Dışişleri Bakanı Sn. Davutoğlu’nun Ermenistan’la İmzalanan Protokoller Hakkında TBMM Genel Kurulu’nda Yapacağı Açıklamaya Yanıt

21 10 2009

TBMM 23. Dönem 4. Yasama Yılı 9. Birleşim 21 Ekim 2009

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Sayın Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Hükûmetinin Güney Kafkasya’ya ilişkin barış, uzlaşı ve iş birliği vizyonu hakkında bizleri bilgilendirdi ayrıca Ermenistan’la imzalanmış olan protokoller hakkında da izahat verdi fakat yaptığı açıklamalar, Türk Hükûmeti tarafından izlenen politikaların Azerbaycan’la derin bir krize yol açtığı gerçeğini değiştirmiyor.

Krizin temelinde iki olgunun mevcudiyetini görüyoruz; bunlardan birincisi, Azeri tarafında Türkiye’ye karşı hissedilen güvensizlik duygusudur. İkincisi de, Azerbaycan Bayrağı’na yapılan muameledir. Önce, güven buhranı üzerinde bir nebze duralım:

Değerli arkadaşlarım, Başbakan Erdoğan 14 Mayısta Azerbaycan Millî Meclisinde yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Ermenistan’la sınırlarımızı ne için kapattık? Ermenistan, Karabağ’ı işgal ettiği için. Bu itibarla Ermenistan işgal ettiği tüm topraklardan çıkmadan ve Karabağ sorunu çözülmeden Türkiye sınırlarını açmayacaktır.” Başbakanın bu teminatına rağmen, Bakü, bugün Ankara’ya kuşkuyla bakıyor, güvenmiyor.

Bu durumun nedeni değerli arkadaşlarım, Ermenistan’la müzakerelerin daha başlangıcında, Türk Hükûmetinin Azerbaycan’a şöyle bir güvence vermesinden ileri geliyor, güvence şöyle: “Karabağ sorununun çözümü ve Ermenilerin işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından çıkmasına ilişkin müzakere süreci ile Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi ve sınırın açılmasına ilişkin müzakere süreci birbirine paralel şekilde yürütülecek ve eş zamanlı olarak sonuçlanacak iki süreçtir. Bu itibarla Karabağ sorunu halledilmeden sınırların açılması söz konusu değildir. Verilen güvence bu Azerbaycan’a. Azerbaycan Hükûmeti, kendisine verilen bu güvenceye inandı ve inandırıldı. Ancak 22 Nisan 2009 tarihinde tam gece yarısında Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklama, Azerbaycan üzerinde şok etkisi yaptı. Açıklamada Türkiye ile Ermenistan’ın müzakereler sonucunda ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve ve yol haritası üzerinde mutabık kaldıkları belirtiliyordu fakat yol haritasında eksik olan bir husus vardı. O da Karabağ ve işgal altındaki Azeri toprakları sorunu idi. Vermiş olduğu güvenceye rağmen Türkiye’nin bu sorunu Ermenistan’la müzakere etmek şöyle dursun, hiçbir şekilde etkileyemediği de ortaya çıktı. İşte o zaman Azerbaycan yönetimi, bu durumdan Türkiye tarafından aldatıldığı sonucunu çıkardı. Söz konusu iki süreç arasında hiçbir organik güvenilir bağ olmamasına rağmen Azeri tarafı bunun mevcudiyetine inandırılmak istenmişti. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilk kriz bu şekilde patlak verdi. O günlerde Azeri halkı Türkiye’ye karşı büyük bir infial içindeydi. Ben Azerbaycan’daydım, bunu yakından gördüm. Azeri gazeteleri, Türkiye’nin Azerbaycan’ı sattığı yolunda manşetler atıyor, içinde “ihanet” kelimesinin bolca kullanıldığı makaleler yayınlıyorlardı.

Sayın Başbakanın 14 Mayısta Azerbaycan Millî Meclisinde yaptığı konuşma ve üstlendiği taahhüt, Azeri yönetiminin ve halkının Türk Hükûmetine karşı duyduğu güvensizliğin bir ölçüde giderilmesine yardımcı olmuşsa da protokollerin Zürih’te imzalanmasıyla birlikte sözünü etmiş olduğum aldatılmışlık hissi yeniden canlandı. Protokollerin, Türkiye Büyük Millet Meclisine onay için ancak Karabağ sorununun çözümünden sonra getirileceği yolunda verilen teminata rağmen şimdi tutum değiştirilerek protokollerin Meclise sevk edilmesi, Azeri tarafındaki kuşku ve endişeleri artırarak krizi tırmandırdı.

Değerli arkadaşlarım, bu bağlamda bir hususu sizlere hatırlatmak isterim: Türk Hükûmetinin, Türkiye’nin limanlarının ve havaalanlarının Kıbrıs Rum Kesimi’ne açılmasını öngören Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Ek Protokolü’nü 17 Aralık 2004’te imzalamış olmasına rağmen Türkiye, bugüne kadar bu Ek Protokol Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilmemiştir.

Bir ikinci husus var, o da Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan millî maçında Azerbaycan bayraklarının stada alınmaması da Azerbaycanlı kardeşlerimizi derinden rencide etti. Sayın Bakan, bayrak bir milletin şerefidir. Başka bir ülkede oynanan bir maça Türk bayrakları sokulmasa biz buna nasıl bir tepki gösterirdik? Soruyorum size.

Sayın Cumhurbaşkanı Gül Erivan’daki maça gittiğinde tribünlerdeki protestocular Yukarı Karabağ bayrağını sallıyorlardı. Ona itiraz etmek hatırınıza gelmedi ama Azerbaycan bayrağının stada alınmasını engellediniz. Sayın Bakan, yasak kararının, Ermenistan’ın FIFA’ya müracaatı sonunda alındığı iddiası mazeret değildir. Yasak kararını ilk alan Hükûmetinizdir, Ermenistan’ın aklına bu işi sokan Hükûmetinizdir. Azeri kardeşlerimizin duygularını bu kadar incitmemizin sebebi nedir? Kime yaranmak istiyoruz?

Ancak Azeri kardeşlerimizin dikkatine bir hususu önemle getirmek isterim buradan: Bursa’da yapılan uygulama ne kadar yanlışsa Bakü’nün kurtuluşu uğruna şehit olan Türk askerlerinin kabirleri üzerinde dalgalanan Türk bayraklarının da şehitlikten kaldırılması o denli yanlıştır.

Bu hatalar sonucunda son derece karamsar bir hava ortaya çıkmıştır. Rahmetli Haydar Aliyev’in “Bir millet iki devlet” tanımlaması tehlikeye girmiştir. Ermenistan’la iyi komşuluk ilişkileri kurulması tabii ki önemlidir ama bu maksatla Azerbaycan’ın küstürülmesi ve kaybedilmesi tehlikesinin yaratılması asla akılcı bir tutum değildir.

Nerede kaldı komşularla sıfır sorun politikası Sayın Bakan? Hâlihazır uygulamanın kaş yaparken göz çıkarmaktan farkı yoktur. Zira, Azerbaycan’ın Türkiye’nin ulusal stratejisindeki yeri ve katkısı o denli önemlidir ki kaybı hâlinde telafisi imkânsızdır. (CHP sıralarından alkışlar) Zarar gören ve görecek olan sadece Türkiye-Azerbaycan ilişkileri değil, aynı zamanda Türkiye’nin Türk dünyasıyla olan ilişkileridir. Azerbaycan’ın olmadığı bir Türk dünyasını tasavvur edebiliyor musunuz?

Görüleceği üzerine sorun Azerbaycan’ın Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından stratejik değerinin isabetle değerlendirilememesinden ve bu ülkeyle ilişkilerin gereken yetkinlik ve beceriyle yürütülmemesinden, yürütülememesinden kaynaklanıyor.

Ermenistan’la imzalanan protokoller de değerli milletvekilleri ulusal çıkarlarımız açısından çok ciddi sakıncalar taşıyor. Sayın Bakanımıza göre Türkiye’yle Ermenistan sınırlarını ayrıntılı bir şekilde çizen Kars Anlaşması’nın geçerliliğinin protokollerde belirtilmemiş olmasının bir mahzuru yoktur. Ancak bu yaklaşım hatalıdır. Zira, İstiklal Savaşı’nda doğu sınırlarımızı çizen bir savaş sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisinde imzalanan Kars Anlaşması’nın metinde zikredilmemesi Türkiye’ye ciddi hukuki zemin kaybettirir çünkü Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Ermenistan devletinin yaptığı ilk şey Kars Anlaşması’nı tanımadığını açıklamak olmuştur.

Peki, bugün Ermenistan bu tutumunu değiştirmiş midir? Hayır.

Çünkü Erivan’ın Türk topraklarına yönelik talepleri Ermenistan devletinin kurucu belgelerinde hâlâ açıkça yer alıyor. Nitekim Ermenistan Parlamentosu tarafından kabul edilen Bağımsızlık Bildirgesi’nde Doğu Anadolu’nun batı Ermenistan olarak adlandırılması suretiyle Türkiye’nin toprak bütünlüğünün tanınmadığı vurgulanıyor. Üstelik anılan bildiriye Ermenistan Anayasa’sının dibacesi de atıfta bulunuyor. Ayrıca Ağrı Dağı’nın Ermenistan’ın resmî devlet arması olduğunun Ermenistan Anayasası’nın 13’üncü maddesinde tescil edilmesi de Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik emellerinin derin ve silinmez niteliğini kanıtlıyor.

Ermenistan, Bağımsızlık Bildirgesi’ni ve Anayasası’nı değiştirerek Türkiye’den toprak talebinde bulunan ifadeleri değiştirecek mi? Ben bunun yanıtını vereyim. Kesinlikle hayır, Erivan’ın böyle bir niyeti yok.

Şimdi bu durum, bu söylediklerim Kars Anlaşması’na protokolde yer verilmemesinin sakıncalarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Kars Anlaşması’nın geçerliliğinin protokolde belirtilmemesinin yaratacağı ilave bir sakınca var. Bu da Türkiye’nin Nahçivan üzerindeki hak ve sorumluluklarından feragat etmesi meselesinin ortaya çıkması. Türkiye’nin Nahçivan üzerindeki hak ve sorumlulukları 16 Mart 1921 tarihli Moskova Anlaşması’nın 3’üncü maddesinden kaynaklanıyor.

Değerli milletvekilleri, bu hususları iyi dinleyin. Moskova Anlaşması’nın 3’üncü maddesi Türkiye ile Rusya’ya Nahçivan üzerinde bir tür ortak garantörlük hakkı veriyor. Bu maddenin Türkiye’ye Nahçivan’ın statüsünü belirlemek amacıyla yapılacak her türlü anlaşmaya taraf olarak katılma ve Türkiye’nin kabul etmediği bir statünün Nahçivan’a uygulanmasını engelleme hakkını verdiği tartışma götürmez. Bu itibarla, bu hüküm Kars Anlaşması’nın imzacıları için de geçerlidir. Bu itibarla, Kars Anlaşması’nın geçerliliğinin bu protokollerde belirtilmemiş olması Türkiye’nin bu hak ve sorumluluğundan feragat ettiği gibi bir sonucu doğuruyor.

Bakınız değerli arkadaşlarım, Ermenistan’ın Nahçivan’a saldırdığı günlere geri dönersek Kars Anlaşması’nın Türkiye açısından önemi anlaşılır. Ermeni kuvvetleri 8 Mayıs 1992’de Azerbaycan’ın Suşa kentini işgal ederek Karabağ bölgesinin tümüne yakınını ellerine geçirdikten sonra üzerinde hak iddiasında bulundukları Nahçivan’a yönelerek Türk sınırına 10 kilometre mesafedeki Sederek kasabasına saldırdılar. O günlerde Nahçivan Özerk Bölgesi Başkanı olan Haydar Aliyev’in Türkiye’den askerî yardım istemesiyle olaylar süratle gelişti. Bu gelişmeler üzerine o sırada Macaristan’da bulunan Başbakan Demirel acele yurda dönerek 18 Mayıs 1992’de Bakanlar Kurulunu topladı. Hükûmetin Moskova ve Kars anlaşmalarından doğan garantörlük hakkı bazında Ermenistan’a uyarıda bulunulması kararı alındı. Bu karar üzerine Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Ermenistan Dışişleri Bakanı Rafi Hovanisyan’ı arayarak Türkiye’nin Ermenistan’ın Nahçivan’ı işgaline ve sınırlarını değiştirmesine izin vermeyeceğini ve böyle bir hareketin sonucunun ağır olacağını belirtti.

Bu karar Ermenistan’a bildirilirken Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fİsunoğlu da ordunun harekât için hazır olduğunu belirtiyordu. Sonuçta, Türkiye, bunalımı ortaya koyduğu direnç ve diplomatik yollarla aştı ve Nahçivan’ın işgali önlendi.

Değerli arkadaşlarım, hâl böyleyken Erdoğan Hükûmetinin bölgede istikrarın sağlanması açısından yaşamsal bir işlevi olduğu kanıtlanmış bulunan Kars Anlaşması’nın statükoyu koruyucu hükümlerinden feragat etmesi ne şekilde izah edilebilir?

Sözlerime son verirken bir noktayı daha dile getireceğim, bu da protokollerle kurulması öngörülen Tarih Alt Komisyonunun görev tanımının muğlak olmasından kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu protokollerin yapılmasının merkezi, sıkleti, en önemli noktası Tarih Komisyonunun kurulmasıdır, çünkü Ermenistan’la ilişkilerimizi zehirleyen esas nokta Ermenistan tarafının soykırım saplantısına takılmasıdır. Eğer iki taraf acılı tarihlerine ortak bir perspektiften bakamadıkları takdirde bu kan davası nesilden nesile intikal edip sürüp gidecektir. Demek ki böyle bir Tarih Komisyonu kurmak ve bunu işletmek son derece önemli Türkiye bakımından.

Fakat ne yapılmıştır biliyor musunuz bu protokollerde? Bu protokollerde kurulacak olan Tarih Alt Komisyonunun görev tanımı maalesef son derece muğlak bırakılmıştır. Burada, bu Alt Komisyonun esas, temel görevinin 1915 olaylarını gün ışığına çıkarmak olduğu belirtilmemiştir ve şimdi bu boşluktan, daha şimdiden, maalesef Ermeni liderleri de yararlanıyorlar.

Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ve Dışişleri Bakanı Nalbantyan, daha şimdiden Tarih Komisyonunun o bizim zannettiğimiz Tarih Komisyonu olmadığını, burada Ermeni soykırımının kesinlikle görüşülemeyeceğini belirtmeye başladılar, bu konuda açıklamalar yapıyorlar, hatta bu konudaki açıklamalar, Sayın Bakanın Zürih’te anlaşmayı imzalamasını da bir ölçüde muhakkak ki geciktiren etkenlerden bir tanesidir.

Fakat şu husus son derece açık: Maalesef, Türkiye elindeki kozları tam anlamıyla kullanamamıştır, çünkü bugün Ermenistan ağır ekonomik sıkıntı ve yoğun işsizlik nedeniyle sürekli göç veriyor, tükeniyor ve yoksulluk çemberini kıramıyor. Denize çıkışı yok. Türk ve Azeri ablukası altında bunalıyor ve savaş dolayısıyla ithalat ve ihracatının yüzde 80’ini yaptığı Gürcistan kara yolu da kendisi için büyük ölçüde kapanmış durumda. Bu bakımdan, Erivan Türkiye’yi bir nefes borusu, denizlere ve Batıyla entegrasyona açılan bir kapı olarak görüyor. Bu durumda, sınır kozu Türkiye’nin elinde olağanüstü güçlü bir siyasi kaldıraca, bir levyeye dönüşüyor. Bu imkâna sahip olan Türkiye, Ermenistan’la çıkarlarını koruyan bir mutabakat sağlamalıydı. Oysa, bunun tam tersi olmuş ve ülkemiz açısından ciddi sakıncalar taşıyan bir anlaşma çıkmıştır.

Şimdi diyebileceksiniz ki, bu kadar hata, bu kadar basiretsizlik nasıl yapılıyor? Bunun yanıtını Birleşik Amerika Kongresinde konuşan Atlantik Konseyi yetkilisi David Philips şöyle veriyor, diyor ki: “İsviçre’de İsviçre arabuluculuğunda Türkiye ile Ermenistan arasında yürütülen müzakereler gerçekte Amerika’nın denetiminde ve katkısıyla yapılmıştır.”

İşte değerli arkadaşlarım, ulusal çıkarlarınızı bir başka ülkenin kılavuzluğuna teslim ederseniz, sonucu böyle olur.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: