Yeni ABD Yönetiminin Ortadoğu Stratejisi ve Türkiye’ye Etkileri

12 11 2008

Milli Düşünce Merkezi

Milli Dış Politikamız, Türkiye’nin Bütünlüğü Ve Çözümlerimiz

4 Kasım’da yapılan  seçimlerle Amerika’da  Demokrat Parti iktidara geldi ve  ülke yeni bir başkana kavuştu. Seçimler sonucunda ayni zamanda,  Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar  daha da güçlenerek çoğunluklarını  sürdürürken,  Senato’ da Demokratlar üstünlüğü sağladılar.

Amerika’da, Kongre’nin iki kanadı da başkanın seçildiği partiden olursa, yürütmenin  başı olan  başkan icraatını daha süratle  ve etkili biçimde  uygulamak imkanına sahip olur.

Yeni Başkan Barack Obama’nın arkasında çoğunluğuna dayanabileceği bir Kongre olması son derece önemli, çünkü karşılaştığı sorunlar gerçekten dev boyutlu.

Barack Obama, seçim kampanyası boyunca Amerikan halkının  ve  dünya kamuoyunun  beklentilerine  cevap verecek vaatlerde bulundu.  Söylemleriyle ülkesine ve dünyaya umut kapısı oldu. Avrupa’da ve dünyanın birçok başka ülkelerinde halk Obama’ya  büyük sempati ile baktığını ortaya koydu. Obama sanki bir küresel başkan vasfını kazandı.

Obama’nın  bu muazzam beklentileri karşılayıp karşılayamayacağı hakkında  bir tahminde bulunmamız  mümkün değil. Çünkü, Başkan Obama’nın  yöneticilik  alanında  değerlendirebileceğimiz, örneğin büyük bir  eyaletin valiliği gibi,  başarılı  bir tecrübesi mevcut  değil. Bu bakımdan beklemekten başka çaremiz yok…

Ben bugün sizlere,  elimizdeki kısıtlı verilere  dayanarak yeni Amerikan yönetiminin Ortadoğu stratejisini izah edecek ve bu stratejinin Türkiye üzerindeki olası etkilerinin bir analizini yapmaya çalışacağım.

Barack Obama, Ortadoğu’ya yönelik olarak izleyeceği dış politika yaklaşımlarını 2008 yılının Mart ayında Irak Savaşı’nın 5. yıldönümü vesilesiyle açıklamıştı.  Ancak, aynı konuda  bu tarihten önce ve sonra  yaptığı çeşitli konuşmalar da mevcuttur. Tüm bu açıklamalar ışığında  Başkan  Obama’nın Ortadoğu   stratejisinin esasları şöyle özetlenebilir:

  1. Obama,  aynen  Başkan Bush gibi, temel hedefinin ABD’nin küresel liderliğini korumak olduğunu belirtmiştir.
  1. “Afganistan’da savaşı kazanırsak Irak’ta da kazanırız” diyen Obama, Afganistan’a karşı savaşı  ve El-Kaide ile bin-Ladini tasfiye  etmeyi ön plana çıkarmıştır. Böylece, Afganistan ve Pakistan  ABD’nin terörle mücadele stratejisinin  merkez cephesini oluşturacak, gerekirse el-Kaide liderleri Pakistan toprakları içinde de izlenecek ve  vurulacaktır. Pakistan’daki terörist kamplar imha edilecektir.  Bu amaçla Afganistan’daki  ABD birlikleri  en az iki tugay (7 bin asker) ile takviye edilecek, bölgedeki NATO birlikleri  güçlendirilecek, Afganistan’a askeri amaçlar dışında  mali yardım artırılacaktır.
  1. Seçim kampanyasını,  Irak savaşına son vereceği  ve  ABD askerlerini  Irak’tan   geri çekeceği vaadi üzerine bina eden Obama,   bu taahhüdünü nasıl gerçekleştireceğini açıklamamıştır. Ancak, açıklamalarında, askerleri başkan olmasından itibaren 16 ay zarfında çekeceğini ve  Irak’ta  kalıcı ABD  üssü bırakılmayacağını vurgulamıştır.
  1. Obama,  seçim kampanyasının başlarında İran’a karşı yumuşak ve anlayışlı şu tarz bir  söylem  kullanmıştı: “Irak savaşı  İran’ı bölgede güçlendirmiştir. Nükleer bir İran’a  tahammül edemeyiz.  Güçlü yaptırımlar  uygulamaya da taraftarız. Direkt sert diplomasi uygulanması taraftarıyım.  Fakat, İran’ın liderleriyle konuşmaya hazır olmalıyız”.  Ancak, daha sonra   AİPAG (İsrail lobisi)  tarafından düzenlenen  toplantılarda, Obama’nın  yumuşak lisanı bir tarafa bırakarak, İran’a karşı  Cumhuriyetçi aday McCain kadar katı ve saldırgan bir tutum takındığı görülmüştür. Obama’nın sözkonusu sert  ifadeleri yumuşak güç politikalarına ne kadar itibar edeceğine muğlaklık getirmiştir.
  1. Obama, yaptığı açıklamalarla  İsrail-Filistin ihtilafında ilkesel bir tutumu olmadığını ortaya koymuştur… Obama,  başlangıçta iki devletli bir  çözümü destekliyor ve başkan olduğu takdirde  İsrail’e teslimiyet anlamına gelecek politikalar  takip etmeyeceği izlenimini  veriyordu. Bu tutumu Arap aleminde olumlu etkiler yapmış ve umutlar uyandırmıştı. Ancak, Obama bilahare  kendisinin Müslüman olduğu suçlamalarına karşı, ne kadar koyu bir Hıristiyan  olduğunu kanıtlamaya çalıştı ve  Yahudilere karşı  sevgisini öne çıkardı. Bu ortamda Filistin  sorununa  çözümün, Kudüs’ün bölünmeden  İsrail’in başkenti olarak  kalmasını öngörmesi gerektiğini savunmaya başladı… Gerçekte, Obama’nın  Kudüs’e ilişkin bu yaklaşımı,  soruna çözümsüzlük enjekte etmek ve  bir bakıma  yüzde yüz İsrail’i tutmak anlamına geliyor. Diğer taraftan Obama,   ABD’nin  Filistin halkına  doğrudan yardım çabalarını desteklediğini belirtti. Ayrıca,  İran’a, İsrail’e yönelik  tehditlerini bırakma çağrısı yaptı.
  1. Kafkasya ve Rusya konusundaki açıklamalarında, Obama, ölçülü konuşmaya dikkat etmiş ve şu ifadelerde bulunmuştur: “ Yükselen ve  gayet saldırgan bir Rusya ile karşı karşıyayız. Rusya bölge barışına tehdit oluşturuyor. Gürcistan’a yaptığını kabul edemeyiz. İki taraf da dikkatli ve ihtiyatlı hareket etmeli.  Rusya Abhazya ve Güney Osetya’dan  çekilmelidir. Ruslarla beraber çalışmak isteriz ama  onlar, da uluslararası kaidelere uymayı  ve saygı duymayı öğrenmelidirler. Eğer Ukrayna ve Gürcistan’ın durumları  “Üyelik Hareket Planı” kıstaslarına uyuyorlarsa  NATO’ya üyelik sürecine dahil olabilirler.  Rusya’nın G-8’den çıkarılması hata olur.”
  1. Obama, dış politika ile dış güvenlik stratejisinin uygulanmasında, Bush yönetiminin  yaptığı hatalardan kaçınacağını  ve kuvvet ile zora dayanan ve hiçbir hukuk ve diplomasi kuralını tanımayan, tek taraflı politika yaklaşımını terk edeceği mesajını vermiştir. Yaptığı açıklamalarla Obama, ABD stratejisini uygularken,  “sert gücü”  dışlamadan “yumuşak güce”  öncelik vereceğini  vurgulamıştır.  Obama’nın ifadelerinden, diplomasiye ve  bu bağlamda  müttefiklerle istişare  ve işbirliğine  ve consensus  sağlamaya  dayanan bir yöntemle sorunların üstesinden gelmeye çalışacağı  anlaşılmaktadır. Obama, anı zamanda   NATO’ya eski itibar ve işlerliğini kazandırmayı ve BM’den  geniş şekilde yararlanmayı öngörmektedir.  Obama,  Bush yönetiminin  “öncelikli vuruş” (preemptive strike) adlı  askeri doktrinine nasıl bir değişiklik getireceği hususunda bir açıklama yapmamıştır.

Buraya kadar söylediklerim, Obama’nın Ortadoğu’ya yönelik stratejisi   ve öncelikleri  hakkında bir  fikir vermektedir.

Obama‘nın açıklamalarının son bölümünü  yorumlarsak  şu sonuçlara varıyoruz:   Yeni Amerikan yönetimi, stratejik hakimiyet oyununu hukuk ve diplomasi kurallarını  gözeterek oynayacak, müttefiklerle istişare ve işbirliğine önem verecek, Birleşmiş Milletlere  saygınlık kazandıracak ve  NATO İttifakına yeni küresel koşullara  uyum sağlayarak Batı dünyasının  çıkarlarını koruyacak bir etkinlik sağlayacak…

Yani, Obama, ilk nazarda,  barış, huzur ve istikrar vaat ediyor. Akılcı politikalar uygulayacağı izlenimini yaratıyor.

Ancak Obama’nın  somut sorunlara ilişkin açıklamalarını ele alarak  biraz derinliğine bir analize tabi tuttuğumuz zaman, bunların  ciddi analizlere ve değerlendirmelere  dayanan  sözler olmadığı sonucuna varıyoruz. Özellikle, Irak ve Afganistan savaşlarına ilişkin olarak söyledikleri, güvenilir ve gerçekçi bir plana temel teşkil edici nitelik ve tutarlılık taşımıyor.

İsrail-Filistin çatışması hakkında söyledikleri de, sorunun çözümüne hiçbir katkıda bulunmayacak bir nitelik taşıyor. Tam aksine anlaşmazlığı kemikleştiren, koyu İsrail taraftarı bir yaklaşım oluşturuyor.

Afganistan Savaşı

Önce Afganistan’daki duruma bir göz atalım. Obama yapmış olduğu açıklamalarda,  terörle mücadelede ağırlığı  Irak’tan Afganistan’a  kaydırmayı  ve  Pakistan-Afganistan  sınırında yerleşmiş bulunan El-Kaide  unsurları ile  Bin Ladin’i ortadan kaldırmayı  öngördüğünü belirtmişti.

Halen,  Afganistan’da ABD liderliğindeki koalisyon kuvvetleri  53.000 düzeyinde . Bu kuvvetlerin 32.000’i Amerikalı, 8.300’ü ise  İngiliz. Ayrıca, Almanların 3.200, Fransızlarının 2,660, Kanada’nın 2.500, İtalya’nın 2.360 ve Hollanda’nın  1.770 kişilik birlikleri var. Türkiye’nin muharip olmayan birliğinin sayısı ise  720.

Afganistan’da işler baş aşağı gidiyor. Taliban, ülkenin %90’ını kontrolü altında tutuyor ve Kabul’a karşı  giderek daralan bir kuşatma uyguluyor.  Amerikan  yönetimindeki  NATO ve ISAF  kuvvetleri Taliban karşısında  geriliyor.  Karzai yönetimi yolsuzluk iddialarıyla sarsılıyor, son derece etkisiz ve tel tel dökülüyor … Yerine koyacak bir  alternatif bulunmuyor.

BM bulgularına göre dünya afyon üretiminin  % 95’i  Afganistan’dan çıkıyor. 4 milyar dolarlık bir üretim bu. Taliban’a yılda en azından 100 milyon dolar bırakıyor.

En önemlisi, Afgan savaşının  başlamasından 7 yıl sonra, İngiliz askeri komutanları ve diplomatlarının Taliban’a karşı savaşın  kazanılamayacağı hususunda görüş birliğine varmış olmalarıdır.

Bu görüşün, NATO komutanı Sir John Craddock,   ABD Savunma Bakanı Robert Gates  ve bölgenin  bir numaralı askeri komutanı  General David Petraus  tarafından da paylaşıldığı anlaşılıyor.

Diğer taraftan,  Başkan Karzai’nin de  Suudi Arabistan vasıtasıyla  Taliban’la  gizli görüşmeler yaptığı hususunda basına akseden haberler var.

Yine dünkü ABD basınından, Obama’nın,  Usame bin Ladin’in yakalanması  için İran’la  doğrudan görüşmeler yapma  ve Taliban’ın içindeki bazı uzlaşılabilir gruplarla  diyaloga girme gibi seçenekleri de değerlendirdiğini  öğrenmiş bulunuyoruz.

Başkan yardımcısı adayı Biden’in  kısa süre önce yaptığı şu açıklama  Obama kampının Afganistan konusunda kafasının ne kadar karışık  olduğunu ortaya koyuyor:

“Kaide orada yaşıyor. Pakistan’da. Bu hakikat. Bizler Irak’taki  kötü politikaya o kadar  odaklandık ki hakiki sorunu göremiyoruz. CIA istihbaratına göre,  Bin Ladin’in hayattadır ve sağlığı iyi durumdadır. Pakistan ile Afganistan arasındaki dağlarda yaşıyor. Kendisi o  bölgedeki aşiretlerden  destek alıyor. Taliban geri dönüyor… Nükleer silah elde edip  İsrail’i ve bizi tehdit edecek olan  İran’dan söz ediyoruz. Sizlere bir şey söyleyeyim. Pakistan  halihazırda nükleer silahlarla  doludur  ve bu silahlar  İsrail’i de vurabilir. Akdeniz’i de Hint Okyanusu’nu da…”

Biden’in söyleminden  Amerika’nın derdinin, El Kaide mi, Taliban mı, İran mı yoksa Pakistan mı, anlaşılmıyor.

Ancak, Obama, Afganistan’daki ABD kuvvetlerini takviye etmek suretiyle bu ülkede durumu kontrol edebileceğini düşünüyor.  Bu bağlamda Irak’taki kuvvetlerden iki tugayı buraya kaydıracağını açıkladı. Oysa, Afganistan’da durum o kadar vahim ki, Taliban’ı durdurmak için buraya  çok büyük kuvvet takviyesi yapmak lazım.

Öteyandan, İngilizler, Afganistan’daki problemin daha fazla askerle  çözülebileceğini düşünmüyorlar. İngiliz Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Jock Stirrup 9 Kasım’da yaptığı bir açıklamayla  İngiltere’nin Afganistan’a  ilave kuvvet  göndermeyeceğini açıkladı. Diğer NATO üyeleri de Afganistan’a ilave kuvvet göndermeye hazır değiller…

Taliban kuvvetleri, tamamen Paştun Afganlılardan oluşuyor.  İçinde tek bir Arap barınmıyor. Buna karşılık El-Kaide örgütünde  Afganlılar yok. İkisi ayrı ayrı şeyler, ancak işlerine geldiği ölçüde beraber çalışıyorlar.

Yani Taliban’la  bir anlaşma sağlansa bile, bu  El-Kaide sorununu halletmeyecektir. (Burada, Taliban’la bir anlaşmanın ancak, Amerikan ile tüm yabancı kuvvetlerin Afganistan’dan ayrılmasıyla gerçekleşebileceğini, bunun  da pek olası olmadığını belirtelim).

Evet, Taliban’la anlaşma  El-Kaide sorununu halletmez.  Çünkü,  denklem de bir de Pakistan unsuru mevcut.  Afganistan’ın  Pakistan’la  upuzun ve yüksek yalçın dağlarla  dokunmuş  ortak sınırının her iki yanında  Paştun kabileleri var   ve El- Kaide  bu coğrafyadan yararlanıyor.

Bu nedenle Amerikan birlikleri Afgan sınırının öte yanındaki, yani Pakistan’daki  terör unsurlarının  imhası için  sürekli Pakistan sınırını ihlal ediyorlar. ABD kuvvetleri Pakistan topraklarındaki  aşiret bölgelerine  füze saldırıları düzenliyor. Bu da çok büyük adetlerde masum sivillerin ölümüne  ve Pakistan’ın protestolarına yol açıyor.

Buraya kadar söylediklerimizden şu sonuç çıkıyor:  Obama, Afganistan’ı terörle mücadele stratejisinde merkez cephesi yapmak istemekle birlikte,  bu cephede  zaferin,  yeni ABD yönetiminin  Afganistan’a   yoğun askeri güç kaydırmasına bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

İş bununla da bitmiyor. ABD’nin Afgan-Pakistan sınırındaki   El-Kaide  kamplarını  imha etmesi için Pakistan  Hükümeti’nin işbirliğine  ihtiyacı var. Ancak,  böyle bir işbirliği, Pakistan’ın  Amerika’ya  kendi vatandaşlarına karşı harekat yetkisi vermesi anlamına  geliyor ki, Pakistan’daki  siyasi dengeler nedeniyle bu pek mümkün görünmüyor.

Sonuç olarak, Obama’nın,  Afganistan’a yönelik hedeflerini elde etmesini sağlayacak tutarlı   bir strateji oluşturmasına imkan verecek unsurların mevcut olmadığı görülüyor.

Diğer taraftan, Obama’nın,  “Afganistan’da savaşı kazanırsak, Irakta da kazanırız” sözünün  bir anlam ifade etmediğine işaret etmek durumundayız. Bu ifadenin tersi, daha doğru olur. Irak’ta savaşı kazanması halinde, ABD’nin  bu zaferin sağlayacağı moral güçten de  yararlanmak suretiyle,  tüm enerji ve dikkatini Afganistan’a odaklayarak burada bir sonuca gitmesi kolaylaşırdı.

Irak Savaşı

Afganistan’la ilgili bu değerlendirmemizden sonra Irak sorununu ele alacağız. Hemen belirtelim ki, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği Irak’ın kaderi ile yakından ilgilidir.

Konuşmamızın başında  belirtmiş olduğumuz üzere, Obama, başından itibaren seçim stratejisini Irak savaşına son vermek ve Amerikan askerlerini Irak’tan çekme taahhüdü üzerine kurmuştur.

Obama, asker çekme sürecini 16 ayda tamamlayacağı ve arkada hiçbir kalıcı ABD üssü bırakmayacağı taahhüdüne  kendini öylesine  “angaje” etmiştir ki, bu  vaadini yerine getiremediği takdirde  başkan olarak inandırıcılığının  daha baştan zedeleneceğini tahmin etmek yanlış olmaz.

Durum böyle olmakla birlikte, biri stratejik, diğeri teknik nitelikteki  şu iki önemli  neden,  Obama’nın bu seçim taahhüdünü yerine getirmesini engelleyecek niteliktedir.

Önce stratejik nedeni ele alalım. ABD kuvvetlerinin  Irak’ı terk etmesi,   Washington’un  Irak’taki askeri ve siyasi varlığıyla  korumayı öngördüğü  ve “yaşamsal” addettiği global stratejik   çıkarlardan vazgeçmesi anlamına gelir.

Nedir bu global stratejik  çıkarlar?  Bunlar, ABD’nin, Avrasya’nın  kilit bölgeleri üzerinde varlık ve nüfuzunu sürdürmesi,   Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’da enerji kaynakları ve yolları üzerinde kontrol kurması ve  İsrail’in güvenliğinin sağlanmasıdır.

Bu itibarla, Obama’nın seçim taahhütlerini yerine getirmesi, ABD’nin Körfez bölgesinin kontrolündeki  tekelci konumunu  kaybetmesine  ve bölgesel hegemon  bir devlet statüsünü  kazanmış olan  ve Washington’a meydan okuyan İran’a meydanı boş bırakmasına yol açar.

Böyle bir gelişmenin  global stratejik dengeyi ABD aleyhine değiştireceği ve dolayısıyla ABD’nin küresel hakimiyet politikasına ket vuracağı   dikkate alınırsa, Obama’nın  bu yola gidemeyeceği  tartışmasız bir gerçek olarak ortaya çıkar.

Dev petrol şirketleri ve nüfuzlu İsrail lobisi  tarafından da desteklenen ABD derin devleti, böyle bir siyasi karara şiddetle  karşı çıkar  ve ABD’nin 21. asırda  yegane süper güç konumunu sürdürmesini  tehlikeye düşürecek  Obama önerisini uygulatmaz.

Demek ki, Obama’nın, ABD’nin Irak’ta siyasi ve askeri  mevcudiyetini, daha az askeri güçle sağlayacağı bir formül bulması lazım. Bunun ne olabileceği üzerinde  duracağız.

Ancak, bunda önce konuyu teknik açıdan da ele alalım.  Yani varsayalım ki, Obama  asker çekme kararını 16 aylık bir süreçte uygulayacak…

Burada önemli bir noktanın  belirtilmesi gerekiyor. Hasım  bir ülkenin  direniş gücünü büyük ölçüde felce uğrattıktan  sonra bir ordunun o ülkeye  girişi, çıkışından çok daha kolaydır.

Girerken ordu gücünü sürekli takviye ile  her gün artırır.  Buna mukabil çıkarken, ordunun gücü işgal etmiş olduğu  ülkede  her geçen gün  daha zayıf hale gelmekte ve mevzilerini  ve çekilişini koruyacak art kuvvetleri giderek azalmaktadır.

Bu bakımdan bir ordunun çekilmesini tam bir güven içinde yapabilmesi isteniyorsa, o zaman, başka bir gücün  yardım ve desteğinin sağlanması gerekir. Nitekim, ABD yarım milyonluk ordusunu Vietnam’dan, Kuzey Vietnam ve Vietkong’la yapılan anlaşmalar sayesinde, büyük bir kaos yaşamadan  çekebilmiştir. Ayni zamanda, bir milyonluk  Güney Vietnam ordusunun  da çekilişe emniyet  sağlayabilecek  durumda olduğu unutulmamalıdır.

ABD kuvvetlerinin Irak’tan  kitlevi biçimde çekilmesi halinde, bundan Al kaide ile  bazı Şii milislerinin ve İran’ın manipüle ettiği  ölüm mangalarının yararlanmak istemeleri ve çekilişi  tam bir hezimete dönüştürebilmeleri ihtimali mevcuttur.

Bu durumu önlemek için Irak ordusunun ABD kuvvetlerinin çekilini emniyet altına alması gerekecektir. Ancak Irak ordusu  henüz buna hazır değildir.  Hazır olması için  16 aya değil çok daha uzun bir zamana ihtiyaç vardır.

Bu hususu  iki amaçla belirtiyorum.  Birincisi,  Obama’nın  asker çekilmesi konusundaki vaatlerinin ne kadar hesapsız,  tutarsız ve gayrı-ciddi olduğunu ortaya koymak içindir.

İkincisi de, eğer kitlevi bir asker çekimi yapılacak ise, bunun emniyetle ancak Türkiye üzerinden yapılabileceğini belirtmek istedim.

Obama’nın önündeki alternatifler

Belirtmiş olduğumuz üzere,  Washington’un,  özellikle  bugünün koşullarında Irak’taki askeri ve siyasi varlığına tamamen  son  vermesi,  ABD’nin küresel düzene  tek başına hükmetme  hedefinden  vazgeçmesi anlamına gelir. Bunun da neden mümkün olamayacağına  biraz önce işaret etmiştim. Bu bakımdan, Obama yönetimi de,  bölgedeki ABD mevcudiyetini sürdürmeyi yeğleyecektir.

Bunun için önlerinde iki alternatif vardır:

Bunlardan birincisi,  2006 yılında hazırlanmış bulunan  ve  Hamilton – Baker planı olarak da atıfta bulunulan Irak Çalışma Grubu Raporu’ndaki önerilerin  uygulamaya  konulmasıdır.

Bu raporun, ABD’nin  işgaliyle  derinleşen mezhepler ve etnik gruplar arasındaki  düşmanlık ve  ortaya çıkan  gayet olumsuz siyasi ve askeri altyapı nedeniyle Irak’ta askeri bir zaferin imkânsız olduğu sonucuna  vardığı anımsanacaktır.

Bu bakımdan raporda önerilen  plan, Irak’a komşu devletlerin  (ki  bunların içinde Türkiye, İran ve Suriye olacaktır), AB’nin  ve BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin katılımıyla organize edilecek bir seri  konferansta,  Irak’ta  güvenliği sağlayacak  bir barış gücünün  oluşturulmasını ve Birleşmiş Milletler katılımıyla  Irak’ta istikrarlı bir yönetimin  tesisini ve Irak’ın yeniden inşasını sağlayacak  bir yapılanmanın ortaya çıkarılmasını öngörmektedir.

Raporda, ABD’nin Irak’tan kuvvetlerini önemli ölçüde çekmesi, ancak yine de Irak ordusunun eğitimi  için kayda değer büyüklükte birlikler bırakılması öneriliyor.

Rapor’un Irak için öngördüğü formül, Irak’ın  ulusal ve toprak bütünlüğünün güçlü bir merkezi hükümetle  sağlanması, ABD’nin Irak üzerindeki siyasi nüfuzunun devam etmesi, ancak bu husustaki yetkilerini  BM’inde katılımıyla kurulacak idari yapılanmayla paylaşması  temel fikirleri üzerine bina edilmiştir.

Obama yönetiminin önündeki ikinci alternatif,  şu sıralarda üstünde bir hayli konuşulan “Irak devletler Birliği”’ni kurmaktır.  Bu formül,  Irak’ın, etnik-mezhepsel temelde, Şii, Sünni ve Kürt olarak  üç bağımsız  devlete ayrılmaları, fakat bunların AB’de olduğu gibi bir ekonomik birliğin parçaları olmalarıdır.

Bu durumda, ABD, üslerini ve kuvvetlerinin bir bölümünü  bir protektora  haline dönüştüreceği Kuzey Irak bölgesine kaydırarak  burada yerleşmeyi ve  burada ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarına katkı sağlayacak ikinci bir İsrail yaratacaktır.

Bağımsız Kürt devletinin kurulmasını öngören bu  alternatifin  Türkiye açısından sakıncaları açıktır. Zira, bu durumda Barzani ile Talabani’nin ABD’nin desteğine dayanarak, Büyük Kürdistan projesini  hayata geçirmek isteyecekleri ve bu  süreçte  hedeflerine ulaşmak  ve Türkiye üzerinde baskı kurmak için PKK’yı canlı tutup ülkemize karşı kullanmak isteyecekleri açıktır.

Bu bakımdan, ABD’nin bağımsız Kürt devleti’nde yerleşmesi senaryosu Türkiye’nin son derece aleyhinde olan bir  senaryodur.

Böyle bir gelişme,  bölgede bir Türk-İran-Suriye- Irak (Arap)  ekseninin teşkiline yol açacaktır.

Bunun karşısında da bir ABD-İsrail-Kürt  ekseni oluşacaktır.

Türkiye ile ABD’nin yolları ayrılacak ve Türkiye NATO üyeliğini fuzuli görmeye başlayacaktır.

Arap toprakları üzerinde bir Kürt devletinin ikinci İsrail olarak kurulması, Tüm Arap dünyasının

ABD-Kürt-İsrail eksenine karşı tutum almasına  ve  Kürt devletinin bir mıknatıs gibi Ortadoğu’daki terör unsurlarını kendine çekmesine yol açacaktır.

Bunun da ötesinde, Kürt devletinin bölge devletleri toprakları üzerinde hak iddia etmesi, Ortadoğu’yu cehenneme çevirecek ve peş peşe savaşlara  yol açacaktır.

Bu bakımdan, Türkiye, bu gerçekleri izah suretiyle ABD’nin Kuzey Irak’ta yerleşmekten vazgeçmeye ikna etmeye çalışmalıdır.

OBAMA’NIN TÜRKİYE’YE BAKIŞI

Obama, seçim bildirisinde, demokratik ve Batı’ya dönük bir Türkiye ile ilişkilerin  Amerika için önemini vurgulamakla beraber, Ermeni tezlerini benimsiyor, Fener Rum Patrikhanesinin  ekümenik statüsünün tanınmasını ve  Heybeli Ada Ruhban okulunun  açılması gerektiğini savunuyor. Ayrıca Bush yönetiminin Irak politikası nedeniyle bozulmuş olan Türk-Amerikan ilişkilerini  onarma sözü veriyor.

Ayrıca, Obama ve Biden’in açıklamalarından, NATO’nun  güçlendirileceği ve  Gürcistan macerasından sonra  Rusya’nın hizada  tutulmasının da dış politika öncelikleri  arasında yer  alacağı, Rusya’ya alternatif  enerji hatlarının  geliştirilmesine önem verileceği görülüyor.

Bu durumda ülkemizdeki bazı çevreler, şimdiden Türkiye ’nin öneminin Obama kampında iyi anlaşıldığını  ve Obama’nın   seçilmesi durumunda, Türk-ABD ilişkilerinde  Başkan Clinton dönemindeki  olumlu ivmenin  yakalanabileceği  değerlendirmesi yapılıyor.

Ancak şu noktanın altının çizilmesinde yarar var:  Bush döneminde Türk-ABD ilişkilerinin

dibe vurmasının nedeni, ABD’nin PKK’ya ve onu barındıran Barzani’ye karşı hoşgörülü  tutumu olmuştur.

Bu bakımdan,  Obama döneminde Türk-ABD ilişkilerinin niteliğini yine ABD’nin Türkiye’ye karşı Kürt kartını oynayıp oynamayacağı saptayacaktır.

Ancak, gündemde  bir de Ermeni sorunu  vardır, kısaca buna değindikten sonra, Türk Amerikan ilişkilerinin düğüm noktası olan Kürt kartı veya PKK sorununu ele alalım.

Ermeni sorunu, İkili ilişkilerin en önemli kalemi olamamakla birlikte,   Obama’nın   başkanlığının ilk acemilik aylarında yanlış bir karar vermesi halinde, Türk-Amerikan ilişkilerini bozacak bir potansiyele sahiptir.

Obama Ermeni lobisinin istediği şekilde  Türkiye’nin soykırımını işlediğini ilan edeceğini ve bu hususu içeren 106 sayılı  karar tasarısını Kongre’den geçireceğini vaat etmişti.

Ancak, Obama, görevini üstlenip gerçekleri ve  ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik  çıkarlarının korunmasında Türkiye’nin oynadığı rolü anladıktan sonra, Türk kamuoyunu incitecek bir adım atmaktan kaçınacaktır.

Ne var ki, devlet başkanı olarak ilk ayları, özelikle sözde soykırımın anıldığı Nisan ayına kadar olan dönem, tecrübesizliği nedeniyle Türkiye açısından tehlikeli  dönemdir . Bu süre içinde Türkiye’ye olumsuz bakışlarıyla ün yapmış olan Temsilciler  Meclisi Başkanı  Nancy Pelosi ve  Başkan yardımcısı Joe Biden aklını çelebilirler.

Ancak bu risk faktörünü zayıflatan iki  faktör vardır. Bunlardan birincisi, ABD yönetiminin şu anda Türkiye ile Ermenistan arasında sürdürülen diyaloga zarar vermek istemeyeceğidir. İkincisi de, görevi resmen üstleneceği  20 Ocak tarihine kadar geçecek yaklaşık 70 gün içinde  Obama’nın ilk el atacağı dosyaların başında Irak dosyası gelecektir. Bu da Türk-ABD ilişiklerinin sağlıklı bir yürümesinin önemi hakkında bir fikir edinmesine imkan verecektir.

Bush yönetiminin Türkiye politikası

Başkan Bush’un iktidar döneminde , Türkiye-ABD ilişkileri, II. Dünya savaşı’nın bitişinden  bu yana  en kötü dönemini yaşamıştır.

O kadar ki, PEW tarafından yapılan anketler Türk kamuoyunun sadece % 8’inin ABD’ye dost gözüyle  baktığını, % 90’nın  ABD’ye güvenmediğini ve bu ülkeyle işbirliğini desteklemediğini ortaya koymuştur.

Bush döneminde Türk-ABD ilişkilerinin  dibe vurmasının  temel nedeni, ABD’nin,  Kuzey Irak’taki PKK unsurlarını himayesine alan ve   Türkiye’ye karşı kullanan Barzani’yi koruması  ve  Türkiye’nin uluslar arası hukuktan doğan meşru savunma hakkını kullanarak PKK terörünü ezmek amacıyla kuzey Irak’a operasyon yapmasını engellemesidir.

Yani Türkiye’nin NATO müttefiki Amerika, NATO Antlaşması’ndan doğan vecibelerini de ihlal ederek 1 Mart 2003’ten 2007  Aralık ayına kadar  PKK’yı  filen korumuş, terör örgütünün ülkemize sızarak  yüzlerce sivil, polis ve askerimizi şehit etmesine  göz yummuştur.

AKP Hükümeti de, Amerika’nın bu tutumuna göz yummuş, tam bir teslimiyet ve acz içinde Türkiye’ye yapılanları içine sindirmiştir.

1999’da Öcalan  ve PKK unsurları Suriye’den dışlandıktan sonra, terör örgütü eylem yapamaz hale gelmiş ve önemli bir kısmı  Kuzey Irak’a sığınmıştı. 2000 ila 2002 yılları arasında Türkiye artık  terör eylemlerinden  şikayet eder durumdan kurtulmuştu.

Ancak,  2003’te 1 Mart tezkeresinin  TBBM tarafından kabul edilmeyişini hazmedemeyen  ve Türk hükümeti tarafından kandırıldığı hissine kapılan ABD Türkiye karşı bir cezalandırma politikası uygulamaya başladı. Bu politikayı şu  4 değişik alanda uyguladı:

1)    ABD K. Irak’taki PKK varlığını tasfiye etmek hususunda  Türkiye’ye vermiş olduğu sözü  yerine  getirmedi. Bunun da ötesinde işgal ordusu  PKK’yı hedef listesinden çıkarmak suretiyle, Barzani ve Talabani’ye PKK unsurlarını himayelerine alıp kullanabilecekleri işaretini verdi. ABD, PKK’ya  bu şekilde can üfledi. Barzani  de ilerde kendi amaçlarının gerçekleştirmek amacıyla  Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmayı tasarladığı PKK’nın,  Kuzey Irak’ı  Türkiye’ye karşı yapacağı eylemler için bir üsse dönüştürmesini sağladı. Örgüte her türlü desteği verdi.

2)    ABD kuvvetleri,  Türk askerlerini aşağılamak ve onların itibar ve gururlarını örselemek için  tertipli hareketlere giriştiler. Çuval olayı, bunlardan sadece biridir. ABD kuvvetleri Irak’ta yüzlerce Türk şoförünün peşmergeler tarafından öldürülmesine göz yumdular.

3)    ABD kuvvetleri, Kuzey Irak’taki Kürt gruplar ile  Türkmenler arasında çıkan tüm anlaşmazlıklarda  Türkmenler %100 haklı olsalar bile Kürt tarafını tuttular. Türkiye’nin Türkmenlere hamilik yapmasını onaylamadılar hatta Türkiye’nin bu yoldaki politikasını düşmanca bir hareket olarak değerlendirdiler. Baskı yoluyla Türkiye’yi Türkmenlere destek vermekten vazgeçirdiler.

4)    Kerkük konusunda Türkiye’nin  önerilerini, endişelerini, uyarılarını ve şikayetlerini uzun süre dikkate almadılar. Hatta  bu konuda Kuzey Irak Kürtlerinin Kerkük’teki demografik dengeyi Kürtler lehine değiştirecek ve bölgeyi barut fıçısına dönüştürecek  hareketlerine  göz yumdular.

ABD Türkiye’ye karşı bu cezalandırma politikasını 2003, 2004, 2005, 2006 ve 2007 yıllarında, yani 5 sene süreyle uyguladı.

Bu süre zarfında PKK Türkiye’de yüzlerce  eylem yaptı, kan döktü.  Bu durumda Irak, içinde bulunduğu durum nedeniyle  topraklarındaki PKK terörüne karşı bir şey  yapamadı.

İşgal kuvveti olarak Irak’ın güvenliğinden sorumlu olan ABD’de, PKK ile mücadeleye kuvvet ayıramayacağını  söyledi.

Bu durumda Türkiye’nin K. Irak’ girerek buradaki terörist unsurları temizleme hakkı doğduysa da, Washington’un  türlü bahanelerle buna karşı çıkması, Türk kamuoyu gözünde ABD’yi teröre  destek veren  bir konuma soktu.

Dağlıca baskınına Türk kamuoyunun  çok büyük tepki göstermesi ve Türk-ABD ilişkilerinin gerilmesi üzerine  ABD, Türk halkının öfkesini  dindirmek, gazını almak için,  tutumunu bir ölçüde değiştirmek zorunluluğunu  duydu

5 Kasım 2007 mutabakatı

Bush yönetimi,  halen TSK’ne  Amerikan  uydularının gösterdiği tüm PKK hedeflerini vermiyor, bunlar arasında seçim yapıyor.

Bush yönetimi Türkiye’ye  hedef verirken, bununla  PKK terörünü bitirme amacını değil, Türkiye’yi kısıtlı şekilde tatmin ederken, Amerika ile  Kuzey Irak’ın  çıkarlarını da  koruma amacını güdüyor. Yani, PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmak isteyen Barzani’nin üstüne gitmekten çekiniyor.

Washington’un Barzani’ye Türkiye’ye karşı dokunulmazlık sağlamasının nedeni, Irak’tan Amerikan askerlerinin kısmen çekilmesi durumunda  bu ülkeyle yapmayı planladığı güvenlik anlaşması ve petrol anlaşmasıyla Irak’ı bir yarı-sömürge olarak yörüngesinde tutmak istemesinden ve bu anlaşmaların yapılabilmesi için Barzani’nin desteğine muhtaç olmasından ileri geliyor.

Bunun yanında, ABD’nin planlarındaki alternatif hareket tarzları arasında, Kuzey Irak’ı  bir “protektora” haline getirerek  burada yerleşme  yaklaşımı da mevcut. Esasen Barzani, Washington’a  bu yolda  bir teklifte bulunmuştur.

İşte bu nedenlerle, ABD,  TSK’ne  kısıtlı istihbarat bilgilerini vermesi karşılığında Türkiye’ye bir yasağı dayatmıştır. Bu da, Türkiye’nin  uluslararası hukuktan doğan meşru savunma hakkı gereğince  Kuzey Irak’a müdahalede bulunmaktan  vazgeçmesidir…

Bu nedenledir ki, TSK  terörün belkemiğini kıracak şekilde Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine karşı kara harekâtında  bulunamıyor.

Evet, Hükümet, ABD’nin verdiği istihbarat bilgileri karşılığında  kuzey Irak’a müdahale hakkından feragat etmiştir.

Bu şekilde Türk Hükümeti Barzani’ye bir garanti vermiştir. Bu da, Barzani’nin, Türkiye’nin müdahalesinden  hiçbir şekilde çekinmeden  PKK’yı himaye etmeyi sürdürebileceğidir.

Bu, son derece sakıncalı bir siyasettir.

Çünkü, Barzani,

  • bir yandan, Türkiye’nin  PKK sorununu, ancak PKK ile doğrudan müzakereye oturarak  çözebileceğini ileri sürer ve bunu  Türkiye’ye dayatmaya çalışırken,
  • öte yandan  Kerkük’ü  Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine ilhak etmek için  PKK’yı Türkiye’ye karşı koz olarak kullanmayı  tasarlıyor.

Halen ABD’ye resmi bir ziyaret yapmakta olan Barzani, Washington’da Bush’la görüşmesinden hemen önce CNN TV kanalına verdiği mülakatta, Kerkük’ün  Kürt bölgesel yönetimine katılmasının yaşamsal önemde  olduğunu  belirterek, buna engel olmak isteyenleri  kuvvet kullanmakla tehdit etmekten kaçınmamıştır.

Diğer taraftan Barzani, Türkiye toprakları üzerindeki  hak iddiasını da muhtelif şekillerde ortaya koymakta beis  görmüyor.  Bunun son bir örneği, İki hafta önce  Frankfurt’a  resmi açılışı yapılan Kitap Fuarı’nda  görülmüştür.

Fuar’da Kuzey Irak bölgesel yönetimi  tarafından açılan  stand da Türkiye’nin güneybatı illerini içine alan sözde büyük Kürdistan haritası sergilenmiştir.

Bütün bunlar  açık ve seçik ortadayken, Türk Hükümeti’nin, sınır güvenliğini sağlamak  ve  PKK  sorununu çözmek amacıyla, Barzani’nin peşinden adeta yalvarırcasına koşması akla durgunluk veren bir basiretsizliktir.

AKP Hükümeti’nin, caydırıcı bir strateji ile   Barzani’nin PKK terörüne destek verme  iradesini kırmak yerine, Barzani karşısında pes ederek, onun şartlarıyla  soruna çözüm aramayı kabul etmesi  büyük bir zafiyettir.

Bu yaklaşım Türk halkına çözümsüzlüğü çözüm gibi gösterme girişimidir. Türkiye, PKK’ya karşı tutumunu Barzani’nin dayatmalarına  göre ayarlayacağı bir sürece girerek, ulusal güvenliği açısından son derece tehlikeli bir durum yaratmıştır.

Türkiye, eğer Kuzey Irak’taki PKK unsurlarını tasfiye etmek istiyorsa, önce  caydırıcı bir politikayla bu terör unsurlarına destek veren Barzani’nin bu yoldaki iradesini kırmalıdır.

Bu şekilde Türkiye, kendi çıkarlarını korumuş olacağı gibi, hem Kuzey Irak’taki Kürt halkına, hem de  Irak merkezi hükümetine hizmet etmiş olacaktır.

Çünkü Barzani saldırgan politikasıyla,  bir taraftan  Kuzey Irak halkıyla  Türkiye arasındaki dostluğa ve geniş işbirliği potansiyeline zarar verirken,  diğer taraftan da  Irak merkezi hükümetinin  ülke bütünlüğünü ve istikrarını koruma çabalarını  kösteklemektedir.

Bu bakımdan Erdoğan Hükümeti, bu hatalı ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehlikeye atan politikasından vazgeçerek Barzani’ye karşı etkin bir caydırıcı politikayı uygulamaya koymalıdır.

Demek ki, Türkiye-ABD ilişkilerinin  Obama yönetimi döneminde sağlam bir zemine oturması için, Washington’un Türkiye karşı Kürt kartını oynamaktan  ve Barzani’ye dokunulmazlık sağlamaktan vazgeçmesi  zorunludur.

ABD bir NATO müttefiki olarak, Türkiye’ ye hem PKK teröristlerine ilişkin istihbarat sağlamalı, hem de uluslar arası hukuktan doğan meşru savunma hakkı çerçevesinde Kuzey Irak’taki teröristleri kara ve hava harekatlarıyla izleme ve etkisiz hale getirme hakkını tanımalıdır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: