İsviçre’deki Minare Yasağı, Yabancı Düşmanı ve Irkçı Saldırılar

4 12 2009

TBMM Basın Toplantısı 04 Aralık 2009 Cuma

” CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ İsviçre’deki minare yasağıyla birlikte bazı Avrupa ülkelerinde artış gösteren yabancı düşmanlığının araştırılması için Meclis Araştırma Önergesi verdiklerini parlamentoda düzenledikleri basın toplantısında açıkladılar ”

Şükrü Elekdağ’ın açıklaması

İsviçre’de yaşayan İslam dininden kişilerin ve bu ülkedeki Türk kökenli toplumun inanç ve ibadet özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açan halkoylamasına izole yani yalıtılmış bir gelişme olarak bakılması yanlış olur.

Gerçekte bu olay, Avrupa’nın birçok ülkesinde İslam korkusuna koşut olarak yayılan İslam ve Türk düşmanlığı ile söz konusu ülkelerdeki Türk vatandaşlarına karşı uygulanan dışlayıcı ve ayrımcı muameleler ve onların can ve mal güvenliğini tehdit eden ırkçı şiddet eğilimlerinin bir başka şekilde dışa vurmasıdır.

Nitekim Avrupa’da Müslüman azınlıkların ve Türklerin varlığını, Batılı değerlerin ve “Avrupa ortak kimliğinin” geleceği açısından bir tehdit olarak algılayanların nüfuz alanları giderek genişlemektedir. Özellikle son yıllarda küresel düzeyde artan terör ve tedhiş olaylarını İslam’la ilişkilendirme konusunda hevesli olan bazı Avrupalı politikacılar bunu bir siyasi malzeme olarak kullanarak oy avcılığı yapmaktadırlar.

Avrupa’daki Müslüman azınlık ve Türkler ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 El-Kaide saldırısından önce dahi çoğunlukla baskı altındaydılar. Ancak, 11 Eylül ve bunu takiben İspanya ve İngiltere’de vukubulan terörist saldırılar Avrupa’daki Müslüman ahalinin ve Türklerin durumunu bariz bir şekilde kötüleştirmiştir.

Bu saldırıların ardından Batılı toplumların çoğu ülkelerindeki İslami varlığı “içerdeki tehdit ve düşman” olarak algılamanın yanı sıra, bu varlığı batılı yaşam tarzına ve kültürüne de karşı bir tehdit olarak görmeye başlamışlardır. Avrupa’da yaşayan Türkler de bu hasmane yaklaşımdan nasiplerini almışlardır.

Avrupa’daki bağnaz ve aşırı milliyetçi siyasi partilerle seçmenleri etkileme yarışına giren orta yol partilerinin de İslam toplumlarını uluslararası terörizmi yayma merkezi olarak tanımlamaları ve kamuoylarını bu yolda etkilemeleri, halk katmanlarında radikal sağ düşünce tarzının iyice güçlenmesine ve Müslüman toplumlara karşı Türkleri de kapsayıcı şekilde bir korku ikliminin yaratılmasına yol açmıştır.

Bu ortamda Avrupa’nın bir refah ve huzur adası olarak muhafazası için Müslüman kültür istilasından mutlaka korunması kaygısı, Avrupalı ülkelerin kendi siyasal yelpazelerinin tümünü etkileyen bir noktaya ulaşmıştır.

Bu nedenlerle, İsviçre’de 29 Kasım 2009 tarihinde yapılan halkoylamasıyla camilere minare inşasının yasaklanmasının kabul edilmesi olayını, izah ettiğimiz bu perspektiften değerlendirilmesi isabetli olacaktır.

İfade ve inanç özgürlüğü ile ayırımcılığın yasaklanması ilkelerini ihlal eden bu vahim olayın İsviçre’nin doğusundaki Wangen kasabasında bulunan Türk Kültür Merkezi’nin çatısına 6 metre yüksekliğinde bir minare inşa edilmeye başlanmasıyla patlak vermesi ve İsviçre’deki 130 küsur cami ve mescitten sadece dört tanesinin minaresinin bulunması da düşündürücüdür.

Özellikle, minare karşıtlığı kampanyasının önderliğini yapan İsviçre’deki ırkçı ve aşırı milliyetçi çevrelerin açıklamaları incelendiği takdirde, bu girişimin temelinde, yalnız İslam’a karşı değil, İsviçre’deki Türk toplumuna ve onun inanç ve gelenekleri ile kültürüne karşı duyulan hasmane bakışın, ayırımcı davranışın, öfke ve nefretin de yattığını ortaya koymaktadır.

Ancak “Türkofobi” diye nitelenen bu tahammülsüzlük ve ayırımcılık virüsü, sadece İsviçre’yi değil biraz önce işaret ettiğimiz üzere Avrupa ülkelerinin çoğunu etkisi altına almıştır. Nitekim, Avrupa’da Müslümanların ve Türklerin varlığının, batılı değerlerin geleceği açısından bir tehdit olarak algılayanların nüfuz alanları giderek genişlemekte ve bu durum Türk ve diğer Müslüman bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesinin yanı sıra, bu kişilerin canlarına ve mülklerine yapılan fiziksel ırkçı saldırılara, ayrımcılığa ve aşağılayıcı muamelelere yol açmaktadır.

Bu hususlar, AB’nin bir yan kuruluşu niteliğindeki ve kısa adı FRA olan “Temel Haklar Ajansı”’nın ve Avrupa Konseyi’ ne bağlı bulunan ve ismine kısaltılmış olarak EKRİ denilen “ Irkçılık, Yabancı Düşmanlığı Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu”’nun yayımladığı son raporlarda da yer almaktadır.

FRA’nın Nisan 2009’da yayımlanan son raporu, Avrupa’da yaşayan her 3 Müslüman bireyden ve Türk’ten birinin dini veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcı bir muameleye maruz kaldığını ve bu grupların % 11’inin de fiziki nitelikte ırkçı bir saldırıya uğradığını açıklamaktadır.

Sözünü ettiğimiz EKRİ raporu da, Avrupa’nın Irkçılık ve Müslüman düşmanlığının kıskacı altında olduğunu; İslamofobi ve Türkofobi’nin ırkçılığa paralel olarak yükseldiğini; bazı Avrupa ülkelerinde ırkçılık ve ayrımcılığın büyük ölçüde siyasi partilerin yabancı işçileri ve göçmenleri kötüleyen politik söylemlerinden kaynaklandığı; göçmenlere, Türklere, Müslümanlara, Çingenelere ve siyahlara karşı ırkçılık ve ayrımcılık yapıldığı ve bu gruplara mensup bireylerin hedef tahtası haline getirildiğini vurgulamaktadır.

FRA ve EKRI raporlarının çizdikleri bu iç karartıcı ve utandırıcı tablo, Avrupa açısından hiç de gurur verici değildir. Ancak iş Türkiye’ye gelince bütün bunlar unutulur ve Türkiye’ye karşı eleştiriler veryansın edilir.

Nitekim, AB’nin her ilerleme raporunda Türkiye’deki azınlık ve gayrimüslimlerin dini sorunları ele alınarak incelenir ve bu bağlamda Türkiye Hıristiyanlığa karşı baskıcı ve önyargılı bir ülke olarak dünyaya teşhir edilir. Sözkonusu raporlarda Misyonerlere yönelik baskılar ve kısıtlamalar dile getirilir, azınlıkların din adamı yetiştirme haklarının kısıtlandığı ileri sürülür, Protestan cemaate kilise inşası izninin verilmediği belirtilir, Heybeliada Ruhban okulunun kapalı tutulduğu vurgulanır…

Tabii ki Türkiye bu alanlarda eksiklikleri varsa, bunları gidermelidir. Ancak, Avrupa da nasihat etmeye kalkıştığı Türkiye’ye karşı örnek olma sorumluluğunun yanında evrensel insan hakları alanında üstlendiği sorumlulukları unutmamalı ve Avrupa’nın her yanına bulaşıcı hastalık gibi yayılan yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve şiddet eğilimleriyle mücadelesine germi verdiği gibi, insan hakları, ayrımcılığın önlenmesi ve ibadet özgürlüğünün sağlanması hususunda da radikal önlemler almalıdır.

İşte bu görüşlerle, İsviçre’deki temel insan haklarının ve inanç özgürlüğünün ihlali niteliğindeki halkoylamasıyla birlikte, diğer bazı Avrupa ülkelerinde artış gösteren ve o ülkelerdeki vatandaşlarımıza karşı uygulanan dışlayıcı ve ayrımcı muameleler ile onların can ve mal güvenliğini tehdit eden yabancı düşmanı saldırılarla ilgili olarak gerekli araştırmaların yapılması amacıyla bir Meclis araştırma komisyonu kurulmasını TBMM’nin takdirlerine sunmuş bulunuyoruz.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: