“Günümüzde Ermeni Açılımı Ve Çözüm”

17 01 2009

Türk-Japon Vakfı- Gündüz Aktan Anısına Düzenlenen Panel
17. 01. 2009

Çok sevdiğim, değer verdiğim, üstün entelektüel ve yaratıcı kabiliyeti yanında, ahlak ve karakter sağlamlığı açısından da örnek bir kişiliğe sahip olan, meslektaşım ve kardeşim Gündüz Aktan anısına böyle bir etkinlik düzenlediği için Türk-Japon Vakfı Başkanı Sn. Profesör Tayyar Sadıklar’a teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Programda bana konuşma konusu olarak, “Günümüzde Ermeni Açılımı ve Çözüm” tahsis edilmiş.

Bu başlıktan ben iki nokta üzerine odaklanmam gerektiğini anlıyorum.

Birincisi, Sn. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serkisyan’ın daveti üzerine Türkiye-Ermenistan futbol takımları arasındaki milli maçı izlemek için Erivan’a gitmesinden sonra Erivan ile Ankara arasında başlayan müzakere sürecinden nasıl bir sonuç beklendiği…

İkincisi de, Türk ve Ermeni ulusları arasında 93 yıldır süregelen müzminleşmiş husumet ve kökleri derinlere giden sorun nasıl çözümlenir? Uzlaşı ve barışı sağlamanın yol ve yöntemi nedir?

Önce, Cumhurbaşkanı Gül’ün Erivan ziyaretinin, AB ve ABD siyasi çevrelerinde olumlu bir açılım olarak değerlendirildiğini belirteyim…

[ Gül’ün inisiyatifine AB Parlamentosu ve Komisyonu tarafından hazırlanan raporlarda yer verildi ve övüldü. AB Parlamentosu milletvekilleri de, Türkiye-AB KPK toplantısında Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişimini “cesur”, “öngörülü” ve “yapıcı” olarak değerlendirdiler.

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde konuşan Dışişleri Bakan Yardımcısı Burns de, Gül’ün Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın davetini kabul etmesinin memnuniyet verici olduğunu belirttikten sonra, bu ziyaretin Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesine ve ticaret ve ulaşım yollarının açılmasına yardımcı olabileceğini vurguladı.

ABD Bakan Yardımcısı Burns, bu şekilde, Erivan’ın sözcülüğünü üstlenerek, Ermenistan’ın Türkiye ile görüşmelerden beklediği en önemli hedefi dile getirmiş oldu. Esasen, uzun süredir, ABD ve AB, Ermenistan sınırını açması için Türkiye’ye hem ikili düzeyde , hem de uluslararası platformlarda ısrarlı ve bunaltıcı bir baskı uyguluyorlar.

Türkiye’nin sınır kapılarını açması Ermenistan’a önemli kazançlar sağlayacaktır.. Çünkü Ermenistan, ekonomik sıkıntı ve yoğun işsizlik nedeniyle sürekli göç veren ve nüfusu 1990’da 4 – 4,5 milyonken halen 2 milyona düşmüş olan, kişi başına geliri bin dolar civarında bulunan, gayet fakir bir ülkedir. Göç edenlerden 70 bini de Türkiye’de kaçak işçi olarak çalışıyor.

Bu nedenle, Ermenistan Türkiye’yi bir nefes borusu, denizlere ve Batı’ya açılan bir kapı olarak görmektedir.

Bilindiği üzere, Türkiye’nin, 1993’te Ermenistan’la olan sınırını kapatmasının nedeni, bu ülkenin Karabağ’da Azerbaycan’a saldırarak Azeri topraklarının % 20’sini işgal etmesi ve bir milyon Azeri Türkünün sefalet içinde kendi ülkelerinde mülteci durumuna düşmelerine yol açmasıydı.

BM Güvenlik Konseyi muhtelif tarihlerde almış olduğu beş kararla, Ermenistan’ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlamış ve işgal ettiği Azerbaycan topraklardan çıkmasını istemiştir. Ermenistan da, İsrail gibi, arkasına ABD’yi aldığı için, BM’in ikazlarına kulak asmamış, saldırgan politikasını ve işgali sürdürmüştür.

Bunun yanında, Ermenistan’ın Türkiye ile ilişkilerinde de sırf kendi tutumundan kaynaklanan çok ciddi sorunlar mevcuttur.

Birincisi, Erivan, halihazır Türkiye-Ermenistan sınırını çizen Kars Anlaşması’nı tanımıyor.

İkincisi, Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ nde ve Anayasa’sında Doğu Anadolu üzerinde hak iddia eden ifadeler yer almakta ve Ermeni soykırımı iddiasının uluslararası camiaya bir kabul ettirilmesi ulusal hedef olarak ilan edilmektedir.

Erivan, Türkiye’ye yönelik düşmanca niyetlerini ortaya koyan bu ifadeleri değiştirmeye yanaşmamaktadır.

Bu bağlamda belirtilmesi gereken bir husus da, Gül’ün Erivan’ı ziyaretinden hemen sonra, Serkisyan yaptığı bir açıklamada , “Elbette Türk malı alacağız. Türkiye ile ticaret yapacağız. Ama asla milli davamız olan soykırım tezinden vazgeçmeyeceğiz” demiş olmasıdır.

Bu söylediklerimden çıkan sonuç ibret vericidir. Bir taraftan Ermenistan, diğer taraftan onun avukatlığına soyunan ABD ve AB; Türk toprakları üzerinde hak iddia eden ve Türkiye ile mevcut sınırlarını tanımamakta ısrar eden Ermenistan’a, Türkiye’nin sınır kapılarını açmasını önermektedirler.

Halen, İsviçre’de yapılan gizli görüşmelerde de, Ermenistan tarafının, Türkiye’yi tatmin edebilecek nitelikte ve somut hiçbir tavizde bulunmadan, sınırın açılması talebinde bulundukları anlaşılıyor. Türkiye’ye yapılan önerinin, sınır açılıp, yakınlaşma ve yumuşama gerçekleşince, genel müzakere çerçevesinde bir alt komite de Türk tarafının Ortak Tarih Komisyonu önerisinin değerlendirileceğidir.

Türkiye, bu şartlarda sınır kapılarını açarsa, ülkemiz açısından son derece zararlı şu üç sonuç ortaya çıkar.

1) Ermenistan’ı Türkiye ile müzakereye iten yegane motif, sınırı açtırmaktır. Türkiye bu kozu bir kere elinden çıkarırsa, Erivan kesinlikle Ankara ile Türkiye’nin Ortak Tarih Komisyonu önerisini görüşmez.

2) Türkiye-Azerbaycan ilişkileri bir daha onarılmayacak şekilde ağır bir darbe yer. Karabağ sorununun çözülmesi doğrultusunda somut adımlar atılmadan sınır kapılarının açılmasını, Azerbaycan, Türkiye’nin kendisini terk ettiği şeklinde algılayacak ve bu hissiyatıyla orantılı tepki gösterecektir. Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde yaptığı ciddi dış politika hataları olmuştur, ancak Türkiye’nin sınır kapılarına ilişkin olarak bu yolda bir karar alması, bu hataların en ağırları arasında yer alacaktır. Azerbaycan’ın Kafkasya’nın en büyük, stratejik konumu son derece önemli ve sahip olduğu enerji kaynakları açısından en zengin ülkesidir. Türkiye, Azerbaycan’ı kaybetmeyi göze alamaz. Bu bağlamda dikkate alınacak bir husus da, Türkiye’nin sınırını açması durumunda, Azerbaycan, Ermenistan’a karşı müzakere gücünden çok şey kaybeder.

3) Böyle bir durum, Ermenistan’daki ve diyasporadaki sertlik yanlıları için büyük bir başarı olacaktır. Çünkü, bunlar, yürüttükleri lobi faaliyetleri sonucu dış güçlerin Türkiye üzerinde baskı kurmalarını sağlayarak sonuca eriştikleri düşüncesiyle, bu gelişmeyi Türkiye’nin zafiyetine yorumlayacak ve başka tavizler elde etmek için baskı yöntemini sürdüreceklerdir. Sonuç olarak, kapıların açılması, Türkiye karşıtı Ermeni faaliyetlerini azaltmayacak, bilakis artıracaktır.

Görüleceği üzere, Ermenistan uzlaşmaz tutumunu değiştirmedikçe, futbol diplomasisiyle başlayan müzakere sürecinin, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunlara çözüm üreteceğini beklemek hatalı olur. Ancak, görüşmelerin kopmadan birkaç ay daha sürmesinde yarar var. Bunun nedenini izah edeyim.

Çünkü, anımsanacağı üzere, Başkan Obama, seçim kampanyası sırasında Ermeni lobisine, Türkiye’nin soykırım suçunu işlediğini ilan etmek ve bu hususu içeren 106 sayılı karar tasarısını da ABD Kongresi’den geçirmek hususunda söz vermişti… Obama’nın bu vaadini önümüzdeki Nisan ayında yerine getirmesi bekleniyordu.

Ancak, Türkiye’nin bu konudaki endişelerini hafifleten iki neden vardı. Bunlardan birincisi, Obama’nın ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarının korunmasında Türkiye’nin oynadığı kritik rolü anladıktan sonra, Türkiye’yi incitmenin ABD’nin ulusal çıkarlarına zarar vereceği görüşünü benimseyerek. Ermeni seçmenlerine vermiş olduğu sözü unutmayı tercih edeceğiydi.

Ayrıca, ABD’deki Yahudi lobilerinin de, bugüne kadar olduğu üzere, yine Türkiye’nin savunuculuğuna soyunacakları ve 106 sayılı tasarısının kabulünün engellenmesi için çaba gösterecekleri de, Türkiye’nin beklentileri arasındaydı.

Ancak, İsrail’in Gazze’ye saldırısı üzerine Başbakan Erdoğan’ın yaptığı sert açıklamalar bu durumun değişmesine yol açtı. Nitekim, ABD basınında son günlerde çıkan haberlerde, Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarının, İsrail’in politikalarının eleştirilmesinden öteye, Yahudi aleyhtarı ve ırkçılık kokan bir söylem olarak algılandığı belirtiliyor ve bunun ABD’deki Yahudi lobisini kuvvetle rahatsız etmiş olduğunun altı çiziliyordu.

Haberlerde, ayrıca, bu durumda, Yahudi lobisinin Türkiye’ye Kongre’de soykırım tasarılarına karşı verdiği geleneksel desteğinin tartışmalı hale geldiğine de işaret ediliyordu.

Demek ki, Başbakan Erdoğan aşırı sert söylemiyle, içerdeki İslamcı tribünlere oynayarak onlardan aferin ve oy vaadi aldı ama, Yahudi lobilerinin ABD Kongresi’nde Türkiye verdiği desteğin kaybolmasına yol açtı.

Tabii Başbakan, aynı zamanda adanmış bir Hamas savunucusu imajını yaratarak ayağına kurşun sıktı ve Türkiye’nin çok değerli olan ve prestij sağlayan arabuluculuk fonksiyonunu da kaybetmesine yol açtı.

Bu bakımdan, Ermenistan ile yapılan müzakerelerin sürmesinde taktik açıdan yarar var. Çünkü, bu durumda, ABD Kongre’sinde Ermeni karar tasarısının destekçilerinin bir bölümü, müzakere sürecini bozma sorumluluğu altına girmek istemeyebilirler.]

Şimdi gelelim, sorunun çözümü için hangi yöntem ve yollara başvurulması gerektiğine.

Önce bir tespit yapalım. Gerçekte zayıf olan ve hiçbir geçerli arşiv belgesine dayanmayan Ermeni tezi uluslararası alanda Türk tezine karşı siyasi ve moral üstünlüğe sahiptir.

Ermeni tarafını bu üstün konumundan alaşağı etmenin yegane yöntemi, Türkiye’nin hukuk yoluna başvurmasıdır. İzah edeyim.

Soykırım, keyfi olarak kullanılabilecek bir terim değildir. Uluslararası bir hukuk enstrümanı ile tanımlanması yapılmış bir suçtur. Bu enstrüman, Birleşmiş Milletler bünyesinde üye devletlerin katkılarıyla iki yıl süren yoğun bir çalışma sonucunda oluşturulan ve 1948’de Genel Kurul’da oy birliği ile kabul edilen “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” dir.

Bu Sözleşme, suçun gayet sahih ve sarih biçimde tarifini yapmakta, suçun oluşması için kanıtlanması gerekli maddi ve manevi unsurları tanımlamakta, Sözleşme’nin nasıl uygulanacağı hususunda hükümler içermekte ve soykırım davalarına bakmakla yetkili mahkemeleri belirtmektedir.

Sözleşme Jus cojens gücünü kazanmıştır. Yani, onaylayan veya onaylamayan tüm devletler için vacibül-ifa niteliktedir.

Bu Sözleşme 1915 olaylarına uygulanabilir mi? Yani Osmanlı Devleti bu Sözleşme bağlamında yargılanabilir mi? Hayır yargılanamaz. Uluslararası ceza hukukun temel bir ilkesi olan kanunilik ilkesi buna imkan vermiyor.

Bilindiği üzere, hem ulusal hem de uluslararası ceza hukukunun temel bir kavramı olan kanunilik ilkesi “Kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” anlayışına dayanıyor ve ceza yasalarının makabline şamil olarak uygulanmasına imkan vermiyor.

Şimdi bu noktaya bir mim koyun ve buradan ikinci önemli noktaya geçelim.

Bu da, bugüne kadar bir olayın soykırım olarak tanımlanmasının sadece yetkili uluslararası mahkeme kararlarıyla yapılabilmiş olduğudur.

Nitekim, B.M güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Ruanda ve Yugoslavya uluslararası ceza mahkemeleri bireysel nitelikte soykırım kararları vermişlerdir.

Nürenberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Nazi Almanya’sı yöneticilerini, insanlığa karşı suçlardan dolayı mahkum etmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek’in Sırbistan’ karşı açmış olduğu davaya ilişkin 26 Şubat 2007 tarihli kararı, bireysel soykırım suçlarına ilişkin kararının yanında, devletin hangi hallerde soykırımdan sorumlu tutulabileceğini saptamıştır.

Gördüğünüz gibi, ister bireylerin soykırımla suçlanmaları, ister devletlerin soy kırımı önlememekten sorumlu tutulmaları, sadece yetkili bir mahkeme kararıyla olabilmektedir. Yetkili mahkemeler, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde öngörülen hükümler uyarınca soykırımın maddi ve manevi unsurlarının oluştuğuna kanaat getirdikten ve özel kastın hiçbir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde mevcudiyetini saptadıktan sonra soykırım kararını verebilmektedir.

Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinin 6. maddesi de yetkili mahkemenin kararı olmadan kimsenin soykırım ile suçlanamayacağını amirdir.

Hal böyleyken Osmanlı devleti ve onun halefi Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir mahkeme kararı olmadan, tamamen keyfi şekilde soykırım ile suçlanmakta, ulusal parlamentolar ile AB Parlamentosu gibi uluslararası örgütler ülkemizi suçlayıcı kararlar alabilmektedir. Yani Türkiye tam anlamıyla bir yargısız infazla karşı karşıyadır !..

Şimdi, bu noktada şu soruya açık ve kesin bir yanıt vermemiz gerekiyor: BM Soykırım Sözleşmesi makabline şamil olarak, yani geriye dönük olarak uygulanabilseydi, Sözleşme kriterleri ışığında 1915 olayları soykırım olarak nitelenir miydi?

Bilimsel nesnel bir yaklaşımla bu sorunun yanıtı büyük bir hayırdır. Bu hayır, öyle lalettayin söylenmiş bir hayır değildir. Bu, hayır yanıtının arkasında, soykırım hukukuna ilişkin çok geniş literatürün incelenmesine, Ruanda ve Yugoslavya uluslararası ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin temyiz dairelerinin vermiş oldukları tüm kararların ve Uluslararası Adalet Divanı’nın Sırbistan’a ilişkin kararının özenle değerlendirilmesine dayanan ciddi bir çalışma vardır.

Böyle olunca dünyanın 1915 Ermeni olayları konusundaki ezberini bozmanın zamanı gelmiştir.

Bunun için Türkiye’nin şu kararları alması lazımdır:

(1)Türkiye, BM Soykırım Sözleşmesi hükümlerinin 1915 olaylarına uygulanmasını kabul eder.
(2) Türkiye, bu amaçla 1915 olaylarını Ermenistan’la ortaklaşa Lahey Uluslararası Tahkim Mahkemesine (Permanent Court of Arbitration) götürmeye hazırdır.

Türkiye bu kararları alır ve bu yolda Ermenistan’a bir çağrıda bulunursa, iki olasılıkla karşılaşabilir.

Birinci olasılık, Ermenistan’ın öneriyi reddetmesidir. Erivan, hem hukuken zayıf olduğunu bildiğinden, hem de dünyadaki haklı konumunu riske atmamak için, bu yola gidebilir. Kanımızca ve çok büyük bir olasılıkla Ermenistan öneriyi reddetmeyi tercih edecektir.

Ancak, Ermenistan bu şekilde hareket ettiği ve hukuk yolundan kaçtığı takdirde, uluslararası alanda Türkiye’ye karşı sahip olduğu moral/siyasi üstünlüğü bir anda kaybedecektir.

İkinci olasılık, Ermenistan’ın Türkiye’nin çağrısına olumlu yanıt vermesidir. Bu durumda, Lahey Tahkim Mahkemesi, kuralları gereğince, Türkiye ile Ermenistan önce kendi hakemlerini seçeceklerdir. Sonra da eşit sayıdaki bu hakemler bir araya gelerek bir başhakem seçecekler ve böylece hakemlik merciini oluşturacaklardır.

Ancak, hakemlik merciinin çalışmasından önce tarafların aralarında bir tahkimname metni üzerinde mutabık kalmaları zorunludur. Bu metin sorunun tanımını, uygulanacak hukuku ve prosedürlerin belirlenmesini içerecektir.

Hemen belirtelim ki, tahkimnamenin hazırlanması, başlı başına bir müzakere oluşturacak ve yıllar sürecektir.

Biz, Ermenistan’ın tahkim yolunu kabul edebileceğini olası görmüyoruz. Ama, kabul ettiği takdirde, Türkiye’ye karşı propaganda olanağını tamamen elden çıkarmış olacaktır. +Bu koşullarda ve tahkim sürecinde yabancı ülke parlamentolarının soykırım kararları almaları ve yabancı basının Türkiye’yi soykırımla suçlaması anlamsız olacaktır.

Görüleceği üzere, Türkiye’nin Ermenistan’a tahkim önerisinde bulunması, her açıdan ülkemizin yararınadır.

Türkiye’nin yararlanacağı bir diğer hukuk yolu da, parlamentosundan Türkiye’yi soykırımla suçlayan bir karar geçirmiş olan bir devlete karşı UAD’da dava açmaktır.

Örneğin Fransız parlamentosu, 29 Şubat 2001’de kabul ettiği yasa ile 1915 olaylarını Fransa’nın resmen soykırım olarak tanıdığını belirtmiştir.

Bu yasa, BM Soykırım Sözleşmesi’ni 2 açıdan ihlal ediyor:

1) Bir devlete yöneltilen soykırım suçlaması, eğer yetkili hukuki merciler tarafından gerçekleştirilen ve suçun kurucu unsurlarını saptayan bir cezai sorumluluk tahkikatına dayanmıyorsa, bu iddiaların hiçbir geçerliliği yoktur.

2) Soykırım eyleminin mevcudiyetinin saptanması için, BM Soykırım Sözleşmesi’nin öngördüğü yetkili mahkemelerin kararı zorunludur.

Bu durumda Türkiye, Soy. Sözleşmesi’nin 9. mad. uyarınca UAD’na başvurarak şu iki sorunun yanıtlaması talebinde bulunabilir:

Z BM Sözleşmesi hüküm. ışığında Fransız parlamentosunun
1915 olaylarının soykırım olduğuna karar verme yetkisi var mı?
Z BM Sözleşmesi’nin 2. maddesi ışığında 1915 olayları soykırım olarak nitelenebilir mi?

UAD’nın bu soruları hukuk ilkeleri açısından şu şeklde yanıtlaması beklenmelidir.

1. Fransız parlamentosu soykırım kararı almaya yetkili olmadığından ve bu yolda almış olduğu kararın geçersizdir.

2. “Kanunilik ilkesi” ışığında UAD’nın 1915 olaylarına bakma yetkisi yoktur. Bunun da anlamı, 1915 olaylarının soykırım olarak nitelenmeyeceğidir.

UAD’nın bu yolda alacağı bir karar, Türkiye açısından şu sonuçları doğuracaktır.

• Diğer ülke parlamentoları tarafından soykırım kararı alınmasını ve Ermenilerin soykırımın “established fact” olarak nitelenmesi çabalarının önünü kesecektir.

• AB Parlamentosu’nun 18 Haziran 1987 sayılı kararını çürütecektir.

• Türkiye-ABD ilişkilerindeki ciddi bir baskı ve risk unsurunu elimine edecektir.

• Ermenilerin soykırım iddiasına ciddi bir darbe vuracaktır.

Türkiye’nin bu yolda bir girişimde bulunmasının hiçbir riski yoktur.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: