Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları uyarınca korsanlık, deniz haydutluğu ve silahlı soygunla uluslararası mücadele amacıyla Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde faaliyette bulunmaya görevlendirilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresi

10 02 2009

23. Dönem 3. Yasama yılı 55. Birleşim 10/Şubat /2009 Salı

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları uyarınca korsanlık, deniz haydutluğu ve silahlı soygunla uluslararası mücadele amacıyla Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde faaliyette bulunmaya görevlendirilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi görüşlerini sizlerle paylaşmak üzere huzurunuza gelmiş bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, Somali, uzun süredir yönetme gücü olan bir merkezî hükümetten mahrum bulunan, iç savaşlar ve istikrarsızlıkla boğuşan yoksul bir Afrika ülkesidir. Hâlen iş başında bulunan geçici hükümet de Somali’nin doğu kıyısında, geniş kıyı şeridinde otorite sahibi değildir. Bu nedenle ülkenin bu bölgesinde kontrol, korsanlık ve deniz haydutluğu yapan veya bu faaliyetleri destekleyen savaşçı aşiretlerin eline geçmiş bulunuyor. Başlangıçta, Somalili korsanların çoğunluğunu eski balıkçılar oluşturuyordu. Bunlar, bu bölgedeki gemi trafiğinin balıkçılığı baltaladığı gerekçesiyle korsanlığa ve deniz soygunculuğuna başlamışlardı. Ancak, fidye karşılığında gemi kaçırmanın son derece kârlı bir iş olduğu ortaya çıkınca aşiret reisleri, iş adamları ve bunların silahlı çeteleri, korsanlık ve deniz haydutluğu tekelini ellerine geçirmişlerdir. Sonunda Kalaşnikof ve roketlerle donanımlı, denizleri çok iyi tanıyan, hedeflerini gemilerin telsiz konuşmalarını dinleyerek seçen profesyonel korsan şebekeleri ortaya çıkmıştır. Değerli milletvekilleri, Asya’dan Avrupa’ya giden gemiler Somali ile Yemen arasındaki Aden Körfezi’nden geçmek zorundalar. Ters yönden gelen gemiler de Kızıldeniz’den çıkmak için yine bu su yolunu izlemek durumundalar. İşte Somalili korsanlar uluslararası ticari taşımacılığın can damarı olan bu bölgede avlanıyorlar. Değerli milletvekilleri, bu haydutların gerçekleştirdikleri yasa dışı eylemlerin uluslararası ticareti ve deniz taşımacılığını olumsuz şekilde etkilediği, can ve mal emniyetine çok ciddi tehdit oluşturduğu hususunda bugün dünyada tam bir görüş birliği mevcuttur. Nitekim bölgede bugüne kadar beş yüze yakın korsanlık ve deniz haydutluğu vakasının yaşanmış olması, tehdidin kazandığı vahim boyutu tam anlamıyla, açıkça ortaya koyuyor. Bu tehdit, değerli arkadaşlarım, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü sözünü ettiğimiz deniz trafik yolları Türk ticaret gemileri tarafından da hayli yoğun bir şekilde kullanılıyor. Bu nedenle Türk gemileri ve denizcileri de bu tehditten ciddi şekilde etkilenmiş durumdalar. Nitekim tezkerede de açıklandığı üzere deniz haydutları 2008 yılı sonu itibarıyla 3’ü Türkiye bağlamında 15 gemiyle, 37’si Türk olmak üzere 300’ü aşkın denizciyi rehin almışlardır. Bu 3 gemiden 2’si 2009 Ocak ayı başında serbest bırakılmışsa da bir gemimiz hâlen rehin tutulmaktadır. Sorunun uluslararası camia tarafından ortak bir yaklaşımla ve iş birliği çerçevesinde ele alınması zorunluluğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu meseleye el atmasına ve 2008 yılında tehditle mücadeleyi öngören beş karar tasarısını kabul etmesine yol açmıştır. Bu ortamda Avrupa Birliği ve NATO tarafından teşkil edilen görev kuvvetleri söz konusu deniz alanlarında korsanlara karşı operasyonlara girişmişlerdir. Ayrıca Amerika, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avustralya da bu bölgeye savaş gemilerini devriye ve koruma için göndermişlerdir. Türkiye de Gökova Firkateyni ile NATO’nun sınırlı nitelikli operasyonlarına katılmıştır. Değerli arkadaşlarım, ancak bu önlemler Somali korsanlarını önlemekte yetersiz kalmıştır. Korsanlar birçok kargo gemisi ve tankere ilaveten 2008 Eylül ayında otuz üç tank taşıyan Ukrayna bandıralı Faina’dan sonra Sirius Star adlı, 2 milyon varil petrol taşıyan dev bir Suudi tankerini de fidye amacıyla ele geçirmişlerdir. Bu durum Aden Körfezi ile Hint Okyanusu’nun Afrika sahillerinde korsanlıkla mücadelenin çok daha etkili bir hâle getirilmesini gerektirmiş ve bu amaçla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1851 sayılı Kararı ışığında 8 Ocak 2009’da Amerika öncülüğünde bir müşterek görev gücünün kurulması kararlaştırılmıştır. İşte Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulan tezkere Türk Silahlı Kuvvetlerinin deniz unsurlarının bu görev gücü bünyesinde faaliyette bulunmak üzere Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları ile Arap Denizi ve mücavir bölgelere gönderilmesini öngörüyor. Hükümet tezkeresinde görev gücünün ifa edeceği görevler sayılmakta ve bu meyanda askerî deniz unsurlarının Güvenlik Konseyinin 1846 sayılı Kararı’nın 10’uncu maddesi uyarınca ve Somali Geçici Federal Hükümetinin rızasıyla Somali kara sularına da girebileceği belirtilmektedir. Bu bağlamda altı çizilen önemli bir husus da Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurları mürettebatının Somali toprakları üzerinde kullanılmayacağıdır. Değerli milletvekilleri, korsanlık suçu işlendiği yere veya failin milliyetine bakılmaksızın herhangi bir devletin yargılama yetkisinin var olduğu kabul edilen bir uluslararası suçtur yani evrensel yargı kapsamına girer. Böyle olmasının nedeni uluslararası düzen için oluşturduğu tehdidin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi bu nedenlerle dünya barış ve istikrarına yapacağı olumlu katkıyı ve ulusal çıkarlarımızı da dikkate alarak Hükümet tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulan tezkereye olumlu oy verecektir. Ancak, bu bağlamda önemli bir noktaya değinmek istiyorum: Fakir bir Afrika ülkesi sahillerini harekât merkezi yapan korsanlar çok sayıda gemiyi ve mürettebatını rehin tutarak bunlar karşılığında 50 milyon dolara baliğ olan yüklü miktarlar elde ediyor ve uluslararası deniz taşımacılığını da tehdit ederek dünyaya meydan okuyorlar ve bu çeteleri etkisiz hâle getirmek tek başlarına büyük devletlerin kapasitesini aşıyor ve uluslararası iş birliği ve dayanışmayı zorunlu kılıyor. Değerli arkadaşlarım, uluslararası terörle mücadele de aynı şekilde kapsamlı bir iş birliği ve dayanışmayı gerektiriyor. Türkiye bu alanda da sorumluluklarını ciddiyetle yerine getirmeye özen göstermiş bir devlettir. Ancak ülkemizin, aynı sorumluluk ve iş birliğini Bush yönetiminden göremediği bir gerçektir. Oysa Başkan Obama’nın Amerika’nın bu hatalı politikasını değiştireceğini gösteren ciddi işaretler mevcuttur. Nitekim Obama’nın seçim bildirgesinde aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Bush yönetiminin Irak politikası nedeniyle bozulan Türkiye-Amerikan ilişkilerinin onarılmasına önem veriyoruz.” Bu çok anlamlıdır değerli arkadaşlarım. Zira Obama senatörken, Bush’un Irak’ı işgaline aynen Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi karşı çıkmıştı. Anımsanacağı üzere, 1 Mart tezkeresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçmemesi, Bush yönetimi üzerinde derin bir aldatılmışlık hissi yaratmış ve Washington, Türkiye’ye yönelik politikasını bu aldatılmışlık hissinin yarattığı öfke ve kızgınlıkla şekillendirmişti. Bu nedenle, Bush yönetimi, Amerika’nın Orta Doğu stratejisi bağlamında Kuzey Irak yerel yönetiminin başındaki Barzani’nin çıkarlarına Türkiye’ninkilere nazaran öncelik vermiş ve Kürt liderin PKK’yı barındırmasına ve himaye etmesine göz yummuştu, hatta bundan da öteye desteklemişti. 2003’ten 2007 yılı sonlarına kadar Bush yönetiminin Türkiye’ye karşı PKK kartlarını oynadığını kimse inkâr edemez. Bush yönetimi, Türkiye’ye karşı bir müttefik gibi değil bir hasım gibi hareket etmiş, Türkiye’nin ulusal ve toprak bütünlüğünü tehdit eden bir politika izlemiştir. Bunu sezen halkımız da PKK saldırıları sonucunda şehit olan askerlerimizin cenazeleri kaldırılırken “Kahrolsun PKK, kahrolsun Amerika” diye bağırmışlardır. Bush döneminde Türk-Amerikan ilişkilerinin dibe vurmasının nedeni budur. Filhakika 5 Kasım 2007’de Washington’da yaptıkları görüşmelerde Başkan Bush’un Başbakan Erdoğan’a “PKK’yla beraberce mücadele edileceği ve Türkiye’ye terör örgütü hakkında istihbarat sağlanacağı” sözünü vermesi, ilişkileri kırılma noktasından kurtarmıştır. Buna rağmen Bush yönetimi, Kuzey Irak’ta PKK’yı tamamen tasfiye etmeye yönelik bir politika izlememiş -bir istisna hariç- Türk Silahlı Kuvvetlerinin kara harekâtı yapmasına izin vermemiş ve PKK’yı himaye etmeye devam eden Barzani’ye kol kanat germeyi sürdürmüştür. Değerli milletvekilleri, bunları şunu vurgulamak için belirtiyorum: Obama’nın başkanlık döneminde de Türk-Amerikan ilişkilerini, Amerika’nın PKK’ya ve Barzani’ye yönelik tutumu belirleyecektir. Obama’nın daha senatör iken Irak işgaline karşı almış olduğu tutum, bu alanda Türkiye’nin hassasiyetlerine anlayışlı ve saygılı bir davranış sergileyeceğine işaret etmektedir. Amerika’nın, Irak’ta sağlanan istikrara rağmen bu ülkenin çok ciddi sorunlara gebe konumu, Afganistan’da kaybetmek üzere olduğu savaş, İran’la sorunları ve Pakistan’la derinleşen ihtilafı, Washington’un Ankara’nın iş birliğine kuvvetle ihtiyaç duyacağı alanlardır. Bu bakımdan Türk Hükümeti ilişkilerin onarılması için Obama yönetimine şu önerilerde bulunmalıdır: 1) Amerika, NATO Anlaşması’nın 5’inci maddesinden kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirmeli ve Kuzey Irak’ta PKK’nın tasfiyesi için Türkiye’ye kapsamlı ve etkin destek vermelidir. Bu bağlamda, Amerikan makamlarınca, Türkiye’ye PKK’ya yönelik istihbarat bilgilerinin verilmesine devam edileceği yolunda yapılan açıklama, ilişkilerin geleceği açısından cesaret vericidir. 2) “El Kaide” Amerika için neyse “PKK” da Türkiye için odur. Amerika nasıl karşılaştığı terör sorununa çözüm yolu olarak El Kaide’yle müzakereyi düşünmüyorsa, Türkiye için de aynı durum geçerlidir. Buna rağmen Bush yönetimi, hatırlayacaksınız, PKK sorununun terör örgütü ile müzakere edilerek çözümlenmesini öngören bir süreci Türkiye’ye dayatmaya çalışmıştır. Obama yönetimi bu tür girişimlerden uzak durmalıdır. 3) Bush yönetimi Amerika’nın Orta Doğu stratejisi çerçevesinde sistematik olarak, Kuzey Irak yerel yönetiminin çıkarlarını Türkiye’nin çıkarlarının önünde tutmayı yeğlemiştir. Obama yönetimi, Türkiye’yi bir müttefik olarak kaybetmesine yol açacak bu tutumdan kesinlikle vazgeçmelidir. 4) Bush yönetimi İslam dinini siyasallaştırarak, dönüştürerek Batılı güçlerin sömürüsüne açık, uysal ve onlara biat eden bir ılımlı İslam modeli yaratma eğilimindeydi. Bu proje bağlamında, kendi düşüncelerine göre Türkiye örnek ülke seçilmişti. Obama yönetimi Türkiye’de toplumsal huzuru ve birliği bozucu, ülkeyi zayıflatıcı nitelikteki bu sakat görüşten vazgeçmelidir. Zira, Türkiye ancak laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak halkına yararlı olabilir ve böyle bir yönetim modeliyle Avrupa Birliği içinde yer alabilir. Obama’nın biraz önce sözünü ettiğim seçim bildirgesindeki ifadeler ciddi bir değerlendirmenin ürünü ise Amerika’nın yeni yönetiminin Türkiye’nin bu meşru ve makul önerilerine olumlu bakacağı umudundayız. Değerli milletvekilleri, bilindiği üzere her yıl nisan ayı yaklaşırken Türk-Amerikan ilişkileri bir sınavdan geçer. Amerika’daki Ermeni lobisi, Ermenistan’ın da desteğiyle, bir taraftan devlet başkanına Türklerin soykırım yapmış olduklarını telaffuz ettiren yazılı bir açıklama yaptırmak, diğer taraftan da Kongreye Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermenilere karşı soykırım suçunu işlediklerini içeren bir kararı kabul ettirmek için yoğun bir faaliyet içine girer. Sayın Dışişleri Bakanı Babacan her ne kadar evvelsi gün Münih’te yapmış olduğu bir açıklamayla Ermenistan’la görüşmelerde ilişkilerin normalleşmesi doğrultusunda mesafe alındığını ve sürecin iyi işlediğini belirtmiş ise de gelişmeler, değerli arkadaşlarım, Ermeni lobisinin bu yıl da geçmiş yıllardaki girişimlerini Washington’da aynen sürdürmeyi öngördüklerini gösteriyor. Yani Ermenistan tarafı müzakerelerde Ermenistan Anayasası’ndan Doğu Anadolu üzerindeki hak iddia eden ifadeleri çıkarmadan ve Türk-Ermenistan sınırlarını çizen Kars Anlaşması’nı tanımadan Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulmasında ve Türkiye’nin sınır kapılarını açmasında ısrar ederken, aynı zamanda Amerikan Kongresi nezdinde de Türkiye’yi soykırımla suçlayıcı girişimlerden vazgeçmeyi düşünmüyor. Özellikle Davos’ta Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında cereyan eden olaydan sonra, Amerika’daki Yahudi lobisinin geleneksel desteğini Türkiye’den çekeceği yolundaki değerlendirmeler, Ermeni diasporasını sözde soykırım kararına geçirmek için en uygun şartların oluşturulduğuna ve bu fırsatın heba edilmemesine inandırmış görünüyor. Son seçimlerde, değerli arkadaşlarım, Amerika’nın başına demokrat bir başkan gelmiştir. Kongrenin her iki kanadında da yani hem Temsilciler Meclisinde hem de Senatoda demokratlar çoğunluktadır. Böyle bir durumda Başkan Obama Kongreye, NATO müttefikimiz Türkiye’yle ilişkilerimiz kritik önemdedir, özellikle Orta Doğu’da karşılaştığımız sorunlar ulusal çıkarlarımız açısından bu müttefikimizle ilişkilerimizi ve iş birliğimizi incitmeden sürdürmemiz gerekiyor yolunda bir mesaj verirse Ermeni iddialarını içeren karar tasarılarının Kongrede kabul edilme şansı sıfıra düşer. Bush döneminde bu mümkün değildi çünkü cumhuriyetçi Bush Kongrede çoğunluğa sahip olmadığı gibi prestije de sahip değildi. Bugün ise tamamen değişik bir tabloyla karşı karşıyayız. Peki, Başkan Obama Kongreye böyle bir mesaj verir mi? Vermesi için çok neden mevcut. Şu anda Obama yönetiminin önünde son derece önemli, yakıcı sorunlar var: Irak’tan istikrarı bozmadan bir miktar asker çekme sorunu; Afganistan’da çıkmaza girmiş bir savaş; İran sorunu; Karadeniz ve Kafkas Bölgesi’ni özel çıkar alanı olarak ilan eden ve Amerika’ya meydan okuyan bir Rusya; Pakistan’ın kuzeyinde Amerika’nın askeri müdahalesine yol açabilecek, her an patlak verebilecek bir kriz ve Orta Doğu’daki tüm krizlerin anası Filistin sorunu. Değerli milletvekilleri, çok geniş bir coğrafyaya yayılan tüm bu çatışma ve sorunları bir bütün olarak ele aldığınızda, Avrupa’da ve Orta Doğu’da bu sorunlarla Türkiye gibi yakın çıkar ilişkisi olan başka bir devlet yoktur. Yine tümcel bir perspektiften bakarsak, bu coğrafyada bu ihtilaf ve çatışmaların çoğunluğunu belli ölçülerde etkileyebilecek Türkiye’den başka bir devlet de mevcut değildir. Bu bakımdan, ben, yeni Amerika Başkanının, uluslararası dengelerin merkezinde bir konuma sahip olan Türkiye’yle ilişkilerini marjinal bir iç politika meselesi için bozmayı göze alabileceği kanısında değilim, yeter ki Türkiye’nin siyasi liderleri ülkemizin izah ettiğim bu gücünü kavrasınlar ve akılcı, gerçekçi, sağduyulu ve profesyonel bir dış politikayı uygulayabilsinler ve Washington’a dış siyasette mütekabiliyetin esas olduğunu ve Türkiye’nin çıkarlarına zarar vereceği ve tarihsel onurunu zedeleyeceği bir davranışın karşılık görebileceğini en münasip diplomatik fakat etkili bir lisanla anlatabilsinler. Değerli arkadaşlarım, biz CHP olarak tezkereye bu görüşlerle onay verdiğimizi belirtiyorum ve Yüce Meclise de saygılarımı sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: