2010 Yılı Dışişleri Bakanlığı Bütçesi Görüşmeleri

18 12 2009

23. Dönem 4. Yasama yılı 35. Birleşim 18/Aralık/2009 Cuma

Sayın Başkan Değerli Milletvekilleri,

CHP adına Dışişleri Bakanlığı bütçesi hakkında konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Yararlanabileceğim çok kısa süre, Hükümet’in dış politikası hakkında asgari kapsamda dahi bir değerlendirme yapmama imkȃn vermiyor. Bu nedenle Sayın Dışişleri Bakanı’na, yanıtlanması ricasıyla, sorular yönelteceğim. *

Birinci sorum, Sn. Başbakan’ın 7 Aralık tarihinde Washington’da Başkan Obama ile yapmış olduğu görüşmeler hakkında olacak.

7 Aralık zirvesinin, Türkiye açısından hayati olan yönü, kuşkusuz, Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış bulunan PKK unsurlarının tasfiyesiydi… Başbakan Erdoğan da Washington yolunda uçakta bulunan gazetecilere, Obama ile yapacağı görüşmenin ana gündemini “PKK’yı tasfiye planının teşkil ettiğini, bu bağlamda PKK’ya karşı Kandil ve Mahmur’u da kapsayacak bir ortak strateji oluşturulacağını” açıklamıştı.

Oysa, Beyaz Saray’da düzenlenen ortak basın toplantısında, Başkan Obama yaptığı açıklamayla, PKK’nın tasfiyesi ve Kandil’in temizlenmesi hususunda Türkiye’ye hiçbir destek vermeyeceğini kesin bir şekilde ortaya koydu.

Yani, Başbakan Erdoğan “PKK’yı tasfiye Planı” üzerinde anlaşmak için Washington’a gitmiş ve eli boş dönmüştür. Önerileri reddedilmiştir. Başbakan’ın ABD ziyaretinin bilançosu, “sıfıra sıfır, elde var sıfırdır”.

Türkiye bir NATO üyesi olarak Afganistan savaşına, kapsamlı ve boyutları takdir edilen katkıda bulunmaktadır. Türkiye, Kabil’in komutasını üstlenmiş ve korunması için 1700 askerini göndererek Amerika ile omuz omuza teröre karşı mücadele vermektedir.

Buna rağmen neden Amerika’nın Türkiye’nin PKK’yı tasfiye planına destek vermesini sağlayamıyorsunuz?

Bana lütfen burada, Amerika’nın Türkiye’ye “anlık istihbarat” verdiği ve Irak hava sahasını Türkiye’ye açtığı hikayesini anlatmayın. Çünkü, Amerika’dan alınan kısıtlı istihbarat karşılığında Hükümetiniz, Amerika’nın izni olmadan kuzey Irak’a harekat yapmayacağı yükümlülüğü altına girmiştir.

Yani, Türkiye kutsal bir hak olan, meşru savunma hakkından ve uluslararası hukuktan doğan müdahale hakkından feragat etmiştir. Bu Türkiye’nin siyasi tarihine bir kara leke olarak geçmiştir. Bu gerçeği, siz de dahil, bu kürsüden kimse inkar edemez.

ABD’nin 2 yıldır Türkiye’ye verdiği istihbarat bir şeye yarasaydı, Hükümetiniz bugün karşısında, arkasını Barzani’ye dayayarak Türkiye’ye meydan okuyan ve siyasi müzakere şartlarını dayatmayı öngören bir PKK bulmazdı.

Türkiye’nin bu konuda beklediği yardım, ABD’nin fiilen PKK ile mücadelesi değildir. Türkiye’nin beklediği, ABD’nin, Türkiye’nin kuzey Irak’ta kendi özgür iradesiyle kara ve hava operasyonları yapmasına getirdiği kısıtlamaları kaldırması ve Türkiye’nin kuzey Irak’taki terör yuvaları imha için gerekli operasyonları kendi iradesiyle yapabilmesidir.

Sayın Bakan, bu büyük ülkenin, Türkiye’nin, size sağladığı siyasi, stratejik ve jeopolitik kozları cesaretle basiretle ve dirayetle kullanarak “stratejik müttefikimiz” diye tanımladığınız Amerika’yı, PKK terörüyle mücadelede, Türkiye’nin uluslar arası hukuktan doğan haklarına koyduğu kısıtlamaları kaldırmaya ikna etmeniz gerekir.

Bu beceriyi, bu yeteneği göstermezseniz, bu kürsüden istediğiniz kadar, “Türkiye’yi bölgesel güç” yaptık, “düzen kurucu” ülke yaptık, “küresel oyuncu” haline getirdik teranesini okursanız okuyun, bunlar boş ve kof laflar olmaktan öteye gitmez.

İkinci sorum, Washington’da cereyan eden bir skandal hakkında… 7 Aralık Washington zirvesinin ardından yapılan ortak basın toplantısındaki açıklamalar, Sayın Başbakan’ın, Türkiye’nin, İran’la ABD arasında arabuluculuk yapması halinde sorunun diplomatik yolla çözülmesine katkı yapabileceği görüşünü savunduğunu ve Obama’nın bu öneriye sıcak baktığını ortaya koyuyor.

Ne var ki, ertesi gün Iran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanperest İran’ın Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyacı olmadığını vurgulayan bir açıklama yapıyor. Şok etkisi yapan bu açıklamanın, Başbakan’ı ABD yönetimi karşısında ne denli müşkül bir duruma düşürdüğü tahmin olunabilir.

Sayın Bakan, böyle talihsiz bir gelişmeyi önleyecek önlemleri alamaz mıydınız? Bu olayın Türk dış politikasının itibar ve inandırıcılığını zedelemediğini iddia edebilir misiniz? Şu ağzınızdan düşürmediğiniz “pro-aktif dış politikanız”ın , Washington’da, “pro-komik” ve hatta “traji-komik” hale dönüşmesi sizi rahatsız etmedi mi?

Bu skandaldan birkaç gün sonra İran’lı yetkililer ağız değiştirdiler. Ama Washington’da olan oldu. Bad el harabül Basra…

Üçüncü sorum, Ermenistan’la imzalanan protokollerin akıbeti hakkında… Başkan Obama, 7 Aralık zirvesinde bu konuda tüm ağırlığını Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’dan yana koyarak, Başbakan Erdoğan’a şu mesajı verdi:

“Protokolleri gecikmeden TBMM’den geçirerek onaylayın ve bu suretle Ermenistan’la diplomatik ilişkileri kurun ve sınırı açın. Onay işlemi ile Karabağ sorununun çözümü arasında bağ kurmanıza karşıyız. Protokolleri onaylamadığınız takdirde Nisan ayında ABD Kongresi’nde soykırım tasarısını durdurmak çok zor olur.”

Başbakan Erdoğan’ın, Obama’nın bu uyarısına, verdiği cevap ise şöyleydi: “Protokollerin hayata geçirilmesi ile Karabağ sorununun çözümü arasında bir ilinti vardır. Protokoller hakkındaki son karar TBMM tarafından verilecektir. Minsk Grubu Karabağ sorununun çözümünde gayret göstermelidir.”

Oysa Başbakan, 13 Mayıs’ta Azerbaycan parlamentosunda Azeri halkına şeref sözü vermiş ve “Ermenistan’ın Karabağ’ın işgali bitmeden sınır kapısı açılmaz” demişti. Sayın Erdoğan, tutumunu Amerika’da değiştirerek sorumluluğu TBMM üzerine atmakta ve”TBMM karar verirse kapı açılır” demeye getirmektedir.

Başbakan’ın Washington’da ve Baku’da yaptığı açıklamalar birbiriyle çelişkilidir. Bunların hangisinin doğru olduğunu bilmek hakkımızdır.

Sayın Bakan şimdi sizden kaçamaksız ve dürüst bir yanıt rica ediyorum: Ermenistan’a sınır kapısını, Başbakan’ın şerefiyle garanti ettiği üzere Karabağ’ın işgali son bulunca mı açacaksınız; yoksa Başbakan’ın Obama’ya söylediği gibi protokolleri TBMM’ye getirecek ve eğer TBMM protokollere onay verirse, Karabağ’ın işgali son bulmadan mı açacaksınız?

Dördüncü sorum da yine protokollerle ilgili. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, yaptığı açıklamalarla, Türkiye’nin protokolleri önşart koymadan imzaladığını, bu nedenle protokollerin TBMM tarafından onaylanmasının Karabağ sorununa bağlanamayacağını vurguluyor ve protokoller uygulanıp sınırlar açılmazsa anlaşmadan çekilme tehdidini savuruyor.

Siz ise, önşartlı imzaladığınızı söylüyorsunuz; fakat bunu kanıtlayamıyorsunuz… Ermeni tarafının ise eli hukuken kuvvetli. Ermeni tarafı, onay işlemlerinin yerine getirilmesinden itibaren iki ay içinde sınırın açılacağını “İlişkilerin Geliştirilmesi Hakkındaki Protokol”e kayıt ettirmek suretiyle güvence altına almış. Siz ise oyuna gelmiş ve onay işlemlerinin Yukarı Karabağ sorunun halline bağlı olduğunu protokole kaydettirmemişiniz.

Sayın Bakan, insan bu kadar kolay tongaya düşer mi? Bu kadar saflık olabilir mi? Türkiye’yi yıldız gibi parlayan ve küresel roller üslenen bir bölgesel güç yapma hayali peşindeki Zatı-alinizin bu oyuna gelerek protokollere imza atması bana Ziya Paşa’nın şu beytini anımsatıyor:

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh güzerinde. **

Beşinci sorum Irak’la ilişkilerimiz hakkında… Irak’la 48 anlaşma imzaladık diyerek böbürleniyorsunuz. Ama, en yaşamsal anlaşmayı yapamadınız. Irak Merkezi Hükümeti ile Türkiye arasında 2007’de imzalanan Terörle Mücadele Anlaşması, 4. maddesinde öngörülen sıcak takip hakkına Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başındaki Barzani’nin karşı çıkması nedeniyle onaylanamadı.

Anımsayacaksınız, Hükümetiniz tarafından 2008 yılı başında Barzani’ye gönderilen talep listesinde Türkiye’nin şu meşru talepleri yer alıyordu:
(1) PKK’nın terör örgütü olarak ilan edilmesi.
(2) Örgütün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi.
(3) PKK örgütünün siyasi bürolarının kapatılması ve kamplarının tecrit edilmesi.kapatılması.
(4) PKK’ya Lojistik desteğin kesilmesi.
Barzani, bu taleplerin hiçbirini yerine getirmeyerek PKK’nın Türkiye’ye yönelik kanlı terör eylemlerine destek vermeyi sürdürdü. Ama, buna rağmen, siz Barzani önünde yalvar-yakar olmakta devam ettiniz.

Ve en sonunda siz Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak, Diyarbakır’daki Kürt halkını ayağa kaldırırım diye Türkiye’yi tehdit eden, PKK’ya destek veren ve bağımsızlık için gün sayan Barzani’nin ayağına Erbil’e gittiniz.

Barzani’ye iletilen 4 talep yerine getirilmeden Erbil’e ayak atmamalıydınız. Ben bu yaptığınızı Türkiye için bir zül olarak görüyorum. Gururunuzu, böyle bir durumu kaldırabilecek kadar esneterek ne elde ettiniz. Hiçbirşey…

Altıncı sorum, Türkiye’nin terörle mücadele stratejisi hakkında. Bu konudaki açıklamalarımın, terörle mücadelenin sosyal, ekonomik, kültürel ve psikolojik boyutlarının ihmal edilmesi anlamına gelmediğini başlangıçta vurgulamak isterim.

Sayın Bakan, Hükümetiniz tarafından başlatılan ve önce “Kürt açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve nihayet “Milli Birlik Projesi” ismi verilen ve hala ana unsurları belli olmayan girişimin esas itibarıyla terör odağını muhatap almayı ve uzlaşmayı hedeflediği belli olmuştur.

Terörle mücadeleden, terörle müzakereye yönelen bu strateji şu 3 nedenle yanlıştır.

1. Eğer Obama yönetiminin, 2011’de kuvvetlerini Iraktan çektiği zaman arkasında nispeten istikrarlı, “ABD yörüngesinden kaymayan” ve bütünlüğünü koruyan bir Irak bırakmayı ve kuzey Irak’ı Sünni ve Şii Arapların hışmından korumak için Türkiye’ye emanet etmeyi öngören bir planı varsa – ki var olduğu anlaşılıyor -, Türkiye’nin, kuzey Irak’taki PKK unsurlarını tamamen tasfiye etmesi için gerekli şartları yaratması gerekir. Obama yönetimi eninde sonunda bu gerçeği anlayacaktır.

2. Bölgesel siyasi dinamikler, PKK’yı yalnızlığa iten ve güç aldığı kaynakları kurutan bir doğrultuda oluşmaktadır.

3. Bugün TSK’nin “dış tehdit algılaması” Türkiye’nin acil ve ciddi bir dış tehditle karşılaşmadığını ortaya koyuyor. Yani bugünün ortamında TSK, tüm gücünü ve enerjisini PKK terörüne odaklamak imkanına sahiptir.

Son 25 yıl zarfında Türkiye PKK ile mücadelede hiçbir zaman bu kadar olumlu koşullardan yaralanamamıştır. Bu durumda, Hükümet, kuzey Irak’taki PKK unsurlarının silah bırakmasını istiyorsa, stratejisini terörle uzlaşmaya değil, terörü tasfiyeye odaklamalıdır.

Bu bakımdan, izlediğiniz Strateji yanlıştır Sn. Bakan. Yanlış strateji yanlış ilaç gibidir. Öldürür…

* Sn. Ahmet Davutoğlu kendisine tevci edilmiş olunan soruların hiçbirini cevaplamamıştır. ( yayımcının notu )

** reh güzerinde : Yol üzerinde ( yayımcının notu )

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: