Türk Silahlı Kuvvetlerinin Sınır Ötesi Harekatla Görevlendirilmesine İlişkin 17 Ekim 2007 Tarihli Tezkere’nin 17 Ekim 2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılması

8 10 2008

23. Dönem 3. Yasama yılı 3. Birleşim 08/Ekim /2008 Çarşamba

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri,

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne  Anayasa’nın  92. maddesi  uyarınca  sınır ötesi  harekât yetkisi verilmesini öngören 17 Ekim 2007 tarihli  tezkerenin,   bir yıl süreyle  uzatılmasına ilişkin  tezkere hakkında  CHP Grubu’nun  görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum.  Hepinizi saygıyla selamlarım.

Geçen yılki yetki tezkeresinden  bu yana  terör eylemleri ardı arkası kesilmeden  devam etti.  Ülkemizde yüzlerce ocak söndü. Şimdi de, Şemdinli’nin Aktütün  sınır karakoluna  saldıran PKK teröristleri tarafından öldürülen 17 şehit  evladımız için yüreğimiz kan ağlıyor.  Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize başsağlığı diliyoruz.

Aktütün  olayı düşündürücüdür ve inceden inceye araştırılması zorunludur. Önemli stratejik konumu  nedeniyle sürekli saldırıya uğrayan bir karakolun, savunulabilir, askerimizi koruyabilen tahkim edilmiş bir yapı  haline getirilmesi gerekirdi. Bu neden yapılmamıştır?  Karakolun  yerinin değiştirilmesi planlanmış idiyse, bu neden zamanında gerçekleştirilmedi?   Karakol bu ileri teknoloji çağında neden saldırıları  önceden ihbar eden elektronik alarm sistemleriyle donatılmadı?  Bu eksiklikleri inşaat zorluklarına ve mali olanaklara bağlamak geçerli bir mazeret değildir. Kamuoyumuz bu hususlarda Hükümet’ten  ve yetkililerden tatmin edici açıklamalar beklemektedir.

Ancak, karşılaştığımız esas sorun Hükümetin terörle mücadelede gösterdiği zafiyetten ileri geliyor. Bu zafiyetin üç  temel nedeni var.

Hükümet’in caydırıcı strateji uygulama yeteneği yok

Birincisi, Hükümetin caydırıcı bir strateji uygulama yeteneğini gösterememesinden ileri  geliyor. Caydırıcı bir strateji uygulamanın ilk şartı,  tehdidin saptanmasıdır.

Barzani’nin kontrol ettiği topraklarda barınan PKK örgütünün dağ kadrosu, bu coğrafyayı Türkiye’ye karşı bir eylem üssü haline getirmiştir.  Teröristler cinayet planlarını burada hazırlıyor, sınırı geçip askerlerimizi öldürdükten sonra da üslerine geri dönüyorlar.

Barzani’nin PKK’ya yataklık yapmasının ve terör örgütüne destek vermesinin nedenleri biliniyor. Barzani, PKK’yı,   hayal ettiği  bağımsız Kürt devletinin ilanında  ve  Kerkük konusunda Türkiye’ye karşı  bir pazarlık unsuru olarak kullanmak istiyor.   Bu nedenle terör örgütüne yaşam alanı, eğitim, lojistik destek ve kendini yenileme imkânı sağlıyor.

Bu durumda, Barzani’nin Türkiye’nin  düşmanı olduğunun ve terörün baş destekçiliğini yaptığının  tartışılır bir yönü yoktur. Türkiye, eğer PKK’nın Kuzey Irak’taki  mevcudiyetine son vermek  istiyorsa, Barzani’nin,  PKK’yı koruma  ve desteleme hususundaki iradesini ve azmini kırması lazımdır.

Bu konuda geçen yıl tezkere görüşmesi  sırasında  bu kürsüden şunları söylemiştim:

“Türkiye’nin,  Kuzey Irak’taki  siyasi otoriteye,  PKK’ya sağladığı desteğin çok ağır bir bedeli olacağını  göstermek gibi bir görevi ve sorumluluğu vardır. Barzani’yi, PKK’ya  destek vermekten ve Türkiye’ye karşı  gayri-meşru bir savaş sürdürmekten caydırmak zorunludur. Bu bakımdan  Türkiye caydırıcı politikasıyla Barzani’yi, ‘PKK mı?, Türkiye’mi?’ tercihini yapmaya zorlamalıdır.  Ankara, bunu yapamazsa, tezkere blöfle eş anlamlı olur ve dağ fare doğurur.”

Bu ikazlarımız dikkate alınmadığı için,  tezkere blöf olmaktan ileri gitmemiş  ve  bölücü nifak çok can almıştır.

Caydırıcı strateji örnekleri

Caydırıcı  strateji alanında  gösterilebilecek belki de  en  mükemmel örnek, Türkiye ile  Yunanistan arasında  Ege Denizi  karasularının genişliği konusunda patlak veren  krizde, Ankara’nın  uyguladığı stratejidir.  Bu stratejinin dört ayağı vardı.

Birincisi, Türkiye, Ege’deki haklarını korumak hususunda sarsılmaz bir irade ortaya koydu. Milli Güvenlik Kurulu aldığı bir kararla, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin üstüne çıkarmasının “casus belli”, yani savaş nedeni olacağını ilan etti. TBMM bunu onayladı.

İkincisi, Türk Genel Kurmayı, Yunanistan’ın bir oldu bittiye başvurması halinde buna mukabele edecek uygun stratejiyi geliştirip, Hükümet’in onayını alarak uygulamaya koydu.

Üçüncüsü, Bu stratejiyi başarıyla uygulayacak askeri kuvvet yapısı oluşturularak Ege bölgesinde konuşlandırıldı.

Dördüncüsü,  Yunanistan’ın, Ankara’nın söylem, tutum ve eyleminden, Türkiye’nin açıkladığı siyasi iradenin “credibility” si yani inandırıcılığı hakkında en ufak bir  kuşku duymaması sağlandı.

Bu şekilde, uygulanan caydırıcı politika başarılı oldu. Yunanistan karasularını genişletmekten vazgeçti. Tehdit defedildi. Ve o günden bugüne  Ege’de,  barış ve istikrar sağlandı.

Öcalan’ın ve PKK örgütünün Suriye’den çıkarılmasında da  aynı tarz bir uygulamaya gidildi. Orgeneral Atila Ateş Reyhanlı’da Suriye’ye  Türkiye’nin “ültimatom”’unu açıkladığı zaman, Hafız Esat’ın  Türk tank birliklerinin Şam istikametinde harekete geçecekleri hususunda  en ufak bir kuşkusu kalmamıştı. Suriye ile barış da, Türk sivil ve askeri liderleri tarafından  eksiksiz uygulanan caydırıcı politika sayesinde  sağlandı.

Kurşun atmadan sonuç almak

Bu örnekleri sizlere sırf  caydırıcı bir politikanın ne olduğunu izah etmek için verdim. Esasında her uluslararası sorunun şartları farklıdır. Ancak, caydırıcı bir stratejinin  şu temel dört  unsuru değişmez:

(1) Tehdidin odağı  açıkça ilân edilmelidir ve  bu odağı etkisiz hale getirmeyi amaçlayan  sarsılmaz bir siyasi irade ortaya konmalıdır.

(2) Tehdidin bertaraf edilmesini sağlayacak  strateji oluşturulmalıdır.

(3) Bu stratejiyi uygulayacak  kuvvet yapısı teşkil edilip konuşlandırılmalıdır.

(4) Tehdit odağı, yapmaması gereken şeyi yaptığı takdirde kendisine karşı kuvvet kullanılacağına inandırılmalıdır.

Caydırıcı bir politika etkili olduğu takdirde, verdiğim iki örnekte olduğu gibi,  kuvvet kullanmaya da lüzum kalmayabilir.

Sadece siyasi ve ekonomik yaptırımlara başvurmak suretiyle,  hasım tarafın  tutum ve davranışının kontrol altına alınması sağlanabilir. Kurşun atılmadan sonuç alma imkânı doğar.

Hükümet, Kuzey Irak konusunda  böyle  caydırıcı bir  politika uygulayacaksa, önce    “PKK’ya yataklık yapan ve destek veren Barzani Türkiye’nin düşmanıdır ” diyebilmelidir.

Ama, Hükümet bu gerçeği açıklamaktan korkarsa ve Türkiye’nin terör örgütünün Kuzey Irak’ta barınmasını engelleyecek askeri adımları atmaktan çekindiği izlenimini yaratırsa, o zaman  Barzani de sergilenen bu acz ve teslimiyetten yararlanır. Bugüne kadar olduğu gibi, Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı  gibi  oynamasını sürdürür.  Milletimiz de teröre  kurbanlar vermeye devam eder… Türk milletinin bu onur kırıcı durumu hazmedebileceğini

hiç zannetmiyorum.

ABD faktörü ve Washington mutabakatı

Tabii bir de Amerikan faktörü var. Genel kanaat, Barzani’nin  Türkiye’ye karşı tutumunu  Amerika’dan aldığı cesaretle saptadığı  yolundadır. Bu sorun da bizi,  AKP iktidarının  terörle mücadelede zafiyetinin   üçüncü ayağına yani 5 Kasım 2007’de Washington’da Başbakan Erdoğan ile Başkan Bush arasında varılan  mutabakata  götürüyor.

Bu mutabakatın Türkiye’yi ne denli tehlikeli bir mecraya soktuğunu izahtan önce, şimdiden  ortaya çıkan bazı sakıncalarına işaret edeyim.

Bir kere zannedilenin aksine, bu mutabakat, PKK’nın kuzey Irak’taki mevcudiyetinin tümüyle tasfiye edilmesini  öngörmüyor.  ABD, PKK’nın sadece belirli ölçülerde zayıflatılmasını, hırpalanmasını  ve  bu şekilde kontrol altına alınmasını istiyor.

Diğer taraftan, Amerika, PKK’ya  karşı mücadelede Türkiye ile işbirliği yapmayı ve bu amaçla  istihbarat sağlamayı kabul ediyor  ama, bunun karşılığında  Türkiye’ye bir yasak getiriyor.  Nedir bu yasak?  Bu yasak, TSK’nin Kuzey Irak’taki   PKK unsurlarına  karşı  ABD’nin izni olmadan operasyon yapamaması.

Anımsayacaksınız… ABD bir ara Dübai’de imzalanan bir anlaşmayla bir milyar dolarlık bağış karşılığında Türkiye’nin elinden Kuzey Irak’a müdahale hakkını almak istemişti. CHP’nin ikazıyla İşin yanlışlığının farkına varan Hükümet bu anlaşmadan vazgeçmişti. Şimdi, Washington, Türkiye’nin müdahale hakkını sözde istihbarat paylaşımı karşılığında elinden almış bulunuyor.

Yaptığımız dalları budamak

Öyle söylendiği gibi TSK’nin  Kuzey Irak’taki  PKK hedeflerini BBG evi gibi görme imkânı kesinlikle yok. TSK, ABD neyi göstermek isterse sadece onu görüyor. Neyi vurdurtmak isterse onu vuruyor.  ABD’nin de gösterip vurdurttuğu, terör ağacının gövdesi ve kökleri değil, sadece dalları.

Hava operasyonlarıyla tabi ki örgüte  zarar ve zayiat verdiriliyor. Bunları kimse küçümseyemez. Ama, yine de yapılan dalları budamaktır. Hava operasyonlarıyla  terörün kökü kazınamaz.   En önemlisi de,  ABD,  PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını etkisiz hale getirecek kapsamda  ve yoğunlukta kara harekâtı yapma iznini TSK’ne  vermiyor.

TSK tarafından  herhangi bir  operasyonun  yapılabilmesi için mutlaka  ABD’nin oluru ve onayı gerekiyor. Nitekim, hava operasyonları ve  kara harekâtı niteliğindeki Güneş harekâtı  Türkiye’nin  bağımsız iradesiyle değil, ABD’nin ön izniyle gerçekleştirilmiştir…

ABD, Türk Hükümeti’ne PKK ile siyasi çözümü dayatmış

Bu gerçekler artık Türk halkı tarafından biliniyor. Ama, halktan özenle  gizlenen çok  önemli bir husus var.  Bu da,  ABD’nin, Türkiye’ye , PKK sorununa  terör örgütüyle  müzakere yoluyla  siyasi  çözüm bulunmasını öngören bir projeyi kabul ettirmiş olduğudur.

Sayın Başbakan, bu yoldaki spekülasyonları  şiddetle reddetmişti. Ne var ki, iki üst düzey Amerikalı komutan yaptıkları açıklamalarla bu projenin varlığını teyit ettiler.

Nitekim, 4 Mart 2008 tarihinde  Pentagon’daki basın toplantısında  konuşan  Irak’taki yeni koalisyon kuvvetleri komutanı  Korgeneral Odierno, Güneş harekâtının  yapılmasına Amerika tarafından izin verilmesinin  gerekçesi olarak, PKK’yı baskı altında tutmak suretiyle Türkiye ile müzakereye zorlamak olduğunu belirtmiştir.

Ondan bir gün sonra  da eski Merkezi Kuvvetler Komutanı Oramiral Fallen ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde yaptığı konuşmada, PKK sorunun  sadece askeri yöntemle tasfiye edilemeyeceğini belirterek, “Türkiye ile PKK’yı siyasi uzlaşma yolunu kabul etmeye kuvvetle teşvik ediyoruz” demiştir.

Başbakan’ın aymazlığı

Buraya kadar söylediklerim  şu iki  çarpıcı gerçeği ortaya koyuyor:

Birincisi,  Hükümet, “Güneydoğu sorunu” ile “PKK sorunu”na bulunacak çözümlerin, Washington’un Ortadoğu stratejisi çerçevesinde şekillendirilmesi ve  evrilmesi sürecini kabul etmiştir.  Bu durum, Türkiye’nin üniter yapısı  ve ulusal birliği için ciddi bir tehdit oluşturmuştur.

İkincisi de, Hükümet, ABD’nin  istihbarat vermesi karşılığında Kuzey Irak’a müdahale hakkını kullanmaktan vazgeçmiştir. Evet, Hükümet,  Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan  meşru savunma ve müdahale hakkını pazarlık unsuru yapmış  ve Kuzey Irak’a müdahale  hakkını serbestçe kullanmaktan  vazgeçmiştir.

Bu şekilde  Barzani’ye şu mesaj verilmiştir:  “Türkiye’ye her istediğini korkmadan yapabilirsin. Türkiye’nin mukabele hakkını elinden aldık.”

Böyle bir garantiden yararlanan Barzani, Türkiye’ye meydan okumaz mı? Türkiye’yi, “Kerkük sorununa karışırsanız, ben de   Diyarbakır’da halkı ayaklandırırım” diye  tehdit etmez mi?  Böyle bir garantiden yararlanan  Barzani, Türkiye’nin haklarına, güvenliğine  saygı duyar mı?

Şimdi  herhalde Hükümet’in hatasının  azametini anlıyorsunuzdur…  Hükümetin, Barzani karşısında, neden bu kadar aciz,  yetersiz, teslimiyetçi ve edilgen  bir tutum içinde kaldığını bu söylediklerim açıklıyor.

Bugün karşılaştığımız terör açmazına   Başbakan Erdoğan’ın hatalarının katkısı cidden büyük olmuştur.

Sayın Başbakan, Başkan Bush’la görüşmesi sırasında, muhatabına, PKK terörünün  Türkiye’nin toprak ve ulusal  bütünlüğü ile üniter yapısına en ağır tehdidi oluşturduğunu, bu nedenle Türkiye’nin ulusal bekasını ilgilendiren bir alanda  meşru savunmasından  ve   Kuzey Irak’a müdahale hakkından vazgeçemeyeceğini anlatması gerekirdi.

Sayın Başbakan, muhatabına ayrıca, Amerika’nın, bir NATO müttefiki olan Türkiye’ye, terörle mücadele alanında  elinden gelen yardımı yapmasının esasen NATO Antlaşması’ndan ve dayanışmasından  doğan bir  sorumluluk ve görev olduğunu, bu nedenle de istihbarat yardımının Türkiye’nin  Kuzey Irak’a müdahale hakkından feragat etmesi şartına bağlanmasının kabul edilemez olduğunu izah etmesi gerekirdi.

Sayın Başbakan’ın, muhatabının gözlerinin içine bakarak, Amerika’nın  Kuzey Irak’a yönelik politikasının PKK’yı topraklarında barındıran, koruyan ve  Türkiye’ye karşı kullanan odaklara  destek şeklinde  tezahür ettiğini, bu şekilde  Amerika’nın Türkiye’nin  yaşamsal çıkarlarına zarar verenlerin  yanında  yer aldığını vurgulaması gerekirdi.

Sayın Başbakan, Başkan Bush’a,  Amerika’nın  Türkiye’nin bekasını tehdit eden halihazır  politikasını uygulamakta ısrarlı olması halinde,  Türk halkının tepkisi nedeniyle, Türkiye’nin    Amerika ile çok geniş bir alana yayılan  askeri ve siyasi işbirliğini  ve  kurumsal ittifak ilişkilerini tehlikeye düşüreceğini anlatması gerekirdi.

Washington görüşmelerinden  Erdoğan Hükümeti’nin elde etmesi  gereken sonuç, ABD’den hem istihbarat desteği alınması, hem de Kuzey Irak’ta TSK’nin PKK’ya karşı   serbestçe harekâtta bulunma hakkının teyidinin sağlanması olmalıydı.

Amerika ile Türkiye arasındaki çok boyutlu askeri ve siyasi ilişkilerin önemi ve  özellikle  bugünkü uluslararası konjonktürde  ortak çıkarlara  dayanan işbirliğinin kritik bir önem kazanmış olması nedeniyle, özgüvenli bir siyasi  liderliğin, belirttiğim şekilde  bir sonucu alması beklenirdi.

Maalesef iktidar bu beceriyi göstermekte aciz kalmıştır. Ve Sayın Başbakan, ülkemizin ulusal bekasının sözkonusu olduğu bir alanda  meşru savunma hakkından vazgeçme gibi fahiş bir  hata yaparak Türkiye’yi Barzani’ye karşı savunmasız bırakmıştır.

Türkiye bu aymazlıktan çıkış yolları aramalıdır. Bu vebal  taşınamayacak kadar ağırdır.

Terörle topyekûn mücadele

Hükümet’in  terörle mücadele alanındaki üçüncü zafiyeti,   terörle   mücadele kavramını, teröristle mücadele olarak anlamasından kaynaklanıyor. Teröristle mücadele  bir ağacın dallarını budamaya benzer. Dalları kesersiniz, ama onlar sonra daha gür bir şekilde çıkar. Esas amacın, yani terörle mücadelenin, ağacı kökleriyle birlikte  yok etmeyi hedeflemesi zorunludur.

Bu bakımdan, teröristle  mücadele,  terörle mücadelenin sadece  bir boyutundan ibarettir. Terörle mücadele  için topyekun bir mücadele anlayışına  sahip olmak gerekir.

Bu tür bir mücadele, terörün, ekonomik, sosyal, psikolojik ve siyasal boyutlarını kapsadığı takdirde  başarıya ulaşır.

Hükümet  6 yıldır   terörle mücadelede bu tür kapsamlı bir yaklaşım ortaya  koyamamıştır.  Ülkemizin bugün  terörle mücadelede  ulusal bir stratejiye  sahip olamamasının önde gelen bir nedeni budur. Bu zafiyet bir an önce  telafi edilmelidir.

Bu alanda ilk adım olarak, terör  örgütüne katılmaları  engellemek amacıyla,   iş ve gelir sağlayıcı  sosyo-ekonomik  paketlerin  bölgede uygulanmasında  Hükümet’e her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu belirtmek isterim.

Ben, Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal’ın dünkü konuşmasında belirtmiş olduğu önemli bir noktanın altını çizerek sözlerime son vereceğim.

Terörle mücadelede karşılaştığımız belki de en büyük sorun, terörü hep birlikte tarif edemememizden, onu birlikte kınayamamızdan, hatta bu çatı altında yer alan bazı kişilerin terörle demokrasi arasında ayırtımı yapamayarak terörü bir hak olarak göstermeye  ve meşrulaştırmaya çalışmalarından ileri geliyor.

Hiçbir demokratik ülkede, terör yapanların himaye edilmesine, övülmesine izin verilmiyor.

İspanya ve İngiltere, terör olaylarını kınamayanları meşru saymıyor.

Burada bulunan herkes bu kürsüden  vatanın ve milletin  bölünmez bütünlüğünü korumaya  namus ve şerefi üzerine andiçti. Ben şimdi bu andı içenleri, yani TBMM üyelerini   namus ve şeref sözlerini  yerine getirmeye  ve ortak bir deklarasyonla PKK canilerinin Aktütün saldırısını kınamaya  davet ediyorum. Bu konuda verilmiş bir önergemiz var. Sayın Başkan bunu  uygulamaya koymanızı saygıyla  rica ediyorum.

Bu görüşlerle  CHP olarak  önümüzdeki yetki  tezkeresini desteklediğimizi açıklar hepinize saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: