında Amerika’ya verdiği desteğin karşılığını Washington’dan tam anlamıyla sağlayamadığından şikâyetçidir. Ankara’nın Amerika’dan uluslararası hukuka dayalı meşru talepleri vardır.

Türkiye’nin dış politikasını odaklayacağı birincil önemde hedef bu iken, Sayın Başbakanın, İran nükleer yetenek kazandığı takdirde Türkiye’nin bölgedeki stratejik ağırlığını kaybedeceğinin farkında değilmiş gibi hareket etmesi makul müdür?

Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerimin ışığında kaçınılmaz olarak şu sonuca varılıyor: Türk dış politikasında bir eksen değil bir akıl ve izan kayması var. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

Bu görüşlerle Dışişleri Bakanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı’nı Dışişleri Komisyonu Raporu’nda yer alan muhalefet şerhinde belirtmiş olduğumuz üzere “büyükelçilerin Hükûmeti temsil ettiği” ibaresinin metinden çıkarılması şartıyla kabul edeceğimizi belirtir, saygılarımı sunarım.
Teşekkür ederim. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Elekdağ.

…./…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Ben konuşmamda Sayın Başbakanın Kudüs’ün kaderinin İstanbul’un kaderi, Ankara’nın kaderi olduğunu söylediğine atıfta bulundum ve dedim ki, yani bir Osmanlıcada ehemi mühime tercih etmek diye bir söz vardır yani önceliklerini Türkiye’nin tespit etmesi lazım diye düşünüyorum esas itibarıyla. Yani İstanbul’un kaderini siz Kudüs’ün kaderiyle eğer aynı kefeye koyarsanız Türk dış politikasının bütün eksenini değil tümünü değiştirmiş olursunuz. Bunun akılcı bir yaklaşım olmadığını söyledim esas itibarıyla.
Şimdi bakınız, Kudüs esas itibarıyla, tabiatıyla Müslümanlar için çok önemli bir yerdir. Tabiatıyla Mescidi Aksa miracın olduğu efendim, mahaldir. Mekkei Mükerreme’den, Medine’den sonra Kudüs Müslümanlar için 3 numaralı önemli bir yerdir fakat aynı zamanda bu Kudüs Hristiyanlar için olduğu gibi Yahudiler için de önemlidir. Hazreti Davut krallığını kurduğu zaman Musa’nın lahdini oraya getirmiştir, onun için orası son derece onlar için de kutsal bir mekândır.

Şimdi, bu kutsal mekânda büyük bir çatışma var yani yarın bir gün Filistin sorunu halledildiği zaman en önemli konu olarak, sorun olarak karşımıza bu çıkacak. Belki toprak kadar önemli bir konu burası. Knesset, İsrail Parlamentosu Kudüs’ü başşehir olarak ilan etmiştir. Doğu Kudüs üzerinde Filistinlilerin talebi vardır ve “Burası bizim başkentimizdir.” demektedirler.

Şimdi, bu son derece çetrefil bir konu. Bunun içine Türkiye’yi sokmakta akıl ve izan var mı, ben onu soruyorum. Ben diyorum ki: Kudüs bizim için önemli, son derece önemli tabiatıyla dış politikamız çok boyutlu, dış politikamızın önemli bir boyutu. Tabiatıyla orası için girişimlerde bulunacağız, çalışacağız, konuşacağız, ilgileneceğiz muhakkak ki ama siz eğer “Kudüs, Türk dış politikasında en önemli bir yeri işgal ediyor.” derseniz, Kudüs ile Ankara’yı, Kudüs ile İstanbul’u bir tutarsanız bu son derece yanlış bir yaklaşım olur. Bu, Türkiye’yi olmadık belalara, olmadık felaketlere sürükler. Benim söylediğim bu. Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Elekdağ.

……/…..

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 128. Birleşim ( 2 Temmuz 2010 )

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, Sayın Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, dünkü konuşmasında “Türkiye artık sadece güvenlik konusunda konuşan bir ülke olmayacak, insan haklarının ve uluslararası vicdanın da sözcüsü olacak.” dedi. Sayın Bakanın hiç kuşkusu olmasın, biz de böyle bir Türk dış politikası arzu ediyoruz. Türk dış politikasının bu alanlarda aktif olması Türkiye’yi yüceltir, Türkiye’nin itibarını artırır ama Türkiye’nin bu alandaki aktivitelerinin ses getirmesi, ciddiye alınması için, önce kendi evinde huzur ve asayişi sağlaması gerekir. Türkiye’nin dört bir yanından her gün şehit haberleri gelirken, anaların feryat ve figanı içimizi dağlarken “Türkiye uluslararası vicdanın sözcüsü oldu.” veya “…olacak.” diye iftihar edilmesi zannediyorum anlamlı olmaz.

Bakınız, “Kürt açılımı” diye yola çıkıldı, Habur rezaletiyle karşılaştık ve PKK şimdi devleti tehdit ediyor, şartlarını dayatıyor, “Şartlarım yerine getirilmezse terörü tırmandırırım.” diye ültimatom veriyor. Utanç verici bir durum değil mi bu değerli arkadaşlarım!

SIRRI SAKIK (Muş) – Otuz senedir aynı şeyi yapıyor, bugün mü yapıyor?

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Ben, bugüne kadar, Türkiye’de hiçbir zaman devlet otoritesinin, Hükûmet vakar ve itibarının bu denli zül bir duruma düşürülme çabasıyla karşılaşmadım. Acil önlemler alınmasını gerektiren acil bir tehditle karşı karşıyayız. Bu önlemlerin ne olması gerektiğini saptarken de bir gerçeği gözden kaçıramayız. Bu da PKK’nın Kuzey Irak’ta konuşlanmış vurucu gücü tasfiye edilmeden Türkiye’nin terörle mücadele çabasının sonuç verebileceğini düşünmenin abes olduğudur.

Hükûmetin bu tehdidi bertaraf etmek için şu iki önleme başvurması gerekiyor: Bir, Türk Hükûmeti, alacağı önlemlerle PKK örgütüne Türkiye’ye vereceği her zararın bedelini Kuzey Irak’ta en ağır şekilde ödetebileceğini göstermelidir. İki, Barzani, PKK’nın Kuzey Irak’tan temizlenmesini öngören bir eylem planının uygulanmasında Türk Silahlı Kuvvetleriyle fiilen iş birliği yapmaya ve destek vermeye mecbur edilmelidir.

Sayın Başbakan, 29 Ekim 2007’de şu ifadelerde bulunmuştu: “Barzani, terör konusunda tavrını çok açık ve net ortaya koyma durumundadır. Şu an kendisi terör örgütüne yataklık yapar durumdadır.” demişti. O günden bugüne hiçbir değişiklik yok Barzani’nin durumunda, hâlâ yataklık yapıyor terör örgütüne, hâlâ terör örgütünün kanlı eylemlerine ortak oluyor.

SIRRI SAKIK (Muş) – Dünyanın en güçlü ordusuna sahipsiniz, siz niye yapmıyorsunuz? Barzani’de 100 bin Peşmerge…

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Türkiye’nin elinde Barzani’ye karşı kullanılacak son derece etkili ekonomik ve diplomatik levyeler vardır, ekonomik ve diplomatik. Bunlar kullanılmalıdır. Barzani’ye Türkiye’ye verdiği zarar ölçüsünde kendisinin de zarar göreceği hissettirilmelidir.

Sayın Bakan, caydırıcı politika yöntemlerini de dış politika uygulama alet çantanıza koyunuz. Tek başına silahlı mücadelenin terör tehdidinin bertaraf edilmesi için yeterli olmadığını biliyoruz ancak Kuzey Irak’taki PKK varlığı kurutulmadıkça terörle mücadelede sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel önlemler alanında bu önlemler uygulansa da başarılı olması mümkün değildir.

Dışişleri Bakanımız Kudüs konusunda gösterdiği hassasiyeti bu konuda da göstermeli ve Türkiye’nin Kuzey Irak bölgesel yönetimine uygulayacağı caydırıcı politikayla Türkiye’nin karşılaştığı bu tehdidin bertaraf edilmesine bir katkıda bulunmalıdır. Dışişlerinin birinci görevi budur.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. (CHP sıralarından alkışlar)

………../……………

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 129. Birleşim ( 6 Temmuz 2010 )

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, Sayın Dışişleri Bakanı biraz önce, Türkiye’nin oynadığı küresel rolden söz ettiler, Türkiye’nin uluslararası rolünün bölgesel bir aktörün rolünün üstünde olduğunu söylediler. Tabii, bu kulağımıza hoş geliyor çünkü hepimiz Türkiye’yi böyle bir konumda görmek istiyoruz fakat Sayın Bakanımız bir hususu unutuyor, Türkiye’nin yanı başında, Kuzey Irak’ta konuşlanmış PKK teröristleri Türk Hükûmetine meydan okuyor. “Şartlarımı kabul etmezseniz Türkiye’yi yangın yerine çeviririm.” diyor. Boş da konuşmuyor. PKK terörü her gün askerlerimizi şehit ediyor. Anaların feryadını figanını işitmemek için televizyonu açamıyoruz. Akan kanın ardı arkası gelmiyor. Hükûmet edilgen, çaresiz, bu duruma seyirci kalıyor. Bu çaresizlik, bütün Türk milleti üzerinde boğucu bir kasvet ve eziklik yaratıyor. Hükûmet, PKK’ya yataklık yapan Barzani’yi dahi yola getiremiyor, “höt” diyemiyor. Küresel bir aktör kendini savunmaktan aciz kalır mı? Akan kanın hesabını sormaz mı?

Barzani’ye dahi söz geçirmekten acizsiniz Sayın Bakan. Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan meşru savunma hakkını kullanmaktan korkuyorsunuz. Sonra gelip üst perdeden konuşuyorsunuz. Bence ölçülü olmak, dış politikanın en önemli vasfıdır Sayın Bakanımız.

Şimdi, gelelim İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi ve mağdurlarının tazminat ödemesi sorununa. Değerli milletvekilleri, beni mazur görün ama Sayın Dışişleri Bakanımız, İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi ve tazminat ödemesi konusundaki mücadeleyi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde kaybetti. Çünkü Güvenlik Konseyinde İsrail’in suçu tescil ettirilemedi. Çünkü Güvenlik Konseyinden bir kınama kararı çıkartılamadı. Güvenlik Konseyinden bir kınama kararı çıkartılabilseydi elimiz kuvvetli olurdu. Bilindiği üzere Güvenlik Konseyinin kararları bağlayıcıdır. Bağlayıcı bir karar çıkartılamayınca, zevahiri kurtarmak için Sayın Bakan, Güvenlik Konseyi Başkanlık açıklamasıyla yetinmeye razı oldu. Fakat Başkanlık açıklamasında da İsrail’in kınanması sağlanamadı. Açıklama metni aynen şöyle: “Konsey, en az 10 sivilin yaşamını kaybetmesine ve çok sayıda kişinin yaralanmasına yol açan eylemleri kınar, olaylarda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diler.” Bu metinde her iki tarafın, yani İsrail askerleri ile direnen gemi yolcularının eylemleri kınanmaktadır. Yani açıklama, İsrail askerlerinin 9 Türk’ü öldürmeleri olayı ile Mavi Marmara yolcularının sopalı direnişini aynı kefeye koyuyor. Tekrar ediyorum: Açıklama, İsrail askerlerinin 9 Türk’ü öldürmeleri olayı ile Mavi Marmara yolcularının sopalı direnişini aynı kefeye koyuyor ve ikisini kınıyor. Bu, Türkiye’ye yapılan korkunç bir adaletsizlik değil mi? Bu, utanç verici bir açıklama değil mi? Sayın Dışişleri Bakanının bunu kabul etmesi de fahiş bir hata değil mi?

Değerli milletvekilleri, ben şimdi sizlere soruyorum: Elinde böyle bir belge olunca İsrail özür diler mi?
Sayın Bakan, bu şekilde konuşmamın bir nedeni de, geçen hafta bu kürsüden, Güvenlik Konseyi Başkanlık açıklamasında İsrail’in kınandığını iddia etmenizdir. Evet, İsrail’in kınandığını iddia ettiniz. Hayır Sayın Bakan, söylediğiniz kesinlikle doğru değildir, İsrail kınanmamıştır.

Bakınız, açıklama metninin o kısmını tekrar okuyorum: “Konsey en az 10 sivilin yaşamını kaybetmesine ve çok sayıda kişinin yaralanmasına yol açan eylemleri kınar. Olayda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diler.” Bu açıklamada iki nokta vurgulanıyor: Birincisi, eylemler kınanıyor; ikincisi, iki tarafın da yani hem İsrailli askerlerin hem de Mavi Marmara’daki yolculardan direnenlerin eylemleri kınanıyor. Yani İsrail kınanmıyor. Gerçek bu iken Sayın Bakan, tüm ikazlarımıza rağmen, gelip bu kürsüden “Güvenlik Konseyi Başkanlık açıklamasıyla İsrail kınanmıştır.” demeniz gerçeği yansıtmıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Elekdağ, konuşmanızı tamamlayın.
Buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum.
Bu itibarla, Sayın Bakan, zannediyorum sizi bu kürsüden doğruyu açıklamaya davet etmek hakkımdır.
Son bir nokta: Açıklamanın orijinal İngilizce metni Türkçeye çevrilirken üstünde tahrifat yapılarak “eylemler” kelimesi Türkçeye “eylem” olarak çevrilmiş ve böylece, İsrail’in eyleminin kınandığı izlenimi verilmiştir. Bu şekilde basın da yanıltılmıştır. O bakımdan, Sayın Bakandan rica ediyorum, lütfen, Sayın Başbakana gerçekleri açıklayarak, bundan sonra, İsrail’in kınandığını söylemesini engelleyiniz, çünkü Sayın Başbakan tahrif edilmiş tercüme metnine dayanarak konuşuyor.
Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim.

…………./……..

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 130. Birleşim ( 7 Temmuz 2010 )

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, görüştüğümüz kanun tasarısıyla ilgili tartışmalarda PKK teröründeki artış ve Kürt açılımına bir çok kere temas edildi. Ben de bu konularda ve caydırıcı politika hususunda bazı değerlendirmelerde bulunacağım.

Değerli arkadaşlarım, Hükûmetin bir müphemiyet perdesi aralığında yürüttüğü Kürt açılımı girişimini üç önemli olay etkiledi ve Hükûmeti tutum değişikliğine zorladı.

Bu gelişmeler şunlardır:
1) Habur girişindeki iç karartıcı görüntüler Kürt açılımı girişimi hususunda Türk halkı üzerinde son derece negatif, psikolojik bir etki yaptı.
2) Açılım paketinin içeriği hakkında tartışmaların yoğunlaştığı ortamda PKK ve BDP siyasi hedeflerini ve taleplerini belli ettiler. Bu talepler demokratik önlemlerle karşılanması mümkün olmayan ayrışmacı bir nitelik taşıyordu.
3) PKK ve BDP bir kısım medyanın da desteğiyle sanki silahlı mücadeleyi kazandıkları ve Hükûmeti müzakereye mecbur ettikleri gibi bir imaj yarattılar.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Bu nasıl bir konuşma ya!

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmeti durumu değerlendirdi ve bu imajın siyasi faturasının ağır olacağından endişe etti. Bunun sonucunda da açılımı fiilen askıya aldı.
Şimdi, gelelim PKK ve BDP’nin hedef ve taleplerine.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Birisi seçilmiş, legal partidir Siyasal Partiler Kanunu’na göre, dağdaki silahlıdır. Eğer birbirini ayırmayı bilmiyorsanız…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, bu nasıl bir zihniyettir?

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Açılım süresinde yapılan çeşitli açıklamalardan PKK ve BDP’nin gerçekleştirmek istedikleri temel hedeflerin şu beş noktayı kapsadığı açıkça ortaya çıktı.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Şimdi niye müdahale etmiyorsunuz Sayın Başkan? İç Tüzük çok açıktır.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Başkan, uyarın!

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Beş nokta;
1) Anayasa’nın Türklüğü tanımlayan 66’ncı maddesinin Kürt kimliğini de tanıyacak şekilde değiştirilmesi yahut tamamen kaldırılması.
2) Anayasa’nın Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılmasını engelleyen 42’nci maddesi…
3) Özerklik verilmesi,
4) Hükûmetin Öcalan’la müzakere masasına oturması.
5) Öcalan’ı da kapsayan genel af çıkartılması.
Bu hedef ve talepler, şu hususları açık ve seçik şekilde ortaya koydu:
1) PKK ve BDP’nin gerçekleştirmek istedikleri amacın demokratik haklarla hiçbir alakası olmadığı ve Türkiye’nin toprak ve egemenlik gasbı üzerine odaklandığı.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Hangi yüzyılda yaşıyorsun?

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – 2) PKK ve BDP, açıkça Türkiye’nin toprakları üzerinde…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, uyarmıyorsunuz!

BAŞKAN – Sayın Elekdağ…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Göreviniz, uyarın!

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Uyarın!

BAŞKAN – Bir dakika arkadaşlar… Bir dakika… Tamam… Bir dakika arkadaşlar… Sayın Elekdağ…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Nereden çıkarıyorsunuz? Kim söyledi? Hangi programda var?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Seksen altı yaşındasın! Yazıklar olsun size!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu kürsüde bin defa söyledik. Türkiye’nin sınırlarını tartışmıyoruz, resmî dilini tartışmıyoruz, bütünlüğünü tartışmıyoruz.

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, Barış ve Demokrasi Partisi bir siyasi parti. Yani, ikisini aynı şekilde mütalaa ediyorsunuz, onlar da böyle bir şey olmadığı hakkında itirazlarda bulunuyorlar.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Anlıyorum efendim.

BAŞKAN – Bu şeyin içerisinde…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Lütfen, bir cümle, bir söz…

BAŞKAN – Yani, fikirlerini ayrı ayrı söylerken aynı cümle içinde “ve” bağlacıyla bağlıyorsunuz onlar da böyle bir şeye itiraz ediyorlar, onu söylüyorlar. Evet, buyurun. Daha özenli olmak…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan, ikazınızı dikkate alacağım.
Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Siz bir diplomatsınız, daha özenli ifadeler kullanmayı tavsiye ediyorum.
Buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – PKK açıkça Türkiye’nin toprakları üzerinde, Kuzey Irak’taki Barzani yönetimine benzeyen bir otonom devlet kurulmasını istemektedir.
3) Dış telkinlerle yapılan açılımlar, Türkiye’yi sakıncalı ve sonu felaket olan terörle müzakere yöntemlerine sürükler.
4) Terörle mücadele, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik boyutları olan kapsamlı bir kavramı ifade etmekle birlikte, hâlen içinde bulunulan durumda, Kuzey Irak’ta konuşlanmış PKK unsurlarının etkisiz hâle getirilmesi öncelik kazanmaktadır.
Hükûmetin yedi yıllık bir gecikmeyle de olsa bu gerçeği görmüş olması olumlu bir gelişmedir. Karşılaşılan koşullar bağlamında, Türkiye’nin caydırıcı bir strateji uygulaması zorunlu bir hâle gelmiştir.
Evet, değerli arkadaşlarım, acil önlemler alınmasını gerektiren acil bir tehditle karşı karşıyayız. Bu önlemlerin ne olması gerektiğini saptarken de bir gerçeği gözden kaçırmama durumundayız. Bu da PKK’nın Kuzey Irak’ta konuşlanmış olan vurucu gücü tasfiye edilmeden, Türkiye’nin terörle mücadele çabasının sonuç verebileceğini düşünmenin abes olduğudur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elekdağ, konuşmanızı tamamlayınız.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Bu bağlamda şu hususun anlaşılması yaşamsal önemdedir değerli arkadaşlarım: Bir terör örgütünün kendisine kol kanat geren bir hami ve güvenli üs alanı bulmadan uzun süre yaşaması mümkün değildir. Nitekim, Hafız Esad döneminde Suriye, PKK’ya yataklık yapar ve güvenli üsler sağlarken terörle mücadelenin Türkiye’ye maliyeti çok yüksek olmuştur. Buna mukabil, askerî gücümüzün caydırıcılığı sayesinde, PKK ve liderinin Suriye’den sökülüp atılmasından sonra ise örgütün moral gücünü ve etkisini 1999-2003 yılları arasında tamamen kaybederek çöküş sürecine girdiğini gördük. Bu itibarla, Türkiye, Suriye’de yaptığını Kuzey Irak’ta da yapabilirse PKK, bölgede Türkiye’yle sınırdaş başka bir ülkede sığınak bulamayacak ve marjinalleşme sürecine girecektir; tabii, bununla eş güdümlü olarak ekonomik, sosyal ve kültürel önlemlerin de alınması kaydıyla.
Peki, Türkiye’nin PKK vurucu gücünü Kuzey Irak’tan söküp atmasını engelleyen nedenler nelerdir? Bunun birçok nedeni var.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, teşekkür ediyorum efendim.

Mikrofonunuzu sadece teşekkür için açayım, süreniz doldu, eksüre de vermiştim.
Buyurun efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Hepinizi saygıyla selamlıyorum değerli arkadaşlarım. Bundan sonraki konuşmamda görüşlerimin geri kalan kısmını tamamlayacağım.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bir açıklamayla sözlerime başlayacağım.

Değerli arkadaşlarım, ben Türkiye’deki her etnik, dinsel, mezhepsel bireyin, onun çocuğunun ve torununun benim, benim çocuğumun ve torunumun sahip olduğu tüm haklardan, özgürlüklerden, fırsatlardan hiç eksiksiz yararlanmasının yılmaz bir savunucusuyum ama Anayasa’nın 66’ncı maddesinin ve 40’ıncı maddesinin değiştirilmesine karşıyım. Keza demokratikleşme kisvesi altında sinsice bu ülkenin toprakları üzerinde etnik baza oturmuş otonom bir yapı oluşturulmasına da karşıyım. Güzel olan, bu ülkenin yüzde 90’ının da benim gibi düşündüğüne inanmamdır.

Değerli arkadaşlarım, biraz önce şu soruyu sormuştum: Türkiye’nin, PKK vurucu gücünü Kuzey Irak’tan söküp atmasını engelleyen nedenler nelerdir? Bu tutumun birçok nedeni var fakat esas nedeni Hükûmetin caydırıcı bir politika uygulama yeteneğinin olmamasıdır. Bunun temel nedeni de, Sayın Davutoğlu’nun dış politika enstrümanları envanterinde diplomasi ile kuvvetin ve kuvvet gösterisinin mezcedilerek kullanımını öngören caydırıcı politika uygulama yönteminin olmamasıdır. Oysa diplomasi alet çantanızda böyle bir enstrüman, yani caydırıcı politika yöntemi yoksa etkin bir dış politika uygulayamazsınız. Bu alanda yeteneğiniz ve cesaretiniz yoksa ulusal çıkarları korumada başarılı olamazsınız.

Sayın Başbakanın PKK terörüne yataklık yapmakla suçladığı Barzani’nin Sayın Davutoğlu tarafından bölgesel Kürt yönetimi başkanı sıfatıyla Türkiye’ye resmî bir ziyaret için davet edilmesi ve sanki bir devlet başkanı gibi ağırlanarak ödüllendirilmesi çok ciddi bir hatadır. Daha 2008 yılında Türkiye tarafından Barzani’ye şu dört talep iletilmişti:

1) Örgütün elebaşlarını Türkiye’ye teslim et.
2) PKK’yı terör örgütü olarak ilan et.
3) PKK örgütünün siyasi bürolarını kapat ve kamplarını tecrit et.
4) PKK’ya lojistik desteği kes.
Bu taleplerin gereği yapılmadan Barzani’nin Türkiye’ye davet edilmesi affedilmez bir hata olmuştur ve bu şekilde hareket caydırıcı dış politika yaklaşımını tahrip etmiştir.
Peki, uygulanması gerektiğini söylediğim caydırıcı politika nedir? Caydırıcı politikanın esası, etkilemeyi öngördüğünüz muhatabınızı taleplerinizi yerine getirmediği takdirde yaptırımlara ve fiilî zorlamalara maruz kalacağına inandırmanızdır. Bunun için muhatabınızın siyasi kararlılığınız hususunda ve elinizdeki gücün etkinliği ve bunu kullanacağınız hususunda hiçbir kuşkusu olmaması gerekir. Caydırıcı politika temelde kurşun atmadan sonuç almayı öngörür.

Caydırıcı politikayla Barzani, PKK’nın Kuzey Irak’tan temizlenmesini öngören bir eylem planının uygulanmasında Türk Silahlı Kuvvetleriyle fiilen iş birliği yapmaya ve destek vermeye mecbur edilmelidir. Bu plan uyarınca askerî birliklerimiz Kuzey Irak’taki terör unsurlarını etkisiz hâle getirebilmelidir. Esasında Türkiye’nin elinde Barzani’ye karşı kullanılabilecek son derece etkili ekonomik ve diplomatik levyeler vardır, bunlar kademeli bir şekilde kullanılmalıdır.

Gerçek şu ki: Değerli arkadaşlarım, Kürt açılımı Türkiye’yi tam bir çıkmaza sokmuştur ama bu olumsuz noktaya gelinmesinde Amerika’nın da bir sorumluluğu vardır. Çünkü Kürt açılımını tetikleyen olgu, Obama yönetiminin Irak’tan çekilme kararıdır ve açılım özünde bir ABD, Amerikan inisiyatifidir.

Obama yönetiminin Türkiye’den önemli beklentileri olmasına rağmen, Barzani üzerinde gerekli baskıyı yaparak Türkiye’nin bir an önce, belirtmiş olduğum dört talebinin yerine getirilmesini maalesef sağlamamıştır. Oysa Obama 2011 yılı sonunda kuvvetlerini Irak’tan çektiği zaman arkasında nispeten istikrarlı, Amerikan yörüngesinden çıkmayan ve bütünlüğünü koruyan bir Irak bırakmak istiyor. Bunun için de Irak bölgesel Kürt yönetimini Sünni ve Şii Arapların hışmından korumak için Türkiye’ye emanet etmeyi tasarlıyor. Ayrıca, Türkiye’nin Afganistan’da çok etkin ve yararlı bir mevcudiyeti de var. Bu duruma rağmen, Obama yönetimi neden müttefiki Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeyen bir politika izliyor? Bu acaba Obama yönetiminin Ankara’nın İran’la yakınlaşma politikasından son derece rahatsız olmasından mı kaynaklanıyor?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Elekdağ, buyurun efendim.Konuşmanızı tamamlayınız.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum.
Bu rahatsızlığa Ankara’nın Hamas’la olan sıcak ilişkileri de katkıda bulunuyor mu? Bu rahatsızlık Washington’a Türkiye’nin maruz kaldığı terör tehdidine gerekli duyarlılığı göstermemek için bir gerekçe mi oluşturuyor? Her hâlükârda Amerika’yla sorunların masaya yatırılmasının ve ilişkilerde kapsamlı bir balans ayarının yapılmasının yararı var, zarureti var.

Sayın Bakan, bu kürsüden yaptığınız konuşmada “Türkiye’yi bölgesel ve küresel roller üstlenen, yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç yaptık.” diyerek övündünüz. Daha da önce söylediğim gibi, böyle üst perdeden konuşmaya hakkınızın olması için önce Türkiye’nin size sağladığı siyasi, stratejik ve jeopolitik kozları cesaretle, basiretle ve dirayetle kullanarak “stratejik müttefikimiz” diye tanımladığınız Amerika’yı Türkiye’nin çıkarlarına saygılı ve duyarlı bir şekilde hareket etmeye ikna etmeniz gerekir.
Teşekkür ediyorum.
Bir hususu daha hatırlatmak istiyorum Sayın Bakan: Bu kürsüden zatıalinize bazı sorular tevcih etmiştim. Bunlara cevabı da bekliyorum.
Teşekkür ediyorum arkadaşlar, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: