Türk Silahlı Kuvvetleri Deniz Unsurlarının, Korsanlık / Deniz Haydutluğu ve Silahlı Soygunla Uluslararası Mücadele Amacıyla Aden Körfezi, Somali Karasuları ve Açıkları, Arap Denizi ve Mücavir Bölgelerde Görevlendirilmesi İçin, Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca Verilen İznin Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına İlişkin Tezkere

2 02 2010

TBMM Genel Kurulu 23. Dönem 4. Yasama Yılı 55. Birleşim
02 Şubat 2010

Hükümet tarafından onayınıza sunulan tezkere hakkında CHP adına görüşlerimi açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1856 sayılı kararı uyarınca, Aden Körfezi, Somali karasuları ve Arap Denizi ile mücavir bölgelerde vuku bulan korsanlık ve deniz haydutluğu ile mücadele için geçen yıl bu bölgeye gönderilen TSK deniz unsurları, görevlerini, BM sistemi içinde, başarıyla yerine getirmişlerdir. Şimdi yüce Meclis’e sunulan tezkere ile TSK deniz unsurlarının görev süresi bir yıl daha uzatılıyor.

Burada dikkati çeken husus, bu bölgelerde deniz haydutluğu ve korsanlık yapan çeteleri etkisiz hale getirmenin, çok güçlü donanmalara sahip olan büyük devletlerin kapasitelerini aştığı ve uluslararası işbirliği ve dayanışmayı zorunlu kıldığıdır.

Uluslararası terörle mücadele de, ayni şekilde kapsamlı bir işbirliği ve dayanışmayı gerektiriyor. Türkiye, bu alanda da sorumluluklarını ciddiyetle yerine getirmeye özen gösteren bir devlettir. Ancak, ülkemizin, ayni sorumluluk ve işbirliğini, ABD’den ve NATO müttefiklerimizin çoğundan gördüğü söylenemez.

Örneğin PKK örgütünün sivil kolunun merkezi olan Belçika, hala PKK’yı bir terör örgütü olarak tanımıyor… Ve maalesef iktidar bu konuyu ciddiyetle takip etmiyor…

Tabiatıyla, bu değerlendirme bizi iç ve dış boyutları olan “Kürt Açılımı”na getiriyor.

Açılım’ın iç boyutu hala müphemiyetini muhafaza ediyor. Aylardan beri “Kürt Açılımı” konusunda somut bir yaklaşım ortaya koyması beklenen İçişleri Bakanı Sn. Beşir Atalay,
15 Ocak tarihli basın toplantısında da dişe gelir bir şeyler söyleyemedi.

[ Belirttiği en önemli husus, önümüzdeki seçimin bir Anayasa seçimi olacağıydı.
Bunun dışında, Sn. Bakan’ın söyledikleri, 18 yaş altındakilerin çocuk mahkemelerinde yargılanacağı, cezaevlerinde annelerin Kürtçe konuşmalarına izin verileceği, özel TV’lerde 24 saat Kürtçe yayın yapılabileceği ve insan haklarının korunmasıyla ilgili kurum ve mekanizmalar kurulacağıydı.]

Bu arada Öcalan’ın Ankara’yı tehdit ederek, “bir aya kadar adım atın, yoksa ortalık karışır” mesajını vermesi, “Kürt Açılımı”ndan hala bir şeyler bekleyenlerin de umutlarını söndürdü.

Yeteneksizce yönetilen “Kürt Açılımı”, şu son derece olumsuz sonuçları doğurmuştur:

1. PKK terörüne son verilmesi ile Kürtçülük sorununun çözümünde, Öcalan’a bir numaralı aktör konumunu kazandırılmıştır.

2. Öcalan’ın “Kürt sorununun” Türkiye’de yegane ve asli muhatabı konumuna getirilmesi, sorunun çözümünde içinden çıkılmaz bir durum yaratmıştır.

3. PKK ile onun sinsi uzantıları Öcalan’a tapınma tutkusuyla bağlıdırlar. Bu nedenle, Öcalan’ın onlar üzerindeki etkisi tamdır.

Bu bakımdan, Öcalan’ın PKK ve BDP üzerindeki kontrolünü kaybedeceği veya, PKK ile BDP’nin Öcalan’dan koparak bağımsız bir yaklaşım ve yapıcı bir duruş geliştirmelerini beklemek beyhudedir.

4. Öcalan gerçek gücünün kaynağının PKK olduğu bilinciyle, kendi muhatap alınıncaya ve şahsını da kapsayan talepleri kabul edilinceye kadar, PKK’nın silah bırakmasına izin vermeyecektir. Bu talepler şunlardır:

1. Türkiye’nin Türk ve Kürtlerden oluşan iki uluslu bir devlet olduğu Anayasa’da güvence altına alınmalıdır. Milli devlet ilkesini tasfiye eden ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına dayanan yeni bir anayasa hazırlanmalıdır.

2. Yeni anayasada üniter devlet ilkesi görünürde muhafaza edilmekle birlikte, Kürtler için özerk bölge oluşturulması ismi konulmadan düzenlenmelidir.

3. Kürtçe ikinci resmi dil olmalıdır. Temel eğitimde Kürtçe eğitim dili olarak kullanılacak, televizyon ve basın üzerinde hiçbir kısıtlama olamayacaktır.

4. PKK kadrolarına kapsamlı af uygulanacaktır.

5. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin geri kalmışlığı özel bir planlama ile ortadan kaldırılacak, gelir ve toprak dağılımında eşitsizliği giderici çözümler geliştirilecektir.

6. Öcalan serbest bırakılacak ve siyasi hayata entegre edilecektir.

Türkiye’nin ulus-devlet yapısında ve milli kimlik tezinde köklü bir değişikliği gerektirecek olan bu önerilerin kabulü için, Anayasa’nın 1-4. maddeleri de dahil, 66., 42. ve 10. maddelerinin de değiştirilmesi gerekecektir.

Türkiye’nin bölünüp parçalanmasına yol açacak böyle bir girişimin de, herhangi bir Cumhuriyet Hükümeti tarafından kabulünün mümkün olmayacağı takdir edilecektir.

Başbakan Erdoğan bu girişimi başlatırken büyük bir yanılgıya düşmüştür. Bu yanılgı, Türkiye’nin karşılaştığı sorunun, Kürt etnik milliyetçiliği temeline oturmuş PKK sorunu olduğunu ve siyasi bir projeye dayandığını değerlendirememiş olmasından ileri geliyor.

Sayın Başbakan’ın bu konudaki söylemi şu iki yaklaşımı ortaya koyuyor:

Birincisi, Başbakan, Türklüğü ve Türk milleti kavramını Türkiye’nin üst kimliği olarak görmüyor.

İkincisi, üst kimliğimizi ısrarla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olarak tanımlıyor ve vatandaşlık bağı ile inanç birliğini çözümün çimentosu olarak görüyor.

Evet, Sn. Başbakan’ın konuşmalarından, vatandaşlık üst kimliği altında birleşme ile inanç ve kültür bağını, sorunun reçetesi olarak gördüğü anlaşılıyor…

Peki inanç bağı ve vatandaşlık üst kimliği sorunu çözer mi?

Çözmez. Çünkü, PKK ve onun tahakkümündekiler, etnik milliyetçilik temeline oturttukları siyasi bir projeyi gerçekleştirmeyi hedefliyorlar. Onların amaçlarının Müslümanlık ve demokratik haklarla bir ilgisi yok…

Şimdi, “Kürt Açılımı”nın dış boyutunu ele alalım.

“Kürt Açılımı” projesini tetikleyen olgu, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinin yarattığı dinamiklerdir.

Türkiye’ye ABD tarafından dayatılan bu proje, ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra ülkedeki Şii ve Sünni Arap cephe ile kuzey Irak Kürtleri arasında iç savaş başlayacağı varsayımına dayanıyor.

Bu varsayım gerçeklere dayanıyor. Nitekim, Kerkük’e ilaveten Musul ve civarındaki geniş bölgeler üzerinde hak iddia eden Kürtlerle, Şii ve Sünni Araplar arasında her an çatışmaya dönüşebilecek şiddetli bir tansiyon mevcut. Petrolün paylaşımı konusundaki anlaşmazlık da çatışma riskini arttırıyor.

İç savaşın çıkması durumunda, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin, Ankara ile Bağdat arasında kurulacak ittifak tarafından ortadan kaldırılacağından endişe eden Washington, böyle bir gelişmeyi önlemek için üç ayaklı bir proje geliştirmiştir.

Birinci ayak, iç çatışma durumunda, Türkiye’nin, Bağdat Merkezi Hükümeti yerine, Kürt yönetimine destek vermesini ve kuzey Irak Kürtlerini korumasını öngörmektedir. Yani, Türkiye’ye, Araplarla ittifak yapmak yerine, Kuzey Irak Kürtlerinin hamiliği dayatılmaktadır.

İkinci ayak, Türkiye’nin güneydoğusu ile kuzey Irak arasında kapsamlı bir ekonomik ve sosyal entegrasyonun gerçekleştirilmesini hedefliyor. Bu işbirliği, Türkiye’nin, Kerkük-Ceyhan boru hattından kuzey Irak petrolünün dünyaya pazarlanabilmesine imkan vermesini de kapsıyor. Bu şekilde, kurulacak bağımsız Kürt devletinin sosyo-ekonomik temellerinin Türkiye’ye attırıldığı da söylenebilir.

Üçüncü ayak ise, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin, PKK terörünü sona erdirmek için Ankara ile işbirliği yapmasını öngörmektedir. Güya bu şekilde, ABD’nin de yardımıyla, PKK’nın dağdan inmesi ve silahları bırakması sağlanacaktır. Ancak, bunun için,Türkiye’nin, DTP’nin yeni adresi olan BDP üzerinden terör örgütü PKK’yı muhatap olarak kabul etmesi ve bir siyasi çözüm üzerinde anlaşmaya varılması şart koşulmaktadır.

Bu işlevlerin yerine getirilmesi için ABD’nin inisiyatifiyle bir Terörle Mücadele Komitesi (TMK) kurulmuştur…

Üç üyeden oluşan, ama gerçekte dörtlü olan ve işlevini Bağdat ve Erbil’de yapan bu mekanizmada, Türkiye, ABD ve Irak’a ilaveten, Kürt Bölgesel Yönetimi de temsil edilmektedir. Barzani’nin bu Komite’de temsili taraflara ABD tarafından dayatılmıştır.

Komite’deki Kuzey Irak temsilcisi, Komite ile PKK arasında irtibatı oluşturmaktadır. Örneğin, Habur kapısından giren ve bilahare affedilen 34 PKK’lı teröristinin Türkiye’ye gönderilmesi TMK vasıtasıyla yapılmıştır.

Ancak, TMK’de temsil olunan Bölgesel Kürt Yönetimi ve ABD, PKK’yı tasfiye etmekten çok, onu korumaya ve canlı tutmaya yönelik bir yaklaşım içindeler.

Peki, “böylesine rezilane bir kuruluş içinde Türkiye’nin işi ne?” derseniz, bu soruyu, 20 ve 21 şubat tarihlerinde Bağdat ve Erbil’de toplanan Komite toplantılarına katılan Sn. İçişleri Bakanımız Beşir Atalay’a yöneltmeniz lazım.

Bu Komite, PKK’yı tasfiye etmek için değil, PKK’ya can üflemek ve Türkiye ile PKK’yı müzakereye oturtarak ülkemize siyasi bir çözüm dayatmak için çalışıyor.

Nitekim, Türkiye tarafından, 2 yıl önce, 2008 başında Barzani’ye gönderilen talep listesinde şu hususlar yer alıyordu: (1) PKK’nın terör örgütü olarak ilan edilmesi. (2) Örgütün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi. (3) PKK örgütünün siyasi bürolarının kapatılması ve kamplarının tecrit edilmesi. (4) PKK’ya Lojistik desteğin kesilmesi.

Barzani, Ankara’nın bu meşru taleplerin hiçbirini yerine getirmeyerek ve Irak Hükümeti’nin Türkiye ile imzaladığı Terörle Mücadele Anlaşması’nın öngördüğü sıcak takip hakkına da karşı çıkarak, PKK’nın Türkiye’ye yönelik kanlı terör eylemlerine destek vermeyi sürdürmüştür.

Burada bir noktanın altını çizelim. Barzani, Araplarla Kürtler arasında sert bir çatışmanın ayak seslerinin duyulduğu bugünkü ortamda, muhakkak ki Türkiye ile yakınlaşmayı arzu eder. Ancak, Barzani, Türkiye ile yakınlaşmanın bedeli olarak PKK’nın yok edilmesine katkıda bulunmayı kesinlikle istemiyor.

Bunun nedeni de, Barzani’nin, PKK’yı, Kerkük meselesinde ve ilerde bağımsız Kürdistan’ın ilanında Türkiye’ye karşı bir koz ve pazarlık unsuru olarak kullanmak amacıyla elinin altında bulundurmak istemesinden kaynaklanıyor.

Şimdi, ABD’nin TMK’nde ne tür bir faaliyette bulunduğuna bakalım. Biraz önce, Ankara’nın, PKK’nın etkisizleştirmesi amacıyla Barzani’ye dört talep ilettiğini belirtmiştim.

Eğer ABD, Barzani üzerinde gerekli baskıyı yaparak Ankara’nın bu taleplerinin gerçekleştirilmesini sağlasaydı, PKK’nın dağ kadrosunun sadece morali değil, kendisi de çoktan tarumar olurdu.

Arkadan da, Afganistan ve Pakistan dağlarını Drone denilen insansız uçaklarla gece gündüz bombardıman ettirmekte beis görmeyen Obama yönetimi, bu uçaklardan sadece birkaçını boş alanlara birkaç bomba atmak için Kandil’e gönderseydi, PKK’ya silah bıraktırılması çoktan sağlanırdı.

Ama, Amerika, ne Barzani üzerinde gereken baskıyı yaparak, Türkiye’nin taleplerinin yerine getirilmesini sağlıyor, ne de Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan haklarını kullanarak kuzey Irak’ta kendi inisiyatifiyle operasyon yapmasına izin veriyor.

ABD’nin Türkiye’ye karşı izlediği bu politikanın dostane olarak nitelendirilmesi mümkün değil.

Oysa, Obama yönetiminin, 2011’de kuvvetlerini Iraktan çektiği zaman arkasında nispeten istikrarlı, “ABD yörüngesinden çıkmayan” ve bütünlüğünü koruyan bir Irak bırakmayı ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni Sünni ve Şii Arapların hışmından korumak için Türkiye’ye emanet etmeyi öngören bir tasarımı olduğunu söyledik.

O zaman, “Nasıl oluyor da, Obama yönetimi, övdüğü ve önem verdiğini söylediği müttefiki Türkiye’nin çıkarlarına ağır zarar verebiliyor?

Bunun nedeni, Irak’ın parçalanması durumunda, Obama yönetiminin, kurulacak bağımsız Kürt devletine yerleşerek, burayı bir askeri üsse dönüştürme ve Ortadoğu stratejisinin önemli bir dayanak noktası yapmayı öngören bir planı bulunmasından kaynaklanıyor.

Bu plan nedeniyle de, Obama, Barzani’yi kolluyor, onu el üstünde tutuyor ve kaprislerine boyun eğiyor.

Görüleceği üzere, “Kürt Açılımı”ndaki temel sakatlık, açılımın milli bir proje olmamasından, dışarıda kotarılan ve esas itibarıyla ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik çıkar ve perspektifine göre şekillendirilen bir proje olmasından ileri geliyor.

Bu perspektifte ABD’nin Irak Bölgesel Kürt Yönetimine verdiği önem Türkiye’ye nazaran ağır basıyor. Bu dengesiz yaklaşım nedeniyle de, Türkiye’nin yaşamsal çıkarları tehlikeye atılıyor.

Başbakan Erdoğan’ın 7 Aralık tarihinde Washington’da Başkan Obama ile yapacağı görüşmeye giderken, uçakta gazetecilere yaptığı açıklamalarda, görüşmenin ana gündemini PKK’yı tasfiye planının teşkil ettiğini vurgulamıştı. Ayrıca, PKK’ya karşı Kandil ve Mahmur’u da kapsayacak bir ortak strateji oluşturulacağı üzerinde durmuştu.

Ne var ki, görüşmelerden hemen sonra Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında, Başkan Obama yaptığı açıklamayla, PKK’nın tasfiyesi ve Kandil’in temizlenmesi hususunda Türkiye’ye hiçbir destek vermeyeceğini kesin bir şekilde ortaya koydu.

Oysa Obama’nın, kesin ve keskin ifadelerle, PKK’nın moralini bozacak, kanlı eylemlerinden caydıracak, Barzani’yi de Türkiye ile teröre karşı işbirliğine davet edici bir açıklama yapması gerekirdi.

Bir NATO müttefiki olarak Türkiye’ye asgari saygı ve iyi niyet bunu gerektirirdi.

Ortaya çıkan tablonun, Başbakan’ın, “PKK’yı tasfiye Planı” üzerinde anlaşmak için Washington’a gittiği, fakat önerilerinin reddedildiği şeklinde tarif edilmesi yanlış olmaz..

Bizi üzen, ABD ziyaretinin bilançosunun, “sıfıra sıfır, elde var sıfır” olmasından ziyade, Türkiye çapında bir ülkenin böyle bir muameleye maruz bırakılması, hafife alınması, meşru ve makul taleplerinin elin tersiyle itilivermesidir.

Bir NATO üyesi olarak Türkiye, Afganistan savaşına, kapsamlı ve boyutları herkesçe takdir edilen katkıda bulunuyor. Bu bağlamda, Kabil’in komutasını bir kere daha üstlenmiş ve buranın korunması için 1700 askerini göndererek Amerika ile omuz omuza teröre karşı mücadele veren bir Türkiye gerçeği var.

Bu şekilde uluslararası terörle mücadeleye katkısını yapan Türkiye’ye, ABD’nin sağladığı sadece kısıtlı “gerçek zamanlı istihbarat” olmuştur. ABD’nin Türkiye’ye 2 yıldır verdiği bu istihbarat bir şeye yarasaydı, Hükümetiniz bugün karşısında, arkasını Barzani’ye dayayarak Türkiye’ye meydan okuyan ve siyasi müzakere şartlarını dayatmayı öngören bir PKK bulmazdı.

Türkiye’nin bu konuda beklediği yardım, ABD’nin fiilen PKK ile mücadeleye girişmesi değildir.

Türkiye’nin beklediği, ABD’nin, Türkiye’nin kuzey Irak’ta kendi özgür iradesiyle kara ve hava operasyonları yapmasına getirdiği kısıtlamaları kaldırmasıdır.

Sayın Başbakan Bütçe görüşmeleri sırasında bu kürsüden yaptığı konuşmada, “Türkiye’yi, bölgesel ve küresel roller üstlenen yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç” yaptık” diyerek öğündü…

Yalnız bu konuda dikkatlerine getirmek istediğimiz bir husus var…

Sayın Başbakan, böyle üst perdeden konuşmaya hakkınızın olması için, önce, Türkiye’nin size sağladığı, siyasi, stratejik ve jeopolitik kozları, cesaretle, basiretle ve dirayetle kullanarak, “stratejik müttefikimiz” diye tanımladığınız Amerika’yı, PKK terörüyle mücadelede Türkiye’nin uluslar arası hukuktan doğan haklarına koyduğu kısıtlamaları kaldırmaya ikna etmeniz gerekir.

Bu beceriyi, bu yeteneği gösteremezseniz, bu kürsüden istediğiniz kadar biz “Türkiye’yi bölgesel ve küresel roller üstlenen yıldız gibi parlayan bir bölgesel güç yaptık” deyin, bunlar boş ve kof böbürlenmeler olmaktan ileri gitmez!..

Buraya kadar söylediklerimiz, “Kürt Açılımı”nın tamamen bir fiyaskoyla sonuçlandığını ortaya koyuyor.

Bu durum, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine ve PKK’ya karşı çok boyutlu milli bir strateji geliştirmesini zorunlu kılıyor.

Bu strateji kapsamında TSK’ne çok önemli bir görev düşüyor. TSK’nin, önce, sivil zayiata yol açmadan ve bölgenin huzur ve istikrarını bozmadan PKK’yı etkisizleştirmeyi öngören bir “askeri-politik konsept” geliştirmesi, sonra da buna uygun bir “askeri kuvvet yapılanması” oluşturması gerekiyor.

Amaç, uçar birliklerle yapılacak “cerrahi” nitelikte operasyonlarla “nokta hedeflerin” sürekli vurularak PKK örgütünün güven duygusunun yok edilmesi ve çözülme psikolojisinin yaratılarak teslime zorlamak olacaktır.

Bu bağlamda yapılacak ilk operasyonlardan biri de, ABD tarafından uyuşturucu kaçakçısı olarak ilan edilip mali varlıklarına el koyulan terörist başılardan Murat Karayılan, Zübeyir Aydar ve Ali Riza Altun’un baskınla inlerinden kaçırılıp Türk adaletine teslim edilmeleri olmalıdır.

İsrail, Telaviv’den 4200 kilometre uzaklıktaki Entebbe havaalanına tereyağından kıl çeker gibi harekȃt yaparak İsrailli rehineleri kurtarabiliyorsa, NATO’nun ikinci büyük ordusu diye iftihar ettiğimiz TSK’nin avucunun içi gibi bildiği yanı başındaki bölgede bu tür operasyonlar yapamaması kabul edilemez…

Sonuç olarak, dış odaklar tarafından Erdoğan Hükümeti’ne dayatılan “PKK ile müzakere stratejisi” Türkiye’yi selamete değil felakete götürür.

Yanlış strateji, yanlış ilaç gibidir… Öldürür !..

Bu görüşlerle, CHP adına,TSK’nin deniz unsurlarının, korsanlık ve deniz haydutluğuyla mücadele için yurt dışındaki görev sürelerinin uzatılması hakkındaki tezkerenin onaylanmasını kabul ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: