TC Hükümeti İle KKTC Hükümeti Arasında Sağlık Alanında İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın İmzalanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı

16 07 2008

23. Dönem 2. Yasama yılı 131. Birleşim 16/Temmuz /2008 Çarşamba

CHP olarak Türkiye ile KKTC arasında, her alanda olduğu gibi, sağlık alanında da işbirliğinin mümkün olan en yüksek düzeyde gerçekleşmesini kuvvetle destekliyoruz. Bu bakımdan, incelediğimiz yasa tasarısını memnuniyetle onaylıyoruz. Ancak, KKTC, şu sırada Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakanı’nın basiretsizliği nedeniyle son derece tehlikeli bir maceraya sürüklenmektedir. Maalesef, AKP Hükümeti’nin de bu gidişatı onayladığı izlenimi edinilmektedir. Bu nedenle bu son derece önemli gelişme hususunda görüşlerimizi yüce Meclis’le paylaşmamız gerekmektedir. *** **** **** Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Dimitris Hristofyas arasında başlatılan görüşme süreci KKTC’nin varlığını tehdit eden son derece tehlikeli bir mecraya girmiştir. Türk halkının dikkatleri 1 Temmuz’da Ergenekon davası bağlamında emekli orgenerallerin tutuklanmasına odaklanmışken, aynı gün, Talat ile Hristofyas’ın son dört ay içinde gerçekleştirdikleri üçüncü görüşmenin ardından açıklanan ortak bildiride, iki liderin “gelecekteki Birleşik Kıbrıs’ta tek egemenlik ve tek vatandaşlık konularında ilke anlaşmasına vardıkları” belirtilmiştir. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Taye-Brook Zerihoun da bu konuda yaptığı açıklamada, görüşmenin pozitif ve işbirliği havasında geçtiğini kaydederek, liderlerin “tek egemenlik” ve “tek vatandaşlık” konularındaki detayları, kapsamlı müzakerelerde ele alacaklarını söylemiştir. Türkiye’nin iç politika sorunlarıyla cebelleştiği bir ortamda önemi medya ve kamuoyu tarafından yeterli şekilde değerlendirilemeyen, hatta gözden kaçan, bu gelişme son derece endişe vericidir. Çünkü, bundan sonraki müzakerelerin bu köklü ve kapsayıcı nitelikteki “tek egemenlik –tek vatandaşlık ilkesi” üzerine bina edilmesinin sadece bir sonucu olabilir. Bu da, KKTC’nin Kıbrıs devletini temsil eden Rum yönetimine eklemlenmesi ve Kıbrıs Türk halkının Rum hakimiyeti altına sokularak azınlık hüviyetine indirgenmesidir. Tabiatıyla böyle bir durumda, Kıbrıs’tan Türk askeri çıkacak ve Garanti Anlaşması geçersiz sayılacaktır. Kısacası bu durum, Türk milletinin 1974’ten bu yana Kıbrıs uğruna katlandığı tüm fedakârlıklar karşılığında elde etmiş oldu kazanımların bir kalemde yok olmasına ve ayni zamanda Türkiye’nin güneyindeki yaşamsal önemdeki bir stratejik ikmal yolunun da kuşatılmasına yol açacaktır. 24 Nisan 2008 MGK bildirisi Burada önemle vurgulanması gereken bir husus, Kıbrıs’ta Rumların egemenliğinde “üniter” bir devleti kurma amacına zemin hazırlayan 1 Temmuz ortak bildirisinin, Milli Güvenlik Kurulu’nun 24 Nisan 2008 toplantısında kararlaştırılan çözüm parametrelerine tamamen ters düştüğüdür. Anımsanacağı üzere, söz konusu MGK bildirisinde, “çözümün Ada’daki gerçekler temelinde” olacağı; “iki ayrı halkın ve demokrasinin varlığına” dayanacağı; “iki kesimliliğin, iki tarafın siyasi eşitliliğinin korunacağı” ve “Garanti ve İttifak Antlaşmalarının yürürlükte” kalacağı; “iki kurucu devletin eşit statüde” olacağı; “yeni bir ortaklık devleti” kurulacağı belirtilmişti. MGK bildirisinde, Ada’da halihazırda iki bağımsız ve egemen Devlet’in var olduğu ve bunların kurucu devletler olarak egemenliklerini ortak bir yapıya vermek suretiyle, iki halklı, iki kesimli, iki kurucu devletin eşit siyasi statüde olacakları yeni bir yapı oluşturabilecekleri belirtilmekte ve çözümün bu çerçevede aranması zorunluluğu vurgulanmaktadır. Bu kavramların ve unsurların tarif ettiği çözüm şekli, Hristofyas’ın Talat’a dayattığı “tek egemenlik” ve “tek vatandaşlık” kavramlarının geçerli olacağı “üniter” devlet yapısına ters düşmektedir. Hükümet açıklama yapmaktan kaçınıyor En ilginç olan husus da, bugüne kadar Dışişleri Bakanı veya AKP Hükümeti tarafından 1 Temmuz açıklamasını doğrudan değerlendiren hiçbir açıklama yapılmamış olmasıdır. Dışişleri Bakanlığı’nın Web Sitesinde de bu konuda hiçbir resmi yorum bulunmamaktadır. Sadece, bazı gazetelere, Dışişleri Ali Babacan’ın “Cumhurbaşkanı Talat’a güvenimiz tamdır” yolundaki bir yorumu yansımıştır. Bunun anlamı, AKP Hükümetinin, Cumhurbaşkanı Talat’ın “tek egemenlik ve tek vatandaşlık” konularında girmiş olduğu son derece tehlikeli angajmanı kabul etmiş olduğudur. Bu gelişmeler karşısında şu hususların belirtilmesi zorunlu olmaktadır: • Birincisi, Cumhurbaşkanı Talat’ın, Kıbrıs’ta ulusal mutabakat oluşturulmadan, KKTC Anayasası’na aykırı olarak attığı bu adımın Kıbrıs Türk halkı üzerinde bir bağlayıcılığı olmayacağıdır. Bu bakımdan, Sayın Talat, girmiş olduğu bu yanlış yoldan çıkmaya ve vatan sevgisi, Kıbrıs Türklüğü şuuru ve anayasal sorumlukları çerçevesinde hareket etmeye davet edilmelidir. • İkincisi, AKP Hükümeti, izlediği politika ile sadece Kıbrıs Türk halkının yarım asır boyunca varoluş ve özgürlük mücadelesi sonunda elde ettiği hakları değil, aynı zamanda Türkiye’nin bu konuda yaptığı büyük fedakarlıklar ile ülkemizin yaşamsal stratejik çıkarlarını tehlikeye atmaktadır. Türk Hükümeti bu tutumu ile tehlikeli bir maceraya girmiştir. Çünkü, müzakerelere “Tek egemenlik ve tek vatandaşlık” ilkelerinin esas alınarak başlanması, KKTC’nin egemenlik statüsünün ortadan kaldırılmasına ve onun Rum Kıbrıs Devleti içinde azınlık haklarından yararlanan bir vilayete dönüştürülmesine baştan razı olmak anlamına gelir. Bu bakımdan Sayın Başbakan’dan acilen şu soruları yanıtlamasını bekliyoruz: • İnanılmaz bir tavizkârlığa neden olan Talat-Hristofiyas ortak açıklamasının üstünden iki hafta geçmesine rağmen Türk Hükümeti bu konuda neden açıklama yapmaktan kaçınıyor? • Yanlış bir temelde ve zeminde başlayan KKTC- Kıbrıs Rum Yönetimi görüşme sürecinin nasıl sonuçlanacağı Hükümetiniz tarafından değerlendirildi mi? • AKP Hükümeti, tek egemenlik ve tek vatandaşlık formülü temelinde müzakereye başlanmasının, KKTC’nin çöküşüne yol açacağının ve Kıbrıs Türk halkının esareti sonucunu doğuracağının farkında mıdır? • Bu formülün, Türkiye’nin güneyden de kuşatılmasına ve ülkemizin yaşamsal stratejik çıkarlarının yok olmasına yol açacağını görmüyor musunuz ? Rum-Yunan ikilisinin planı Yunanistan Dışişleri Bakanı Bakoyanni’nin 12 Haziran’da Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne yaptığı resmi ziyaret sırasındaki konuşması, Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs konusunda izleyecekleri politika hakkında ciddi ipuçları vermiştir. Bakoyanni, konuşmasında, Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümü için somut adımlar atması gerektiğini ve bu çerçevede özellikle Ek Protokolü onaylama ve hayata geçirme yükümlülüğünün bulunduğunun altını çizmiştir. Hristofias’ın tutumundan da müzakere sürecini mümkün olduğunca yavaşlatarak, Avrupa Birliği’nin Ek Protokol’ün uygulanması hususunda alacağı kararı beklemek ve ona göre hareket etmek olduğu anlaşılıyor. Anımsanacağı üzere, Avrupa Birliği 15 Aralık 2006 Zirve kararıyla, Türkiye’nin Gümrük Birliği Ek Protokolü hükümlerini uygulamaması nedeniyle 8 faslın başlığının açılmayacağını, geri kalan 27 başlığın ise Ek Protokol’ün uygulanmasına kadar kapanmayacağını karara bağlamıştı. Bu kararın öngördüğü en önemli husus da, Türkiye’ye Ek Protokol’ü uygulama hususunda verilen son mehil’in 2009 İlerleme Raporu’nu hazırlanacağı tarihti… AB kararı Türkiye’ye şu iki seçenekten birini dayatıyor: (1) Ya Türkiye, 2009 sonbaharına kadar deniz ve hava limanlarını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne açmak suretiyle, Rum tarafını Kıbrıs devletinin tek ve meşru temsilcisi olarak tanıyacaktır. Bunun sonucu, KKTC’nin hukuki varlığının ve Garanti Anlaşması’nın son bulması ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ada’daki mevcudiyetinin hukuki mesnetten yoksun kalması demektir. (2) Ya da, 2009 sonbaharında AB’nin, Türkiye ile katılım müzakerelerini tamamen durdurması olasılığı doğacaktır. Elinde böyle bir koz olunca, Hristofyas’dan bunu sonuna kadar kullanması ve Türk tarafına çözüm için kendi şartlarını fütursuzca dayatması beklenmelidir. KKTC’nin kaderi Girit’inkine benzememelidir Sonuç olarak, 1 temmuz ortak açıklamasıyla, Kıbrıs’ta iki halk ve iki devlet bulunduğu gerçeği göz ardı edilmiş, tek egemenlik, tek halk, iki cemaat formülü kabul edilmiştir. Oysa Ada’da iki halk vardır. 1960 Anlaşma’sını iki halk imzalamış, sonra da iki halk ayrı ayrı seçimlerini yaparak liderlerin seçmişlerdir. 2004’te iki ayrı referandum yapılmıştır. Tek halk olsaydı, tek referandum yapılırdı. Bu bakımdan, tek egemenlik ve tek vatandaşlık, Kıbrıs’ın gerçekleriyle bağdaşan bir kavram değildir. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Talat, tek egemenliği ve tek vatandaşlığı müzakerelere temel olarak kabul etmekle, Ada’da tek meşru devlet olarak Rum devletinin bulunduğunu, bunun da tek bir halkı olduğunu kabul etmiştir. Bu yol, KKTC ve Kıbrıs Türkleri için teslimiyet ve esaret yoludur. Bu yol Kıbrıs için Girit’ine benzer bir akıbet hazırlamaktadır. Bu bakımdan Talat girdiği bu yanlış yoldan hemen çıkmalıdır. Türk Hükümeti de bu konudaki görüşünü derhal açıklamalı Ve “tek egemenlik, tek vatandaşlık” kavramını ret ederek bu tehlikeli gidişata son vermelidir. Bu noktaya nasıl gelindi? Anımsanacağı üzere, Güney Kıbrıs Rum kesiminde 17-24 Şubat 2008 tarihleri arasında yapılan seçimde, Kıbrıs sorununa çözümün önündeki temel engel olarak görünen Papadopoulos ilk turda elendi ve seçim kampanyasını “Kıbrıs’a çözüm” sloganı üzerine bina eden Komünist AKEL Partisi’nin eski lideri Dimitris Hristofyas Cumhurbaşkanı seçildi. Hristofyas’ın zaferi onunla aynı ideolojik kökenden gelen KKTC Cumhurbaşkanı Talat ve Başbakan Soyer tarafından sevinçle karşılandı. Nitekim, Talat ve Soyer, Hristofyas’ın işbaşına gelmesini Kıbrıs sorununun çözümü için “fırsat penceresi, çözüm için büyük umut, çözüm için son şans” gibi heyecanlı ifadelerle değerlendirdiler ve KKTC kamuoyunun bir kesiminde bu doğrultuda bir beklenti yarattılar. Talat’a göre Hristofyas farklıydı, onunla makul ve dengeli bir çözüm bulma olasılığı yüksekti. Bunu takiben Yunanistan Dışişleri Bakanı Bakoyanni ve Türk meslektaşı Ali Babacan 8 Mart günü Ankara’daki buluşmalarında aynı aşırı umut havasına girdiler ve Hristofiyas’ın seçilmesiyle Kıbrıs sorununun 2008 yılı içinde çözülmesi için “ bir fırsat penceresinin açıldığı” yolunda görüş birliğine vardılar. Kıbrıs’ta ve Türkiye’de yaratılan bu hava, Birleşmiş Milletler, AB ve ABD gibi çevrelerde olumlu yankılar yaptı ve Kıbrıs’ta 2008’e kadar çözüm beklentisini ön plana çıkardığı gibi, Hristofiyas’ın barış havariliği edebiyatını da hayli pekiştirdi. Oysa, Hristofias’ın daha 28 Şubat’taki yemin töreninde yaptığı konuşma, temelde selefi Papadopoulos’tan farklı bir görüşünün olmadığını ortaya koyuyordu. O da Papadopoulos gibi kin ve nefret doluydu. Onun öngördüğü çözüm de, Türk askerinin ve Türkiye’den gelip yerleşenlerin Ada’dan çıkarılarak işgal ve istilanın son bulması ve Kıbrıs’ın tek halk, tek egemenlik, tek uluslararası kişilik ve üniter devlet bazında birleştirilmesi suretiyle Türklerin teslim alınması ve onlara azınlık statüsünün dayatılmasıydı. 23 Mayıs Talat-Hristofyas buluşması Ancak, Hristofyas’ın cumhurbaşkanlığının ilk aylarında olaylar bir süre “fırsat penceresi” edebiyatını doğrular şeklide cereyan etti. Nitekim, Talat’la 23 Mayıs buluşmasında Hristofyas oldukça uzlaşıcı bir izlenim bıraktı. Bu toplantıda taraflar çözüm arama sürecinin hedefini “ilgili Güvenlik Konseyi kararları tarafından tarif edilen siyasi eşitliğe dayalı iki kesimli, iki toplumlu federasyon” olarak belirlediler. İki lider aynı zamanda, bu ortaklığın “tek uluslararası kişiliğinin bulunmasını” ve bir Federal Hükümet’e ve eşit statüdeki “Kıbrıs Türk Oluşturucu Eyaleti’ne ve “Kıbrıs Rum Oluşturucu Eyaleti’ne” sahip olmasını da kabul ettiler. İngiltere ile Mutabakat Muhtırası ve 1818 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı Bundan sonra peş peşe vuku bulan iki gelişme Hristofyas’ın esas hedefini ortaya koydu. Bu gelişmelerden birincisi, Hristofyas’ın İngiltere’ye yaptığı resmi ziyaret sırasında İngiltere Hükümeti ile 5 Haziran 2008’de imzaladığı Ortak Mutabakat Muhtırası’dır. Bu Muhtıra’ya Rumlar, Kıbrıs sorunun çözümünün “tek egemenlik”, “tek vatandaşlık” ve “AB’nin üzerine kurulduğu ilkelere dayanma” unsurlarını dahil ettirmeyi başardılar. Ancak, bunu takiben Türk tarafının çıkarları açısından çok daha vahim bir durumla karşılaşıldı. İngiliz-Rum Ortak Muhtırası’ndaki sözünü ettiğimiz Rum yanlısı yaklaşım aynen 13 Haziran 2008 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen 1818 sayılı karara da yansıtıldı. Esasında, söz konusu 1818 sayılı karar, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün (UNFICIP) görev süresini uzatan rutin bir nitelik taşıyor. Geleneksel uygulama dikkate alındığında, bu tür Barış Gücü’ne ilişkin kararların Kıbrıs sorununun özüne temas etmedikleri görülüyor. Ancak, bu sefer böyle olmadı ve Kıbrıs Rumlarını memnun etme hususunda son derece arzulu olan İngiltere’nin öncülüğüyle Güvenlik Konseyi bugüne kadarki uygulamasından saparak, sorunun özüne girdi. Bu şekilde İngiltere, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin çıkarlarına tam anlamıyla destek vermek suretiyle Kıbrıs’taki askeri üslerinin geleceğini Komünist AKEL hükümetine karşı teminat altına almış oldu. Bu şekilde, Başbakan Erdoğan’ın Londra’ya giderek İngiliz başbakanıyla imzalamış olduğu “Stratejik Ortaklık” belgesinin de hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı ortaya çıktı. Talat fazla direnç göstermeden teslim oldu İşte bu iki gelişmenin gölgesi altında yapılan 1Temmuz Talat-Hristofyas görüşmesinde, çözümün “tek egemenlik” ve “tek vatandaşlık” temelinde olacağı ve devlet yapısının bu ilkelere dayanacağı kabul edildi. Talat’ın, 23 Mart’ta iki tarafça da kabul edilmiş olan ve Türk tarafının çıkarlarını tam olmasa da bir ölçüde karşılayan bir mutabakata sahipken ve bu mutabakattan geri gitmek değil, bunun iyileştirilmesi üzerinde ısrarla durması gerekirken, Türk tezlerinin temelden çökmesine yol açan Hristofyas’ın “tek egemenlik ve tek vatandaşlık” ilkelerine nasıl teslim olduğu anlaşılır bir şey değildir. Anadolu Ajansı’nın verdiği haberlere göre, Hristofyas, Annan Planı’nın esas aldığı ilkelere dayanan bir çözüme kesinlikle karşı olduğunu açıklamıştır. Nitekim, Milli Güvenlik Kurulu’nun 24 Nisan tarihli bildirisinde yer alan “Kıbrıs sorununa çözümün iki devlet temelinde bir yapılanma olması”, bunun da “yeni ortaklık kavramı üzerine bina edilmesi gerektiği” yolundaki yaklaşım konusunda Hristofyas şunları söylemiştir”: “MGK açıklaması veya kararıyla örtüşme diye bir şey yoktur. Yeni ortaklıktan Annan Planı söz eder. Biz sadece ortaklıktan söz ediyoruz. Yeni ortaklık kavramının çözüme esas teşkil etmesini kabul edemeyiz. (…) Türkiye tezlerini değiştirmezse çözüm olmaz.” Hatırlanacağı üzere, Annan Planı’nın temelindeki iki kurucu devletin yeni bir ortaklık kurmaları kavramı, yeni yapılanmayı Rum hakimiyetindeki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik alanı dışına çıkarması nedeniyle Türk tarafı açısından büyük önem taşımaktaydı. Hristofyas bu kavramı kabul etmeyerek daha baştan çözümü Annan Planı’nın gerisine çekmiştir. Sizlerle paylaştığım bu bilgiler, Kıbrıs sorunun son derece tehlikeli bir mecraya girdiğini göstermektedir. Bu gidişe muhakkak dur demenin zamanı gelmiştir. 25 Temmuz’da Talat Hristofyas’la tekrar buluşacaktır. Bu tarihe kadar Türk Hükümeti tutumunu açıklamalıdır. Konuşmamda belirtmiş olduğum gibi, “tek egemenlik ve tek vatandaşlık” kavramı esas alınarak yapılacak müzakereler sadece üniter bir devlet yapısı doğurur ki, bu da KKTC’nin bir eyalet olarak Kıbrıs Rum devletine yamanması ve Kıbrıs Türklerinin azınlık statüsüne indirgenmeleri demektir. Bu durumda yeni bir Girit olayının yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bu gelişmenin bir sonucu da, Türk askerinin Ada’dan çekilmesi, Garanti Antlaşması’nın son bulması ve Türkiye’nin güneyindeki yaşamsal önemdeki bir stratejik ikmal yolunun kuşatılması olacaktır. Değerli arkadaşlarım, sorumluluğunuzun bilinciyle hareket etmenizi, sesinizi yükseltmenizi ve son derece ağır vebali olan bu gelişmeleri önlemenizi rica ediyorum. Bir de kendiniz su soruyu sorunuz. Bunları ne için yapıyoruz? Bu tavizleri ne için veriyoruz? Bunun makul, akılcı, tatminkar bir yanıtı yoktur… AB’nin Türkiye’ye karşı son derece olumsuz tutumu meydandadır… Bugünün koşullarında Türkiye, bu tavizleri verse dahi, AB’nin Türkiye’ye karşı tutumunda bir milimetre değişiklik olmayacaktır. Hiçbir, AB üyesi devlet siz Kıbrıs’ta taviz verirseniz, AB’ye tam üyeliğiniz garanti altına alınır dememiştir. Rumların dayattığı, tek devlete, tek kimliğe, tek vatandaşlığa, tek egemenliğe hayır diyerek Kıbrıs’a sahip çıkın. Kıbrıs davasının önümüzdeki 5-10 il içinde ikinci bir Kıbrıs akıbeti ile noktalanmasına meydan vermeyin.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: