AB Politikası iflas etmiştir.

15 03 2009

Yankı Dergisi, Mart 2009

12 Aralık 2008’de Brüksel’de gerçekleştirilen AB Hükümet ve Devlet Başkanları zirvesinde kabul edilen Sonuç Bildirgesi’nde, bu belgede mutadan yer alan, Türkiye’nin AB ile müzakere amacının “katılım” (tam üyelik) olduğu ifadesine yer verilmedi.

Esasen, bundan dört gün önce 8 Aralık’ta Brüksel’de toplanan AB Dışişleri Bakanları, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da “katılım” kelimesinin yer almadığı ve bu suretle Türkiye’nin üyeliğini öngörmeyen bir kararı kabul etmişlerdi. Bu kararın, sözünü ettiğimiz 2008 Zirvesi Sonuç Bildirgesi’ne bir Ek olarak eklenmesiyle yetinildi.

8 Aralık kararının yazılış şekli, bundan böyle Türkiye ile yapılacak müzakerelerin “katılımı” yani üyelik amacını gütmediği ve başka belirsiz bir hedefe yönelik olduğunu ortaya koyuyor. Kısacası, bu haliyle karar, Türkiye’nin tam üyelik sürecinden dışlandığı anlamına gelen bir içerik taşıyor.

Hernekadar, kararın bu şekilde alınmasında başrolü bu sefer de dönem başkanı olan Fransa oynamışsa da, AB’nin diğer 26 üyesinin de hiçbir ciddi direnç göstermeden Fransa’nın önerilerini desteklemiş olmaları, önemle değerlendirilmesi gereken bir husustur.

Altı çizilmesi gereken bir nokta da, AB üyelerinden Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle desteklediklerini sürekli açıklayan İngiltere, İsveç, İspanya, İtalya ve Portekiz gibi ülkelerden sadece bir tanesi dahi bu öneriye karşı çıkmış olsaydı bu şekilde bir kararın kabul edilmesi mümkün olmazdı. Zira, AB içinde geçerli olan kural gereğince, üye ülkelerden birinin karşı çıktığı bir önerinin, ortak karara dönüştürülmesi mümkün değildir.

Türkiye 2007’de aynı durumla karşılaştı

Bu duruma vahim bir boyut kazandıran husus, Türkiye’nin geçen yıl da ayni muameleye tabi tutulmuş olmasıdır.

Nitekim, AB zirve toplantıları Sonuç Bildirgelerinin Türkiye bölümünde geleneksel olarak yer alan ve müzakerelerin tam üyelik amacıyla yapıldığını vurgulayan “Birliğe katılım müzakeresi” ve “üyelik müzakeresi” ibareleri, 14 Aralık 2007 liderler zirvesi sonucunda yayımlanan bildirgeden çıkarılmış ve bu suretle Türkiye’ye AB’ye tam üyelik yolunun kapatıldığı ve müzakerelerin tam üyelik perspektifi ile yürütülmeyeceği mesajı verilmişti.

Bu son derece ciddi durum karşısında, Hükümet’e ısrarlı ikazlarda bulunduk. Bildirgeyle düzenlenen yeni sürecin ülkemizi tam üyelik dışında yeni bir hedefe yönelttiğini, Türkiye’nin AB’den kazanımlarını koruyabilmesi için Hükümetin ivedilikle AB kurumları nezdinde girişimlerde bulunmasını ve AB Başkanlığı’ndan duruma açıklık getirmesini resmen talep etmesini önerdik.

Bu uyarılarda bulunurken belirttiğimiz bir husus ta, tepki göstermediğimiz takdirde, bundan sonraki zirve bildirgelerinde de, ayni tutumun devam edeceği ve Türkiye’nin AB ile müzakere amacının tam anlamıyla muğlak ve belirsiz bir nitelik kazanacağıydı.

Ancak, uyarılarımız dikkate alınmadı. Dışişleri Bakanlığının ve Hükümet sözcüsünün bu

konudaki açıklamaları maalesef ciddiyetten uzaktı. Bu açıklamalarda, AB’nin tutumu “ahvali adiyeden” bir olay gibi göstermeye ve küçümsemeye çalışıldı.

Altı çizilmesi gereken bir husus da, bildirgenin bu şekline rağmen, medyanın büyük bir kısmının gerçekleri görmezden gelerek, müzakerelerin kopmadan devam etmesini “tren raydan çıkmadı” diyerek olumlu karşılamaları olmuştur. Bu son derece hatalı ve kamuoyunu yanıltıcı bir yaklaşım oluşturmuştur. Çünkü bildirgeyle düzenlenen yeni süreç Türkiye’yi tam üyelik dışında başka bir hedefe yöneltmekteydi. Basınımızın bu sefer daha realist bir tutum benimseyerek, gelişmeleri doğru ve gerçekçi bir şekilde değerlendireceğini ve kamuoyunu buna göre bilgilendireceğini umut ediyoruz.

AB zemini Türkiye’nin ayaklarının altından kayıyor

AB, 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye’nin aday ülke statüsünü kabul ederek tam üyelik perspektifini kabul etmiş, bilahare bu hususu teyit ederek ülkemizle “açık uçlu” da olsa tam üyelik amacıyla müzakerelere başlama taahhüdünde bulunmuştur. Oysa, sözünü ettiğimiz 2007 ve 2008 kararlarının yazılış tarzının ise, Türkiye’nin AB’ye üyelik hedefini daha da karartmaktan ve muğlak bir hale getirmekten öteye, bu hedefi fiilen ve hukuken geçersiz hale getirmek amacını güttüğü açıktır.

Bu bağlamda gözden kaçırılmaması gereken bir husus ta, Fransa’nın ve bu ülkenin devlet başkanı’nın Türkiye’ye karşı izlediği onur kırıcı, istiskal edici, küçümseyici, hiçe sayıcı söylem, tutum ve davranışlardır. Hükümet’in, bu tutumu içine sindirerek tam bir teslimiyet ve duyarsızlık göstermesi, Türkiye’nin böyle bir muameleye tabi tutulmasını ve itilip kakılmasını son derece gurur kırıcı bulan vatandaşlarımızı derinden rencide etmektedir.

Bu bağlamda, 6 Mayıs 2008 tarihinde Ankara’da Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile görüşen Avrupa işlerinden sorumlu Fransız Devlet Bakanı Jean-Pierre Jouyet’nin “Fransa, dönem başkanlığı sırasında Türkiye’nin AB ile müzakere sürecini aksatacak hiçbir harekette bulunmayacaktır” yolundaki açıklaması dikkate alınırsa, Brüksel’deki son tutumu Fransa’nın sözüme ne kadar güvenilebileceğinin yeni bir göstergesini oluşturmuştur. Fransa ve Almanya gibi ülkelerin, bir süredir Türkiye’yi AB’den dışlayan bir duvarı peyderpey örmekte olduklarına tanık oluyoruz. AKP Hükümeti’nin bu girişimler karşısında sessiz kalması, bu ülkeleri cesaretlendirmekte ve Türkiye’nin AB kazanımlarını daha da erozyona uğratacak adımlar atmalarına yol açmaktadır.

Bu bakımdan, AKP Hükümeti bu sefer de tavır koymaz ve olan biteni tam bir çaresizlik içinde karşılarsa, o zaman AB zemininin tamamen Türkiye’nin ayaklarının altından kaydığına tanık olacaktır.

AB temel belgeleri Türkiye için tam üyelik öngörmüyor

Bu durumda Türkiye’nin benimsemesi gereken stratejinin esaslarını belirtmeden önce, yanlış olan iki yaklaşımı açıklayalım.

Bunlardan birincisi, “Madem bizi istemiyorsunuz, biz de sizi istemiyoruz” deyip, AB’ye sırt dönmek ve müzakere sürecine son vermektir. Bu yanlıştır. Türkiye’nin AB “seçeneğini” elden çıkarması ve AB ile köprüleri atması yanlış olur.

İkinci yanlış yaklaşım da, “Madem müzakere süreci normal bir şekilde işletilemiyor, o zaman AB’nin açma-kapama kararlarını beklemeden dosyaları Türkiye olarak biz masaya yatırır ve gerekeni yaparız. Böylece Ankara kriterlerini uygulayarak Avrupa siyasi konjonktürünün değişeceği dönemi bekleriz “ diyerek AB’ye bir tavır koymamaktır.

Bu seçeneğin hatalı olması, gerçek dışı bir varsayıma dayanmasından ileri geliyor. Zira, Türkiye’nin AB ile ilişkilerini düzenleyen şu dört temel belge ülkemiz için tam üyeliği öngörmüyor: (1) 17 Aralık 2004 zirve kararı, (2) 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi, (3) 15 Aralık 2006 Zirve Kararı ve (4) Strateji Belgesi.

Anılan belgelerle çizilen yol haritası, Türkiye’yi tam üyeliğe değil, ikinci sınıf bir ilişki statüsüne veya imtiyazlı ortaklığa götürmektedir. Bu dört belge, bir taraftan Türkiye’yi AB’ye tam üyelikten dışlayan, diğer taraftan da ülkemizi “Avrupa yapılarına sıkıca demirlemeyi” ve özel bir statü”ye oturtmayı öngören bir “müktesebat” bir hukuki zemin oluşturmuştur.

AB için şimdi amaç, Türkiye’yi yapay sorunlarla bunaltmak ve köprülerin atılacağı bir gerilim yaratmadan en uygun ortamda ona bu özel statüyü kabul ettirmektir. Bu belgelerin Türkiye’yi tam üyelikten dışladıkları ve ona ikinci sınıf bir statü öngördükleri kesindir. Bu itibarla konjonktür değişse bile, bu belgeler yürürlükte oldukça Türkiye’nin AB’ye üyeliği sanal bir hedef olacaktır.

Türkiye’nin AB stratejisi ne olmalıdır?

Bu durumda, Hükümet’in yapması gereken, AB’den ilişkilerin yeniden ve net bir şekilde tanımlanmasını amaçlayan bir talepte bulunmak olmalıdır.

Hükümet, AB Başkanlığı’ndan şu sorunun yanıtlanmasını istemelidir:

“AB’nin en üst organları 2007 ve 2008’de aldıkları kararlarda, AB’nin Türkiye ile yürüttüğü müzakerelerin üyelik amacına yönelik olduğunu vurgulayan “katılım” kelimesini metinden çıkarmak suretiyle bu müzakerelerin ne için yapıldığına tam bir belirsizlik kazandırmışlardır. Bu durumda, şu soruya yanıt aranması zorunlu hale gelmiştir: Türkiye, Kopenhag ve Mastriht kriterlerini eksiksiz ve harfiyen yerine getirdiği takdirde, diğer aday ülkeler gibi tam üye olma imkânına sahip olacak mıdır?”

Bu husus AB tarafından resmen yanıtlanıncaya kadar, Türkiye AB ile ilişkilerini şu iki düzlemde yürütecektir:

1. düzlem, Kopenhag Kriterleri ile AB müktesebatını kapsayacaktır.

Türkiye bu alanda atması gereken her adımı atacak, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanlarında olduğu kadar ekonomik alanda da yapması gereken tüm reformları en mükemmel şekilde yerine getirecektir.

2. düzlem ise, Kopenhag Kriterleri dışında kalan ve katılım müzakereleri için önşart niteliğinde olmayan Kıbrıs gibi siyasi konuları kapsayacaktır. AB, Türkiye’ye, açık ve net üyelik hedefini verinceye kadar, Türkiye siyasi nitelikteki konuları AB ile kesinlikle ele almayacaktır. Türkiye esasen başka şekilde hareket edemez. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği şüpheli olan bir üyelik için, Türkiye’nin kendisi açısından yaşamsal stratejik konularda bugünden düzenlemelere gitmesi ülkenin geleceği ile kumar oynamak olur.

AB dayatmaları sonucunda elimizdeki bazı stratejik avantajları çıkardığımız takdirde, 10-15 yıl sonra bunların karşılığını alabileceğimizin ve AB’nin Türkiye’ye dürüst davranarak kendi yükümlülüklerini yerine getireceğinin hiçbir garantisi yoktur.

Özellikle, Fransa ve Avusturya gibi Türkiye’ye karşı ayrımcılığı ırkçılık düzeyine çıkaran ülkelerin, AB’ye giriş kriterlerini eksiksiz yerine getirse dahi Türkiye’nin üyeliğine referandum yoluyla karar verecek olmaları, bu söylediğimizi doğrulamaktadır.

AB ile ilişkilerimizde karşılaştığımız düş kırıcı olayları, özellikle birçok AB üyesi devletin Kıbrıs sorunundaki tutumlarını ve Annan Planı’na ilişkin vaatlerini ne denli bir pişkinlikle unuttuklarını, dikkate aldığımız takdirde, AB’ye yönelik stratejimizin bu sözünü ettiğimiz esaslar üzerine bina edilmesinin nedenleri daha iyi anlaşılacaktır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: