2010 yılı Dışişleri Bakanlığı Bütçesinin plan ve bütçe komisyonunda görüşülmesi

17 11 2009

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu 17 . 11. 2009

1. Soru: Sn. Cumhurbaşkanı’na Paris Ziyareti Sırasında Gösterilen Saygısızlık.

Fransa’daki “Türk Mevsimi” faaliyetleri çerçevesinde yapılan sergi açılımı için Paris’e giden Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı yapılan saygısızlık Fransız gazetelerine de yansıdı.

“Türk Mevsimi”, Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından 2006 yılında kararlaştırılan ve Türkiye’nin Fransa’da daha iyi tanıtılmasını öngören ve bir yıla yakın bir süre devam edecek çok sayıda kültürel etkinliği kapsıyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız, bu etkinlikleri başlatmak üzere Paris’te Grand Palais müzesindeki “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı” adlı sergiyi açmak üzere refikalarıyla birlikte Paris’e gittiler. Programa göre, serginin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozi ile birlikte açılması ve dolaşılması öngörülüyordu.

Ancak, Cumhurbaşkanı Sarkozi, ülkemize karşı alerjisini ortaya koymak için sergi ziyaretini bir fırsat olarak değerlendirmiş ve Türkiye Cumhurbaşkan’ına karşı son derece nezaketsiz ve kaba bir şekilde davranmıştır.

Sarkozi sergi açılışında Sayın Abdullah Gül’ü ağzında sakız çiğneyerek karşılamıştır. Sakız çiğnediğinin fark edilmesine özen göstermiştir. Muhteşem sanat eserleriyle dolu muazzam sergide ilgisiz tavırlarla sadece 12 dakika kalmış ve ayrılmıştır. Çıkışta mutat olduğu üzere resmi deftere anlamlı bir şeyler yazması ve imzalaması gerekiyor. Fakat, Sarkozi sinirlenmiş gibi gösterişli hareketler yaparak, deftere hiçbir şey yazmamış sadece imzasını atmıştır.

Bilinçli olarak yapılan başka kabalıklar ve nezaketsizlikler de var.

Fransa Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü tarafından Sayın Gül’e verilen yemeğe hiçbir Bakan katmamış, Eyfel Kulesi kırmızı beyaz ampullerle donatılmış ama ay yıldız resmedilmemiştir..

Ağzında çiklet çiğneyerek konuğu devlet Başkanını aklınca küçük düşürmeye yeltenen Sarkozy’nin utanç verici filmini Paris’e gittiğimde bana internetten izlettiler. Hayretler içinde kaldım… Sizlere verdiğim bu bilgileri görüştüğüm kişiler teyit ettiler.

Bu olaylar Fransa gibi bir devlete yakışmıyor. Sarkozy adabı muaşeret kaidelerine saygısızlığı ve terbiyesizliğiyle, hem Fransa cumhurbaşkanlığı makamını, hem de Fransa’yı küçük düşürüyor…

Burada önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. Sarkozi’nin Türkiye’ye karşı izlediği onur kırıcı, istiskal edici, küçümseyici, hiçe sayıcı, söylem, tutum ve davranışları bir süredir devam ediyor.

Türk Hükümeti Sarkozi’nin bu davranışlarına karşı pasif kaldı – tabir caizse- onları yalayıp yuttu. Bu teslimiyet ve duyarsızlık, Sarkozi’nin daha da şımarmasına yol açtı.

Eğer Türkiye zamanında bir tavır koyabilseydi, Sayın Cumhurbaşkanı Gül böyle yakışıksız durumlarla karşılaşmazdı.

Bu bakımdan, Sayın Bakan, Cumhurbaşkanımıza reva görülen bu ağır muameleden sonra, hiçbirşey olmamış gibi koşa koşa Paris’e gitmemeniz ve bir tavır koymanız gerekirdi. Yaptığınız son derece yanlış olmuştur.

Gitmeyerek ve Cumhurbaşkanına karşı yapılan saygısızlığın yakışıksızlığını gerekli şekilde dile getirerek bir tavır koymanız gerekirdi. Ne için gittiniz… Teşekkür etmek için mi? Yoksa Fransızlardan hesap mı sordunuz?

Bu uyarılarımdan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

2. Soru: AB Konseyi Kararlarından Katılım Sözcüğünün Çıkarılmasının Etkisi

Türkiye’nin üyeliğine kaşı olanlar, bir süredir Türkiye’nin AB’den dışlanmasını öngören bir hukuki ve siyasi duvarı peyderpey örüyorlar.

Bu amaçla, hem 2007, hem de 2008’de Genel İşler Konseyi ile Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesi tarafından kabul edilen kararlarda, AB’nin Türkiye ile yürüttüğü müzakerelerin tam üyelik amacına yönelik olduğunu vurgulayan “katılım” kelimesi metinden çıkarılmıştır.

Sözkonusu karar metinlerinden “katılım” kelimesi çıkartıldığı zaman, AB’nin Türkiye ile hangi amaçla müzakere ettiği karanlıkta kalmaktadır. Kısacası, AB’nin en yüksek organları tarafından alınan bu kararlar, AB’nin Türkiye yaptığı müzakerelerin “katılımı” yani üyelik amacını gütmediği anlamını taşıyor ve Türkiye’yi başka belirsiz bir hedefe yönlendiriyor.

Sözünü ettiğim 2007 ve 2008 kararları, AB’nin hem kendi iç hukuku, yani topluluklar hukukuyla çelişkilidir.

Benim sağlam kaynaklardan aldığım bilgiler, Fransa’nın 2007 ve 2008’de yapmış olduğu gibi bu yıl da, Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kararından “katılım” kelimesinin çıkarılmasını ısrarla önereceği yolundadır. Bu önerinin kabul edilmemesi için, bir üye devletin dahi “hayır” demesi yeterlidir.

Benim kanım, AB Topluluklarının en yüksek organı tarafından 3 kere peş peşe Türkiye’nin üyeliğinin reddi yolunda karar alındığı takdirde, artık Türkiye’ye AB kapısı kapanmış demektir. Bunun tersini iddia etmek gülünç bir saflık olur.

Hernekadar, AB’nin en yüksek organlarının kararların bu şekilde alınmasında başrolü her seferinde Fransa oynamışsa da, AB’nin diğer 26 üyesinin de hiçbir ciddi direnç göstermeden Fransa’nın önerilerini desteklemiş olmaları, önemle değerlendirilmesi gereken bir husustur.

AB üyelerinden Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle desteklediklerini sürekli açıklayan İngiltere, İsveç, İspanya, İtalya ve Portekiz gibi ülkelerden sadece bir tanesi dahi bu öneriye karşı çıkmış olsaydı bu şekilde bir kararın kabul edilmesi mümkün olmazdı.

Zira, AB içinde geçerli olan kural gereğince, üye ülkelerden birinin karşı çıktığı bir önerinin, ortak karara dönüştürülmesi mümkün değildir.

Sözünü ettiğim 2007 ve 2008 kararlarının yazılış tarzı, Türkiye’nin AB’ye üyelik hedefini karartmaktan ve muğlak bir hale getirmekten de öteye, bu hedefi fiilen ve hukuken geçersiz hale getirmek amacını gütmektedir.

Sayın Bakan belirttiğim gibi, ayni durumla bu yıl da karşılaşılacağı muhakkak gözüküyor… Böyle bir gelişmeyi önlemek için ne gibi girişimlerde bulundunuz?

2007 ve 2008’de alınan sözkonusu kararların AB hukuku açısından ne ölçüde geçerli olduğunu araştırtınız mı? Sonuç nedir?

3. Soru: Ermenistan’la imzalanan Protokoller

Erdoğan Hükümeti, Zürih’te Ermenistan’la imzalanan protokollerin TBMM tarafından onaylanması ve dolayısıyla sınırın açılması ile Karabağ sorunun halli arasında fiili bir bağlantı kurmuş bulunuyor.

Başbakan Erdoğan Azerbaycan parlamentosunda yaptığı konuşmada aynen şu ifadelerde bulunmuştu: “Türkiye sınırı ne için kapattı? Karabağ işgal edildiği için. Bu itibarla Karabağ sorunu çözümlenmeden sınır açılmaz”.

Oysa, Karabağ sorununun çözümlenebilmesi çok uzak bir olasılık. Sorunla ilgilenen Minsk Grubu’nun son zamanlarda çözüm arama çabalarını yoğunlaştırdığı ve bunun olumlu gelişmelere yol açacağı şeklindeki açıklamalara inanmak aşırı saflık olur.

Rusya, Kafkasya’daki son kalesi olan Ermenistan’ın Batı’ya kaymasını engellemek için Karabağ sorununun çözülmesini istemez. Çünkü, Karabağ çözümsüz kaldıkça, çözüm kilidinin Moskova’nın elinde olduğunu bilen Ermenistan da Rusya’dan kopamaz… Rusya’nın liderlerinin hesabı bu…

Yani Karabağ sorununun çözülebileceği tarih hakkında aklı başında kimse ciddi bir açıklama yapamaz. Beş sene sonra çözüm noktasına gelinebileceği gibi, bu noktaya 15 sene sonra da gelinebilir.

Hal böyle olunca, Sayın Başbakan’ın Azerbaycan parlamentosunda verdiği şeref sözü, protokollerin onaylanmasını balığın kavağa çıkacağı bir zamana ertelemiş olmuyor mu?

Bu açıdan Protokollerin TBMM’ne sevk edilmesi acele bir hareket olmadı mı? Bu durum Türkiye üzerindeki baskıların yoğunlaşmasına yol açamayacak mı?

Ermenistan tarafından gelen açıklamalarda, sınırın açılmasının protokolde Türkiye’nin bir yükümlülüğü olarak yer aldığı, buna mukabil Karabağ sorununun çözümü hususunda Ermenistan’ın protokollerde bir taahhüdünün bulunmadığı belirtiliyor ve Türkiye sınırı açmadığı takdirde protokollerin feshine gidileceği belirtilerek Ankara üzerinde baskı yapılmaya çalışılıyor…

Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ve Dışişleri Bakanı Nalbantyan, protokollerin önşartsız imzalandığını, Ermenistan’ın Karabağ sorununun halledilmesi hususunda hiçbir yükümlülüğü olmadığını ısrarla belirtiyorlar. Bu konuda sürekli açıklama yapıyorlar.

Sayın Bakan siz ve Sayın Başbakan ise, Ermenistan’ın bu hususta söz verdiğini ve yükümlülüğünün kesin olduğunu söylüyorsunuz. Yani, Sarkisyan ve Nalbantyan açıkça yalan mı söylüyor?

Bu kadar tartışmalı bir konuyu protokollere kaydederek Ermeni tarafını bağlamamış olmakla büyük bir hata yaptığınızı kabul ediyor musunuz? Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne göre, hukuki açıdan Ermeni tarafının haklı durumda olduğunun farkında mısınız?

Protokollerin merkezi sikletini tarih komisyonunun oluşturulması teşkil ediyor. Ama protokol metninde tarih komisyonunun görevi gayet muğlak bir şekilde yer almış.

Komisyonun esas görevinin 1915 olaylarını su yüzüne çıkarmak olduğunu, protokol metnine kaydettirememişsiniz.

Zürih’te atılan imzaların mürekkebi kurumadan bu boşluğu şimdi hem Sarkisyan, hem de Nalbantyan istismar ediyor. Tarih komisyonunun görevinin 1915 olaylarını incelemek olmadığını iddia ediyorlar.

Yaptığınız hatanın fahiş olduğunu kabul ediyor musunuz?

Bu hatanın, ne gibi gelişmelere yol açabileceğini hiç düşündünüz mü?

Yakında 24 Nisan ve soykırım baskısı tekrar başlayacak. Ermeni diyasporası, Temsilciler Meclisi’nden Türkiye aleyhine soykırım kararı çıkartmak için kolları sıvayacak.

Türkiye Erivan’dan bu duruma mani olmasını isteyince, alınacak yanıt belli. Ermeni liderler, Türkiye’nin soykırım suçu işlediğinin tüm dünya tarafından kabul edilmesine yönelik faaliyetlerinden feragat edemeyecekleri, bu girişimlerden vazgeçmek hususunda Türkiye’ye verilmiş bir sözleri bulunmadığını vurgulayacaklar.

Bu koşullarda, Türkiye ile Ermenistan arasında normalizasyon sürecinin işlemesi mümkün mü?

Protokollerde affedilmez bir hata daha var. Bu da , Moskova ve Kars antlaşmalarının geçerliliklerinin protokol metinlerinde belirtilmemiş olması. Bunun iki hayati önemde sakıncası var.

Birincisi, Türkiye’nin Nahcivan üzerindeki söz hakkından feragat ettiği sonucunu doğurması.

İkincisi de, Kars Antlaşması’nın 15. maddesinin geçerliliğini kaybettiği anlamına gelir. Bu madde aynen şöyledir:

“Bağıtlı taraflardan her biri işbu Antlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, Kafkas cephesindeki savaş nedeniyle işlenen cinayet ve cürümler için öteki taraf uyrukları yararına tam bir genel af ilan etmeyi yükümlenir.”

Bu madde ile Ermenistan, Türkiye’yi soykırım veya herhangi başka bir suçla itham etmemeyi kabul etmiş. Türkiye’nin böylesine önemli bir hükümden feragat eder duruma getirilmesini akıl ve basiret ile nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Bu nedenlerle, Zürih’te imzanmış olan protokoller, ulusal çıkarlarımız açısından son derece sakıncalı hükümler içeriyor.

Ermenisatan’la müzakerelerde Türkiye’nin eli çok kuvvetliydi. Maalesef, bu fırsat heba edilmiştir.

4. Soru: Terörle Mücadele Stratejisi

Türkiye devasa ve giderek ağırlaşan bir sorunla karşı karşıyadır. “Kürtçülük fitnesi ve PKK sorunu” Türkiye’nin ayağında bir prangadır. Bundan kurtulmadan Türkiye ekonomik ve sosyal alanlarda ciddi bir atılım yapamaz. Bu alanda gerçekleştirilmesi gereken ilk hedeflerden biri de Kuzey Irak’ta yuvalanmış olan PKK unsurlarına silah bıraktırmaktır. Bu hedef, Türkiye’nin karşılaştığı PKK terörünün tasfiyesinde kritik bir önem taşımaktadır.

Zannediyorum, bu konuda hepimiz mutabıkız.Ancak, kanımızca, bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde, yanlış bir strateji izleniyor. Yanlış bir girişim, yanlış zamanda yapılıyor.
Zira, Hükümetinizin, PKK terörü ile mücadele stratejisi, PKK’yı tasfiye etme politikasından ayrılarak, terör örgütü ile uzlaşma aramaya yönelmiş bulunuyor.
Önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım” ve nihayet “Milli Birlik Açılımı” ismi verilen ve içi bir türlü doldurulamayan ve ana unsurları hala kalın bir müphemiyet perdesi arkasında saklanan girişim, esas itibarıyla terör odağını muhatap almayı ve uzlaşmayı hedefliyor.

Böyle bir strateji zamanlaması ve içeriği açılarından şu 4 nedenle temelinden yanlıştır:

(1) Bugün, gerek dünya, gerekse bölge koşulları, Türkiye’nin PKK ile mücadelesi için, eskisine nispetle gayet olumlu bir siyasi ortam yaratmaktadır. Önceki dönemlerde, Türkiye, terörle mücadele gayretlerini sekteye uğratan bunaltıcı dış baskılara maruz kalmıştır.

Bugün ise, ABD’nin Irak’taki askeri varlığını kayda değer biçimde azaltmayı öngören kararı nedeniyle, uluslararası konjonktürün ve bölgesel dengelerin çarpıcı şekilde Türkiye lehine döndüğü görülmektedir. En önemlisi ise, ABD’nin, yaşamsal çıkarlarının bulunduğu Orta Doğu jeopolitik ekseni içinde Türkiye’nin yumuşak ve sert güç yeteneklerinden kendi yetersizliklerini telafi için yararlanma ihtiyacını duymasıdır.

(2) Bunun da ötesinde, bölgesel siyasi dinamikler, PKK’yı yalnızlığa iten ve güç aldığı kaynakları kurutan bir doğrultuda oluşmaktadır. Örgüt de bunun farkında olduğundan moral zafiyet sürecinin eşiğine gelmiştir. Ancak, Türk Hükümeti’nin uzlaşma havasına girmesi, PKK’nın direncini güçlendirmekte ve müzakereye oturuncaya kadar kuyruğu dik tutma inancı örgüt inde hakim olmaktadır.

(3) Bunlara ilaveten, TSK, bugün TSK, tüm gücünü ve enerjisini PKK ile mücadeleye yöneltebileceği koşullardan yararlanmaktadır. Soğuk Savaş dönemine ve onu izleyen yıllara ilişkin tehdit algılamaları ve değerlendirmeleri, Türkiye’nin, kuzeyden, batıdan, doğudan ve güneyden, değişik şiddette tehditlere maruz kaldığını gösterirdi. Bunlara ilaveten bir de iç tehdit mevcuttu.

Günümüzde ise, sözünü ettiğim dış tehditlerin bazıları kaybolmuş, bazıları ise potansiyel bir nitelik yansıtmaktadır. Buna mukabil, iç tehdit, tehlikeli boyuttaki dış unsuru ile birlikte muaccel bir nitelik yansıtıyor. Evet, Türkiye’yi içerden ve dışardan kıskaç içine alan PKK terörü, ülkemizin ulusal ve toprak bütünlüğünü hedef alan yegane muaccel tehdittir…

Bugün TSK’nin esas mücadele alanı PKK terörünün iç ve dış boyutlarıdır. Yani bugünün koşullarında, TSK, her zamankinden daha fazla, gücünü ve enerjisini, PKK terörüne odaklamak imkanına sahiptir.

(4) Buraya kadar belirtmiş olduğum üç neden dolayısıyla, Erdoğan Hükümeti’nin terörü tasfiye stratejisinden uzaklaşarak, PKK ile uzlaşma ve onu muhatap alma eğilimine girmesi, makul ve savunulabilir bir hareket hattı değildir. Çünkü son 25 yıl zarfında Türkiye, PKK ile mücadelede hiçbir zaman bu kadar müsait bir ortamdan yararlanamamıştı. Bu bakımdan, Türk Hükümeti, eğer kuzey Irak’taki PKK unsurlarının silah bırakmak için Türkiye’nin kapısını çalmasını istiyorsa, o zaman Hükümet’in stratejisi, terörle uzlaşmaya değil, terörü tasfiyeye odaklanmalıdır.

Esasen böyle bir stratejinin izlenmesini gerektiren bir dördüncü neden daha mevcut. Bu da Amerikalı strateji uzanmalarının “çatışma tuzağı” dedikleri olaydır.

Bir çatışma ortamında saldırganla veya terör odağıyla uzlaşma arandığı takdirde, sonuçta “çatışma tuzağı” sendromu ile karşılaşılması kaçınılmaz olmaktadır. Yani uzlaşma kısa süreli olmakta, çatışma belirli fasılalarla patlak vermektedir.

“Çatışma Tuzağı” kavramını geliştiren Paul Collier ve Nicholas Sambanis adlı Amerikalı akademisyenler, 1945’ten bu yana dünyada cereyan eden 125 çatışmayı incelemiş ve şu iki sonucu saptamışlardır:

 Çatışmanın bir tarafın kesinkes bir mağlubiyetiyle sona erdiği hallerde, gerçekleştirilen uzlaşma uzun ömürlü olmaktadır.
 Buna mukabil, tarafların uzlaşma aramaları sonucunda sağlanan barış ise, çoğu zaman kısa süreli olmakta ve “Çatışma Tuzağı” süreciyle karşılaşılmaktadır. Bu durumda, taraflardan biri biraz dinlenip toparlandıktan sonra tekrar çatışmayı başlatmaktadır. Ve barış-savaş dönemleri birbirini izlemektedir…

Bu izahatımızdan çıkan sonuç şudur:

Son 25 yıl zarfında Türkiye, PKK ile mücadelede hiçbir zaman bu kadar olumlu koşullardan yararlanmamıştır. Bu durumda, Türkiye, kuzey Irak’taki terör unsurlarının silah bırakmasını istiyorsa, stratejisi terörle uzlaşmaya değil, terörü tasfiye’ye odaklanmalıdır.
Kuzey Irak’taki terör unsurları üzerinde moral çöküntüsü yaratacak ve silah bırakmalarına yardımcı olacak strateji budur. Hükümetin, halihazır stratejisi yanlıştır.

Sayın Bakan, strateji bilimine vakıf bir bilim adamı olarak, demagoji yapmadan, bu sorumu yanıtlayacağınızdan eminim.

5. Soru: Kuzey Irak Kürt Yönetiminin PKK’ya verdiği destek

Sizin de birçok defalar açıkladığınız gibi, Dağlıca baskını Türkiye-ABD ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Türkiye’nin sabrı tükendi ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen, tüm riskleri göze alarak TSK’nin kuzey Irak’taki PKK hedeflerine operasyon yapması gündeme geldi.

Böyle bir ortamda, 5 Kasım 2007 tarihinde Washington’da Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan arasında varılan mutabakat ilişkilerdeki kırılmayı önledi. Bu mutabakat çerçevesinde ABD Türkiye’ye PKK hedeflerini gösteren istihbarat bilgileri verecek ve THK bu hedefleri vuracaktı.

Bu gelişmeyi değerlendiren zamanın Genelkurmay Başkanı Sayın Büyükanıt, “artık PKK yerleşim yerlerini BBG evi gibi göreceğiz” diyerek memnuniyetini belli etti…

Ancak, PKK’nın tasfiyesi, sinsi emelleri nedeniyle, ne Bush yönetiminin, ne de Barzani’nin işine gelmiyordu. Bu nedenle, ABD’nin Türkiye’ye verdiği istihbarat, PKK’ya mümkün mertebe az zayiat verdirilmesini öngörüyordu. Bu bakımdan vurdurulan hedefler, ağacın dalları ve yaprakları niteliğindeydi. Budanan bu dallar, kısa süre sonra daha gür çıkıyordu.

THK’nin operasyonları, PKK’nın altyapısına, iletişim imkanlarına ve güven duygusuna muhakkak ki kayda değer zarar verdi. Fakat, Bush yönetimi verdiği istihbaratla ağacın, yani terörün gövdesini hiçbir zaman vurdurtmadı.

Bugün karşımızda, arkasını hala Barzani’ye dayamış ve müzakere için kendi şartlarını Türk devletine dayatmak isteyen bir terör örgütü varsa, nedeni bundandır.

Bush-Erdoğan mutabakatında, Türkiye’ye verilen kısıtlı istihbarat karşılığında, Kürt ve PKK sorunun çözümü ve bu bağlamda Barzani ille işbirliği hususunda bir anlayış birliği oluşmuştu.

2007 Kasım ayından bu güne kadar 2 yıl zarfında Erdoğan Hükümeti, PKK ile mücadelede Yerel Yönetim lideri Barzani’nin işbirliğini sağlamak için, ABD’nin de teşvikiyle, çok ciddi çaba gösterdi. Bu dönemde Dışişleri Bakanı Babacan defalarca demeç vermek suretiyle Barzani’ye ikaz mesajları iletti ve atması gereken adımların geciktiğini vurguladı.

Babacan, 2008 başında Bağdat’a giderek Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’ye Barzaniye iletilmek üzere şu dört noktayı içeren bir talep listesi verdi:
(1) PKK’nın terör örgütü olarak ilan edilmesi.
(2) Örgütün elebaşlarının Türkiye’ye teslim edilmesi.
(3) PKK örgütünün siyasi bürolarının kapatılması ve kamplarının tecrit edilmesi.kapatılması.
(4) Lojistik desteğin kesilmesi.

Ama, Barzani bu ikazları umursamadı. Ne PKK’nın terörist olduğunu ilan etti, ne de örgütün Türkiye’ye yönelik saldırılarını engellemek amacıyla en ufak bir harekette bulundu. Koskoca Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynadı. Aktütün/Bayraktepe saldırısı ile de bu gerçek saklanamayacak şekilde ortaya çıktı.

Ama, buna rağmen, Hükümetiniz Barzani önünde yalvar-yakar olmakta devam etti.

Ve en sonunda siz Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak, PKK’yı hala terör örgütü olarak ilan etmemiş olan ve PKK ile mücadelede Türkiye’nin yanında yer almayan Barzani’nin ayağına Erbil’e gittiniz. Bu büyük ödünü büyük bir başarı olarak ilan ettiniz. Ben bunu Türkiye için bir zül olarak görüyorum…

Sayın Babacan tarafından ileri sürülen 4 talep Barzani tarafından kabul edilmeden Erbil’e ayak atmamalıydınız.

Bu 4 talebi Barzani’ye kabul ettiremediniz ise – ki gerçek bu- Erbil ziyaretinden ne sağladınız. İzah eder misiniz?
En önemli konunun sınır güvenliği konusu olduğunu biliyoruz. Irak merkezi hükümeti ile Türkiye arasında 2007 yılında imzalanan Terörle Mücadele Anlaşması, 4. maddesinde öngörülen sıcak takip hakkına Barzani’nin karşı çıkması nedeniyle, Irak tarafından onaylanmamıştı.
Sıcak takip hakkının, Barzani tarafından kabulünü sağlayabildiniz mi?
Bunu dahi sağlayamadınızsa, o zaman, Türkiye- ABD- Irak arasında kurulan ve kuzey Irak Kürt Yönetimi temsilcisinin de yer alacağı Üçlü Komisyon ne işe yarar?

6. Soru: Barzani’yi PKK’ya destek vermekten caydırmak husunda ABD’yi neden ikna edemiyorsunuz?

Pankürdist politik çizgiyi temsil eden Barzani, kendi rızasıyla asla elinde bulunan PKK gibi bir silahın yok olmasına izin vermez. Barzani, PKK’yı mümkün olduğunca ezdirtmeden elinin altında tutmak ister. Türkiye’nin PKK’ya genel af çıkarması hususunda son derece ısrarlı olmasının nedeni budur…
Barzani, PKK’yı Türkiye’ye karşı şu dört amaçla kullanıyor:

• Birincisi, Kerkük’ün, Kürt bölgesine ilhakına Türkiye’nin karşı çıkacağını biliyor. Türkiye’nin itirazlarını önlemek için PKK’yı bir pazarlık unsuru olarak elde tutmak istiyor.

• İkincisi, bağımsız Kürt devletinin ilanı gündeme geldiğinde, Barzani, bu hedefini gerçekleştirmek için de PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanma hesabı içinde.

• Üçüncü olarak da Barzani, PKK’dan bir araç olarak yararlanmak suretiyle Erbil’in, Bağdat’tan bağımsız olarak muhatap alınmasında Türkiye’yi kullanıyor. Sanki Irak’tan ayrı bir devletmiş gibi hava atıyor. Ve daha önemlisi, Bağdat’tan bağımsızlığını, Türkiye’nin arzu ve desteğiyle gerçekleştiriyor

• Dördüncüsü, Barzani, PKK’ya sahip çıktığı ve Türkiye’yi, PKK ile müzakereye zorladığı imajını yaratarak, Irak dışındaki Kürtlerin hamisi propagandasını yapıyor. Türkiye’nin kuzey Irak’la sıcak ilişkiler içinde olmasında ve bu bölgeyle yoğun bir ekonomik işbirliği geliştirmesinde muhakkak ki tartışılmaz yararları vardır.

Ancak, ilişkilerin sağlam bir zemin üstüne oturmasının temel bir şartı mevcut…

Bu şart, her şeyden önce, Türkiye’nin, caydırıcı bir strateji ile Barzani’nin PKK terörüne destek verme iradesini kırması ve yüreğine Türkiye’ye zarar verirsem bundan ben de zarar görürüm korkusunu salması zorunluluğudur.

Yapılması gereken bu iken, Barzani karşısında pes edilerek onun şartlarıyla soruna çözüm aramanın kabul edilmesi, Kuzey Irak bölgesiyle ilişkileri büyük sorunlara gebe bir temel üzerine oturtmaktan öteye, Türk Hükümeti’nin zafiyetinin bir göstergesi oluyor.
Barzani’nin PKK’ya destek verme iradesini kırmaya yönelik caydırıcı politika izlenmeli ve bu politikada öncelik askeri güce değil, ekonomik önlemlere verilmelidir.
Bu bağlamda, Kuzey Irak Kürt bölgesinin tek solunum yolu ve şah damarının Türkiye’nin elinde olduğu unutulmamalıdır… Ayrıca, Kuzey Irak ekonomisi üzerinde Türkiye’nin etkisi çok güçlüdür…
Ayrıca, Hükümetinizin NATO müttefikimiz ABD’den, Barzani üzerindeki nüfuzunu kullanarak Türkiye’ye kaşı hasmane tutumunu değiştirmesini sağlaması gerekmektedir.

Obama yönetiminin, Türkiye’den beklentileri nedeniyle, bu hususun bugüne kadar sağlanamaması hayret vericidir.

Bu konuda ABD nezdinde girişimde bulundunuz mu?

ABD’nin, Irak Kürt Yönetimi’nin çıkarlarına Türkiye’ninkilere nazaran öncelik vermesinin sebepleri nelerdir?

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: