Soykırım, Etnik Temizlik Ve İnsanlığa Karşı Suçlar

28 06 2008

ABD Dışişleri, Türklerin Ermenilere Toplu Katliam Yaptığını Kanıtlamak İçin 88 Yıl Önce Arşivlerinde Fellik Fellik Arayıp da Bulamadığı Belgeleri Şimdi mi Buldu?

ABD’deki Ermeni lobisi ve Kongre’deki temsilcileri, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını açıkça beyan etmeyen herhangi bir büyükelçi adayının Erivan’a atanmasını engelliyor. Bu suretle Bush yönetimini Ermeni iddialarını kabule zorluyor. Bundan dolayı da iki yılı aşkın bir süredir boş bulunan Erivan Büyükelçiliği’ne atama yapılamıyor. Sorunun ortaya çıkmasına, ABD’nin Erivan Büyükelçisi John Evans’ın 1915 olaylarından “soykırım” diye söz etmesi ve bu ifadesinin ABD yönetiminin politikasına ters düşmesi nedeniyle Mayıs 2006’da görevden alınması yol açtı. . Ancak, boşalan göreve yönetim tarafından aday olarak gösterilen Richard Hoagland, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde Osmanlı Türklerini “soykırım”’la suçlamaktan kaçınınca Ermenilerin ateşli destekçilerinden Senatör Bob Menendez’in vetosu ile karşılaştı. ABD Anayasası’na göre, büyükelçilerin atanması Senato’nun “tavsiye ve onayı” ile gerçekleşebiliyor ve tek bir senatörün vetosu dahi atamanın geri çekilmesi için yeterli oluyor.

Erivan büyükelçiliği’nin uzunca bir süre boş kalmasından rahatsız olan ABD Dışişleri kısa süre önce bu göreve halen Kırgızistan Büyükelçisi olan Marie Yovanovitz’in atanmasının öngörüldüğünü Komite’ye bildirdi. Yovanovitz, Komite’de yaptığı konuşmada, 1915’te yaşanan “etnik kıyım ve zorla göç” sırasında 1.5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybetmiş olduğunu söylemekle birlikte “soykırım” sözcüğünü ağzına almadı ve 1915 olaylarını “etnik temizlik” olarak tanımladı. Senatör Menendez’in “etnik temizlik” kavramının esasında “soykırım” olduğunu Yovanovitz’e ısrarla kabul ettirme çabası da başarılı olmayınca, diğer bir Ermeni yanlısı senatör olan Barbara Boxer’in önerisiyle, bazı senatörlerin Yovanovitz’e ilettiği yazılı soruların cevaplandırılması için büyükelçi adayının onay süreci bir ay ertelendi

Komite’deki tartışmalar, Bush yönetiminin bundan böyle 1915 olaylarını “etnik temizlik” olarak tanımlayacağını ortaya koyuyor. Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried’in de kısa süre önce Ermeni iddialarını bu kavramla nitelemiş olması bu hususu teyit ediyor.

Etnik temizlik nedir?

Etnik temizlik kavramı, yoğun olarak 1990’lı yıllarda Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin parçalanması sırasında çıkan çatışmalarda belirli halk gruplarına karşı yapılan zulüm ve vahşeti tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Bu tür muamelelerin failleri genellikle Sırplar, kurbanları ise Müslüman Boşnaklardı. Günümüzde etnik temizlik teriminin uluslararası ilişkiler terminolojisindeki anlamı, bir bölgeyi diğer etnik gruplardan arındırarak etnik açıdan homojen hale getirmek suretiyle o bölge üzerinde “de facto” hak iddiasında bulunabilecek bir durum yaratmak amacıyla, belirli bir gruba mensup halkın sözkonusu bölgeden başka bir bölgeye zor ve şiddet kullanılarak sürülmesidir.

Hukuksal açıdan etnik temizlik kavramı bir süre ciddi tartışmalara yol açmıştır. Etnik temizlik teriminin herhangi bir uluslararası anlaşmada yer almamış ve örf ve adet hukuku alanında kendi başına bir suç kategorisi oluşturmamış olması bu tartışmalara zemin hazırlamıştır. Bazı hukukçular etnik temizlikle soykırım arasında fark olmadığını iddia etmişlerdir. BM Genel Kurulu’nun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/121 sayılı kararında Yugoslavya’daki çatışmalar hakkındaki “…iğrenç etnik temizlik politikası ki, bu bir çeşit soykırımdır…” yolundaki ifadeler de bu iddialara güç kazandırmıştı. Fakat, 1993 ve 1994’te kurulan Yugoslavya ve Ruanda uluslararası ceza mahkemelerinin verdikleri kararlar, bu iki kavram arasındaki farkları belirleyen bir içtihat oluşturdu. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD), Bosna Hersek’in Sırbistan’a karşı açmış olduğu dava hakkındaki 26 Şubat 2007 tarihli kararı da bu içtihadı teyit etmiştir. Ancak bu konuya eğilmeden önce özel kasıt kavramı üzerinde kısaca durmamız gerekiyor.

Soykırım ve etnik temizlik

1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi uyarınca, bir suçun soykırım olarak nitelenmesi için, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun hedef olarak alınması ve kurbanların sırf bu gruplardan olmaları nedenine odaklanan özel bir kasıtla (dolus specialis) kısmen veya tamamen yok edilmeleri gerekiyor. Soykırım suçunun işlendiğini ispatlamak için savcıların, failin kurbanlarını sırf Sözleşme kapsamındaki dört gruptan birine mensubiyetleri nedeniyle ve grubun tamamının veya bir bölümün yok edilmesine odaklanmış zihinsel bir saplantıyla öldürdüğünü hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlamaları gerekiyor.

Bu noktadan hareketle UAD yukarda belirttiğimiz kararında etnik temizlik eylemlerine özel soykırım kastı eşlik etmedikçe bu eylemlerin soykırım oluşturmadığını şu şekilde açıklıyor:

“Ne bir politika konusu olarak bir alanın etnik açıdan türdeş hale getirilmesi, ne de böyle bir politikayı uygulamak amacıyla gerçekleştirilen operasyonlar, sadece bu halleriyle soykırım olarak tanımlanamazlar. Soykırımı niteleyen esas unsur, belirli bir grubu tümüyle veya kısmen yok etmektir. Bir grubun üyelerinin sınır dışına sürülmesi veya yaşadıkları bölgenin dışına çıkarılması, zor kullanarak gerçekleştirilmiş olsa bile, bu grubun imhasıyla eşdeğerde olmadığı gibi, böyle bir imha da yer değiştirmenin otomatik sonucu değildir. Bununla birlikte, bu belirtilen hususlar, etnik temizliğin hiçbir zaman soykırım oluşturmadığı anlamına da gelmez. Etnik temizlik amaçlı önlemler , ancak, grubun varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldıracak fiziki yaşam koşullarına (…) zorlanması halinde ve gerçekleştirilen eylemin grubu yaşadığı bölgenin dışına çıkarmak değil, yok etme özel kastı (dolus specialis) ile uygulanması durumunda bir soykırım olarak nitelenebilir.”

Bundan anlaşılan, katliamın boyutu çok büyük olsa da, özel kasıtla işlenmediği durumlarda cürümün soykırım oluşturmayacağıdır. Esasen bu nedenledir ki, etnik temizlik yapıldığına dair iddia ve bunu kanıtlayan unsurların mevcut bulunduğu, fakat özel kastın eksik olduğu vakıalarda, uluslararası ad hoc ceza mahkemeleri, bu iddialarla ilgili kovuşturmayı, insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları kategorilerinde yapmışlardır.

İnsanlığa karşı suçlar

Eğer, 1915 olayları ABD yetkililerinin iddia ettikleri gibi 1.5 milyon Ermeninin yaşamını yitirdiği bir etnik temizlik olayı ise, bunun, insanlığa karşı suçları kodifiye eden Roma Statüsü’nün 7. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu madde uyarınca, “herhangi bir sivil topluluğa karşı geniş çapta veya sistematik nitelikteki bir saldırının bir parçası olarak işlenen suç eylemleri” insanlığa karşı suç oluşturmaktadır. “Saldırının bir örgüt veya devlet siyasasının uzantısı veya daha ileri götürülmesi” suçun gerçekleşmesinin temel şartıdır. Maddede sıralanan 11 suç eylemi arasında “toplu yok etme” ve “halkın sınır dışı edilmesi veya zorla nakli” de bulunmaktadır.

İnsanlığa karşı suçun oluşması için suçun maddi ve manevi unsurlarının yetkili bir mahkeme önünde kanıtlanması zorunludur. Tanınmış bir akademisyen ve uluslararası ceza hakimi olan Antonio Cassese “toplu yok etme” suçunun oluşması için gerekli maddi unsurların şunlar olduğunu belirtiyor: (1) Sanığın veya astının bazı ismi verilmiş ve tanımlanmış kişilerin öldürülmesine katılması. (2) Fiil veya ihmalin, hukuka aykırı ve kastî olması. (3) Fiil veya ihmalin yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçasını oluşturması. (4) saldırının herhangi bir sivil nüfusu hedef alması.

Roma Statüsü’nün 30. maddesinde ayrıntılı olarak belirtilen manevi unsurun oluşması içinse, failin, eylemleri yaygın veya sistematik bir saldırının bir parçası olarak ve bu bilinçle gerçekleştirmesi zorunludur. Uluslararası ceza hukuku alanında tanınmış otorite William Schabas bu konuda, “Bir insanlığa karşı suçun faili ‘saldırı hakkında bilgiye’ sahip olmak zorundadır. Sözkonusu suçu işleme hususundaki genel bilgi ve kastın mevcudiyetine ilaveten bu manevi unsur, soykırım suçu için zorunlu olan ‘özel kasta’ nazaran daha yumuşak kriterler gerektirir” demektedir.

Bu bakımdan, Bakan Yardımcısı Dan Fried’den Türkiye’ye yönelttiği “1.5 milyon Ermeninin telef olduğu etnik temizlik” suçlamasının maddi ve manevi unsurlarının kimler tarafından nasıl saptandığını ve bu suçun hangi yetkili hukuki merci tarafından karara bağlandığını sormak hakkımızdır.

İkinci bir sorumuz daha var. Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin İstanbul’un işgali sırasında, Ermenilere karşı vahşet ve katliam suçundan Sevres Antlaşması’nın 230’uncu maddesi gereğince yargılanmaları öngörülen ve aralarında Osmanlı devlet adamları, generaller ve yüksek kamu görevlilerinin de bulunduğu 144 kişi tutuklanmış ve bunlar kanıtlar toplanıncaya kadar Malta adasına sürülmüştü. Ancak, Osmanlı ve İngiliz arşivlerinden sonra ABD arşivlerinde de büyük bir titizlikle yapılan araştırmalar sonucunda sanıkları suçlayacak hiçbir belge kanıt ve “görgü tanığı” bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı’nın 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla dava düşmüş ve Malta sürgünleri serbest bırakılmıştı.

Bu durumda, acaba ABD Dışişleri Bakanlığı, Türklerin Ermenilere katliam yaptığını kanıtlamak için 88 yıl önce Amerikan arşivlerinde fellik fellik arayıp da bulamadığı belgeleri şimdi mi buldu?

Sayın Dan Fried’den bu iki sorumuza açıklama beklerken, İngiliz tarihçi Arthur Ponsonby’nin şu veciz sözlerinin bugün de geçerliliğine inandığımızı belirtmek istiyoruz.

“Yalan ve asılsız sözlerle insanların zihnine kin ve nefret şırınga edilmesi, savaşta hayat kaybına neden olmaktan çok daha büyük kötülüktür. İnsanlık ruhunun kirletilmesi, insan vücudunun tahribine nazaran daha kötü ve sakıncalıdır.”

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: