Almanya ve Bazı AB Ülkelerinde Soydaşlarımızın Mal ve Can Güvenliğini Tehdit Eden Saldılarla İlgili Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Önerge

10 06 2009

23. Dönem 3. Yasama yılı 102. Birleşim 10/Haziran/2009 Çarşamba

Başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde artış gösteren ve o ülkelerdeki soydaşlarımızın mal ve can güvenliğini tehdit eden ırkçı ve yabancı düşmanlığı temelinde saldırılarla ilgili gerekli araştırmaların yapılması amacıyla bir Meclis araştırma komisyonunun kurulması için verdiğimiz önerge hakkında söz almış bulunuyorum. Bu önergenin verildiği 2008 yılının Şubat ayında Almanya’nın Ludwigshafen kentinde Türklerin yaşadığı bir evde çıkan yangında 9 Türk hayatını kaybetmişti. Ludwigshafen yangın faciasından sonra Alman medyası yoğun olarak olayın kundaklama olacağı üzerinde durmuştu. Buna rağmen, kentin ve Mainz eyaletinin yetkilileri, yangının binanın eski olmasından, gaz sıkışmasından ve elektrik kaçağından çıkmış olabileceğini söyleyerek, kundaklama olasılığını göz ardı ettiler. Soruşturmayı yürüten Frankental Başsavcısı da yangının kundaklama sonucu çıktığına dair bir delil olmadığını ileri sürdü ve dosya kapatıldı. Oysa, Şubat ayı içinde Almanya’nın başka yerlerinde de Türklerin oturduğu mekânlara karşı peş peşe yakma teşebbüsleri devam etti. Nitekim, Baden-Würtenberg eyaletinde 5 katlı bir binada çıkan yangında bir kişi hayatını kaybetti ve 5 kişi de yaralandı… Arkadan Kuzey Ren-Westfalya eyaletine bağlı Herne kentinde Türklere ait bir binada meydana gelen yangında da 7’si çocuk 16 kişi yaralandı… Bunu başka kundaklama girişimleri de izledi. Bu ırkçı saldırılar Türkleri korkuttu. Çünkü Almanya’da Türkleri yakmaya teşebbüs olayları yeni değildi. Anımsayacaksınız, 23 Kasım 1992 tarihinde Almanya’nın Mölln kentinde Türk bir ailenin oturduğu ev bir kundaklanarak yakılmış ve bunun sonucunda Aslan ve Yılmaz ailelerine mensup 5 kadın yanarak ölmüştü. Aynı hasta ırkçı zihniyet 29 Mayıs 1993 tarihinde Solingen’de de bilinçli bir kundaklamayla Mevlide Genç’in 2 kızı, 2 torunu ve bir yeğenini, yani toplam 5 kişiyi diri diri yakmıştı. İnsanlık adına utanç verici bu ırkçı saldırılar Almanya’daki Türk toplumunun hafızasına kazınmıştı. İşte bu nedenlerle önergemizi Meclis Başkanlığı’na sunduğumuz günlerde, Ludwigshafen vahşeti nedeniyle Almanya’daki soydaşlarımız endişe içindeydiler. Alman makamlarının kendilerini kerhen koruduğu inancıyla can ve mal güvenliklerinden emin değildiler. Hemen belirteyim ki, izah ettiğim bu tehdit ve güvensizlik ortamı sadece kundaklama olaylarından değil, Müslümanlar ile Türkleri hedef alan ırkçı düşmanlığın, ayrımcılığın ve aşağılayıcı muamelelerin artmasından da kaynaklanıyordu. Nitekim, kısa adı FRA olan Avrupa Birliği’ne bağlı “Temel Haklar Ajansı”’nın yayınlamış olduğu rapora göre Almanya’da ırkçı saldırılar 2005-2006 yılları arasında %14 artış göstererek 15.914’ten 18.142’ye yükselmişti. Önergemizi TBMM Başkanlığı’na sunmuş olduğumuz tarihten bugüne kadar geçen yaklaşık15 ay zarfında Almanya’da yabancı düşmanlığı ve ayrımcılıkla Türklere yönelik ırkçı saldırılar azalmış değil, bilakis artmıştır. Nitekim bu husus, FRA’nın, yani AB Temel Haklar Ajansı’nın Nisan 2009’da yayımlanan son raporunda açıkça belirtilmiştir. Bu rapor Avrupa’da yaşayan her 3 Müslüman’dan birinin dini veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcı bir muameleye maruz kaldığını ve % 11’inin de ırkçı bir saldırıya uğradığını açıklıyor. [Bu raporun analizinden, Müslüman göçmenlerle Alman muhatapları arasındaki gerginliğin kaynağında, antipati ve husumetten çok daha derinlerde ırkçı bir nefretin yattığı sonucu çıkıyor.] Avrupa Konseyi’ne bağlı bulunan ve ismine kısaltılmış olarak EKRİ denilen “Irkçılık, Yabancı Düşmanlığı ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu”nun yayınladığı rapor da da Almanya’nın hiç de gurur duymayacağı şu gözlem ve bulgulara yer veriliyor/ • Raporda, Almanya’da göçmenlere ve özellikle de Türk, Müslüman, Çingene ve siyahlara karşı ırkçılık ve ayrımcılık yapıldığı belirtildikten sonra, bu tutumun büyük ölçüde siyasi partilerin göçmenleri hedefleyen ve aşağılayan politik söylemlerinden kaynaklandığının altı çiziliyor. • Raporda, Türk ve Müslümanların etnik ve dinsel gerekçelere dayanan ırkçı fiziki saldırılara uğradığı ve ayrımcı eylemlere maruz kaldıkları belirtiliyor. Almanya’da 3,5 milyon Müslüman’ın yaşadığı anımsatılarak bunların mallarının %10’unun bilinçli olarak tahrip edildiği, % 3’ünün de fiziki şiddet ve saldırıya uğradığı belirtiliyor. Bu Müslüman kitlenin 2,8 milyonunun Türk olduğu dikkate alınırsa oransal açıdan Türklerin Almanya’da mal ve can güvenliği açısından karşılaştıkları tehdidin boyutu anlaşılır. • Raporda, ayrıca, Alman vatandaşlık yasasının ayrımcılık öngördüğü vurgulanıyor. Alman vatandaşı olmak isteyen AB ülkeleri vatandaşları ve İsviçreliler, mevcut vatandaşlıklarından çıkmaya mecbur değiller. Buna mukabil Türkler ve diğer göçmenler, Alman vatandaşı olmak için mevcut vatandaşlıklarından çıkmak zorunda bırakıldıkları için çoğu zaman Alman vatandaşı olamıyorlar. • Raporda yer alan diğer bir husus da, bazı Alman öğretmenlerin Türklere ayrımcılık yaptıkları ve bilinçli olarak bu çocukları alt sınıflara yolladıkları. Buraya kadar belirttiklerim şöyle özetlenebilir: 1)Avrupa ırkçılık ve Müslüman düşmanlığı kıskacındadır; 2) dini ve etnik ayrımcılık tırmanmaktadır; 3) Avrupa ülkeleri içinde İslamofobi ve ırkçılığın en büyük hız kazandığı ülke Almanya’dır; 4) Almanya’da ırkçılık ve ayrımcılık büyük ölçüde siyasi partilerin göçmenleri kötüleyen ve aşağılayan politik söylemlerinden kaynaklanmaktadır; 5) 3,5 milyon Müslüman’ın yaşadığı Almanya’da 2,8 milyon nüfusla en büyük grubu oluşturan Türkler hedef tahtası haline getirilmiştir. Şimdi, değinmiş olduğum raporlarda yer almayan birkaç hususu da dikkatinize sunacağım. Almanya’da Türklere karşı dışlayıcı ve ayrımcı muamele kasıtlı olarak körükleniyor. Alman politikacılar sürekli olarak Türkleri “Alman toplumuna uyum sağlamamakla”, “Almanca öğrenmemekle” suçlamak suretiyle Alman kamuoyunu Türkler aleyhinde etkiliyorlar. Bu durumu yeni yapılan AB Parlamentosu seçimlerinde de gördük. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı seçim kampanyasının temel dayanağı oldu. Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Almanya Başbakanı Merkel’in Türkiye’nin üyeliğine Müslüman olması nedeniyle karşı çıkmaları bu seçime karanlık bir damga vurdu. Bu ortamda Alman makamlarının Türkleri bezdirmek, soğutmak, toplumdan dışlamak için her yola başvurulduğu görülüyor, sonra da “Türkler entegre olmak istemiyorlar” diye fatura yine Türklere çıkarılıyor. Bu sağlıksız koşullar nedeniyle, Türk gençlerinde işsizlik oranı ülke ortalamasının iki misline ulaşmış, tüm Türk nüfusunun % 30’u işsizliğe ve % 43’ü yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkum edilmiştir. Burada bir parantez açarak, buraya kadar söylediğim iç karartıcı hususların Almanya’daki Türk toplum yapısının sadece bir yönünü yansıttığını vurgulamak isterim. Bu yapının nispetle daha küçük bir başka yönü daha vardır ki, bu, gerçekte hem umut, hem de gurur vericidir. Çünkü, Almanya’da yaşayan Türklerin bir bölümünün toplumsal profilinde devrimsel bir değişiklik olmuştur. Almanya’da ikinci kuşak Türklerin bir bölümü eğitimin sosyal hiyerarşide yükselmek için en güçlü araç olduğunu kavrayarak çocuklarını okutmaya büyük önem vermişlerdir. Almanya’da yetişip ülkenin eğitim kurumlarından geçen yetenekli Türkler sosyal ve kültürel açıdan ülkeyle kaynaşmış ve nitelikli işlerde çalışmaya başlamışlardır. Mesleklerinde parlayarak topluma örnek olan bir çok Türk vardır. Ayrıca, bir hayli yetenekli Türk de işçilikten esnaflığa, esnaflıktan girişimciliğe geçmiştir. Bu söylediklerim, Almanya’daki gelecek kuşak Türklerin, eğitim düzeyi yüksek, ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan ülkeyle kaynaşmış ve Almanya’nın siyasal yaşamında aktif olarak yer alma potansiyeline sahip olduklarını gösteriyor. Bu sürece ivme kazandırılırsa, Türk toplumu “pozitif bir unsura” dönüşerek hem Türk-Alman ilişkilerini olumlu yönde etkileyecek, hem de Türkiye’nin AB’ye katılımında anahtar bir rol oynayabilecektir. Parantezi burada kapayarak, esas konumuz olan Bazı AB ülkelerindeki ve özellikle Almanya’daki soydaşlarımızın karşılaştıkları dışlayıcı ve ayrımcı muamelelere, tehdit altında olan can ve mal güvenliklerine ve uğradıkları ırkçı saldırılara dönelim. Bu olayların sebeplerinin araştırılması ve önleyici tedbirler alınması esas itibarıyla Alman Hükümetinin ve diğer Avrupa hükümetlerinin sorumluluğu altındadır. Ancak, Türkiye’nin konuya yakın ilgi göstermesi ve Alman makamlarıyla işbirliği halinde alınacak önlemlerle ilgili görüş ve öneriler oluşturulması kaçınılmaz bir görev haline gelmiştir. Yurt dışındaki vatandaşlarımız da TBMM’nin bu konuya yakın ilgisini ve desteğini beklemektedirler. Türk toplumunun Almanya’da ve diğer bazı AB ülkelerinde karşılaştığı dışlayıcı ve ayrımcı muamele tahammül edilmez bir hal almıştır. Bu ortamın yeni Ludwigshafen, facialarına yol açması olasılığı büyüktür. Bu bakımdan bu önergenin kabul edilmemesinin de bir vebali olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Yapılacak çalışmalarda yabancılara karşı saldırıların ve ayrımcılığın gerçek sebebi konusunda doğru teşhislere ulaşılması soydaşlarımızın yaşadıkları topluma daha iyi uyum sağlamaları açısından ülkemizin yapacağı katkıların da saptanmasına yardımcı olacaktır. Bu bağlamda ele alınması gereken bir konu da, hem Almanya, hem de diğer AB ülkelerindeki Türk toplumlarının, Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerine “pozitif bir unsur” olarak katkıda bulunacak hale getirilmelerinin yol ve yöntemlerinin araştırılmasıdır. İşte bu gerekçelerle başta Almanya olmak üzere yabancı düşmanlığının görüldüğü diğer AB ülkelerindeki durumu yukarıdaki açılardan değerlendirmek üzere bir Meclis araştırılması yapılmasını Yüce Meclis’in takdirlerine sunuyoruz.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: