Mavi Marmara Gemisine İnsanlık Dışı Saldırı

30 06 2010

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 126. Birleşim ( 30 Haziran 2010 )

İsrail Silahlı Kuvvetlerinin Mavi Marmara Gemisine yapmış Olduğu İnsanlık Dışı Saldırı Hakkında Araştırma önergesi

İsrail’in insanlık dışı saldırısının siyasi ve hukuki açılardan değerlendirilmesi ve Hükümetin bu alandaki sorumluklarını ne ölçüde yerine getirdiğinin incelenmesi amacıyla yüce Meclis’e CHP tarafından sunulmuş bulunan araştırma önergesi hakkında konuşmak amacıyla söz almış bulunuyorum.

İsrail Silahlı Kuvvetlerinin 31 Mayıs 2010 Pazartesi günü çoğunluğu Türklerden oluşan 32 ülke vatandaşının bulunduğu Gazze’ye insani yardım amaçlı gemi konvoyuna karşı yapmış olduğu saldırı sonucunda 8’i vatandaşımız 9 Türk ölmüş ve çok sayıda insan yaralanmıştır.

Bu konuda TBMM tarafından oybirliğiyle kabul edilen ve İsrail’i şiddet ve nefretle kınayan deklarasyon özetle şu 4 noktayı öngörmekteydi:

1. Hükümet, BM Güvenlik Konseyi’nden İsrail’i kınayan bir karar çıkartmalı ve BM’in bu saldırının tüm yönlerinin araştırılması amacıyla bağımsız bir soruşturma komisyonu kurmasını sağlamalıdır.

2. İsrail Hükümeti Türkiye’den resmen özür dilemeli ve saldırının mağdurlarına tazminat ödemelidir

3. Türkiye İsrail’e karşı milli ve uluslararası yargı yollarına başvurmalıdır.

4. Hükümet, Türkiye’nin, İsrail ile siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerini gözden geçirmeli ve bu alanda gerekli etkin önlemleri almalıdır.

Sayın Başbakan, yaptığı açıklamalarla bu hususlarda gerekenin yapılacağını ve Türkiye’nin ve mağdur vatandaşlarımızın çıkar ve haklarının en etkin biçimde korunacağını söylemiş ve en kesin ifadelerle Türkiye’nin onuruna sahip çıkacağını taahhüt etmiştir.

Ancak, olayın üzerinden bir ay gibi uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen, bu 4 noktanın hiçbirinde en ufak bir ilerleme kaydedilememiştir.

İsrail özür dilemeyi ret etmiştir. Hükümet, Birleşmiş Milletler tarafından tarafsız ve bağımsız bir uluslar arası araştırma komisyonu kurulmasını da sağlamakta aciz kalmıştır.

İsrail kendi iç araştırma komisyonunu kurmuş ve ABD İsrail’in tutumunu desteklemiştir.

Hükümet, olayın sorumlularının nasıl cezalandırılacağı konusunda bir yol haritası oluşturmakta tam bir şaşkınlığa düşmüştür.

İsrail ile askeri, siyasi ve ekonomi ilişkiler alanında alınacak tedbirler hususunda da, Hükümet ne yapacağını bilmez durumda bocalayıp durmaktadır.

Hükümet’in övünmekte üstüne yoktur. Türkiye’nin bölgesel ve küresel bir aktör konumuna eriştiği safsatasını diline pelesenk etmiştir, fakat BM güvenlik Konseyi’nden bir kınama kararı çıkarmayı dahi başaramamıştır.

Güvenlik Konseyi’nden karar çıkartılamayınca, zevahiri kurtarmaya yarayan Başkanlık Açıklaması yöntemine başvurulmuş, fakat Başkanlık Açıklaması’nda da İsrail kınanmamıştır.

Buna rağmen, Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanı, BM Güvenlik Konseyi tarafından İsrail’i kınayan bir açıklama yapıldığını iddia etmişlerdir. Bu gerçek dışıdır. Kesinlikle doğru değildir.

Bu konuda Güvenlik Konseyi Başkanlık açıklamasının Türkçeye yapılan tercümesinde yer alan ifade aynen şöyledir: “ Konsey en az 10 sivilin yaşamını kaybetmesine ve çok sayıda kişinin yaralanmasına yol açan eylemi kınar, olaylarda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diler”.

Ancak, bu metinde bilinçli bir tercüme hatası vardır. İngilizce orijinal metindeki “eylemler” sözcüğü Türkçeye “eylem” olarak tercüme edilerek, İsrail’in eyleminin kınandığı izlenimi yaratılmak istenmiştir. Oysa orijinal İngilizce açıklama metnin de, “eylemler” kınanmak suretiyle, kınama, hem İsrail’li komandoların, hem de Mavi Marmara’da direnç gösteren yolcuların eylemlerine teşmil edilmektedir.

Sonuç olarak, Hükümet, afra ve tafrayla büyük bir başarı olarak ilan ettiği BM güvenlik Konseyi üyeliğinden, İsrail vahşetinin kınanması için dahi yararlanamamıştır.

Şimdi İsrail’in yaptığı hukuk dışı kanlı saldırıya gelelim. Uluslar arası hukuk açısından, açık denizlerde seyreden bir gemiye, ancak korsanlık, köle ticareti, uyuşturucu kaçakçılığı ve korsan yayın yapılması durumlarında yapılan müdahaleler meşru sayılabilir.

İsrail komandoları, mavi Marmara gemisine saldırıda bulunarak uluslar arası hukuku ihlal etmişlerdir.

Ayrıca ellerinde ateşli silahlar olmayan insanlara ateş ederek öldürmek, meşru müdafaa koşullarını ortadan kaldırır. Bu itibarla, gemide dirençle karşılaşmış olsalar bile, bu durum kendilerini sopalarla korumaya çalışan sivillere İsrail askerlerinin ateş açarak onları öldürmelerini meşru kılmaz.

Belirttiğimiz bu hususlar tartışma götürmez.

Ancak, bu soruna ilişkin kriz yönetimi açısından AKP Hükümeti’nin çok ciddi bir yetersizlik sergilediği göze çarpmaktadır.

Hükümet, kıstasları hukuken saptanmış olan devlet sorumluluğunun icaplarını yerine getirememiştir.

Zira Mavi Marmara’nın hareketinden önce İHH Vakfı yetkilileri, Filistin’e insani yardım ulaştırmanın yanında, bir de ablukayı kırma hedeflerinin olduğunu övünerek ve yüksek sesle açıklıyorlardı. Medya da bu açıklamaları yayınlıyordu.

Öteyandan, 27 Mayıs tarihinde İsrail ordusu, insani yardım konvoyunun Gazze ablukasını kırmaya teşebbüs etmesi halinde müdahale edeceğini açıklamıştı.

Ayrıca, İsrail diplomatik kanallardan Ankara ile temasa geçerek yardım konvoyunu engelleyeceğini duyurmuş, bunun ardından ABD’nin Ankara Büyükelçisi de Türk makamlarını bu konuda uyarmıştı.

Bu gelişmeler üzerine, Mavi Marmara ile yolculuğun ciddi riskler taşıdığını kavrayan Hükümet, AKP’li milletvekillerin gemiye binmelerini sakıncalı görmüş ve engellemiştir. Ancak, durumun ciddiyetine rağmen, Hükümet, vatandaşlarımızın yolculuğa katılmalarında sakınca görmemiştir.

Milletvekillerinin gemiye binmelerinin Hükümet tarafından engellenmesinin nedeni, illegal davranışları dolayısıyla hiçbir bedel ödememeye alışmış olan İsrail’in, bu gibi hallerde, sert ve şiddetli müdahalelerde bulunması ve orantısız güç kullanması olasılığından kaynaklanıyordu.

Belirttiğimiz bu hususlar, Mavi Marmara’daki kişilerin yaşamlarına yönelen ciddi risk ve tehditlerin mevcut olduğunu ve Hükümet’in de bu hususta bilgi sahibi olduğunu ortaya koymaktadır.

Uluslararası hukuk ve içtihat, böyle durumlarda, devlet sorumluluğu uyarınca, hükümetlerin şöyle hareket etmelerini amirdir:

1. Hükümet, risk ve tehditlerin mevcudiyet ve teşhisi hususunda asgari bir basiret ve öngörü göstermelidir.
2. Hükümet, yaşamları risk ve tehdit altında olan kişileri korumak için elinden gelen her türlü önlemi almak mecburiyetindedir.

Bu durumda, Ak Parti Hükümeti’nin devlet sorumluluğu ilkesi uyarınca, yardım konvoyundaki gemilerin yolculuklarını bir çatışmaya kesinlikle yol açmayacak ve hayat kaybını önleyecek şekilde yapmaları için tüm önlemleri alması gerekirdi. Ancak, bu önlemler alınmamıştır.

Bu önlemlerin başında Mavi Marmara ile diğer gemilerin rotalarının çatışmaya meydan vermeyecek şekilde çizilmesi ve bundan İsrail makamlarının bilgi sahibi olmasının sağlanması gelmekteydi.

İkinci önlem de, bir müdahale halinde gemi yolcularının silahlı güçlere kesinlikle direniş göstermekten kaçınmalarının güvence altına alınmasıydı.

İHH Vakfı yetkililerinin, “Hükümet bize yola çıkmadan önce hiçbir uyarıda bulunmadı” yolundaki açıklamaları, AKP Hükümeti’nin, ciddi bir krizin baş gösterdiği koşullarda, sorumluklarını yerine getirmeyerek vahim sonuçlara yol açtığını ortaya koymuştur.

Bazı Hükümet yetkilileri, bu konuda, “İHH’nın girişimi bir sivil inisiyatiftir, devletin buna müdahalesi doğru olmaz” şeklinde bir savunma ileri sürmüşlerdir. Bu tamamen geçersizdir. Çünkü devlet sorumluluğu, ölümü göze almış olsalar dahi, yaşamı tehlike olan vatandaşlarının korunması için önleyici tedbirler almayı gerektirmektedir.

Sonuçta, Hükümet’in, devlet sorumluluğu çerçevesinde görevlerini yerine getirmemiş olması, iki felaketin gerçekleşmesine yol açmıştır.

• Bu felaketlerden birincisi, 8’i vatandaşımız 9 Türkün ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasıdır.

• İkinci felaket ise, Türk Hükümeti’nin “dış politikasını İHH Vakfı’nın ellerine teslim etme gafletinde bulunarak, kontrol ve iradesi dışında olaylara sürüklenmesidir.

Devlet sorumluluğunun ihlal edildiği bir diğer alan da, Mavi Marmara’nın yolcularına can emniyeti sağlayacak donanımda olmaması nedeniyle Türk Bayrak İdaresi’nden “yolcu gemisi emniyet sertifikası” alamamasından dolayı, Komor’dan sertifika sağlaması ve Komor bandırası çekmesidir.

Amacı insani yardım olan İHH Vakfı’nın yolcuların can güvenliğine en ufak bir duyarlılık göstermeden gemiyi 600 yolcuyla uluslar arası sefere çıkarması sorumsuzluğun muhakkak ki daniskasıdır… Bu duruma bile bile göz yuman Hükümet de bu sorumsuzluğa ortaktır.

Bu sorumsuz tutum, Türkiye’nin hukuki tezlerini olumsuz yönde etkileyebilir. Zira hala Türk sicil kaydını muhafaza eden Mavi Marmara’nın Komor bayrağı ile birlikte Türk bayrağı çekmiş olması tartışmalı bir durum yaratabilir.

Çünkü, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 92. maddesi, “iki veya daha fazla devletin bayrağı altında seyreden bir geminin tabiiyetsiz bir gemi gibi işlem göreceğini ” öngörüyor.

Aynı sözleşme’nin 110. maddesinde de “Geminin tabiiyetsiz olduğundan şüpheleniliyorsa barış zamanında dahi gemiye ziyaret hakkı doğar” deniliyor.

Açıklamalarımdan anlaşılacağı üzere, İsrail’in insanlık dışı saldırısının, siyasi ve hukuki yönleri yanında, devlet sorumluluğu açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle, ilk nazarda dahi AKP Hükümetinin fahiş hataları ve yeteneksizliği nedeniyle 9 sivilin ölümünde ve çok sayıda insanın yaralanmasında ciddi sorumluluğu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bunlara ilaveten, Birleşmiş Milletlerden kınama kararı ile bir uluslararası araştırma komisyonu kurulması kararının çıkarılamamış olması bir züldür.

Başvurulacak yargı yolları ve İsrail’e karşı alınacak önlemler konusunda da hükümet tam bir şaşkınlık içindedir.
Bu görüş ve düşüncelerle tüm bu konularının incelenmesini sağlayacak bir Meclis araştırılması açılmasını yüksek takdirlerine sunarım

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: