Unifil’in Görev Süresinin Uzatılması

23 06 2009

23. Dönem 3. Yasama yılı 108. Birleşim 23/Haziran/2009 Salı

Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının Lübnan’da görevli Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü UNIFIL komutasına verilmesine ilişkin ilk tezkerenin TBMM tarafından kabulünden bu yana geçen üç yıl içinde Lübnan’da çok önemli olaylar cereyan etti. Önce uzun bir siyasi kriz patlak verdi ve bunu, kanlı olaylar ve bir iç savaş izledi. Doha anlaşmasıyla savaşa son verilip istikrar koşulları yaratıldıktan sonra 7 Haziran 2009’da genel seçimler yapıldı. Seçimleri eski başbakan Rifat Hariri’nin oğlu Saad Hariri’nin başkanı olduğu, Batı yanlısı 14 Mart İttifakı kazanarak 128 üyeli parlamentoya 71 milletvekili sokmayı başardı. Buna mukabil, Suriye ile İran’ın desteklediği Hizbullah’la beraber Marunilerin bir kesiminin önderliğini yaptığı 8 Mart grubu ise, 55 milletvekili çıkarabildi. Hizbullah’ın başkanı Nasrullah’ın seçim sonuçlarını kabul etmesiyle de ülkede istikrarlı bir dönem yaşanabileceği umudu canlandı. Ancak, bu bir hayli zor. Çünkü, İsrail, İran’ın Akdeniz kıyılarındaki vurucu gücü olarak gördüğü Hizbullah ile bu örgütün elindeki menzilleri 300 kilometreye kadar olan 30 bin adet füzeden son derece rahatsızlık duyuyor ve bu silahların imhası için fırsat arıyor Yani Lübnan’da senaryo değişmiyor. Anımsayacaksınız, bu filmi üç yıl önce 2006 Temmuz’unda da görmüştük. Lübnan’ın güneyini 18 yıl işgal altında tutan fakat Hizbullah direnişi karşısında çekilmek zorunda kalan İsrail, 2006 Temmuz’unda ABD’nin siyasi desteğini arkasına alarak Lübnan’a saldırdığı zaman, hem Lübnan’dan kovuluşunun rövanşını almayı, hem de Hizbullah’ı çökerterek elindeki füzeleri yok etmeyi tasarlıyordu. Ama, dünyanın beşinci güçlü ordusu olarak lanse edilen İsrail bunda başarılı olamadı. Buna mukabil İsrail kuvvetlerine direnen Hizbullah tüm Arap aleminin kahramanı haline geldi… Hizbullah’ın zaferini yüzünde patlayan bir şamar olarak gören Bush yönetimi, hışımla devreye girdi ve Hizbullah’ın karşısına BM barış gücünün konuşlanmasını sağlayarak İsrail’in daha fazla yıpranmasını önlemeye çalıştı. Ancak Barış gücünün bir başka amacı daha vardır. Bu da ilerde Hizbullah’a karşı tekrar bir saldırıya girişildiği takdirde, bu gücün İsrail’e koruyucu kalkanlık yapması ve uğrayacağı hasarı azaltmasıdır. Evet, değerli milletvekilleri, BM Lübnan Barışgücü’nün, esas amacı, sizlere söylendiği gibi, Lübnan’ın istikrarını sağlamak ve Ortadoğu barışına katkıda bulunmak gibi insani bir görev değildir. Esas amaç, Hizbullah’ı bölgeden söküp atmayı öngören bir askeri operasyonun zeminini şimdiden hazırlamaktır. Buraya kadar söylediklerim, Lübnan’ın Ortadoğu’daki sorunlar yumağının tam göbeğinde yer aldığını gösterdiği gibi, bu bölgenin, Başkan Obama’nın Kahire’de yaptığı konuşmada açıkladığı yapıcı ve umut verici yaklaşımlara da ne denli ihtiyacı olduğunu ortaya koyuyor. Obama’nın Kahire konuşması, Bush yönetiminin kötü mirasını silme amacını güttüğü gibi, ABD’nin İslam coğrafyasına yönelik politikasında uygulamayı öngördüğü köklü ve yapıcı bir zihinsel değişikliği de yansıtıyor. Obama, İslam alemiyle, karşılıklı saygı ve çıkar temelinde, hoşgörü ve adalet ilkelerine dayalı ilişkiler kurmak istediğini vurguluyor ve ABD politikasını bu ilkeler ışığında şekillendirileceği vaadinde bulunuyor. Obama’nın konuşmasını, Kuran’dan ayetlerle süslenmiş zengin retorikten ibaret bir metin olarak değerlendiren çevreler var. Bu görüşleri doğru bulmuyoruz. Zira, Obama bu konuşmasıyla Müslüman ülkelere yönelik somut bir politikanın ilkelerini belirlemiş, oldukça kapsamlı bir eğitim ve teknolojik destek programı yükümlülüğü altına girmiş ve Ortadoğu’nun çetin sorunlarının çözümü için yapıcı nitelikte yaklaşımlar önermiştir. Nitekim, Ortadoğu’da sorunların anası olarak belirtilen Filistin sorununun çözümü için Obama’nın önerdiği yaklaşımın, İsrail hükümetinin kuvvetle karşı çıkmasına rağmen, hem Filistinliler, hem de Arap dünyası tarafından temkinli olmakla beraber, hayli olumlu karşılanması, bir müzakere zemini oluşturduğunu ortaya koyuyor. Önemli olan bir diğer husus da, Obama’nın, İran’nın nükleer silah üretimine yönelik faaliyetinden kaynaklanan sorunu, Ortadoğu’da bir nükleer silah yarışını engelleme temeline oturtmasıdır. Obama bu bağlamda, İsrail’in, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına” taraf olmamasını sorgulamaktadır. Obama bununla da yetinmemekte, İsrail’in nükleer silaha sahip olması imtiyazını da sorgulamaktadır. Bu şekilde Obama, çözüm için yeni kapılar açmakla kalmayıp – örneğin Ortadoğu’da nükleer silahlardan arınmış bir bölge kurulması gibi -, İsrail’i karşısına almayı da göze alarak, Başkan Eisenhower döneminden bu yana hiçbir Amerikalı Başkan’ın göstermediği bir siyasi cesaret sergilemiş olmaktadır. Tabiatıyla, İsrail’deki aşırı sağcı hükümet ve ABD’deki etkili Yahudi lobisi Obama’nın Filistin sorununa yönelik çözüm inisiyatifine karşı güçlü engeller oluşturmaktadır. Ayni şekilde, İran’daki başkanlık seçiminden sonra tırmanan gerginliğin bu ülkeyi hangi yöne savuracağını ve İran’ın bölgesel nüfuzunu nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz. Gelişmelerin, Obama’nın İran’la diyalog yolunu açma inisiyatifini sekteye uğratmasından endişeliyiz. Obama’nın Kahire konuşmasıyla çizdiği stratejik peyzajda bazı boşluk ve tutarsızlıklar yok değildir. Tabi olduğumuz zaman kısıtlaması bunlardan sadece biri üzerinde durmamıza imkan veriyor. Bu da, Obama’nın, “ABD’nin Irak’ın toprakları ve kaynakları üzerinde hiçbir talebi olmadığı ve Irak’taki tüm ABD askeri kuvvetlerinin de 2012 yılına kadar geri çekileceği” hususunda verdiği güvencedir. Asker çekme takviminin uygulanabileceği hususunda ciddi kuşkularımız var. Çünkü ABD’nin küresel stratejisinin öncelikli hedefi her türlü imkandan yararlanarak ve gerekirse kuvvet kullanarak, Hazar ve Körfez bölgelerinin enerji kaynaklarını denetlemek ve bu kaynakların Batı’ya ulaşım yollarının güvenliğini sağlamaktır. Oysa, bugünün koşullarında, ABD’nin, Irak’taki askeri mevcudiyetine tümüyle son vermesi, şu üç gelişmeye yol açar. • Birincisi, Irak’ta doğacak boşluğun derhal İran tarafından doldurulmasına davetiye çıkarır ve Körfez bölgesinin, ABD’nin çıkarlarına meydan okuyan hegemon bir devlet konumundaki İran’ın hakimiyetine bırakılması sonucunu doğurur. • İkincisi, Ortadoğu’daki tüm jeopolitik dengelerin temelinden sarsılarak ABD aleyhine dönüşmesine ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarının tehlikeye düşmesine yol açar. • Üçüncüsü de de, güçlenen ve bölge üzerinde etkinliği artan bir İran’ın nükleer silahlara sahip olma iradesini kırmak çok daha zorlaşır. Bu bakımdan, Obama’nın Irak’a yönelik olarak açıkladığı yaklaşım, ABD’nin “ grand strategy” denilen “büyük stratejisine” ters düşer ve ABD’nin süpergüç olma hedefinden vazgeçtiği anlamına gelir. Oysa, Obama Amerika’sının da tarihteki bütün büyük emperyal devletler gibi fanatik bir dürtüyle dünyada tek süper güç olma konumundan ve küresel hegemonya hedefinden vazgeçmesi sözkonusu değildir. Bu noktada hemen belirtelim ki, Obama’nın Türkiye’yi ziyareti de sözkonusu “büyük stratejisinde” öngördüğü hedefleri gerçekleştirmek ihtiyacından doğmuştur. Obama, ABD’nin Büyük Ortadoğu bölgesinde karşılaştığı sorunların hallinde Türkiye’yi güvenilir bir müttefik olarak yanında görmek istiyor ve böyle bir işbirliğiyle bu sorunları çözme şansının artacağını düşünüyor. Bu görüşle de, Türk-Amerikan işbirliğinin diğer bölge devletlerinin esinlenebileceği “model bir ortaklık” oluşturmasını öneriyor. Peki, ABD’nin stratejik değer ıskalasında Türkiye’ye yüksek bir değer verdiği anlaşılan Başkan Obama, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına bu değerle orantılı bir hassasiyet göstermeye hazır mı? Bu soruyu yanıtlamadan önce Başkan Bush döneminde Türk-ABD ilişkilerinin dibe vurmasının nedenleri üzerinde durmamız gerekiyor. Bu dönemde, Bush yönetimi, 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi üzerine Türk Hükümeti tarafından aldatıldığı hissine kapılarak Türkiye’yi cezalandırma politikası uygulamıştır. Bu politika bağlamında, Bush yönetimi, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin başındaki Barzani’nin çıkarlarına Türkiye’ninkilere nazaran öncelik vermiş ve Kürt liderin PKK’yı barındırmasına ve himaye etmesine göz yummuş, hatta desteklemiştir. Bu suretle Washington, Türkiye’nin ulusal ve toprak bütünlüğünü tehdit eden düşmanca bir politika izlemiştir. Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi senaryosu, Türkmenlere karşı ağır mezalime göz yumulması, Türkmen kenti Telafer’in uydurma bahanelerle bombardıman edilmesi ve Bölgesel Kürt Yönetiminin göz diktiği Kerkük’te demografik dengeyi kitlesel biçimde Kürtler lehine değiştirmesine izin verilmesi de, yine, o dönemde Washington’da Türk Hükümetine karşı duyulan infialin tezahürleridir. Bush yönetimi Türkiye’ye karşı bu hasmane yaklaşımını 2007 Ekimine kadar 4 yıldan fazla bir süre sürdürmüştür. Türk-ABD ilişkilerinin kırılma noktasına geldiği bu tarihte ise, Bush yönetimi, THK’nin PKK hedeflerine kısıtlı hava operasyonları yapmasına izin vermeyi kabul etmek suretiyle, sözkonusu politikasını yetersiz de olsa bir ölçüde değiştirmiştir. Ne var ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin can alıcı PKK hedeflerine kendi iradesi ve planlamasıyla kara ve hava operasyonları yapmasına kısıtlamalar getiren ABD politikası nedeniyle, iki yıldır terör örgütünün Türk uçaklarıyla havadan vurulması, PKK’nın vurucu gücünde beklendiği ölçüde ağır bir hasar yaratmamıştır. Şimdi Türkiye’nin yanıt aradığı temel soruya gelelim. Bu soru şudur: Başkan Obama, PKK’nın tasfiyesi için Türkiye’ye tam destek vermeye hazır mıdır? Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşmayı ve İstanbul’da gençlerle görüşmesini bu açıdan incelediğimizde, beklediğimiz desteğin belirtilerini göremiyoruz. Şöyle ki: • Birincisi, Obama, Türkiye ile ABD’nin karşılaştığı terör tehditleri arasında fark gözetmektedir. Nitekim Obama, TBMM’deki konuşmasında El-Kaide’nin Pakistan’la Afganistan’dan güvenli bir bölge olarak yararlanmasına müsaade edilemeyeceğini ve hedefin El – Kaide’yi yok etmek olduğunu vurgulamıştır. Buna mukabil, PKK konusunda değişik bir görüş ortaya koymuştur. Obama, TBMM’de hernekadar, ABD’nin Türkiye’ye PKK ile mücadelesinde destek vereceğini söylemişse de, PKK’nın tasfiye edilmesinden ve Kuzey Irak’ın PKK için güvenli bir bölge olmaktan çıkartılmasından söz etmekten kaçınmıştır. • İkincisi, TBMM konuşmasında Obama, Türkiye’ye, PKK sorununu “Irak’ın Kürt liderleri” ile işbirliği çerçevesinde çözmesini önermiştir. Bu son derece hatalı bir yaklaşımdır. PKK’yı besleyenlerle işbirliği yapmak suretiyle terör örgütünün çökertilmesini önermek Türkiye’nin karşılaştığı sorunu hiç anlamamak demektir. Mesut Barzani, PKK’yı silahlı bir güç olarak elinin altında tutmak ve icabında bu örgütü bir pazarlık unsuru olarak Türkiye’ye karşı kullanmak istemektedir. Barzani, PKK’yı bağımsız Kürt devletinin ilanında ve Kerkük sorununa arzusu doğrultusunda bir çözüm gerçekleştirmek için Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanma hesabı içindedir. Başkan Obama’nın, TBMM’nde bu gerçekleri bilmezden gelerek konuşması, aynen Başkan Bush gibi Bölgesel Kürt Yönetimi’nin çıkarlarını Türkiye’nin çıkarlarının önüne koyabileceği endişesini yaratmaktadır. • Üçüncüsü, Obama, Tophane-i Amire’de öğrencilerle yaptığı toplantıda, “Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine izin verir misiniz?” sorusunu yanıtlamaktan kaçınmıştır. Obama’nın bu tutumu iki açıdan hatalı bir davranış olmuştur.Birincisi, Obama bu davranışıyla, Kuzey Iraklı Kürt liderler üzerinde “bağımsız Kürt devletine” yeşil ışık yaktığı algılamasını yaratmıştır. İkincisi de, ABD’nin resmi politikası olan Irak’ın ulusal ve toprak bütünlüğü tezine ters düşmüştür. • Dördüncü olarak, Obama’nın, “Türkiye’deki Kürt azınlığın, ilerlemesinin önünün açılması, özgür bırakılması ve fırsatlar konusunda eşitlik yaratılması” yolundaki sözleri, Türkiye’de Kürtlerden bireysel hakların tamamen esirgendiği, özgürlüklerinin kısıtlandığı ve ayrımcılığa maruz kaldıkları anlamını taşımaktadır. Oysa bu büyük bir haksızlıktır. Daha atılacak bazı adımlar olmasına rağmen, kimlik ve bireysel haklar alanında ülkemizde alınan mesafe ciddi bir atılımı yansıtmaktadır. Obama’nın Kürt vatandaşlarımızı azınlık düzeyine indirgemesi, bu konuda iyi bilgilendirilmediğini ortaya koymuştur. Oysa Kürtler, bu ülkede azınlık değillerdir. Esasen bunu kendileri de kabul etmez. Kürtler de Türkler gibi bu ülkenin gerçek sahipleri arasındadır. Kürtler, Türkiye’de eşit fırsatlara sahiptir ve özgürdür. Bu söylediklerim, şu iki önemli noktayı ortaya koymaktadır. Birincisi, dış ilişkilerimizin temel eksenini oluşturan Türk-ABD ilişkilerinde ciddi bir iletişim eksikliği vardır. İkincisi de, Türkiye ile Obama yönetimi arasındaki temel sorun, Irak’ın kuzeyindeki PKK unsurlarının tasfiyesi ve “etnik bazda Kürt bölücülüğü ” meselesinde odaklanmaktadır. Bu nedenlerle, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmasının öngörüldüğü ve Amerika’nın karşılaştığı sorunlar açısından birçok alanda Türkiye’nin işbirliğine ve desteğine ihtiyaç duyduğu şu dönemde, Türk Hükümeti ulusal çıkarları açısından yaşamsal nitelikteki şu dört önerisinin Obama yönetimi tarafından kabul edilmesini sağlamalıdır: 1) El-Kaide terör örgütü Amerika açısından neyse, Türkiye açısından da PKK terör örgütü aynı şeydir. PKK örgütü Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve üniter yapısına en büyük tehdidi oluşturmaktadır. Bunun anlamı, nasıl ki terörle mücadelede ABD için nihai hedef El-Kaide örgütünün tümüyle imhasıdır, PKK ile mücadelede de esas amaç PKK’nın tasfiyesi ve Kuzey Irak’ın terör örgütü için bir üs olmaktan tamamen çıkarılmasıdır. Türkiye, ulusal bekasını ilgilendiren bu alanda uluslararası hukuktan doğan meşru savunma hakkı çerçevesinde PKK’yı Irak’ın kuzeyindeki üslerinden söküp atmak ve tasfiye etmek amacıyla terör hedeflerine havadan ve karadan, sivillere zarar vermemenin dışında,hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan operasyon yapma hakkına sahiptir. ABD, Türkiye’nin bu hakkını tanımalı ve TSK’nin operasyonlarına her türlü desteği vermeli ve istihbarat bilgilerini sağlamalıdır. 2) PKK sorununun çözümü bağlamında Bush yönetimi Türkiye’ye siyasi bir çözüm dayatmıştır. Genel bir affı da içeren bu çözüm, Türkiye’nin bu konuda Bölgesel Kürt yönetimini resmi muhatap olarak almasını, sınır güvenliği ve kuzey Irak’taki PKK unsurlarının geleceğini Barzani ile müzakere etmesini öngörmektedir. Bu yaklaşım birçok nedenle Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla çatışmaktadır. Bu nedenlerin başında , siyasi çözüm çerçevesinde, Barzani’yle işbirliğini geliştirmek amacıyla 2008’de Bağdat’a giden zamanın Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın, Barzani’ye iletilmek üzere Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’ye verdiği talep listesine bugüne kadar cevap verilmemesi gelmektedir. Bu talep listesi şu hususları içermekteydi: • PKK’nın terör örgütü olarak ilan edilmesi. • PKK’nın Irak’ın kuzeyini üs olarak kullanmasına son verilmesi ve kamplarının kapatılması. • PKK’nın hareket ve eylem kabiliyetinin daraltılması, lojistik desteğinin kesilmesi. • PKK’nın lider kadrosunun yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesi. Evet, Ankara’nın yalvar yakar olarak peşinden koşmasına rağmen Barzani Türkiye’nin bu taleplerine aradan bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hiçbir cevap vermemiş ve bu süre zarfında da PKK’yı himaye etmeye devam etmiştir. Diğer bir neden, Türkiye’nin esas muhatabının Bağdat’taki Hükümetin olması gerektiğidir. Barzani’nin bu hükümetin sorumluluklarını üstlenmesi ve Irak’ı temsil eden ikinci bir otorite olarak Türkiye’ye muhatap olması gibi bir durum, Bağdat’ın otoritesini yitirmesine yol açar. Böyle bir gelişme ne Irak’ın, ne de Türkiye’nin yararınadır. Nihayet, sınır güvenliği ve Irak’ın kuzeyindeki PKK unsurlarının geleceği için Türkiye’nin Barzani ile pazarlık masasına oturması fahiş bir hata olur. Bu şekilde hareket edilirse, hem PKK, hem de Türkiye’deki “etnik bazda Kürt bölücülüğü sorunu” nun nasıl çözümleneceği hakkında Barzani’ye söz hakkı tanınmış olur ki. bu da son derece tehlikeli gelişmelere zemin hazırlar. Bu nedenlerle Hükümet, Obama yönetimine siyasi çözümü kabul etmeyeceğini belirtmelidir. 3) Irak’ı işgal harekatına başladığı 2003 yılından bu yana, ABD’nin politikası, Ortadoğu stratejisi bağlamında Bölgesel Kürt Yönetiminin çıkarlarına Türkiye’ninkilere nazaran öncelik vermek, ancak kaybetmek istemediği Türkiye’yi de tabir caizse idare etmek şeklinde olmuştur. Washington’un bu konudaki ikileminin ve Barzani’ye kol kanat germesinin nedeni, Irak parçalandığı takdirde kuzeyde kurulacak bağımsız Kürt devletine ABD’nin üsleriyle yerleşme seçeneğini elinde tutmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Barzani’nin, bugüne kadar PKK terörüne destek verme iradesinin kırılamamasının temel nedeni de budur. Bu bakımdan Washington, Türkiye ile karşılıklı çıkar ortaklığına ve güvene dayalı ilişkiler kurmak istiyorsa bir tercih yapmak ve Türkiye’nin çıkarlarına öncelik vermek durumundadır. Sonuç olarak, Başkan Obama eğer TBMM’ndeki konuşmasında açıkladığı gibi Türkiye ile ilişkilerini “model ortaklık” bazında yürütmek istiyorsa, belirtmiş olduğumuz dört öneriyi kabul etmelidir. Türkiye devasa ve giderek ağırlaşan bir sorunla karşı karşıyadır. Sorunun iç boyutu olan “etnik bazda Kürt bölücülüğü” de Türkiye’nin ayağında bir prangadır. Bundan kurtulmadan Türkiye ekonomik ve sosyal alanlarda ciddi bir atılım yapamaz. Türkiye kendi ulusal stratejisini en geniş bir siyasi tabanın desteğiyle oluşturup bu soruna çözüm bulma cesaretini gösteremediğinden, durumu kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmek isteyen dış müdahalelere davetiye çıkarmaktadır. Bize göre, bu sorunun halli, ancak, PKK örgütünün koşulsuz silah bırakması ve üniter devlet yapısı içinde, etnik temele dayanmayan geniş bir demokratikleşme ve kamu yatırımlarının öncülük edeceği ekonomik-sosyal kalkınma atılımlarını içeren bir ulusal entegrasyon projesinin yaşama geçirilmesi ile mümkündür. Bunun için de ilk şart, Kuzey Irak’taki PKK unsurlarının tasfiye edilmesidir.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: