BDP ‘nin Gensoru’su hakkında

24 06 2010

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 123. Birleşim ( 24 Haziran 2010 )

BDP tarafından Yüce Meclis’e sunulan gensoru önergesi hakkında CHP adına söz almış bulunuyorum.

Sözlerime, PKK’nın yoğunlaşan kanlı eylemleri ile Hükümetin bu tehdit karşısındaki çaresiz tutumunun, ülkemizi boğucu bir huzursuzluk ve karamsarlığa gömdüğünü belirterek başlayacağım.

PKK’nın saldırıları sonucunda Şemdinli’nin Tekeli mevkiinde 10 şehit verdik. 16 da yaralımız var. Arkadan kanlı elini İstanbul’a da uzatan terör 5 evladımızın daha canını aldı… Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine de başsağlığı diliyorum.

PKK’nın ve yandaşlarının açıklamaları, örgütün hedefinin şok eylemlerle toplumda öfke yaratmak ve bir Türk-Kürt çatışması yaratarak ülkenin toplum dokusunu parçalamak olduğunu ortaya koyuyor.

Başbakan kabul etmese de, PKK’nın sözcüleri, terör eylemlerini Kürt Açılımı sürecinde “Hükümet’in kendilerini aldatmış olması ve arkadan hançerlemesi nedeniyle” yoğunlaştırdıklarını iddia ediyorlar. Bu yeni terör dalgasını da Hükümet’e şartlarını dayatmak için başlattıklarını söylüyorlar.

Ben Türkiye’de bugüne kadar hiçbir zaman devlet otoritesinin ve Hükümet vekar ve itibarının bu denli zül bir duruma düşürülme çabasıyla karşılaşmadım…

Acil önlemler alınmasını gerektiren, acil bir tehditle karşı karşıyayız. Bu önlemlerin ne olması gerektiğini saptarken bir gerçeği de gözden kaçırmama durumundayız.

Bu da, PKK’nın Kuzey Irak’ta konuşlanmış olan vurucu gücü tasfiye edilmeden, Türkiye’nin terörle mücadele çabasının sonuç verebileceğini düşünmenin abes olduğudur.

Hükümetin, bu tehdidi bertaraf etmek için derhal şu 3 önleme başvurması gerekiyor.

Birincisi, Türk Hükümeti alacağı önlemlerle, PKK örgütüne, Türkiye’ye vereceği her zararın bedelini Kuzey Irak’ta da en ağır şekilde ödeteceğini göstermelidir.

Eğer, PKK Kuzey Irak’ta sığındığı inlerden çıkıp Türkiye’ye zarar verebiliyorsa, Türkiye’nin PKK örgütünü muhakkak kaynağında da cezalandırması gerekiyor. Ankara bunu yapamadığı takdirde, PKK’yı Türkiye’ye karşı eylem yapmaktan caydıramaz.

Gerçekleştirilmesi gereken ikinci husus, AKP Hükümet’inin, yapacağı girişimlerle, Irak’tan, ABD’den ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nden, derhal PKK terör örgütünün etkisiz hale getirilmesini resmen talep etmesidir.

Böyle bir talep Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan en meşru hakkıdır. Zira, bir ülkenin topraklarında konuşlanan terörist örgüt, komşu ülkeye geçerek terör eylemlerinde bulunuyorsa, topraklarında terörist örgütü barındıran ülkenin veya yönetimin bu eylemleri önlemek ve teröristleri etkisiz hale getirme sorumluluğu vardır.

Bunu yapmayan ülke veya yönetim teröristlerle suç ortağı sayılır.

Bu itibarla, eğer Irak, ABD ve Bölgesel Kürt Yönetimi, bu sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınırlarsa, o zaman, Türkiye’nin kuzey Irak’ta derinliğine kara ve hava operasyonları yaparak PKK’nın tüm unsurlarını temizleme hakkı doğar.

Bu bağlamda şu noktanın altı çizilmelidir. Bir terör örgütünün kendisine kol kanat geren bir hami ve güvenli üs alanı bulmadan uzun süre yaşaması mümkün değildir. Nitekim, , Hafız Esat döneminde Suriye PKK’ya yataklık yapar ve güvenli üsler sağlarken, terörle mücadelenin Türkiye’ye maliyeti çok yüksek olmuştur.

Buna mukabil, Türkiye’nin askeri gücünün caydırıcılığı sayesinde PKK ve liderinin Suriye’den sökülüp atılmasından sonra ise, örgütün moral gücünü ve etkisini tamamen kaybettiği anımsanacaktır.

Bu itibarla, Türkiye, Suriye’de yaptığını kuzey Irak’ta da yapabilirse PKK bölgede Türkiye ile sınırdaş başka bir ülkede sığınak bulamayacak ve marjinalleşme sürecine girecektir.

Alınması gereken üçüncü önlem PKK örgütüne yataklık yapan Barzani ile ilgilidir.

Başbakan Erdoğan 29 Ekim 2007’de şu ifadelerde bulunmuştu: “Barzani, terör konusunda tavrını çok açık ve net ortaya koyma durumundadır. Şu an kendisi terör örgütüne yataklık yapar durumdadır.”

Başbakan bu açıklamasıyla , Barzani’nin PKK’nın kanlı eylemlerine ortak olduğunu vurgulamıştı.

Barzani bugüne kadar, bu tutumunu değiştirmemiştir. Buna rağmen Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı sıfatıyla Türkiye’ye resmi bir ziyaret için davet edilmiş ve kendisine sanki bir ayrı devletin başkanı gibi muamele edilmiştir.

Bu affedilmez bir hatadır. Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun “Kak Mesut”, yani Mesut ağabey diye hitap ettiği Barzani Ankara’da PKK’yı bir terör örgütü olarak nitelemeyi reddetmiştir.

Bu itibarla, Barzani, PKK’nın kuzey Irak’tan temizlenmesini öngören bir eylem planının uygulanmasında TSK ile fiilen işbirliği yapmaya ve destek vermeye mecbur edilmelidir.

Türkiye’nin elinde Barzani’ye karşı kullanılacak son derece etkili ekonomik ve diplomatik levyeler vardır. Bunlar kullanılmalıdır. Barzani’ye Türkiye’ye verdiği zarar ölçüsünde kendisinin de zarar göreceği hissettirilmelidir.

Sayın Başbakan, belirttiğimiz bu 3 acil önlemin gerçekleşmesini sağlamadan, PKK örgütünün eylemlerinin durdurulması mümkün olmaz.

Hükümetiniz bu önlemleri alamadığı takdirde, Türk devletinin sadece devlet olma vasfından değil, onurundan da çok şey kaybedeceğini takdir edersiniz… Böyle ağır bir vebal altında kalmak istemediğinizden eminim…

Biz, CHP olarak, Sayın Genel Başkanımız’ın açıkladığı üzere terörle mücadeleye partiler üstünde milli bir sorun olarak bakıyor ve bu sorununun siyasi rekabette bir araç olarak kullanılmasını hatalı buluyoruz.

Keza, tek başına silahlı mücadelenin de terör tehdidinin bertaraf edilmesi için yeterli olmadığı görüşündeyiz. Terörle başarılı bir mücadele onu besleyen kaynakların isabetle teşhisini ve kurutulmalarını gerektirir.

Bu noktadan hareketle, çok boyutlu ve bütüncül bir milli politika oluşturulmasına katkıda bulunmak isteriz.

Bu amaçla, ortak bir strateji oluşturmak maksadıyla, terörün kitlesel yapısında terörü beslediği düşünülen ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel konular ele alınarak demokratik bir yaklaşımla bunların Avrupa standartlarıyla uyum haline getirilmesine yönelik bir çalışma yapılmalıdır.

Ancak, bunun için de bugüne kadar uygulanan politikaların bir muhasebesinin yapılması ve buna göre hataların ve doğruların saptanması da zorunludur. Çünkü tarih sadece ondan ders almayanlar için tekerrür eder.

Şimdi yapacağım değerlendirme bu amaca yöneliktir; polemik ve suçlama amaçlı olmadığından lütfen emin olunuz.

“Kürt Açılımı’nı tetikleyen olgu, Obama yönetiminin Irak’tan çekilme kararının yarattığı dinamiklerle güç kazanmış olmakla birlikte, bu girişim esas itibarıyla 5 Kasım 2007’de Washington’da yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde üzerinde mutabık kalınan ve Kürt sorununa çözüm öngören “Siyasi Proje” süreci zemininde yürütülmüştür.

“Siyasi Proje” sürecinin ana hatları şunlardı:

1. Birincisi, ABD Türkiye’ye, Türk Hava Kuvvetleri (THK) tarafından vurulacak PKK hedeflerini gösteren istihbarat bilgileri vermeyi taahhüt etmiş, bunun karşılığında, AKP Hükümeti Kuzey Irak’a kara harekatı yapmama yükümlülüğü altına girmiş, yani resmen meşru savunma hakkından feragat etmiştir. Üstlenilen diğer bir yükümlülük de THK’nin ABD’nin kontrol ve denetimi dışında operasyon yapamayacağıdır.

2. İkinci olarak, Türkiye’nin güneydoğusu ile kuzey Irak arasında kapsamlı bir ekonomik ve sosyal entegrasyon gerçekleştirilmesi hedeflenecek, Kürt Bölgesel Yönetimi ile yakın ilişkiler ve sıkı bir işbirliği kurulacaktır. Bu işbirliği, Türkiye’nin, Kerkük-Ceyhan boru hattından kuzey Irak petrolünün dünyaya pazarlanabilmesini de kapsayacaktır. (Bu şekilde, kurulacak bağımsız Kürt devletinin sosyo-ekonomik temellerinin Türkiye’ye attırıldığı da düşünülebilir.)

3. Üçüncü olarak, Barzani’nin başkanlığındaki Bölgesel Kürt Yönetimi, PKK terörünü sona erdirmek için Ankara ile işbirliği yapacaktır. Güya bu şekilde ABD’nin de yardımıyla, PKK’nın dağdan inmesi ve silahları bırakması sağlanacaktır. Ancak, bunun için, Türk Hükümeti’nin DTP üzerinden terör örgütü PKK’yı muhatap olarak kabul etmesi ve bir siyasi çözüm üzerinde mutabakata varılması şart koşulmuştur. Belirttiğimiz bu hususlar, ABD askeri yetkilileri tarafından 2008 yılı Mart ayında Pentagon’da düzenlenen bir basın toplantısında ve ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır. Kongre zabıtları ve pentagon kayıtları elimizdedir.

4. Ve nihayet, “Siyasi Proje” bağlamında ABD, Barzani üzerinde nüfuzunu kullanarak şu 4 konuda ilerleme sağlanmasına çalışacaktır:
(1) Barzani’nin PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmesi..
(2) Örgütün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi.
(3) PKK örgütünün siyasi bürolarının kapatılması ve kamplarının tecrit edilmesi.
(4) PKK’ya lojistik desteğin kesilmesi.

Sayın Ali Babacan Dışişleri Bakanı iken, 2008 yılının başında, Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari vasıtasıyla Barzani’ye bu talepleri içeren bir liste göndermiş ve bunların acilen uygulanmasını talep etmiştir.

Ankara, bu konudaki girişimini bir çok kereler tekrarlamışsa da, Barzani sözkonusu taleplere ısrarla karşı çıkmıştır.

Obama Başkan olunca, 2011 sonuna kadar Irak’tan ABD askerlerini çekme planının uygulanmasının yaratacağı tehlikeli durum nedeniyle Başkan Bush döneminde oluşturulan “Siyasi Proje”’ye mal bulmuş mağribi gibi sarılmıştır.

Obama yönetiminin endişesi, Irak’taki ABD askeri mevcudiyetinin azalması ile birlikte birbirlerinde diş bileyen Araplar ile Kürtler arasında bir iç savaş çıkması ve bu hengamede Iraklı Arapların Türkiye ile işbirliği yaparak ABD’nin özene bezene kurdurduğu bölgesel Kürt Devleti’ni haritadan silivermeleridir.

Obama yönetimi, böyle bir gelişmeyi mutlak surette önlemek amacıyla AKP Hükümeti’nden, Türkiye’nin Araplarla ittifak yapma yerine, kuzey Irak Kürtlerinin hamiliğini üstlenmesini talep etmektedir.

Türkiye’den böyle önemli bir beklentisi olmasına rağmen Obama yönetimi:

• Ne Barzani üzerinde gereken baskıyı yaparak, Türkiye’nin söz konusu 4 talebinin yerine getirilmesini sağlamıştır.

• Ne de Türkiye’nin uluslar arası hukuktan doğan haklarını kullanarak PKK’yı tasfiye amacıyla kuzey Irak’ta kendi inisiyatifiyle kara ve hava operasyonları yapmasına müsaade etmiştir.

Hemen belirtelim ki, Obama yönetimi eğer Barzani üzerinde gerekli baskıyı yaparak Ankara’nın taleplerinin, gereğinde Türkiye’nin de işbirliğini sağlayarak, gerçekleştirilmesini sağlasaydı, PKK’nın dağ kadrosunun sadece morali değil, kendisi de tarumar olur ve silah bırakması çoktan sağlanırdı.

Ama, ABD, birazdan izah edeceğim nedenlerle, PKK’nın tasfiyesini istemiyor. Bilakis, PKK’yı, Orta Doğu stratejisi kapsamında yararlanacağı silahlı bir güç olarak elinin altında tutmayı arzu ediyor.

Şimdi kısaca, Türkiye’nin ABD’den sağladığı gerçek zamanlı istihbaratın niteliğine değineyim. Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bu hususu öğrenince büyük umutlara kapılmış ve “artık bundan sonra “kuzey Irak’ı BBG evi gibi seyredeceğiz” demişti. Oysa, ABD, sadece kendisi tarafından seçilen PKK hedeflerinin Türk Hava Kuvvetleri tarafından vurulmasına müsaade etmiştir.

ABD bilinçli olarak terör ağacının gövdesini imha edici nitelikte hedefler vermemiş, verdiği hedefler, sadece ağacın küçük dallarının ve yapraklarının imha edilmesi amacını gütmüştür.

ABD bu suretle, bir taraftan Türkiye’ye sadece ağrı kesici ilaçlar vererek acılarının hafifletilmesine yardım etmiş, öte yandan da PKK’nın tasfiyesini önlemiştir.

Peki, bu ortamda Kürt Açılımı projesinin yeri nedir?

Kürt Açılımı’nın yürütülmesine ilişkin faaliyetlerin merkezini, Bağdat ve Erbil’de kurulan, Türkiye, Irak ve ABD’den oluşan Terörle Mücadele Komitesi oluşturmuştur. ABD’nin baskısı sonucu Barzani de komitede temsil edilmiştir.

Ancak, Komite’nin ismi yanıltıcıdır. Zira Komite’nin esas görevi PKK ile mücadele değil, Türkiye ile PKK arasındaki dolaylı müzakerelere aracılık yapmaktır.

Nitekim, Habur Sınır Kapısı’ndan 34 PKK’lının büyük bir törenle girmelerine ilişkin senaryo Terörle Mücadele Komitesi tarafından hazırlanmıştır. Ancak, her şey planlandığı gibi yürümedi…

Anımsayacaksınız, Habur girişindeki görüntüler ve buna toplumun gösterdiği kuvvetli tepki, açılım konusunda son derece negatif psikolojik bir ortam yarattı.

Ayrıca, açılım paketinin içeriği hakkında tartışmalar yoğunlaştıkça PKK ve BDP, siyasi hedeflerini açıkça ortaya koydular.

Bir kısım medyanın da desteğiyle PKK ve BDP sanki silahlı mücadeleyi kazandıkları ve Hükümeti müzakereye mecbur ettikleri gibi bir hava yarattılar.

Bu imajın faturasının ağır olacağını değerlendiren Hükümet de açılım sürecini askıya aldı.

Bu süreç sırasında yapılan çeşitli açıklamalardan PKK örgütü ile BDP’nin Kürt Açılım’ı çerçevesinde gerçekleştirmek istedikleri temel hedeflerin şu 5 noktayı kapsadığı anlaşılıyor:

1) Anayasa’nın Türklüğü tanımlayan 66. maddesinin Kürt kimliğini de tanıyacak şekilde değiştirilmesi, yahut tamamen kaldırılması.
2) Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılmasını engelleyen AY’nın 42. maddesinin değiştirilmesi.
3) Güneydoğu’ya özerklik verilmesi.
4) Hükümetin Öcalan’la müzakere masasına oturması.
5) Öcalan’ı da kapsayan genel af çıkarılması.

Gayet objektif bir bakışla, Kürt açılımının bizi getirdiği nokta bu 5 talep ve PKK’nın bu talepler kabul edilmediği takdirde Türkiye’yi yangın yerine dönüştüreceği tehdididir.

Yani “Kürt Açılımı” denince PKK ve BDP, ayrışmayı hedefleyen ve 5 talepten oluşan bu listeye odaklanıyor. Onların gerçeği bu…

Fakat bir başka gerçek daha var… Bu gerçek de, kanımca Türk kamuoyunun, yani bu vatanın evlatlarının % 90’ının bu listedeki taleplerin gerçekleşmesini önlemek için hertürlü özveriye hazır olduğudur.

Amacım polemik yapmak değil. Ama hakikat şu ki, Kürt Açılımı girişimi Türkiye’yi tam bir çıkmaza sürüklemiştir.

Bu bakımdan bu çıkmaz yolda direnmek fahiş bir hataya saplanıp kalmak anlamına gelir.

Şimdi konunun Amerika yönünü ele alalım. Biraz önceki açıklamalarım, Amerika’nın terörle mücadele konusunda, Türkiye’nin yanında olduğu izlenimini yaratmaya önem veren, fakat gerçekte Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeyen bir politika izlediğini ortaya koyuyor.

Oysa, Obama yönetimi, karşılaştığı çok ciddi sorunların çözümü hususunda Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyuyor.

Birincisi, Obama, 2011 yılı sonunda kuvvetlerini Irak’tan çektiği zaman arkasında nispeten istikrarlı, ABD yörüngesinden çıkmayan ve bütünlüğünü koruyan bir Irak bırakmak istiyor.

Bunun için de, Irak Bölgesel Kürt yönetimini Sünni ve Şii Arapların hışmından korumak için Türkiye’ye emanet etmeyi tasarlıyor…

Ayrıca Türkiye’nin Afganistan’da çok etkin ve yararlı bir mevcudiyeti var. ABD, Türkiye’nin bu alandaki desteğine de ihtiyaç duyuyor.

Bu duruma rağmen, nasıl oluyor da Obama yönetimi, müttefiki Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeyen bir politika izliyor?

Bunun önde gelen iki nedeni var.

Birinci nedeni, Irak’ın parçalanması durumunda, Obama yönetiminin, kurulacak bağımsız Kürt devletine yerleşerek, burayı bir askeri üsse dönüştürme ve Ortadoğu stratejisinin önemli bir dayanak noktası yapmayı öngören bir planı bulunmasıdır. Washington böyle bir planı icabında yararlanmak üzere elinin altında tutuyor.

Bu nedenle de, Obama, Barzani’ye kol kanat geriyor ve kaprislerine boyun eğiyor.

Tabii Amerika’nın böyle bir perspektifi olunca, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne verdiği önem Türkiye’ye nazaran ağır basıyor. Bu dengesiz yaklaşım nedeniyle de, Türkiye’nin çıkarları tehlikeye atılıyor.

İkinci neden ise, Obama yönetiminin, Ankara’nın İran’la yakınlaşma politikasından son derece rahatsız olmasından kaynaklanıyor. Bu rahatsızlığa, Ankara’nın Hamas’la olan sıcak ilişkileri de katkıda bulunuyor.

Bu rahatsızlık Washington’a, Türkiye’nin maruz kaldığı terör tehdidine gerekli duyarlılığı göstermemek için bir gerekçe oluşturuyor…

Bu söylediklerimizden iki sonuç ortaya çıkıyor.

Birincisi, Türk dış politikasının ciddi bir balans ayarına ihtiyacı olduğudur.

Sayın Başbakan, bütçe görüşmeleri sırasında bu kürsüden yaptığınız konuşmada, “Türkiye’yi bölgesel ve küresel roller üstlenen yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç yaptık” diyerek öğündünüz…

Yalnız bu konuda dikkatinize getirmek istediğimiz bir husus var…

Sayın Başbakan, böyle üst perdeden konuşmaya hakkınızın olması için, önce, Türkiye’nin size sağladığı siyasi, stratejik, ve jeopolitik kozları cesaretle, basiretle ve dirayetle kullanarak, “stratejik müttefikimiz” diye tanımladığınız Amerika’yı, Türkiye’nin çıkarlarına saygılı ve duyarlı bir şekilde hareket etmeye ikna etmeniz gerekir.

İkincisi, Kürt Açılımı’ndaki temel sakatlık, açılımın milli bir proje olmamasından, dışarıda kotarılan ve esas itibarıyla ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkar ve perspektifine göre şekillendirilen bir proje olmasından ileri geliyor.

Dış odaklar tarafından Erdoğan Hükümeti’ne dayatılan Kürt Açılımı veya “PKK ile müzakere stratejisi” Türkiye’yi selamete değil felakete götürür.

Yanlış strateji, yanlış ilaç gibidir… Öldürür !…

Bu görüşlerle yüce Meclis’e saygılarımı sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: