Müşterek Taarruz Uçağının Üretimi, Desteklenmesi

22 05 2008

23. Dönem 2. Yasama yılı 108. Birleşim 22/Mayıs /2008 Perşembe

“ Müşterek Taarruz Uçağının Üretimi, Desteklenmesi ve Sürekli İyileştirilmesine İlişkin Mutabakat Muhtırası ve Buna Dair Mali Yönetim Esasları Dokümanının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı” üzerinde CHP’nin görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum.

Onayınıza sunulan bu yasayla, Türk Hava Kuvvetleri’nin envanterinde bulunan ve 2010 yılından itibaren teknolojik ömürlerini dolduracak olan F-4 ve F-16 Blok30 uçaklarının yerlerine ikame edilecek olan Joint Strike Fighter veya F-35 diye adlandırılan uçakların tedariki öngörülmektedir.

Yüksek teknolojik özelliklere sahip olan bu uçak, Amerika’nın liderliğinde kurulan Müşterek Taarruz Uçağı Programı Ortaklığı çerçevesinde imal edilecektir. Bu ortaklığa halen, ABD’ye ilaveten İngiltere, Avustralya, Kanada, Danimarka, İtalya, Hollanda, Norveç ve Türkiye katılmış bulunmaktadırlar.

250 milyar dolarlık bütçesiyle dünyanın en büyük savunma sanayi projesi olan bu proje bağlamında 2443’ünü ABD’nin alacağı 3173 F-35 uçağı üretilecektir.

21. asrın teknoloji harikası olarak nitelen F-35’lerden, Türkiye’nin 100 adet satın alması ve bu amaçla 10 milyar 700 milyon dolar ödemesi planlanmaktadır.

Türkiye, bu projenin ilk aşaması olan Sistem Geliştirme ve Gösterim Evresi’ne 2002 yılında katılmış ve 40 milyar dolara ulaşan sistem geliştirme masrafları için 175 milyon dolar ödemiştir.

İkinci aşama olan Üretim, Destek ve Sürekli İyileştirme Evresi’ne katılmak amacıyla gerekli Mutabakat Muhtırası ve belgeler Türkiye namına 25 Ocak 2007 tarihinde imzalanmıştır. TBMM’ye sunulan kanun tasarısının kabul edilmesiyle Türkiye hukuken ortaklığın üretim aşamasına dahil olacaktır.

Bundan sonra da siparişler ve alım için anlaşma yapılmasına sıra gelecektir.

Uçakların yapımcısı olan Lockheed Martin şirketi seri imalata 2010 yılında geçecektir. Türkiye tarafından siparişin 2010 yılında yapılması planlanmış olup, ilk teslimatın 2014 yılında gerçekleştirilmesi bekleniyor.

Uluslararası uzman havacılık kuruluşları, beşinci nesil uçak olarak tanımladıkları F-35 ile savaş uçağı teknolojisinin zirve noktasına ulaştığı görüşünde birleşiyorlar. Tek motorlu olan F-35 hem avcı hem de bombardıman uçağı görevlerini yapabiliyor… Ayrıca, görünmezlik teknolojisine sahip olması, bu uçağa büyük üstünlük sağlıyor.

Zira, hedefini çok uzak mesafeden görebilen F-35, görünmezlik teknolojisine sahip olması nedeniyle hasım uçak tarafından geç fark ediliyor. Bu durumda da, “first see, first kill” yani “ilk gören, ilk vurur” prensibi F-35 lehine işliyor.

F-35 uçağı füzelere karşı da gayet etkili bir şekilde korunabiliyor. Geniş kapasiteli yakıt tankıyla da F-35 önceki nesil savaş uçaklarından çok daha uzun süre havada kalabiliyor.

F-35 dışında Türkiye’ye başka uçak projesi teklifleri de yapılmıştır. Örneğin AB ülkelerinin projesi olarak da adlandırılan Eurofighter veya Typhoon bunlardan biridir.

İtalya, İngiltere, Almanya ve İspanya’nın ortak projesi olan Eurofighter’in

beşinci ortağı olması yolunda yoğun girişimlere hedef olmalarına rağmen Türk makamları, gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, Müşterek Savaş Uçağı projesine, yani F-35’e yönelik seçimlerini değiştirmemişlerdir.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndan edindiğim bilgilere göre, bu kararın alınmasına, Eurofighter’in operasyonel bakımdan yeterli görülmemesi, görünmezlik teknolojisine sahip olmaması, daha pahalı olması ve yerli sanayiye yeterli kazanım sağlayamaması gibi nedenler yol açmıştır.

Bu, bizi yerli sanayiye katkı konusuna getiriyor. F-35 projesi, başta TAİ olmak üzere, TEİ, Kale Kalıp, Mikes ve Alfa Havacılık gibi Türk şirketlerine 5,5 milyar dolarlık iş sağlamaktadır.

Belirttiğim bütün bu hususlar, F-35 projesinin olumlu bir şekilde değerlendirilmesini gerektiren nedenlerdir.

Türk silahlı kuvvetlerinin güçlü ve çağdaş olması ve teknolojinin sağladığı en etkili silahlarla donatılması, ülkemizin bulunduğu jeo-politik bölgenin ve karşılaştığı tehditlerin bir icabıdır.

Biz CHP olarak, Türkiye’nin bu konumunu tam bir gerçekçilikle değerlendiriyor ve ordumuzun değindiğim imkan ve kabiliyetlerini idame edebilmesi için gerekli kaynakların sağlanması zorunluluğunu müdrik bulunuyoruz.

Envanterinde bulunan silah sistemleri ve personelinin yüksek disiplin, eğitim ve yeteneği ile Türk Hava Kuvvetleri bölgesinde modern ve üstün bir caydırıcı güç niteliğine sahiptir.

Hava Kuvvetlerimizin bu üstün caydırıcı niteliğinin sürdürülebilmesi için çağın en yüksek teknolojisiyle üretilmiş uçaklarla donatılmasını ulusal çıkarlarımız ve bölge barış ve istikrarı açısından zorunlu görüyoruz. Konuşmamın bu görüşler ışığında yorumlanmasını özellikle rica ediyorum.

Yukarda verdiğim bilgiler ışığında değerlendirmemiz, F-35’lerin Türk Hava Kuvvetleri’ne kazandırılmasının, Türkiye’nin caydırıcı gücüne ciddi bir katkı sağlayacağı merkezindedir.

Ancak, Türkiye, bu uçakların etkin bir şekilde kullanımında çok ciddi bir sorunla karşı karşıya bulunuyor.

Sorun, ABD’nin uçaklara ilişkin yazılım kodlarını Türkiye’ye vermemesinden kaynaklanıyor. Sorunu açık olarak ortaya koyabilmek açısından yazılım kodlarının ne olduğu hakkında kısaca bilgi vereyim.

Savaş uçaklarını düşmanın radarlarına ve silahlarına karşı koruyan sistem, bu uçakların sahip oldukları elektronik karşı-önlem sistemleri veya elektronik harp sistemleridir. Yazılım kodları da, bu sistemlerin en önemli parçasını, tabir caizse beynini ve reflekslerini oluşturuyor. Uygun yazılım kodları ile donatılmadan, bir savaş uçağının, düşman füzelerini zamanında teşhis etmesi ve buna karşı anında önlem alması mümkün değildir.

Bu konuda somut bir örnek, İngiltere’nin Falkland savaşında karşılaştığı durumdur. Falkland savaşının başında, Arjantin tarafı, füzeleriyle İngiliz uçaklarını peş peşe düşürüyordu. İngilizler 34 uçak kaybettiler.

İngilizlerin uçak zayiatının nedeni şuydu. İngiliz avcı uçaklarının radar ikaz almaçları sadece Sovyet Bloku ülkelerinin füzelerini düşman olarak algılıyordu. İngiliz uçaklarının yazılım kodları da buna göre ayarlanmıştı. Arjantinlilerin elinde ise Batı’da imal edilmiş füzeler vardı. İngiliz uçaklarının elektronik harp sistemleri, yazılım kodları nedeniyle, Arjantin füzelerini dost olarak teşhis ediyor, bundan dolayı tedbir alamıyor ve vurulup düşüyordu.

Sayın milletvekilleri şunu zihninize silinmeyecek şekilde nakşedin:

Falkland savaşı başında İngiliz uçaklarının uçan birer tabuttan başka bir şey olmaması, bu uçakların misyonlarına uygun yazılım kodlarıyla donatılmamış olmalarından ileri gelmiştir.

Misyonlarına uygun yazılım kodlarıyla donatılmamış en modern uçaklar bile, ses sürati üzerinde uçan soba borularından başka bir şey değildir.

İşte sözünü ettiğin bu yazılım kodları nedeniyle, Türkiye, NATO müttefiki ABD ile dört kez çok ciddi sorunlar yaşamıştır. Dört kez, ABD, Türkiye’ye yazılım kodlarını vermemiştir.

Bu sorunlardan birincisi, 1986’da F-16’ların tedarik programı sırasında ortaya çıkmıştır. ABD standart yazılımın değiştirilmesine karşı çıkmış ve Türkiye’nin bu uçakların “dost-düşman tanıma sistemi” nde değişiklik yapmasını engellemiştir. Oysa, Türkiye’nin ulusal çıkarları bu değişimi gerektiriyordu. Zira, Ege’de siyasi gerilimin şiddetli olduğu dönemlerde, Türk uçakları sürekli olarak Yunan uçaklarını dost olarak algılıyor ve bu durum ciddi risklere yol açıyordu.

Ben görevlerim nedeniyle bu sorunu yakından izledim. Türk tarafı hep ABD’nin bu politikasını bir süre sonra değiştireceği hayaliyle yaşadı. Fakat, 1986’dan bu yana 22 yıl geçmiş olmasına rağmen, ABD politikasını değiştirmedi ve Türkiye de bu sorunu halledemedi.

Ancak şimdi, teknolojik ömürleri kısalmaya başlayan üçüncü nesil F-16’lara, Mikes firması tarafından “BAE Systems North America” lisansı ile Türkiye’nin operasyonel ihtiyaçlarına göre üretilen ve “milli sistem” denilen “Spews II Plus” elektronik harp sistemini monte etmek umutları doğmuştur.

Ama dikkat ediniz, bu umut hangi uçaklar için doğuyor? Üçüncü nesil kategorisindeki F-16’lar için…

Birazdan izah edeceğim… ABD, milli sistemin, 4. nesil uçak olan daha yüksek performanslı F-16 Blok50 uçaklarına monte edilmesine kesinlikle izin vermiyor. Yani, Sayın Savunma Bakanı’nın “milli yazılım sistemimizi gerçekleştirdik ve bunu ABD’den aldığımız yüksek performanslı uçakları monte edeceğiz” yolunda bir beyanı olursa, bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur.

İkinci olarak saldırı helikopteri ihalesinde de aynı sorunla karşılaşıldı. ABD şirketi Bell Textron helikopterlerin görev bilgisayarının yazılımının oraklaşa yapılmasına yanaşmadı. Bunun üzerine Türkiye Bell helikopterlerinin alınmasından vazgeçti.

Bu alandaki üçüncü sorun, Türkiye’nin Barış Kartalı Projesi olarak tanımlanan proje uyarınca Amerikan Boeing şirketinden aldığı dört “Havadan Erken Uyarı ve Kontrol Uçağı” (AWACS) nedeniyle çıkmıştır.

Bu uçakların görevi, 24 saat havada uçarak 320 kilometre çevredeki uçak ve gemileri izlemek, bunların düşman mı, dost mu olduklarını saptamak ve bu bilgileri harekat merkezine ulaştırmaktır. Çok pahalı olmaları nedeniyle her devlet bu uçakları satın alamıyor.

O kadar ki, bütün dünyada sadece 66 adet AWACS vardır. Nitekim, ABD 33 adet, NATO 17 adet, İngiltere 7 adet, Fransa 4 adet ve Suudi Arabistan da 5 adet AWACS uçağına sahiptirler.

Türkiye bu özel uçaklar için BOİNG’e sipariş vermiş ve dört uçak için 1,5 milyar dolar ödemiştir. Ulusal çıkarlarımız gerektiriyorsa ve etkin bir biçimde kullanabileceksek, helal olsun…

Ne var ki Pentagon, AWACS ‘ın tehdidi belirleyecek olan radar cihazının görevini tam olarak yapmasına imkan verecek bilgisayar işlem sistemini ve yazılım kodlarını Türkiye’ye verdirtmemiştir… Uçaklar da gerekli yazılımla donatılmayınca görevlerini eksiksiz yapacak duruma getirilememişlerdir. Bu ve diğer bazı nedenlerle , Türkiye satın almış olduğu bu uçakları bugüne kadar operasyonel hale getirememiştir. Uçakların Türkiye’ye teslimatı üç yıl gecikmiştir…

Son olarak da, kısa süre önce ABD’den aldığımız 30 adet F-16 Blok50 uçağının tedarikinde karşılaştığımız sorunları belirteyim.

Lockheed Martin firması imal ettiği bu uçakları Türkiye’ye standart elektronik harp sistemi ile teslim etmiş ve kaynak kodlarını vermemiştir. Savunma Sanayi Müsteşarlığı ise, Mikes tarafından Türkiye’nin operasyonel ihtiyaçlarına göre üretilen “Spews II Plus” elektronik harp sistemini uçağa monte etmek istemiştir.

Ancak, ABD bunu kabul etmemiştir. Yani sizin anlayacağınız, Türkiye ile ABD’nin stratejik ortak olduğu görüşünün mesnetsiz olduğu bir kere daha anlaşılmıştır.

Bu bağlamda belirtilmesi gereken bir husus da şudur. Bir savaş uçağında değişik savaş görevlerini ifa etmek için farklı yazılım kod grupları vardır.

Örneğin, uçağın üstünde, manevra ve kontrol için bir yazılım, uçağa monte edilmiş çeşitli silahların kontrolleri için farklı yazılımlar ve elektronik harp cihazı için ayrı bir yazılım vardır ve bunlar hem aralarında entegre edilmiştir, hem de uçağın donanım teknolojisi ve tasarımı ile iç içe girmiş durumdadırlar.

Bu bakımdan, bir uçaktaki standart yazılımı değiştirebilmek için uçağın tasarımcısı kadar bilgiye sahip olunması gerekiyor. Fakat tasarımcı bu bilgilerin tümünü, hele hele iç içe geçmiş ve şifrelenmiş yazılım kodlarını kesinlikle vermiyor.

Öte yandan, Türkiye’nin özel ve kamu kuruluşları, elektronik alanında ve bilgisayar yazılımı hususunda ileri bir düzeye gelmiş olsalar da, bu becerilerinden yararlanmak mümkün olmuyor, çünkü ABD standart sistemin değiştirilmesine müsaade etmiyor.

Bu ifadelerimin gerçekleri bire bir yansıttığı hususunda iddialıyım. Söylediklerimde herhangi bir teknik hata veya eksiklik varsa Sayın Savunma Bakanımızdan gerekli düzeltmeyi yapmalarını özellikle rica ediyorum.

Konuşmamın bu noktaya kadar olan kısmında,Türkiye’nin ABD’den tedarik ettiği uçakların yazılım kodlarını sağlamak hususunda karşılaştığı sorunları izah ettim ve bu sorunların maalesef aşılamadığını da vurguladım.

Şimdi ayni durumla, Ortak Taarruz Uçağı Projesi bağlamında, yani F-35 uçaklarının tedariki nedeniyle karşılaşmış bulunuyoruz. Lockheed-Martin firması, uçağın beyni olan yazılım kodlarını vermiyor. Tabii, bu konuda esas yetkili Pentagon… Lockheed Martin talimatını Pentagon’dan alıyor…

Bu sorunun ilk gündeme gelmesi, 23 Haziran 2006’da oldu. Basının bu hususta karşılaşılan müşkülatı dile getirmesi üzerine, Sayın Savunma Bakanımız bir açıklama yaparak yazılım kodlarının sağlanamadığını ve bu durumun ciddi bir sorun oluşturduğunu kabul etti, ancak bu nedenle projeden vazgeçilmesi halinde şimdiye kadar ödenen paranın (ki bu 175 milyon dolar) geri alınmasının ve üretim tamamlandığında F-35’leri satın almanın mümkün olmayacağının da altını çizdi.

Sayın Vecdi Gönül sözlerine devamla, her türlü çabayı sarf ederek bu sorunu çözeceğini ve Türk F-35’lerinin gerekli yazılımla donanacağını vaat etti ve böylelikle bu sorun bir süre için rafa kaldırıldı.

Sorunun tekrar gündeme gelmesi, önümüzdeki kanun tasarısının 2008 Nisan ayı başında TBMM Dışişleri Komisyonu’nda görüşülmesi sırasında oldu. Sayın Onur Öymen toplantıya katılan Sayın Savunma Bakanı’na , F-35 uçaklarının beynini oluşturan yazılım programlarının Türkiye’ye verilip verilmediğini sordu. Sayın Bakan’ın bu soruya verdiği yanıt iki yıl önce söylediğinden farklı değildi: “Elimizden geleni yapıyoruz. Almaya çalışacağız.”.

Yani, bu şekilde Savunma Bakanımızın, son iki yıldır elinden geleni yaptığı , fakat bir sonuç alamadığı da ortaya çıktı.

Biraz önce belirttim… Görev misyonuna uygun yazılım kodları olmayan bir savaş uçağı uçan bir soba borusundan farksızdır.

Bu durumda, nasıl oluyor da Savunma Bakanlığı, gerekli yazılım kodlarıyla donatılacağı garantisini sağlamadan, yaklaşık 11 milyar doları gözden çıkararak F-35 üretim projesi’ne katılıyor?

Şimdi bakınız…Denilebilir ki, bunlar Hava Kuvvetleri’nin envanterine muhakkak kazandırılması gereken çok üstün kabiliyetli uçaklar.

Denilebilir ki, ortak üretim projesine baştan iştirak edilmediği takdirde, uçakları tedarik fırsatı kaçırılacaktı… Denilebilir ki, yazılım kodları sorununu ilerde hallederiz diye düşündük ve bu umutla, risk alarak projeye katıldık…

Ancak, bu tür bir akıl yürütme karşılaştığımız durumda mümkün değil!.. Neden mümkün değil?

Çünkü, izah ettiğim F-16, Bell-Tekstron , AWACS ve nihayet F-16 Blok 50 deneyimlerinin düş kırıcı sonuçları ve bunlardan çıkardığımız dersler hafızlarımızda tazeliklerini muhafaza ediyor.

Bunlar olmasa, o zaman belki bu projeye hesaplı bir riski göze alarak girdik denilebilirdi…

Fakat saydığım bu dört olayda da, ABD’nin Türkiye’ye yaptığı muamele ortada iken, hala bu olanlardan hiçbir ders almamakta ısrar etmemiz ve aynı hatayı bir beşinci defa tekrarlamamızı, basiretli ve akılcı bir yaklaşım olarak nitelemek mümkün mü?

Eminim, Savunma Bakanımız, bu küsüye gelerek, Amerika’nın, diğer ortaklara da aynı şekilde muamele ettiğini söyleyecek… Bu geçerli bir mazeret değildir. Çünkü, bu işlerin nasıl yürütüldüğünü ben uzun tecrübem nedeniyle çok iyi biliyorum… Böyle durumlarda, her bir ortakla ayrı gizli mutabakatlar yapılır ve bu gelişmeden Türkiye haberdar olmaz.

Amerika yazılım kodlarını vermeyerek birbirini tamamlayan iki amaç gütmektedir. Bunlardan birincisi, Türkiye’nin milli stratejisine kısıtlamalar getirmeyi ve Amerika’nın bölgesel çıkarları için uygun olmayan strateji seçeneklerine Türkiye’nin başvurmasını önlemeyi hedeflemektedir.

İkincisi ise, Türkiye’nin bu silahları sadece Amerika’nın stratejisine uygun amaçlarla kullanabilmesini sağlamak ve bu amaçları aşan şekilde olarak kullanılmasını engellemektir.

Burada bir parantez açarak, yazar Alvin Tofler’in “Savaş ve Savaş Karşıtı” adlı kitabında belirtmiş olduğu bir noktaya değinelim. Toffler, kitabında, konuştuğu Amerikalı generallerin kendisine, “biz herhangi bir uçağı herhangi bir boylamı geçmesi halinde düşecek şekilde önceden ayarlayabiliriz” dediklerini anlatıyor.

Alvin Toffler’in mübalağa ettiğini sanmayınız… Uçakların içinde radar ikaz almaçları vardır. Bu cihaz uçağa yönelen bir füzeyi pilota haber verir ve ayni anda kendisi otomatik olarak yaklaşan füzeye karşı tedbirini alır.

Radar ikaz cihazını yapan yabancı firma yazılıma küçücük bir virüs koyabilir. O virüsü sadece kendisi bilir ve o virüsü de bulmak imkansız derecede güçtür.

Firma, ilerde, gerekli gördüğü bir zamanda bir sinyal göndererek virüsü aktif hale getirebilir ve bu şekilde uçaktaki ikaz cihazı çalışmaz hale gelir. İkaz cihazı işlemeyince de, gelen füzeyi algılamaz ve önleme tedbirini harekete geçirmez. Sonuçta uçak düşer.

Şimdi tekrar, F-35 üretim projesine dönelim. Görüleceği üzere, bu konuda Türkiye için en isabetli yolu seçmek için bir hayli geç kalmış durumdayız. Sayın Savunma Bakanı işlerin bu raddeye gelmesine imkan vermeyecekti. İki yıl önce sorun ortaya çıktığı zaman, ağırlığını koyacak ve yazılım donanımı hakkında garanti almadan, ileriye bir adım daha atmayacaktı.

Şu anda Türkiye bu projeye fazla angaje olmuş ve hareket serbestisini kaybetmiş durumda gözüküyor.

Ancak, Türkiye kendi stratejik misyonlarına uygun hale getirmek için yazılım kodlarını alamayacaksa ve bunun bir sonucu olarak elektronik harp sistemi ve teknolojinin sağladığı diğer donanımdan yeterli düzeyde yararlanamayacaksa ve bu durumda F-35’ler ses hızının üstünde bir süratle uçan soba borularına dönüşecekse, o zaman her şeye rağmen durumu yeniden değerlendirmekte yarar vardır.

Bu durumda bu yasa tasarısı hakkında CHP olarak biz durumumuzu açıklamadan önce Sayın Savunma Bakanımızın kürsüye gelerek şu iki soruyu yanıtlamasını rica ediyoruz:

1) Türkiye F-35 uçaklarının etkin bir şekilde kullanımı için kendi operasyonel ihtiyaçlarına uydurmak amacıyla, yazılım kodlarını elde edebilecek midir? Sayın Bakan bu hususu, Hükümet ve kendi adına garanti ediyor mu?

2) Türkiye operasyonel ihtiyaçlarını karşılayacak yazılım kodlarını elde edemeyecekse, o zaman F-35 uçaklarının etkinliği ne olacaktır?

Evet biz Sayın Bakan’dan bu iki soruya net ve kesin yanıtlar bekliyoruz.

Vereceği yanıtlara göre de oyumuzu belirleyeceğiz.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: