Türkiye’nin Yakın Coğrafyasında Neler Oluyor?

1 06 2008

Barem Dergisi 1 Haziran 2008

WASHİNGTON’UN GÖZÜNDE BARZANİ TAM DOKUNULMAZ
ABD’NİN İRAN’I VURMA OLASILIĞI YÜKSEK
SURİYE, İSRAİL İLE ANLAŞIRSA FİLİSTİN DAVASI BİTER

Türkiye, iktidar partisi AKP”ye yönelik kapatma davası ve her an kendini daha da hissettirmesi beklenen olumsuz ekonomik gelişmelerle “kırılgan” bir iç siyaset gündemiyle yoğrulurken; BAREM Dergisi olarak, Türkiye Cumhuriyeti”nin kuruluşundan bu yana en sıcak gelişmelerin yaşandığı sınır coğrafyasına ilgiyi çevirmek için, konunun uzmanlarından CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ”ı sayfalarımıza konuk ettik. Irak, İran ve Suriye”ye ilişkin gelişmeleri, ABD”nin “Büyük Stratejisi” şeklinde adlandırdığı politikası üzerinden anlatan Elekdağ, bu stratejinin “orta” ve “uzun” vadesinde Mesut Barzani”nin ABD”nin tercihi olduğunu vurguluyor. AKP iktidarını da Barzani”yi “aşiret” reisliğinden “devlet adamlığı”na terfi sürecine katkı sunmakla suçlayan Şükrü Elekdağ ile İran ve Suriye”ye ilişkin değerlendirmelerde de bulunduğu röportajımız şöyle:

-Washington, 1 Mart tezkeresinin TBMM tarafından ret edilmesinden sonra Türkiye’ye karşı uyguladığı cezalandırma politikası bağlamında PKK örgütünün kuzey Iraklı Kürt liderler tarafından himaye edilmesine ve örgütün ülkemizde eylemler yapmasına uzunca bir süre göz yummuş ve Türkiye”nin PKK”ya karşı sınır-ötesi operasyon yapmasını da önlemişti. Oysa, ABD şimdi bu tür operasyonlara müsaade ediyor. Türk Hava Kuvvetleri kuzey Irak”ta PKK hedeflerine karşı peş peşe başarılı harekâtlar yapıyor. Sizce ABD”nin politikasındaki bu değişikliğin sebepleri nedir?

ABD”nin Türkiye ile ilişkilerinin seyrini kavrayabilmek için, değişen dünya güç dengelerinin ABD”yi nasıl etkilediğinin, Washington”un bu değişim ışığında geliştirdiği yeni stratejiler ışığında Türkiye”ye nasıl bir rol biçtiğinin değerlendirilmesi önemlidir. Bu sefer de ABD”nin tutum değişikliğinin temelinde, “Büyük Ortadoğu” bölgesinde değişen stratejik dengeler nedeniyle oluşturulacak yeni bir strateji kapsamında Türkiye için yeni bir rolün oluşturulması yatmaktadır. Nitekim, Amerika, Afganistan”da Taliban”a karşı savaşta ciddi bir krizle karşı karşıyadır. Her ne kadar, Ankara bu ülkeye muharip asker gönderemeyeceğini açıklamışsa da, Washington henüz bu husustaki umutlarını ve Türkiye”nin Afganistan”da daha faal bir rol üstlenmesine ilişkin beklentilerini kaybetmemiştir. ABD ayrıca, İran”a yönelik stratejisinin Ankara tarafından desteklenmesini ve “Şii Hilal”e karşı kurmak istediği Suudi Arabistan liderliğindeki “Sünni koalisyon”a Türkiye”nin katılmasını istemektedir. Washington, bölgede bir hegemon devlet olarak yükselen İran”a karşı sadece Türkiye”nin etkili bir denge unsuru oluşturabileceği varsayımından hareketle Ankara”yı böyle bir rol üstlenmeye ikna etme tasavvurundadır. Bunlara ilaveten, Washington, değişen dünya şartlarına göre NATO ittifakına kazandırılacak yeni yapılanmada “radikal İslami terörle” mücadelede Türkiye”nin yeni sorumluluklar üstlenebileceği düşüncesindedir. Bush yönetiminin tutum değiştirmesinin bir nedeni de, Türk-Amerikan ilişkilerinin son zamanlarda dibe vurması ile Türkiye”deki Amerika imajının son derece kötüleşmesinden rahatsız olması ve bu durumun ABD ulusal çıkarlarına zarar vereceğinin geç de olsa bilincine varmasıdır. 16 Aralık 2007″de PKK”ya karşı Türk Hava Kuvvetleri”nin(THK) operasyonları başlayınca bazı önde gelen köşe yazarları “Türkiye”nin önemini yeniden değerlendiren ABD, Kuzey Irak Kürtlerini karşısına alma riskini göze almış ve tercihini Türkiye”den yana yapmıştır” dediler… Oysa, bu doğru değil. ABD muhakkak ki, belirtmiş olduğum bölgesel güç denklemine ilişkin yeni düzenlemede Türkiye için öngördüğü rol nedeniyle ülkemizi kaybetmek istemez, ama orta ve uzun vadeli hesaplarında önemli bir yeri olan ve Irak”taki son derece hassas iç dengelerin muhafazasında şu anda kritik bir değeri bulunan kuzey Irak Kürtlerinin çıkarlarını da gözardı etmeyi de kesinlikle düşünmez.

ABD, PKK”nın bir çırpıda, bir ölçüde budanmasına karar verebilir ama, kendisi için stratejik önemde gördüğü kuzey Iraklı Kürt liderleri küstürmeyi istemez.

-5 Kasım 2007″de Washington”da yapılan Bush-Erdoğan görüşmesi Türk kamuoyu tarafından Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığı ve Amerika”nın desteğiyle ülkemizin PKK kurtulacağı şeklinde algılandı. Oysa sizin ifadeleriniz, PKK”ya karşı ortak mücadelede ABD”nin samimiyetinden kuşku duyduğunuzu yansıtıyor. Bu neden ileri geliyor?

Sözünü ettiğiniz Bush-Erdoğan görüşmesinin ardından Beyaz Saray”da bir basın toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda Başkan Bush”un, PKK”yı ortak düşman ilan etmesi ve Türkiye”ye istihbarat sağlanması suretiyle kuzey Irak”taki terör unsurlarıyla mücadelesinde destek verileceğini açıklamasının oluşturduğu tablo fevkalade etkileyiciydi. Bir Türk vatandaşı olarak ben TV”den bu basın toplantısını izlerken Başbakan Erdoğan”ın bu başarısından mutluluk duydum ve Başkan Bush”un açıklamasını ciddiye alarak, ABD”nin desteğiyle Türkiye”nin terör belasından kurtulacağı umuduna kapıldım. Oysa, kısa sürede ortaya çıkan gerçekler şaşırtıcı ve düş kırıklığı yaratıcı oldu. Çünkü, Washington”da sağlanan mutabakatın Türkiye”nin ulusal çıkarları açısından son derece tehlikeli olan şu üç unsuru içerdiği tartışılmaz şekilde ortaya çıktı:
1) Zannedilenin aksine, mutabakat, PKK”nın kuzey Irak”taki mevcudiyetinin tümüyle tasfiye edilmesini öngörmüyordu.
(2) Amerika, PKK”ya karşı mücadelede Türkiye ile işbirliği yapmayı ve bu amaçla istihbarat vermeyi kabul ediyor ama, sözkonusu işbirliği hiçbir şekilde TSK”ne bu bölgedeki PKK unsurlarına karşı askeri ihtiyaçlara göre ve kendi inisiyatifiyle operasyon yapma imkânını vermiyordu.
(3) TSK”nin Kuzey Irak”ta sınırlı askeri operasyonlar yapması karşılığında Bush yönetimi AKP hükümetine iki ayaklı bir siyasi proje dayatmıştır. Bu projenin birinci ayağı gereğince, Türkiye, Kürt/PKK sorununu siyasi yöntemlerle çözmeyi ve bu amaçla başlatılacak sürecin bir noktasında tabiri caizse “ehilleştirilmiş” bir PKK ile müzakereye oturmayı kabul etmektedir. Bu bağlamda, ABD Türkiye ile PKK”nın masaya oturmasını sağlayacak zemini ve şartları oluşturacaktır. İkinci ayak ise, Türkiye”nin, Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani”yi resmi muhatap olarak kabul etmesini ve PKK”yı terör örgütü olarak ilan edecek olan Kürt yönetimiyle sıcak ilişkiler geliştirmesini öngörmektedir. Bu çerçevede kurulacak üçlü işbirliği mekanizmasıyla – ki bu Barzani”nin başında olduğu bölgesel Kürt yönetiminden, Irak ve Türkiye”den oluşacaktır – PKK terörüyle mücadele edilecek ve Türkiye-Irak sınır güvenliği sağlanacaktır. Bu şekilde, Ankara, PKK terörü ile mücadelede, ABD ve Talabani tarafından kendisine adres olarak gösterilen Barzani yerel yönetimini kabul edecektir. Bir bütün oluşturan bu siyasi proje Washington”da Türkiye”ye dayatılmış ve Başbakan Erdoğan bunu kabul etmiştir.

-Ancak, basında “sınır ötesi operasyon karşılığında ABD”ye ne verildiğinin” sorgulanması üzerine Başbakan Erdoğan şunları söyledi: “Bu değerlendirmeler hiç şık değil, çok çirkin, çok alçakça Türkiye Başbakanı böyle bir işbirliğine gidecek kadar şerefsiz değildir…” Kuşkusu olsa Başbakan bu kadar kesin konuşur mu?

Ben de başlangıçta böyle düşündüm ve bu konu TBMM”de görüşüldüğü zaman “Türkiye Başbakanı”nın şerefi üzerine verdiği bu teminat Cebelüttarık kayası kadar sağlamdır ve konuya ilişkin tartışmanın bıçak gibi kesilmesi için yeterlidir” dedim. Ne var ki, Amerikan Savunma Bakanı ile iki üst düzey ABD”li komutanın yaptıkları resmi açıklamalar, Başbakan”ın söylediklerini tekzip etti ve bu konuyu yeniden Türkiye”nin gündemine taşıdı. Nitekim, ABD Savunma Bakanı Robert Gates, 5 Mart”ta Pentagon”da yapılan bir basın toplantısında PKK”nın azılı olmayan unsurlarıyla Türkiye arasında söz konusu müzakerenin gerçekleştirilebileceğini söyledi. Aynı gün, Merkezi Kuvvetler Komutanı Oramiral Fallen, ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komisyonu”nda yaptığı bir açıklamada, Amerikalı yetkililerin Türkiye ile PKK”yı müzakere noktasına çekmek amacıyla yoğun çaba sarfettiklerini ve iki tarafı da böyle bir diyaloga teşvik ettiklerini vurguladı. Dahası var. Irak”taki Amerikan askeri güçler komutanı Orgeneral Petraeus”un yerine atanan Korgeneral Odierno da 4 Mart tarihinde Pentagon”daki basın toplantısında şunları söyledi: “Türkiye”ye kara harekâtı (Güneş harekâtını kastediyor) yapma iznini verdik. Çünkü bu şekilde PKK üzerinde baskıyı artırarak Türk tarafı ile diyalog şartlarını yaratmayı öngörüyoruz”. Belirttiğim bu hususların hepsi belgeli ve kayıtlı… Şimdi bu durumda, biri bakan olan bu üç şahsiyetin, sırf Türk Başbakanını müşkül duruma düşürmek için yalan söylediğini kim iddia edebilir?. Bu noktada Sayın Başbakan için bir mecburiyet doğuyor. Hem Washington mutabakatı çerçevesinde üstlendiği tüm yükümlülükleri Türk kamuoyuna açıklamalı, hem de ABD Savunma Bakanı ile iki ABD”li komutanın ısrarla neden Türkiye ile PKK”yı müzakereye oturtmak için çalışıyoruz demiş olmalarının izahını yapmalıdır.

Washington”da sağlanan mutabakatın, adım adım üniter yapısı çökmüş ve bölünme sürecine girmiş bir Türkiye yaratacağını görmemek için bakar kör olmak lazım…

-Nisan ayı Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra yayınlanan bildiride, Irak”a ilişkin bölümde “Türkiye”nin tüm Iraklı grup ve oluşumlarla istişarelerini sürdürmesinin yararlı olacağı mütalaa edilmiştir” deniliyor. Bu ifadeye dayanarak, Türkiye, Irak”ın kuzeyindeki yönetime ilişkin politika değişikliğine mi gidiyor?

Evet… Gerçekte bu bildiri ile biraz önce izah etmiş olduğum AKP hükümetine ABD tarafından dayatılmış olan siyasi projenin ikinci ayağının uygulanmasına geçiliyor. Esasen bu bildirinin açıklanmasından hemen sonra Türkiye”nin Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik ve Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davudoğlu Irak”a giderek yerel Kürt Yönetiminin “Başbakanı” Neçirvan Barzani ile resmi görüşmeleri başlattılar. Burada bir parantez açarak, yerel yönetimin nasıl bir “başbakanı” olabileceği saçmalığını anlayamadığımı söylemeliyim. Tahminimce, bu temas sırasında taraflar görüşmelerin daha “üst düzeyde” devamı – yani Mesut Barzani”yle Türk makamları arasındaki resmi temasın yapılabilmesi – için uygun zeminin nasıl hazırlanacağı üzerinde durdular. Anlaşılan, Türk tarafı bu “üst düzey” temasın gerçekleşebilmesi için Mesut Barzani”nin PKK”yı bir terör örgütü olarak ilan etmesini şart koşuyor. Bu konularda ABD”nin de baskılarına maruz kalmasına rağmen Mesut Barzani direniyor. Washington”un gözünde tam dokunulmazlığa sahip Barzani… Bu nedenle direnme gücünü kendinde buluyor. Bu arada Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Barzani”yi harekete geçirmek için “Kürt yönetimi PKK ile arasında koyacağı mesafe oranında Türkiye ile diyalog kurabilir” yolundaki klişeleşmiş sözlerini tekrarlayıp duruyor.

Anlaşılan, Barzani PKK”yı terörist ilân ederse, bunu “Erbil”de bir Türkiye başkonsolosluğu açılması izleyecek ve böylece, AKP iktidarının yardımıyla Mesut Barzani”nin “aşiret” reisliğinden “devlet adamlığına” terfi süreci resmen başlamış olacak.”

-MGK”nun kararının yanlışlığını vurguluyorsunuz… Oysa, medya resmi bir diyalog için durumun olgunlaştığı kanısında ve kararı olumlu karşıladı.

İki büyük hata yapılıyor. Birincisi, “Barzani yönetimiyle ilişkilerde PKK ipoteğini kaldırma zamanı geldi” diyen safdiller MGK kararını alkışlıyorlar. Oysa, Barzani, PKK”nın kuzey Irak”taki varlığını ortadan kaldırmak için küçük parmağını bile oynatmadı ve teröre karşı Türkiye ile operasyonel bir işbirliğine yanaşmıyor… Bu bakımdan, PKK liderlerini teslim etmeyen ve örgüte karşı Türkiye ile birlikte filli ve topyekùn bir mücadeleye girmeyen bir Barzani”yi resmi muhatap almak büyük bir hatadır. Fakat burada en tehlikeli gelişme, ayrıntılarını biraz önce izah ettiğim ve bir bütün oluşturan siyasi projeden kaynaklanıyor. Bu projenin ikinci ayağı gereğince PKK terörü ile mücadele ve sınır güvenliği için kurulacak mekanizma çerçevesinde, Türkiye”nin Barzani yerel yönetimiyle işbirliğinde bulunması öngörülüyor. Bunun anlamı da, Türkiye”nin kendi eliyle terörü güçlendirmesi demektir.

-Peki ama, TSK”nin de temsil edildiği MGK bu sakıncalı durumu neden göremiyor?

MGK”nun tutumundan, Türkiye”nin karşılaştığı tehdide ve bunun boyutlarına sağlıklı bir ortak teşhis koyamadığı anlaşılıyor. Çünkü böyle ortak bir teşhis koyabilse, herhalde ABD”nin dayattığı siyasi projeyi destekler şekilde hareket etmezlerdi. Bu projeyi kabul etmekle AKP iktidarı, “Türkiye”nin Kürt sorunu” ile PKK sorununa bulunacak çözümlerin ABD”nin Ortadoğu stratejisi çerçevesinde saptanması ve evrilmesi sürecine kendini angaje etmiş olmaktadır. Oysa Irak”tan çekilme sürecinde ABD”nin bu sorunlara ilişkin çözümleri kendi ulusal çıkarları doğrultusunda şekillendirmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Ayrıca, sözkonusu siyasi proje, Kürt sorunu ile PKK”ya çözüm sürecine orta ve uzun vadeli çıkarları Türkiye”ninkilerle çatışan Barzani yerel yönetimin de müdahil olmasına imkân vermektedir. Bunun akla durgunluk verecek boyutta bir hata olduğu tartışma götürmez. MGK”nın asker üyelerinin bu hataya ortak olmalarını anlayabilmiş değilim.

-ABD”nin Barzani”ye bir tür “dokunulmazlık” sağladığını söylediniz. Bu neden ileri geliyor?

Amerika”nın Irak”a müdahalesinin askeri ve siyasi açılardan tam bir fiyaskoya dönüştüğü artık açık ve seçik görülüyor. Bush yönetiminin izlediği politikalar ülkedeki mezhepsel ve etnik fay hatlarını derinleştirmiş ve geri döndürülemez bir parçalanma sürecini başlatmıştır. Önümüzdeki Kasım ayında seçilecek yeni ABD başkanı şu sıralarda yapılan anketlerin sonuçlarına ve Amerikan medyasının tahmin ve beklentilerine uygun olarak Demokrat Parti”nin adaylarından biri olursa, Demokrat Parti seçim kampanyasını Irak”tan askerlerin süratle çekilmesi üzerine bina etmiş olduğu için, ister istemez Irak”taki ABD birliklerinin azaltılması bir takvim gereğince uygulanacak ve bunun sonucunda Irak”ın çözülüp dağılması ivme kazanacaktır. Bu durumda, ABD”nin, güneydeki kuvvetlerinin bir bölümü ile üslerini kuzeye kaydırmayı ve Kürt bölgesine yerleşmeyi öngördüğü anlaşılıyor. Bu bölge petrol üzerine oturmuştur ve ABD için hem Irak”ın güney bölgelerinde sağladığı petrol imtiyazlarını koruyabileceği, hem de tüm Ortadoğu petrol bölgesini denetim altına alabileceği bir konuma sahiptir. Kürt bölgesi, ayni zamanda Amerika için gücünü her istikamete yansıtabileceği bir stratejik platform oluşturacaktır. Washington”un, Barzani”ye bir tür dokunulmazlık tanıyarak uzun yıllar PKK”yı barındırmasına, silahlandırmasına ve Türkiye”ye karşı kanlı eylemler yapmasına göz yummasının altında bu hesap yatıyor. Irak”ın parçalanması gündeme geldiğinde de ABD”nin de desteğiyle Kürt bölgesi bağımsızlığını ilan edecektir.

-Bağımsız Kürt devletinin kurulmasının Washington”da Türkiye”ye dayatılan “siyasi proje” ile bağlantısını izah edebilir misiniz?

ABD küresel bir güç olarak bir ülkenin sorununa müdahale etmek imkanını bulunca, bu soruna getireceği çözümün daima kendine bölgesel kontrol imkanı sağlamasına ve küresel çıkarlarıyla da uyum halinde olmasına önem verir.

Başbakan Erdoğan”a Washington”da dayatılan iki ayaklı “siyasi proje”, esasında Kuzey Irak”ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını öngören senaryonun bir parçasıdır.

Bölgede bağımsız bir Kürt devleti, özellikle Türkiye için ayrılıkçı etnik Kürt milliyetçiliği açısından tehdit oluşturacaktır.

-Ülkemizin karşılaştığı tehdidin boyutlarını çarpıcı biçimde izah ettiniz. Peki, bu tehditle mücadele için Türkiye ne yapmalıdır?

Karşılaştığımız bu vahim durum, Türkiye”nin terörle mücadelede, ulusal bir strateji ve ulusal bir eylem planı belirlememiş olmasından kaynaklanıyor. Kendi yaşamsal sorunumuzu başkalarının niyet ve iradesine teslim etmenin sonucu budur. Başka mutfaklarda pişen yemeği Türkiye”nin hazmetmesi mümkün değildir. Türkiye”yi bu terör belasından kurtarmak ve kaynaklarımızı toplumun, huzur, refah ve güvenliği için kullanmak ülkemizi yönetenlerin öncelikli görevidir. Ancak bunun yolu ulusal bir stratejinin ortaya çıkarılmasından geçer. Bu strateji, askeri operasyonlara yer vermenin yanında, ekonomik, sosyal ve hukuksal alanları da kapsamalıdır. Bu bakımdan, Türkiye”nin üniter devlet yapısı ile ulusal ve toprak bütünlüğünü korumaya ahdetmiş olan siyasi partiler bir araya gelerek bir “strateji platformu” oluşturmalı ve sözünü ettiğim terörle mücadele stratejisini oluşturmalıdırlar. Oluşturulacak stratejinin gerektirdiği sorumlulukların boyutu AKP iktidarı tarafından tek başına taşınamayacak kadar ağırdır. Türkiye”nin büyük talihsizliği ise, halen cebelleşmekte olduğu iç politika sorunlarının böyle bir platformun oluşturulmasını son derece zor, hatta imkânsız hale getirmiş olmasından kaynaklanıyor.

-Bir de İran sorunu var. ABD Başkanı Bush Kasım ayında görevi bırakıyor. Bush”un görev süresi dolmadan önce İran”a yönelik bir askeri yaptırımda bulunacağı yönünde çok sayıda senaryo söz konusu. Sizce bu senaryoların gerçeklik payı var mı?

ABD”nin İran politikası, ABD”nin Büyük Stratejisi”nin bir parçasıdır. Nedir bu Büyük Strateji? Büyük Strateji, Amerika”nın bölgedeki enerji kaynaklarının kontrolünde tekele sahip olmasını sağlamaya yönelik tüm politikaları ve önlemleri içerir. Büyük Strateji”ye göre, ABD Körfez bölgesinde enerji alanına ilişkin çıkarları açısından tek başına hareket etme serbestisine her zaman sahip olabilmeli ve bu serbestiyi sınırlayıcı veya engelleyici başka hiçbir gücün oluşmasına izin vermemelidir. Diğer bir deyişle, bu bölgede ABD”den başka bir devlet dengeleri değiştirecek güce erişememelidir. Bu yaklaşım, Washington”un İran-Irak Savaşı sırasında ilan etmiş olduğu Carter Doktrini ile artık Amerika”nın geleneksel politikası olmuştur. Başkan Carter Şubat 1980″de ilan etmiş olduğu Carter Doktrini ile, Basra Körfezi bölgesinde bir gücün kontrol sağlaması girişiminin Amerika”nın yaşamsal çıkarlarına saldırı anlamına geldiğini ve Amerika”nın böyle bir saldırıyı, askeri güç de dahil olmak üzere, her türlü gerekli imkanla püskürteceğini açıklamıştı. Fakat 2003 Mart ayında Amerika”nın Irak”a başarısız müdahalesi sonucunda, Körfez bölgesinde denge bozulmuş ve bunun sonucunda İran Ortadoğu”da hegemonya kurmaya aday ve ABD”ye meydan okuyabilecek bir güç olma yolunda çok ciddi mesafe kaydetmiştir. Bu gelişme Amerika açısından kabul edilemez bir tehdit yaratmıştır.

Bugün İran”ın yarattığı tehdit ABD açısından Irak”taki durumdan çok daha acil ve önemlidir.

ABD”nin İran”ı havadan vurmak istemesi esas itibariyle bu durumdan ileri gelmektedir. Gerçekte, İran”ın nükleer silah üretmesi sadece bir bahanedir. ABD nükleer silah ürettiği bahanesiyle İran”ı vurursa, bunun amacı sadece nükleer tesisleri imha etmek olmayacaktır. İran”ın hava kuvvetleri, tank ve zırhlı birlikleri, tüm füze sistemleri ve rampaları, donanması ve bazı önemli ekonomik tesisleri mahvedilecektir. Böylece İran 10-15 yıl için kötürüm hale getirilecek ve Körfez bölgesinde ABD”ye meydan okuyabilecek bir güç olmaktan çıkarılacaktır.

-Yani Bush yönetimi önümüzdeki aylarda İran”ı havadan vuracak.

Tarih, küresel üstünlük kazanan bir devletin fanatik bir dürtüyle var gücüyle bu konumunu korumaya çalıştığını gösteriyor. ABD”nin global stratejisinin şu dört temel hedefi vardır: Birincisi, 21. asırda dünyadaki tek süper güç konumunu korumak ve kendisiyle rekabet edebilecek güçte herhangi bir devletin veya bir ittifakın ortaya çıkmasını önlemektir. İkincisi, bu amaçla ABD merkezli bir dünya düzeni kurmak ve çıkarlarına yarayacak bir küresel jeostratejik ve jeopolitik yapılanmayı ortaya çıkarmaktır. Üçüncüsü, bu yapılanma bağlamında dünya enerji kaynaklarının büyük bölümünün bulunduğu Körfez ve Hazar bölgeleri ile bu kaynakların Batı”ya ulaşım yolları üzerinde kontrol ve hakimiyet sağlamaktır. Dördüncüsü ise, ABD, bu yapılanmayı, dünya güç dengesindeki konumunun en etkili olduğu dönemde gerçekleştirmek istemektedir. Daha açık bir ifadeyle, Washington, oluşturacağı tekelci düzeni, Çin, Rusya ve Hindistan”ın gelişip güçlenerek kendisine karşı koyabilecekleri bir ağırlık ve konum kazanmalarından önce gerçekleştirmeyi öngörüyor. Bu perspektiften bakınca, Washington için kontrolü yaşamsal önemde olan Körfez bölgesinde giderek güçlenen ve bölgesel bir hegemon güce dönüşen İran”ın Asya”nın sözkonusu büyük devletleriyle stratejik bir ittifak içine girmesi ABD”nin bölgeden dışlanmasına yol açabilir. Soruna bu perspektiften bakan Beyaz Saray, İran”ı vurma konusunda şöyle bir yaklaşım açıklıyor: (1) Nükleer silaha sahip bir İran her türlü çılgınlığı yapabilir. (2) Evet, İran”ı vurmanın riskleri yüksek ve bedeli ağırdır. (3) Fakat şimdi bu konuda bir şey yapmazsak, birkaç yıl sonra çok daha riskli bir durumla karşılaşacağız ve ödeyeceğimiz bedel çok daha ağır olacaktır. Bu mantığın kamuoyunu etkilediği anlaşılıyor. Zira, Amerikan halkının bu konuda nabzını tutmak amacıyla yapılan anketler halkın % 50″sinden fazlasının İran”ın vurulmasından yana olduğunu göstermişti. Bu ortam, ünlü gazeteci Seymour Hirsh”ün, Başkan Bush”un önümüzdeki Kasım ayında yapılacak başkanlık seçiminden kısa süre önce – muhtemelen 2008″in yaz aylarında – İran”a karşı bu ülkenin nükleer tesislerini ve askeri gücünü imhasını öngören şiddetli bir hava operasyonuna başvuracağına ilişkin tahminlerinin yeniden gündeme gelmesine yol açtı. İlginç olan, Irak”a yönelik Amerikan politikası konusunda farklı mesajlar veren başkan adayları Clinton, Obama ve McCain”in, iş İran”a gelince aynı paralelde konuşmaları ve gerekirse İran”a askeri müdahalede bulunacaklarını söylemeleridir.

-ABD, ifade ettiğiniz İran politikasına ilişkin somut adımlar atıyor mu?

Başkan Bush İran”ı dünya için en büyük tehdidi oluşturmakla suçlayan açıklamalar yaparak gerginliği tırmandırıyor. Washington, İran”a karşı bu devletin terörizmin bir numaralı müttefiki olduğu ve teröre destekte dünya liderliğini yaptığı yolunda yoğun bir propaganda kampanyası yürütüyor. Başkan yardımcısı Cheney İran”a karşı cephe oluşturmak ve askeri önlemler konusunda nabız tutmak amacıyla bölge ülkelerini ziyaret ediyor. Körfez”e ikinci bir uçak gemisi ve görev gücü gönderiliyor. İran”ın, bölgedeki istikrarsızlığın başta gelen sorumlusu olduğunu söyleyen ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, bu devletin, Irak”ta, Filistin”de, Lübnan”da ve Afganistan”da terörü desteklemekle, bu suretle barış ve istikrarı tehdit etmekle ve bu hususlara ilaveten Filistin”de Hamas örgütünü taşeron savaşçısı olarak kullanmakla suçluyor.

Washington, İran”ı vurduğu takdirde, Tahran”ın kışkırtmasıyla Irak”ta ABD kuvvetlerine karşı ayaklanacak Şiilere ve Şii milislere karşı kullanmak amacıyla Iraklı Sünnilerden oluşan 60 bin kişilik bir kuvvet oluşturuyor.

İran”a askeri operasyona karşı tutum alan Merkezi Kuvvetler Komutanı Oramiral Fallen istifa ettirilip yerine Washinton”daki şahin kesimin beğendiği Irak Kuvvetleri Komutanı Petraeus getiriliyor. Bu hususlara ilaveten, Bush yönetimi, İran”ın Irak Şiileri üzerindeki nüfuzunun bu ülkeyi istikrarsızlaştıran unsurların başında geldiğini ve Hamas”a İran desteğini kesmeden Filistin”de barış yolunda mesafe almanın mümkün olmayacağını ilan ediyor.

-İsrail”in, 41 yıl önce işgal ettiği Golan Tepeleri”ni Suriye”ye geri vermeye hazır olduğunu açıklamasının ardından Türkiye”nin, bu iki ülke arasında üstlendiği arabuluculuğu nasıl değerlendiriyorsunuz? Tarafların birbirleriyle görüşmeye yatkın olmalarının altında hangi hesaplar var?

Washington”un baskısı altında bunalan ve ABD”nin İran”a karşı bir askeri harekâtta bulunması halinde bundan Suriye”nin de nasibini alacağını düşünen Beşar Esad”ın bu öneriye cankurtaran simidi gibi sarıldığı anlaşılıyor. Yani, Esad, Başkan Bush”un Beyaz Saray”da kalacağı ve İran”ı vurma olasılığını yüksek olduğu önümüzdeki beş ayı kazasız belasız geçirmek istiyor. Tabi bunun yanında halen İran”la ittifak yaparak tüm yumurtalarını bir sepete koymuş olmaktan da büyük rahatsızlık duyuyor. Çünkü bu durum Suriye”yi seçeneksiz bırakıyor ve İran”ın ve Ahmedülnecat”ın politikasının esiri yapıyor. İsrail”i de Suriye ile flört yapmaya iten faktörler var. Şu anda, İsrail üç cepheden kendini İran”ın kuşatması altında hissediyor. Bunlardan birincisini, İran”ın Lübnan”daki uzantısı olan Hizbullah cephesi, ikincisini, İran”ın kuvvetle desteklediği Hamas”ın bulunduğu Gaza cephesi, üçüncüsünü de Suriye cephesi oluşturuyor. İsrail”i endişelendiren, ABD”nin İran”ı vurması halinde, Tahran”ın da buna mukabele ederek, bu üç cepheden saldırıya geçmesi… İsrail, Suriye”yi devre dışı bırakarak bu kuşatılmışlıktan kurtulmak istiyor. Görüleceği üzere, İsrail”le Suriye”nin birbirleriyle görüşmeye yatkın olmalarının altında bu hesaplar yatıyor.

-Suriye”nin vaktiyle Mısır”ın yaptığı gibi “Batı kampına” kayması olasılığı var mı? Bunun jeopolitik sonuçları ne olur?

ABD ile İsrail”in şu sırada gerçekleştirmek istedikleri ortak bir siyasi hedef var. Bu da İran”la Suriye arasındaki bağın koparılması, bu iki ülke arasındaki stratejik ittifakın çözülmesi… Çünkü bu hedef gerçekleştirilir ve Suriye”nin aynen vaktiyle Mısır”ın yaptığı gibi “Batı”nın yanında yer alması sağlanırsa, bu gelişmenin İran”ın kuşatılması ve bölgedeki ağırlığının zayıflatılması açısından son derece önemli sonuçları olacak… Böyle bir durumda Suriye, Lübnan”daki Hizbullah”la ilişkilerini kesecek. Bunun sonucu olarak Şam sadece Lübnan”daki kozlarını kaybetmekle kalmayacak aynı zamanda İran kaynaklı silah ve lojistik malzemenin Suriye üzerinden Hizbullah”a akışı son bulacak. Buna ilaveten, Suriye, Hamas”a da siyasi ve maddi yardımlarını kesecek ve Hamas”ın izole edilmesine ciddi katkıda bulunmuş olacak. Golan”ın iadesi karşılığında İsrail”in Suriye”den asgari beklentileri bunlar… Beşar Esad bunları verebilir mi? Suriye”nin iç dengeleri, İran, Hizbullah ve Hamas”la bağlarını koparan ve “Batı kampına” geçen bir Esad rejiminin ayakta kalmasına müsaade eder mi? Bunları göreceğiz. İsrail için sorun Golan Tepeleri”nin iadesinde düğümleniyor. Bu noktada çarpıcı bir açıklama yapacağım. Artık, zannedildiği gibi Golan Tepeleri”nin İsrail için önemi güvenlik faktöründen kaynaklanmıyor. Eskiden İsrail, güneyde Mısır”dan kaynaklanan askeri tehdide ilaveten, kuzeyde de Suriye”den gelen bir tehditle karşı karşıyaydı. Bu durumda iki cephede savaşmak durumunda olan İsrail için Golan, kuzeyden gelen tehdidi etkisiz kılmak açısından önemliydi. Ancak, Mısır”ın artık İsrail”e karşı bir savaşta yer alması mümkün değil. Böyle olunca, Suriye tek başına İsrail için fazla ciddiye alınacak bir askeri tehdit oluşturmuyor, bu nedenle de Golan İsrail”in savunmasında eski önemini korumuyor. Yanıtımı şu iki noktayı vurgulayarak tamamlayayım. Birincisi, Suriye “Batı kampına” katılırsa, Filistin davası tamamıyla çöker. Yaşayabilir bağımsız bir Filistin devleti kurulması imkânsız hale gelir. İkincisi, İsrail”n, yanına ABD”yi almadan esas müzakerelere oturacağını zannetmiyorum. Washington”da ise birkaç ay içinde görevden ayrılacak etkisi azalmış bir yönetim var. Bu bakımdan İsrail, seçilecek yeni ABD başkanını ve yeni yönetimi beklemeyi tercih eder. Ama, Suriye”nin tutumunu, talep ve beklentilerini ölçüp değerlendirmek için ön görüşmelerin sürdürülmesinde yarar görür

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: