ABD Irak’tan Çekilir mi?

14 08 2009

Cumhuriyet Gazetesi 14 Ağustos 2009

ABD Irak’ın kuzeyinde kurulacak Kürt devletine yerleşerek burayı Ortadoğu’daki çıkarlarını koruyacak bir askeri üsse dönüştürmeyi öngörüyor. Bush yönetimi PKK’yi perde arkasından baskı unsuru olarak kullanarak Türkiye’yi ‘terbiye etmeye’ ve Ankara’yı ABD’nin İran ve Suriye politikalarına destek vermesini sağlamaya çalışmıştı.

“Açılım edebiyatının” öncüleri, ABD’nin Irak’taki askeri varlığına 2012 sonunda tümüyle son vereceğini resmen ilan etmesiyle oluşan konjonktürün “Türkiye için tarihsel bir fırsat penceresi açtığını”, bu ortamın yarattığı siyasi dinamikler sayesinde Kuzey Irak’ta üslenen PKK örgütüne silah bıraktırılması hususunda, Türkiye, ABD, Irak merkezi hükümeti ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi arasında mutabakat sağlandığını, bu itibarla Türkiye’nin kendi “Kürt sorununa” çözüm bulması için bu fevkalade ortamdan mutlaka yararlanması gerektiğini savunuyorlar. Ancak Başkan Obama’nın tüm Amerikan kuvvetlerini Irak’tan çekeceği hususunda verdiği güvence, gerçekte, seçim kampanyasında sırf savaştan bıkmış olan Amerikalı seçmenden oy almak için bulunduğu bir vaatten ibaret. Çünkü, ABD’nin Irak coğrafyasında askeri varlığını idame ettirmesini gerektiren yaşamsal nitelikte nedenler mevcut.

ABD’den doğacak boşluğu İran doldurur

Bu nedenlerin başında, ABD küresel stratejisinin öncelikli hedefinin, Hazar ve Körfez bölgelerinin enerji kaynaklarını denetlemek ve bu kaynakların Batı’ya ulaşım yollarının güvenliğini sağlamak olması geliyor. Bugünün koşullarında, ABD’nin, Irak’taki askeri mevcudiyetine son vermesi, şu üç gelişmeye yol açar: Birincisi, Irak’ta doğacak boşluğun derhal İran tarafından doldurulmasına davetiye çıkarır ve Körfez bölgesinin, ABD’nin çıkarlarına meydan okuyan ve halen bölgesel hegemon bir güç konumuna erişmiş olan İran’ın hâkimiyetine bırakılması sonucunu doğurur. İkincisi, Ortadoğu’daki tüm jeopolitik dengelerin temelinden sarsılarak ABD aleyhine dönüşmesine ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarının tehlikeye düşmesine yol açar. Üçüncüsü de, güçlenen ve bölge üzerinde etkinliği artan bir İran’ın nükleer silahlara sahip olma iradesini kırmak imkânsız hale gelir.

Bu bakımdan, Obama planının uygulanması, ABD’nin “Grand Strategy” denilen “büyük stratejisine” ters düşer ve ABD’nin süpergüç olma hedefinden vazgeçtiği anlamına gelir. Oysa, ABD’nin de tarihteki bütün büyük emperyal devletler gibi fanatik bir dürtüyle dünyada tek süper güç olma konumundan ve küresel hegemonya hedefinden kendi iradesiyle vazgeçmesi düşünülemez…

Obama yönetiminin stratejisi

Obama yönetimi de, değişik yöntem ve söylemlerle de olsa, ABD “büyük stratejisinin” şu beş temel hedefini gerçekleştirmeyi amaçlayacaktır: (1) ABD’nin dünyadaki tartışılmaz üstünlüğünü, hiçbir devlete veya devletler koalisyonuna Washington’un çıkarlarına meydan okuma imkânını vermeyen, ABD lehine bir askeri güç dengesi oluşturmak suretiyle muhafaza etmek. (2) Uluslararası düzeni ABD’nin çıkarları uyarınca yeniden düzenlemek ve böylece Amerikan hegemonyasını sürdürmek. (3) Her türlü imkândan yararlanarak ve gerekirse kuvvet kullanarak, Hazar ve Körfez bölgelerinin enerji kaynaklarını denetlemek ve bu kaynakların Batı’ya ulaşım yollarının güvenliğini sağlamak. (4) Rusya ile Çin’i kuşatmak ve dağılmalarını sağlamak. (5) AB’yi ABD’nin ekonomik ve hukuksal etki alanına “entegre” ederek, ABD hegemonyası altında büyük transatlantik pazarını kurmak.

Obama yönetiminin temel hedeflerinin, Bush dönemindeki hedeflerinden pek farkı yoktur. Büyük Ortadoğu Projesi’nden vazgeçilmiştir. Ama, ABD çıkarlarına uygun jeopolitik mühendislik hedefi bakidir. “Ön alarak vurma stratejisi”nin (Preemptive strike) rafa kaldırılmamakla birlikte, bu husus sürekli gündemde tutularak eskisi gibi ağır bir tehdit havası yaratılmamaktadır. Buna mukabil, ABD’nin dünya hâkimiyeti projesi ve bunu sağlayacak tüm emperyal hedefler muhafaza edilmektedir.

ABD’nin Irak’taki askeri varlığını sürdürmesine yol açabilecek başka nedenler de var. Bunların başında, Irak’ın şiddetli bir Kürt-Arap çatışmasının eşiğinde olması geliyor. Çatışmanın odağında bulunan sorunlardan biri “tartışmalı topraklar” meselesidir. ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında başında Mesut Barzani’nin bulunduğu Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IBKY) ABD’nin verdiği açık destekle ülke içinde ayrı bir devlet gibi hareket etmeye başladı. Bu ortamda Barzani, 37.000 km2’yi kapsayan Kürt toprakları üstündeki IBKY denetimini, Ninova ve Musul eyaletlerini de kapsayacak şekilde 86.000 km2’lik bir alana yaydı. “Tartışmalı topraklar” denilen bu alan IBKY anayasasında Kürt egemenlik bölgesine dahil edildi. Bağdat’la IBKY arasında bu nedenle alevlenen gerilim ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in bölgeye yaptığı ziyaretle şimdilik yatıştırıldı ve anayasanın referanduma sunulması ertelendi. IBKY’nin kurduğu 34 kontrol noktası ve peşmerge birlikleri tarafından kontrol altında tutulan “tartışmalı bölgelere” Irak ordusunun girme girişimleri silahlı çatışmaya ramak kala ABD’nin arabuluculuğuyla önlendi. Ancak, Irak ordusunun, ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle birlikte “tartışmalı bölgelere” karşı harekete geçmesi ve bunun sonucunda tüm Irak’ı saracak bir Arap-Kürt çatışmasının patlak vermesi kaçınılmaz görünüyor.

Kerkük de bir başka barut fıçısını oluşturuyor. Kenti ilhak etmek isteyen Barzani, bu amaçla savaştan kaçmayacağını her fırsatta açıklıyor. Barzani’nin, 2005 yılında kabul edilen Irak Anayasası’nın 140. maddesi uyarınca Kerkük sorununun referandumla halledilmesinde ısrarlı olmasına karşın, Arap tarafı (Şiiler ve Sünniler), IBKY’nin kente 400 bin Kürt asıllı kişiyi yerleştirerek demografik dengeyi Kürtler lehine çevirmiş olması dolayısıyla referanduma karşı çıkıyor. Barzani’nin, Kerkük sorununa, Kürtler, Araplar ve Türkmenler arasında güç paylaşımı bazında çözümler öneren Birleşmiş Milletler (BM) raporundaki tüm seçenekleri reddetmesi, uzlaşma yolunu kapatmış görünüyor… Musul ve Kerkük’e giden Türk ve yabancı medya mensuplarının ortak kanaati, bölgenin “patlamaya hazır bir bombaya” dönüştüğüdür.

Bağımsız Kürt devleti

Bu durum, Obama’ya, her ne kadar, “güvenlik koşulları askeri gücümüzün Irak’ta kalmasını gerektiriyor” gerekçesiyle çekilme takvimini uzun bir süreye yayma imkânını veriyorsa da, bu pek mümkün değil. Zira, böyle bir karar yeniden teröristleri çevre ülkelerden Irak’a çeken mıknatıs etkisi yaparak, El Kaide ile Sünni direnişçileri güçlendirmek suretiyle parçalanma sürecinin süratlenmesine yol açabilir. Esasında bu sürecin durdurulabileceği hususunda ümitli olmak da çok zor. Zira kendini Iraklı saymayan ve bölgesel, etnik ve mezhep köken zemininde bölünmüş bir topluma sahip olan bu ülkede, Kürtlerle Şiilerin elde ettikleri kazançlardan feragat ederek uzlaşmaya yanaşmayacakları da dikkate alınırsa, beklenebilecek en gerçekçi senaryo, ABD askerlerinin çekilmesinden sonra şiddetli bir iç savaşın yaşanmasıdır. Bu, Irak’ın bölünme savaşı olacak ve kuzeyde bir Kürt devletinin kurulmasıyla sonuçlanacaktır. ABD’nin bu devleti derhal tanıması ve onu İsrail gibi himayesine alarak uluslararası sisteme kabul ettirmesi beklenmelidir. ABD, bir askeri üs haline getireceği Kürt devletini Ortadoğu stratejisinin önemli bir dayanak noktası yapmanın hesabı içindedir. Sonuç olarak, ABD, Irak coğrafyasından çekilmeyecek, bilakis buradaki konumu pekiştirecektir. Bush yönetimi perde arkasından PKK’yi baskı unsuru olarak kullanarak Türkiye’yi “terbiye etmeye” ve Ankara’nın ABD’nin İran ve Suriye politikalarına tam destek vermesini sağlamaya çalışmıştı. Obama da, TBMM’de yaptığı konuşmada bu politikanın değiştirileceğine ilişkin hiçbir söz söylemedi. Bu bakımdan “açılım edebiyatçılarına” anımsatırız: Dış politikada hiçbir şey göründüğü gibi değildir!..

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: