TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Milli Savunma Bakanlığı Bütçesi

17 11 2008

Türkiye’nin milli varlık ve bütünlüğünü koruması açısından bugün karşılaştığı en tehlikeli ve acil tehdit PKK terörü ve Güneydoğu sorunudur.

Bush yönetiminin bu sorunu kendi Irak stratejisi perspektifinde ve Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarını dışlayarak değerlendirmesi sonucunda, Türkiye-ABD ilişkileri dibe vurmuştur.

5 Kasım 2007 tarihinde Washington’da Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan arasında varılan mutabakat hernekadar bazı kozmetik önlemlerle bu ilişkileri kırılma noktasından kurtarmış görünse de, Bush yönetimi bugün hala Türkiye’ye karşı Kürt kartını oynamayı sürdürüyor.

ABD Başkanlığını üstlenecek olan Barack Obama, seçim bildirgesinde, “Bush yönetiminin Irak politikası nedeniyle bozulmuş olan Türk-Amerikan ilişkilerini onarma” sözü veriyor. Eğer bu ifade ciddi bir değerlendirmenin ürünüyse, o zaman Türkiye açısından umut verici bir yaklaşımı oluşturmaktadır.

Esasında, Türk-Amerikan ilişkilerinde onarılacak çok önemli hususlar var.

Ancak, bunların başında Obama yönetiminin, Türkiye’ye karşı Kürt kartını oynamaktan vazgeçmesi ve Türkiye ile ilişkilerini Barzani’nin çıkarlarına – ki bu çıkarlar Irak’ın bütünlüğü ve istikrarıyla da çelişiyor- öncelik veren bir yaklaşımla değerlendirme hatasından kendini kurtarması gerekiyor.

Barack Obama Türk-Amerikan ilişkilerini onarmaktan söz ettiğine göre, bu ilişkilerin dibe vurmasının nedenlerini de en azından genel hatlarıyla biliyor demektir.

Esasında, Bush yönetiminin son beş yıldır Türkiye’ye uyguladığı politika bir müttefikten değil, ancak hasım bir ülkeden beklenebilecek niteliktedir.

Çünkü, daha önceki Amerikan yönetimleri ile ilişkilerimizdeki sorunlara bakınca, bunların Kıbrıs, Türk-Yunan anlaşmazlığı, Ege ve Ermeni iddiaları gibi meselelerden kaynaklandığını görüyoruz.

Bu sorunlar, Türkiye açısından önemli olmakla beraber, Türkiye’nin milli varlığını ve bütünlüğünü tehdit eden nitelikte ve boyutta değildiler.

Oysa, Türkiye’de sürekli cinayetler işleyen PKK örgütünü himayesine alan Kuzey Irak’taki yerel yönetimi ve onun lideri Barzani’yi Amerika’nın resmen ve fiilen koruması, Türkiye’nin varlığı ile ulusal ve toprak bütünlüğünü tehdit eden bir durum yaratıyor.

Bu apaçık düşmanlıktır. Çünkü burada ABD’nin tutumuyla tehdit ettiği Türkiye’nin milli varlığıdır…

Bu gerçeği Türkiye’de siyasetçinin de askerin de görmesi lazım. Hal böyleyken, hala “Amerika ile ilişkilerimizden memnunuz” derseniz, Washington’a yanlış mesaj vermiş olursunuz. Washington’daki yöneticiler de bundan “Türkiye bu şekilde muameleye müstahak” sonucunu çıkarırlar.

Obama dönemindeki politikamızı isabetle saptamak için halen ABD ile ilişkilerimizin şu andaki durumunu gerçekçi ve dürüst bir şekilde saptamamız gerekli.

Dağlıca baskınına Türk kamuoyunun çok büyük tepki göstermesi ve esasen bozuk olan ilişkilerin aşırı gerilmesi üzerine, Bush yönetimi Türk halkının öfkesini dindirmek ve tabir caizse gazını almak için, tutumunu bir ölçüde değiştirmek lüzumunu duydu.

Bu görüşle 5 Kasım’da Washington’da varılan Erdoğan-Bush mutabakatı çerçevesinde Başkan Bush Türkiye’ye PKK’ya yönelik istihbarat vermeyi kabul etti.

Ancak, bunun karşılığında Türkiye’ye bir yasağı dayattı. Bu da Türkiye’nin uluslar arası hukuktan doğan meşru savunma hakkı gereğince Kuzey Irak’a müdahalede bulunmaktan vazgeçmesidir.

Bu nedenledir ki, TSK terörün belkemiğini kıracak şekilde Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine karşı kara harekatında bulunamıyor.

Bush yönetimi Türkiye’ye hedef verirken bununla PKK terörünü bitirme amacını değil, Türkiye’yi kısıtlı biçimde tatmin ederken, Amerika ile Barzani’nin çıkarlarını da koruma amacını güdüyor.

Hava kuvvetlerimiz, terör ağacının dallarını durmadan buduyor, fakat gövde ve kökler sapasağlam yerlerinde duruyor, budanan dallar da daha gür çıkıyor.

Kuzey Irak’ı askeri olarak karadan ve havadan kapsamayan bir mücadele PKK unsurlarının bu bölgedeki varlığına son verilmesinde başarılı olamaz.

Türk Hükümeti, ABD’nin verdiği istihbarat bilgileri karşılığında Kuzey Irak’a müdahale hakkından feragat etmek suretiyle Barzani’ye bir garanti vermiştir.

Bu da Barzani’nin Türkiye’nin müdahalesinden hiçbir şekilde çekinmeden PKK’yı himaye etmeyi sürdürebileceğidir.

Bu son derece sakıncalı bir siyasettir. Çünkü, Barzani, PKK’yı Türkiye’ye karşı çok boyutlu bir yaklaşımla kullanıyor.

Bunların başında, Kerkük’ün ilhakında ve bağımsız Kürt devletinin ilanında, PKK’yı Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak elde tutmak istemesi geliyor.

Ancak, henüz bu aşamaya ulaşılmış değil. Bu bakımdan Barzani, halen, Türkiye’ye, Erbil’i, Bağdat’tan bağımsız olarak muhatap almayı dayatmak için PKK’yı araç olarak kullanıyor.

Yani Türk hükümeti, müdahale hakkından feragat etmek suretiyle, Barzani’nin Türkiye aleyhine politikalarına kendi elleriyle destek vermiştir.

“Peki, Bush yönetiminin, Barzani’nin çıkarlarına bu denli arka çıkmaktan ne menfaati var?” diyebilirsiniz.
Bush yönetimi’nin Barzani’yi bu kadar kollamasının nedeni, Irak’tan Amerikan askerlerinin kısmen çekilmesi durumunda bu ülkeyle yapmayı planladığı güvenlik anlaşması ve petrol anlaşmasıyla Irak’ı bir yarı-sömürge olarak yörüngesinde tutmak istemesinden ve bu anlaşmaların yapılabilmesi için Irak parlamentosunda Kürt milletvekillerinin desteğine muhtaç olmasından ileri geliyor.
Bunun yanında, ABD’nin planlarındaki alternatif hareket tarzları arasında, Kuzey Irak’ı bir “protektora” haline getirerek Ortadoğu’da ikinci İsrail devletini kurma seçeneği de mevcut.
Bu durumda, ABD Irak’taki üslerini ve askerlerinin bir bölümünü kuzeye kaydıracak ve burayı Ortadoğu bölgesinin her cenahına müdahale edebileceği bir stratejik platform olarak kullanacak. Esasen Barzani’nin de Washington’a bu yolda bir teklifte bulunduğu anımsanacaktır.
Burada bir noktanın altını önemle çizmek istiyorum. Pankürdist politik çizgiyi temsil eden Barzani ve Talabani kendi rızalarıyla asla ellerinde bulunan PKK gibi bir silahın yok olmasına izin vermezler.
Bu bakımdan Hükümetin sınır güvenliğini sağlamak ve PKK sorununu çözmek amacıyla Barzani’nin peşinden adeta yalvarırcasına koşması akla durgunluk veren bir basiretsizliktir.
Hükümetin, caydırıcı bir strateji ile Barzani’nin PKK terörüne destek verme iradesini kırma ve yüreğine Türkiye’ye zarar verirsem bundan ben de zarar görürüm korkusunu salma yerine, Barzani karşısında pes ederek onun şartlarıyla soruna çözüm aramayı kabul etmesi büyük bir zafiyettir.
2007’de Dağlıca saldırısından sonra başlatılan diplomatik sürecin hiçbir sonuç vermediği, Aktütün/Bayraktepe saldırısı ile ortaya çıktı. Ama, buna rağmen hala Barzani önünde yalvar-yakar olan bir Türkiye var.
Barzani, Türkiye’yi PKK ile müzakereye zorladığı bu süreçten propaganda amacıyla yararlanıyor. Sanki Irak’tan ayrı bir devletmiş gibi hava atarken, Irak’tan ayrılmasını meşrulaştırıcı bir görüşme sürecinin açış kurdelesini Türkiye’ye kestiriyor.
Obama yönetimi ile ilişkiler başlamadan önce Türkiye bu kendini aşağılatıcı sürece son vermelidir.
Türkiye, Obama yönetiminin, kendisine, hem PKK’ya karşı mücadelede istihbarat bilgilerini vermesini, hem de Kuzey Irak’a karşı meşru savunma hakkından doğan müdahale hakkını teyit etmesini sağlamalıdır.
NATO Antlaşması’nın temelini oluşturan dayanışma kavramı ve ayrıca 5. maddesi gereğince ABD’nin esasen teröre karşı istihbarat bilgilerini Türkiye’ye verme yükümlülüğü vardır.
Diğer taraftan, Türk Hükümeti, Pakistan topraklarındaki el-Kaide kamplarına karşı müdahaleyi kendine hak olarak gören ve bunu ilan eden Obama yönetiminin, ayni hakkı Türkiye’ye tanımaması halinde, Türkiye’nin teröre karşı mücadelede Washington’un yanında yer almasını imkansız hale getireceğini Amerikalı muhataplarına belirtmelidir.
Bu konuda Hükümet kararlı hareket etmeli, haklı talepleri karşılanmadığı takdirde, ilk aşamada Afganistan’dakileri değil, fakat Lübnan’daki kuvvetlerini çekeceğini ilan etmelidir…

Buna paralel olarak Türkiye Kuzey Irak’a yönelik yeni bir caydırıcı politika geliştirmelidir.
Barzani’nin PKK’ya destek verme iradesini kırmaya yönelik bu caydırıcı politikada öncelik askeri güce değil, ekonomik önlemlere verilmelidir.
Kuzey Irak Kürt bölgesinin tek solunum yolu ve şah damarı Türkiye’nin elindedir.
Ayrıca, Kuzey Irak ekonomisi üzerinde Türkiye’nin etkisi çok güçlüdür. Elimizde Kuzey Irak ekonomisini mefluç hale getirecek levyeler vardır.
Barzani, terör örgütü olarak ilan edeceği PKK’nın elebaşlarını Türkiye’ye teslim edinceye ve örgütün silah bırakmasını sağlayıncaya kadar Türkiye ekonomik önlemleri peş peşe yürürlüğe koymalıdır.
Ekonomik önlemlerden sonuç alınamadığı takdirde, Türkiye askeri baskı yöntemlerine başvurmalıdır.
Bugünün siyasi ortamı Türkiye’nin büyük kuvvetlerle müdahalede bulunmasına imkan vermiyor.
Bunun için TSK, sivil zayiata yol açmadan ve Kuzey Irak’ın huzur ve istikrarını bozmadan PKK’yı etkisizleştirebilecek bir askeri-politik konsept ve askeri yapılanma geliştirmelidir.
Amaç, uçar birliklerle yapılacak hava/kara operasyonlarıyla Irak’taki PKK hedeflerinin sürekli vurularak, PKK’nın dokunulmazlık ve güven duygusunu ortadan kaldırmak ve teslime zorlamak olacaktır.
Dünya’nın 17’inci büyüklükte ekonomisine ve NATO içindeki ikinci büyüklükte ordusuna sahip olmakla böbürlenen Türkiye, böyle bir tasarımı gerçekleştiremezse o zaman, Mehmet Akif’in şu mısralarını okuyup zillet ve meskenetin kaderimiz olduğuna razı olalım.
“Ey dipdiri meyyit ‘iki el bir baş içindir’
Davransana, eller de senin baş da senindir.
His yok, hareket yok, acı yok.. leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… sen böyle değildin”.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: