Soykirim İddiasi ve Dört Boyutlu Strateji

20 04 2008

Ermeni sorunu, günümüzde tarihsel, hukuksal, siyasal ve kamuoyu oluşturulması boyutları olan bir uluslararası ilişkiler sorunu niteliği kazanmıştır. Bu itibarla bu dört boyutu dikkate alan uzun vadeli bir stratejik plan ile bunu uygulayacak iç ve dış kurumsal yapının acilen ortaya çıkarılmasına ihtiyaç vardır.

Asılsız Ermeni soykırım suçlamasının bugün Türkiye’ye yönelik küresel bir tehdit boyutunu kazandığını ve Türkiye’nin dış politikasını sürekli baskı altında tuttuğunu görüyoruz. Birçok devlet bu iddiadan ülkemizin dış politikasını yönlendirmek, imajını karartmak ve ödünler elde etmek amacıyla yararlanıyor.

İddialarının belgesiz, kanıtsız, tutarsız ve asılsız olmasına rağmen, Ermenistan ve diyasporasının dünya kamuoyuna mağduriyetlerini inandırmaktaki başarıları, fanatik bir dürtüyle, örgütlü, planlı ve sistemli çalışmalarına dayanıyor. Kendini Türkiye’ye karşı topyekun bir savaş içinde gören ve tüm enerjisi ile varlığını bu savaş için seferber eden Ermeni tarafı; inanılmaz bir azimle, hükümetler, parlamentolar ve milletlerarası kuruluşlar nezdinde tezini kabul ettirmek amacıyla yoğun siyasi girişimlerde bulunarak; Batılı ülkelerin kütüphane raflarında yer alan çok sayıda yeni bilimsel yayınlar üreterek; Türkiye’yi ve Türkleri kötüleyen etkili sinema filmleri yaptırıp bunları vizyona sokarak; Avrupa ve Amerikan basınını etkileyen ve lehlerinde yorumlar yapılmasına yol açan uluslararası sempozyumlar düzenleyerek ve uluslararası alanda ses getiren lobicilik faaliyetleri yürüterek; uluslararası alanda esasen moral ve siyasi üstünlüğe sahip olan davasını her geçen gün daha da güçlendiriyor.

Türkiye’ye gelince, son yıllarda Ermeni soykırımı iddialarını çürütmeye yönelik faaliyetlerde bir atılım görüldüğü bir gerçektir. Türk Tarih Kurumu, ATASE, ASAM ve Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü gibi kuruluşlarımız bilimsel araştırmalar yapıyor, makaleler ve kitaplar yayımlıyorlar. Bazı üniversitelerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız sempozyumlar düzenliyorlar. Ancak, Türkiye’nin bu faaliyetleriyle Ermeni tarafının etkinliklerini mukayese ettiğimiz zaman çok acı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bu da Türkiye’nin bu mücadelede son derece yerel ve zayıf kaldığıdır. Türkiye, Ermeni cephesinin yürüttüğü bu muazzam faaliyetin oransal olarak çok küçük bir yüzdesini dahi gerçekleştiremiyor.

Yaratıcı ve bilinçli mücadele zorunlu

Bu nedenle Türkiye Ermeni propagandasına karşı koymada etkili olamıyor ve her gün zemin kaybediyor. Bu gidiş durdurulamadığı takdirde, Türkiye’nin davasını kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir gelişmenin, ülkemizin uluslararası konumu, dış politikası ve güvenliği açılarından yaratacağı büyük zararlar dikkate alınarak, Türkiye tarafından Ermeni iddialarını etkisiz hale getirecek etkili, yaratıcı ve bilinçli bir mücadele stratejisinin acilen oluşturulması ve uygulanması gerekiyor. Bu yazı bu gerçekleri Hükümetin ve aydınlarımızın dikkatine getirmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Ermeni tarafının, sürdürdüğü sistemli çalışmayla sürekli yeni mevziler kazandığına bir kere daha geçen yıl Ermeni soykırım tasarısının tartışıldığı ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu oturumunu izlerken tanık oldum. Bundan 20-25 yıl önce ABD’de Büyükelçi olarak görev yaptığım dönemde Ermeni iddialarını içeren tasarılar Temsilciler Meclisi’nde ele alındığı zaman, Türkiye’ye dost milletvekilleri tepki gösterir ve Ermeni iddialarının tarihsel açıdan mesnetsiz olduğunu belirtirlerdi. Geçen yıl katıldığım oturumda ise, bir tek milletvekili bile Türkiye’nin haklılığını dile getirmedi. Tasarıya karşı oy kullananlar, bu tutumlarını, tasarının kabulü halinde Türk Hükümetinin kamuoyunun baskısıyla Habur sınır kapısını ve İncirlik Üssü’nü ABD’nin Irak ve Afganistan’a yaptığı lojistik ikmal faaliyetlerine kapatmak zorunda kalacağı gerekçesine dayandırdılar. Sonuçta karar Dışişleri Komisyonu’nda kabul edildi, fakat ABD’nin Irak ve Afganistan’daki askeri harekatını risk altında bırakacağı endişesiyle nihai kabul için Temsilciler Meclisi genel kuruluna sevkedilmedi.

ABD Kongresi ve soykırım iddiası

Eğer ABD Temsilciler Meclisi, Ermeni iddialarını destekler nitelikte bir kararı alsaydı, bu, büyük bir olasılıkla diğer ülkeler içinde bir örnek oluşturacak ve birçok ülkenin parlamentosu çorap söküğü gibi peş peşe ayni doğrultuda kararlar alacaklardı. Bu durumda, Türkiye’yi soykırımla suçlayan kararlar almış bulunan (aralarında önde gelen Avrupa devletleri parlamentolarının da bulunduğu) 18 parlamentonun sayısı kısa sürede ikiye katlanabilecek ve bunun sonucu olarak soykırım iddiası “tarihsel açıdan kanıtlanmış bir olay” (historically established fact)) niteliğini kazanabilecekti. Bunun anlamı, artık bu noktadan sonra Ermeni iddialarını nakzetmenin olanaksız olacağıydı… Yani badel harab-ül Basra.

Endişe verici bir gelişme de AB çerçevesinde onay sürecinde olan yasal bir düzenlemeden kaynaklanıyor. Bu düzenleme, “soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenmiş suçları” inkâr edenlere bir ilâ üç yıl arasında hapis cezası öngörüyor ve bu konudaki karar yetkisini AB üyelerinin ulusal mahkemelerine veriyor. Bu yasal düzenleme kabul edildiği takdirde, İsviçre’deki Perinçek davasında olduğu gibi, AB ülkeleri mahkemelerinin Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan yasalar çıkarmaları mümkün olacak.

Strateji yokluğunun çıkardığı ağır fatura

Görüleceği üzere soykırıma dayalı iddia ve faaliyetler giderek Türkiye’yi kuşatıcı bir boyut kazanıyor. Bu hangi nedenlerden kaynaklanıyor? Haklı davamızı kaybetmenin eşiğine neden, nasıl geldik?

Mücadelede devamlı zemin kaybediyoruz, çünkü, Ermeni sorununun Ermeni terörüyle birlikte patlak verdiği tarihten bugüne kadar geçen 34 yıl boyunca, Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla mücadele için uzun vadeli bir perspektife dayanan bir stratejisi olmamıştır. Bugüne kadarki çalışmalar, soykırım kararları yabancı ülkeler parlamentolarına geldikçe bunların önlenmesi için bir süre yoğun bir çalışmaya girişilmesi, sonra da işin arkasının bırakılması şeklinde tecelli etmiştir. Saman alevi gibi yanıp sönen bu çalışma tarzının Türkiye’ye çıkardığı fatura ağır olmuştur. Türk hükümetlerinin hiçbiri bu 34 yıllık dönemde Ermeni propagandasıyla mücadeleyi planlı, öngörülü ve pro-aktif bir yaklaşımla yürütmemiş, bunun için gerekli organizasyon ve yapılanmayı oluşturmamıştır.

Kapsamlı bir stratejinin yokluğu nedeniyle, Türkiye’nin bir yayın politikası olmamıştır. Bu nedenle, Türkiye’de yapılan çalışmaların çoğunluğu yerel kalmış uluslararası alana intikal etmemiştir. Yazılan kitapların, İngilizce, Fransızca ve Almanca lisanlarında Avrupa ve Amerika’nın isim yapmış yayınevleri tarafından yayınlanması gereklidir. Zira, ancak, bu şekilde basılan kitaplar Amerika ve Avrupa’daki kütüphanelerin raflarında yer alabilmekte ve
akademisyenlerin ilgisini çekebilmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi ise, etkili elemanlarla
donatılacak ve uygun bütçe olanaklarından yararlandırılacak bir organizasyonun
oluşturulmasıyla sağlanabilir.

Koordinasyonsuzluk ve başıboşluk

Strateji yokluğunun olumsuz bir diğer sonucu da eğitim alanında olmuştur. Nitekim, Türkiye’nin, Türk tezlerini tarihi, siyasi ve hukuki açılardan savunan kitaplar yazacak akademisyenleri ve doktora öğrencilerini yetiştirecek eğitim politikası olmamıştır. Yine bu nedenle, yepyeni ve süratle gelişen bir hukuk dalı olan insanlığa karşı suçlar ve soykırım alanlarında hukukçular yetiştirilmemiştir. Halen bu alanda eserleri bulunan ve resmi makamlarımıza tam bir ehliyet ve güvenle danışmanlık yapacak, yol gösterecek hukukçumuz yok gibidir.

Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla mücadelede bir PR politikası da olmamıştır… Oysa yaşanan mücadele önemli ölçüde bir PR savaşıdır. Düşünün bir kere, Ermeni tarafı her yıl Amerika’da ve Avrupa’da en azından 8-10 uluslararası konferans ve sempozyum düzenlerken Türkiye üç yıldır bir uluslararası sempozyum dahi organize etmekten aciz kalmıştır.

Strateji ve bunu uygulayacak bir yapılanmanın yokluğunun bir diğer sakıncası, koordinasyonluk ve başıboşluk olmuştur. Halen bu konuyla iştigal eden devlet daireleri ve kurumlar, birbirleriyle çoğu zaman koordinasyonsuz bir şekilde çalışmakta, her biri kendine göre bir program uygulamaktadır. Bugüne kadar, yapılacak tarihi araştırmalar konusunda öncelikleri saptayan bir plan dahi yapılmamıştır. Bu nedenle hiçbir plana ve işbölümüne dayanmayan çalışmaların, Ermeni tarafının iddialarını çürütecek ve Türk tezine güç kazandıracak öncelikli alanlara yönlendirilmesi ve savunmamızı takviye edecek yeni argümanların zamanında yaratılması mümkün olmamıştır.

Dört boyutlu strateji

Ermeni meselesi, günümüzde, tarihsel, hukuksal, siyasal ve kamuoyu oluşturulması (public relations) boyutları olan devasa bir uluslararası ilişkiler sorunu niteliği kazanmıştır. Bu itibarla bu dört boyutu dikkate alan uzun vadeli bir stratejik plan ile bunu uygulayacak iç ve dış kurumsal yapının ortaya çıkarılmasına ihtiyaç vardır.

Dört boyutlu stratejinin oluşturulması ve bu stratejinin uygulanması için Türkiye, deneyimli ve yetişmiş insan kaynaklarına sahiptir. Bu itibarla bu hususta siyasi irade oluşursa uzun vadeli bir perspektif bağlamında etkili bir strateji oluşturulamaması için hiçbir neden yoktur. İç ve dış yapılanma için kayda değer bir kaynak tahsisi gerekecekse de, bunun Türkiye açından yatırım/ hasıla oranı gayet yüksek olacaktır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: