Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı

24 06 2009

23. Dönem 3. Yasama yılı 109. Birleşim 24/Haziran/2009 Çarşamba

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı’nın ikinci bölümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi adına görüşlerimizi belirtmek amacıyla söz almış bulunuyorum.

Benden önce söz alan Sayın Öymen ve Hacaloğlu tasarının geneli üzerinde konuşurken bilhassa, eksik ve düzeltilmesine lüzum gördüğümüz noktalar hakkında görüş ve önerilerimizi açıkladılar. Benim bu konuda -ikinci bölüm hususunda- bazı önerilerim vardı. Bunların da dikkate alındığını ve düzeltildiğini görüyorum. Teşekkür ediyorum bundan dolayı.

Değerli arkadaşlarım, ben bu konuda hepimizi ilgilendiren diğer önemli bir soruna temas edeceğim. Bu sorun, Sayın Başbakanın geçen pazartesi günü Avrupa Birliği büyükelçileri için düzenlenen yemekte yaptığı konuşmada üzerinde durduğu imtiyazlı ortaklıkla ilgilidir. Başbakan, konuşmasında, Alman ve Fransız büyükelçilerine hitaben “İmtiyazlı ortaklık ne Avrupa Birliği müktesebatında ne de bizim kitabımızda yer almaktadır.” demiştir. Değerli arkadaşlarım, buna rağmen, Avrupa Birliği içinde Türkiye’ye karşı sinsice yürütülen bir senaryo uyarınca Türkiye’nin hedefi tam üyelikten saptırılarak imtiyazlı ortaklığa yöneltilmektedir. Bu senaryoyu akamete uğratmak için alınması gereken önlemleri belirtmeden önce Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin hâlihazır statüsüne değineceğim.

Değerli arkadaşlarım, yarım asrı aşan bir dönem boyunca Türk hükûmetleri Türkiye’nin Avrupa entegrasyonuna katılmasına Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ne verdiği muasır medeniyet düzeyine erişme hedefine ülkemizi ulaştıracak bir yol ve yöntem olarak bakmışlardır. Bu bakımdan 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık statüsünün verilmesini öngören karar ülkemize Avrupa Birliğine üyelik ufkunu açan tarihî bir dönüm noktası oluşturmuştur. Helsinki Zirvesi’nde alınan karar Türkiye’yle yürütülecek müzakere sürecinde Avrupa Birliğinin uygulayacağı önemli bir ilkeyi de vurguluyordu. Bu da, tam üyeliğe giden süreçte Türkiye’ye diğer aday ülkelere uygulanan kriterlerin aynen uygulanacağıydı. Bu ilkeyle Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı bir ayrımcılık yapılmayacağını ve çifte standart uygulanmayacağını taahhüt ediyordu. Ne var ki Avrupa Birliği üyeleri bu ilkeye saygı göstermediler. Bilahare aldıkları kararlarla hem üyelik hedefini muğlak ve tartışmalı bir hâle getirdiler hem de kriterleri ve müzakere yöntemini Türkiye’yi tam üyelik yolundan o saptıracak veya bu amaçtan caydıracak şekilde değiştirdiler. Türkiye’yle Avrupa Birliği arasındaki katılım müzakere sürecini düzenleyen üç temel belgenin, yani 17 Aralık 2004 Zirve Kararının, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesinin, 15 Aralık 2006 Zirve Kararının ve Strateji Belgesinin bu zihniyet ve bu amaçla düzenlenmiş oldukları tartışma götürmez değerli arkadaşlarım.

Alınan belgelerle çizilen yol haritası Türkiye’ye tam üyeliğin değil ikinci sınıf bir ilişki statüsünün veya imtiyazlı ortaklığın adresini vermektedir. Bu üç belge bir taraftan Türkiye’yi tam üyelikten dışlayan bir duvarı peyderpey örerken diğer taraftan da ülkemizi Avrupa yapılarına sıkı sıkıya demirleyen imtiyazlı ortaklığa oturtmayı öngören bir müktesebat, bir hukuki zemin yaratmıştır.

Avrupa Birliğine yön veren kararların alınmasında ağırlığı olan Fransa ve Almanya gibi devletler için şimdi hedef Türkiye’yi yapay sorunlarla bunaltmak ve köprülerin atılacağı şiddetli bir gerilim yaratmadan en uygun ortamda ona bu özel statüyü kabul ettirmektir. İşte hâlen bu amaçla yeni bir senaryonun uygulanmasına geçilmiştir. Bu amaçla Avrupa Birliğinin üst karar organlarına, son iki yıldır Türkiye’ye tam üyelik yolunun kapatıldığı ve ülkemizle müzakerelerin tam üyelik perspektifiyle yürütülmeyeceği görüşünü içeren kararlar aldırtılmaktadır.

Avrupa Birliği dışişleri bakanlarından oluşan Avrupa Birliği Genel İşler Konseyi, Aralık 2007 ve Aralık 2008’de Brüksel’de yaptığı toplantılarda Türkiye’nin üyeliğine vurgu yapmayan ve “Avrupa Birliğinin Türkiye’yle müzakereyi katılım için yaptığı” ifadesine yer vermeyen kararlar almıştır. Genel İşler Konseyinin aldığı bu kararlar, gerek 2007’de gerekse 2008’de Brüksel’de toplanan devlet ve hükûmet başkanları zirvelerinde de onaylanmıştır. Yani iki yıl üst üste, Avrupa Birliğinin en yüksek karar organları Türkiye’yle müzakerelerin üyelik perspektifiyle yapılmadığını vurgulayan kararlar almışlardır. Bu gelişmeye Türkiye açısından vahim bir boyut kazandıran husus, Fransa’nın inisiyatifiyle alınan bu kararlara diğer yirmi altı Avrupa Birliği ülkesinden hiçbirinin ciddi bir direnç göstermemiş olmasıdır.

Altı çizilmesi gereken bir nokta da Avrupa Birliği üyelerinden Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle desteklediklerini sürekli bir şekilde açıklayan İngiltere, İsveç, İspanya, İtalya ve Portekiz gibi ülkelerden sadece bir tanesi dahi bu öneriye karşı çıkmış olsaydı, bu şekilde bir kararın kabul edilmesi mümkün olmazdı. Zira, Avrupa Birliği içinde geçerli olan kural gereğince, üye ülkelerden birinin karşı çıktığı bir önerinin ortak karara dönüştürülmesi mümkün değildir. Söz konusu kararların yazılış şekli, bundan böyle Türkiye’de yapılacak müzakerelerin katılımı, yani üyelik amacını gütmediğini ve başka belirsiz bir hedefe yönelik olduğunu ortaya koyuyor. Kısacası, bu hâliyle söz konusu kararlar, Türkiye’nin tam üyelik sürecinden dışlanıp farklı alternatif bir ilişki türüne yönlendirildiği anlamına gelen bir içerik taşıyor.

Bu değerlendirme, değerli arkadaşlarım, sadece bizim kanaatimizi yansıtmıyor. Bu konuyu kendi bünyesinde tartışan ve Avrupa Birliği alanında uzman bir kuruluş olan İktisadi Kalkınma Vakfı da müzakerelerin katılım için yapıldığına ilişkin ifadenin karar metninden çıkarılmasının, tam üyelik dışında “imtiyazlı ortaklık” gibi farklı alternatife yol açtığı sonucuna varmıştır.

Daha 2007’de ortaya çıkan bu son derece ciddi durum karşısında, değerli arkadaşlarım, yetkililere ve ilgili Bakana ısrarlı uyarılarda bulundum. Genel İşler Konseyi ve zirve kararlarıyla düzenlenen yeni sürecin ülkemizi tam üyelik dışında yeni bir hedefe yönelttiğini, Türkiye’nin Avrupa Birliğindeki kazanımlarını koruyabilmesi için Hükûmetin ivedilikle Avrupa Birliği kurumları nezdinde girişimlerde bulunmasını ve Avrupa Birliği Başkanlığından duruma açıklık getirmesini resmen talep etmesini önerdim. Ayrıca, tepki göstermediğimiz takdirde bundan sonraki zirve kararlarında da aynı tutumun devam edeceğini ve Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle müzakere amacının tam anlamıyla muğlak ve belirsiz bir nitelik kazanacağını vurguladım. Değerli arkadaşlarım, ne yazık ki kaygılarım gerçekleşti ve 2008’de de endişe ettiğimiz durumla karşılaştık.

Değerli arkadaşlarım, şimdi geldiğimiz noktada tepkimizi en uygun ve etkin şekilde ortaya koyamadığımız takdirde 2009 sonunda da üçüncü defa aynı içerikte kararlar alınacak ve bunun sonucunda Avrupa Birliğine tam üyelik hedefi Türkiye’nin ayaklarının altından kayacaktır. Zira, bunu bir dördüncü kararın izlemesi kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir gelişimi önlemek amacıyla, dönem başkanı olan İsveç nezdinde Bakan ve Başbakan düzeyinde yapılacak girişimlerle yetinilmemelidir. Benzer girişimlerin Türkiye’ye dost tüm Avrupa Birliği ülkeleri nezdinde de en yüksek düzeyde yapılması gereklidir. Ayrıca, durumun ciddiyeti nedeniyle, Türk Hükûmeti, Avrupa Birliği Başkanlığından şu soruların yanıtlanmasını istemelidir; Avrupa Birliğinin en üst organları 2007 ve 2008 yıllarında aldıkları kararlarla Avrupa Birliğinin Türkiye ile müzakere sürecine tam bir belirsizlik kazandırmış olmaları nedeniyle şu sorulara yanıt aranması kaçınılmaz hâle gelmiştir:

Bir, Avrupa Birliği, Türkiye ile müzakereleri katılım amacıyla yürütmüyorsa o zaman müzakereler hangi amaçla sürdürülmektedir?

İki, Türkiye Kopenhag ve Maastricht Kriterlerini eksiksiz yerine getirdiği takdirde, diğer aday ülkeler gibi tam üye olma imkânına sahip olacak mıdır?

Hükûmet olumsuz bir yanıt verilebileceği endişesiyle bu öneriyi yerine getirmeyi göze almayabilir ancak bu hususta iki nokta vurgulanmalıdır: Birincisi, Türkiye’nin bu soruları sorması gayet haklı gerekçelere dayanmaktadır. Bu bakımdan, Avrupa Birliği Başkanlığının bu sorulara olumsuz bir yanıt vermesi hukuki açıdan da mümkün değildir. Zira böyle bir yanıtla tüm kredibilitesini tehlikeye atmış olur fakat daha önemlisi, Fransa ve Almanya gibi ülkeler Türkiye’yi Avrupa Birliğinden dışlayan ve imtiyazlı ortaklığa yönlendiren bir duvarı peyderpey örerken, Türkiye bu adımlar karşısında etkin bir tavır koymaz ve olan biteni çaresizlik içinde karşılarsa, Avrupa Birliği içinde maruz kaldığı ayrımcılık ve çifte standardın artarak uygulanmasına davetiye çıkarır.

Değerli arkadaşlarım, 2009 yılı sonunda da Avrupa Birliği Genel İşler Konseyinin ve Avrupa Birliği Devlet ve Hükûmet Başkanlarının, yani Avrupa Birliğinin en yüksek iki organının Türkiye’ye Avrupa Birliğine tam üyelik perspektifini karartan, kapatan bir karar alması istenmiyorsa, önerilerimin değerlendirilmesinde yarar görüyorum.

Saygılarımı sunuyorum değerli arkadaşlar.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: