ABD’nin Politika Değişikliği!

29 02 2008

Cumhuriyet Gazetesi 29 Şubat 2008

ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrini kavrayabilmek için, değişen dünya güç dengelerinin ABD’yi nasıl etkilediğinin ve Washington’ın bu değişim ışığında geliştirdiği yeni stratejiler bağlamında Türkiye’ye nasıl bir rol biçtiğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Türk Hava Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki PKK hedeflerini vurması için Irak hava sahasını açan ve “gerçek zamanlı istihbarat” paylaşımını uygulamaya koyan Washington’ın, Türkiye’nin kara harekâtına da yeşil ışık yakması, bir süredir yoğun bakımda olan Türk-ABD ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığına işaret ediyor. Oysa,1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM tarafından reddedilmesi iki ülke ilişkilerinin ağır bir bunalıma girmesine ve ABD’nin Türkiye’ye yönelik olarak örtülü bir cezalandırma politikası uygulamasına yol açmıştı. Bu politika uyarınca Washington, Kuzey Iraklı Kürt liderlerin PKK’yi barındırıp silah ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamalarına ve Türkiye’ye yönelik eylemlerine destek vermelerine kayıtsız kalmıştı. ABD’nin bu tutumundan cesaretlenen Kürt liderler, Türkiye’ye karşı saldırgan davranışlar içine girdikleri gibi, bağımsız Kürdistan hayallerinin gerçekleştirilmesinde ve Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakında PKK’yi Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanabileceklerinin hesabını yapmaya başlamışlardı.
ABD’nin şimdi PKK’yle mücadelede Türkiye’nin yanında yer alması ve Kuzey Iraklı Kürt gruplar üzerinde hava ve kara harekâtlarına karşı nötr bir tutum takınmaları ve Türkiye’ye karşı saldırgan söylem ve davranışlardan vazgeçmeleri için baskı yapması, Washington’ın Türkiye’ye yönelik olumsuz tutumunu geride bıraktığına ve ilişkileri 1 Mart 2003 tarihinden önceki düzeyine getirmek eğiliminde olduğunu gösteriyor.
Yazılı ve görsel basınımızdaki birçok yorumcu, Washington’ın tutumundaki bu önemli değişikliği iki etkene bağlama eğiliminde. Bunlardan birincisi, Bush yönetiminin, Türk-Amerikan ilişkilerinin son zamanlarda dibe vurmasından rahatsız olması ve bu durumun ABD ulusal çıkarlarına zarar vereceğinin geç de olsa bilincine varmasıdır. İkincisi ise AKP hükümeti, sabrının taştığına ve her türlü riski göze alarak Kuzey Irak’a müdahale edeceğine ABD’yi inandırmış, bu durumda Washington da ilişkilerde yeni bir buhranı önlemek için çarnaçar Ankara’yla işbirliğine yönelmiştir. Bu görüş sahipleri, Irak sınırında yapılmış olan büyük askeri yığınağın da ABD tarafından Türkiye’nin sınır ötesi harekâta kararlılığının bir işareti olarak algılandığını da ileri sürüyor.
Gerçekte birinci etkenin, ABD’nin tutumunu değiştirmesinde bir ölçüde etkisi olmuşsa da bunun fazla abartılmaması isabetli olur. Çünkü, Bush yönetimi son dört yıldır olduğu gibi, zayıf ve edilgen AKP hükümetini oyalayıcı taktiklerle idare edebileceği ve Türkiye’nin ABD’ye karşı uygulayabileceği bir alternatif politikaya sahip olmadığı inancındaydı.
İkinci etkene gelince, Ankara, ABD’yi Türkiye’ye yönelik politikasını gözden geçirmeye zorlayacak etkinlikte bir söylem veya eylemi hiçbir zaman göze alamamış ve Washington’a karşı daima özgüvenden yoksun, ezik ve teslimiyetçi bir tavır sergilemiştir. Üstelik, Başbakan Erdoğan “İçerdeki PKK teröristlerini bitirdik de sıra Kuzey Irak’takilere mi kaldı?” diyerek sınır ötesi operasyona karşı çıkan Washington’ın tutumunu onaylamıştır. Bu durumda, askeri yığınağın Bush yönetimi tarafından AKP hükümetinin Irak’a müdahalede bulunma iradesinin bir işareti olarak algılandığı yolundaki iddialar boş böbürlenmeden başka bir şey değildir.
Gerçek nedenleri
ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrini kavrayabilmek için, değişen dünya güç dengelerinin ABD’yi nasıl etkilediğinin ve Washington’ın bu değişim ışığında geliştirdiği yeni stratejiler bağlamında Türkiye’ye nasıl bir rol biçtiğinin değerlendirilmesi gerekir. Bu sefer de ABD’nin politika değişikliğinin temelinde, “Büyük Ortadoğu” bölgesinde oluşan tehditleri karşılayacak yeni bir strateji kapsamında Türkiye için yeni bir rolün öngörülmesi yatmaktadır.
Bu yeni strateji; Afganistan’da Taliban’a karşı savaşta tarihinin en büyük krizini yaşamakta olan NATO kuvvetlerinin acilen muharip birliklerle desteklenmesini; Körfez’de hegemon bir güç olarak yükselen İran’a karşı etkin bir kuşatma ve tecrit politikasının uygulanmasını ve dünyadaki asimetrik tehditlere ve küresel sorunlara karşı koymak için transatlantik ortaklık bazında oluşturulacak yeni bir stratejik konseptin NATO’ya kazandırılmasını öngörüyor. ABD’nin bu üç alanda da Türkiye’den ciddi beklentileri vardır.
Afganistan’daki vahim durum
Afganistan’da bir askeri hezimetin eşiğinde olan NATO’nun acilen ve büyük ölçüde kuvvet takviyesine ihtiyacı vardır. Taliban ve El Kaide her gün güç ve alan kazanmakta ve giderek “kabul” e yaklaşmaktadır. Ancak, NATO üyeleri ilave muharip birlik göndermek hususunda istekli değillerdir. Bu durumda, 44. Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Savunma Bakanı Robert Gates Avrupalı müttefiklerin Afganistan’a takviye kuvvetleri göndermemeleri durumunda NATO’nun sonunun geleceğini belirtmiştir.
Sorunun bir başka vahim boyutu da ABD istihbaratına göre, El Kaide lideri Usame bin Ladin ve Taliban lideri Molla Ömer ‘in, Pakistan’ın Belucistan eyaletinde saklanarak oradan Afgan direnişini yönlendirmekte olmalarından kaynaklanmaktadır. Pakistan’ın birçok bölgesinin El Kaide ve Taliban yanlısı aşiretlerin kontrolünde olması ABD’yi endişelendiriyor. Washington, nükleer silahlara sahip Pakistan’ın Taliban’ın nüfuzuna girmesi gibi bir olasılığın hem Amerika hem de dünya için büyük tehdit oluşturacağı görüşündedir. Bu nedenle, ABD, NATO’nun Avrupalı üyelerinin Afganistan’da ellerini taşın altına koymalarında son derece ısrarlıdır. Bu bağlamda, Washington, Türkiye’nin de Afganistan’a muharip birlik göndermesi beklentisi içindedir.
ABD’nin Irak’a başarısız müdahalesi sonucunda, İran, Körfez bölgesinde ve Ortadoğu’da ABD’ye meydan okuyabilen pervasız bir güç olma yolundadır. Bu gelişme Washington açısından kabul edilemez bir tehdit yaratmıştır. Çünkü, Washington’ın geleneksel politikası, Körfez bölgesindeki enerji kaynaklarının kontrolünde ABD’nin tekele sahip olması ve başka bir devletin bu tekele karşı koyacak güce erişememesidir.
İran’ın, Lübnan’daki Hizbullah ve Filistin’deki Hamas örgütleri üzerinde etkin bir nüfuza sahip olmasının yanında, Körfez ülkelerinde yaşayan kayda değer büyüklükteki Şii toplumlar üzerinde de etkili olduğu biliniyor. Bunun da ötesinde, İngiltere’nin ün yapmış araştırma kuruluşu olan Chatham House İran’a ilişkin raporunda, Tahran’ın, Irak’taki Şiiler üzerindeki nüfuzu nedeniyle bu ülkede Amerika’dan daha etkili bir konumda olduğunu belirtmişti. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri, İran’ın Körfez bölgesinde hegemon bir devlet olarak öne çıkmasından ve “Şii Hilali” kavramının somut bir tehdit niteliği kazanmasından ciddi güvensizlik duymaktadır.
Bu gelişmeler, ABD’yi, Şii İran’a karşı bir kuşatma ve tecrit politikası izleme amacıyla Sünni Arap ülkelerini bir koalisyon içinde toplamaya yöneltmiştir. Suudi Arabistan’ın bu politikanın merkezi olması öngörülmüştür. Ancak, ABD, İran’ı dengeleyecek bir güçte görünmeyen bu koalisyona bölgenin en güçlü askeri devleti olan Türkiye’nin de katılmasını arzu etmektedir.
Washington açısından İran’ı kuşatma politikası, ABD’nin ” 2007 Ulusal İstihbarat Raporu “nun açıklanmasından sonra daha da önem kazanmıştır. Rapor, İran’ın dış baskılar nedeniyle 2003 yılında nükleer silah programını askıya aldığını ve bu faaliyeti tekrar başlatmadığını açıklıyor. Bu itibarla raporun yayımlanması, Bush yönetiminin İran’ı 10-15 yıl süreyle kötürüm bırakmak amacıyla bu ülkeye karşı bir hava saldırısında bulunma gerekçesini elinden almıştır.
Bu gelişme, ABD’nin İran rejimini içerden çökertme yöntemine odaklanmasına yol açmıştır. Bu yeni politika bağlamında Türkiye’nin Sünni devletler koalisyonuna katılması veya en azından dışarıdan bu koalisyona destek vermesi ABD açısından çok daha büyük önem kazanmıştır. Suudi Arabistan Kralı’nın Ankara’ya gelişinin ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ ün Başkan Bush’un Ortadoğu ülkelerine yapacağı ziyaretin hemen öncesinde palas pandıras Washington’a davet edilmesinin esas nedeni budur.
NATO’nun yeniden yapılanması
Amerikan yönetimleri geleneksel olarak yeni ve önemli bir savunma stratejisi veya dış politika yaklaşımı oluşturacakları zaman, ilk adım olarak prestijli bir düşünce kuruluşunun bu konuda bir rapor hazırlamasını ve rapordaki fikir ve önerilerin kamuoyunda yaygın şekilde tartışılmasını sağlar, bir süre sonra da bu projeyi uygulamaya koyarlar.
Amerika’nın yeni projesinin, NATO’nun transatlantik bir ortaklık (ABD ile Avrupa Birliği) bazında yapılandırılmasını ve yeni dünya koşullarında Batı’ya karşı oluşan tehdit, risk ve tehlikelere karşı koymasını sağlayacak yeni bir strateji ve bunu gerçekleştirecek bir kuvvet yapısıyla donatılmasını öngördüğü anlaşılıyor. Nitekim, ABD’nin ünlü düşünce üretim merkezi CSIS’nin (Center for Stratejic and International Studies) ile Noaber Vakfı, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda eski genelkurmay başkanlarının ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik İşleri sorumlusu Solana’ nın katılımıyla hazırladıkları ” Belirsiz Bir Dünya İçin Büyük Stratejiye Doğru: Transatlantik Ortaklığını Yenilemek” (Towards a Grand Strategy for an Uncetain World: Reniewing the Transatlantic Partnership) başlıklı raporla izah ettiğimiz içerikte bir girişimi başlatmış bulunuyorlar.
Rapor, Batı için önerdiği stratejik konseptte, Avrasya’da Rusya, Çin ve Hindistan’ın, dünya stratejik dengelerinde kazandığı ağırlığı dikkate alarak NATO içindeki ABD-Avrupa işbirliğini müşterek bölgesel ve küresel çıkarlara göre etkinleştirmeyi ve NATO’nun yeni jeopolitik şartlara uyum sağlayacak şekilde yapılandırılmasını öneriyor. Rapordaki ilginç bir yaklaşım da global terörle mücadelede “elastiki mukabele sistemini” benimsemesi. Buna göre, NATO’nun terörle mücadelesi birbirine paralel iki eksen üzerinden yürütülecek. Birinci eksende, terörle mücadele eldeki tüm imkânlardan yararlanılarak sert bir biçimde uygulanacak. İkinci eksende ise İslami kültürlerle aktif bir diyalog yürütülecek . Bu tür bir faaliyet alanında Türkiye’den önemli bir işlev bekleneceği açıktır.
Hükümetin üstlendiği yükümlülükler
Kısa süre önceye kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin fiilen ABD işgalinde bulunan Kuzey Irak topraklarında bir kara harekâtı gerçekleştirmesi imkânsız olarak algılanıyordu. Türkiye’nin ABD ile işbirliği çerçevesinde böyle bir operasyonu yapabilmesinin, yukarıda belirtmiş olduğumuz üç alanda Türkiye ile ABD arasında genel hatlarıyla da olsa bir mutabakata varılması sonucunda gerçekleştiği anlaşılıyor.
Baharda yapılması beklenen kara harekâtının öne alınmasının esas nedeninin de Türkiye’nin ABD’nin talebini kabul ederek Afganistan’a asker gönderebilmesi için gerekli siyasi zeminin hazırlanmasını sağlamaya yönelik olduğu açıktır . Ayrıca, Washington’ın “İran’ın tecridi” amacıyla Sünni Arap ülkeleri ile Türkiye’yi henüz adı konulmamış bir siyasi gruplaşma içinde bir araya getirmeyi öngören inisiyatifinin de Erdoğan hükümetince kabul edildiği anlaşılıyor.
5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush ve ardından yapılan Abdullah Gül -Bush görüşmeleri sonrası ABD basınına sızan bilgilerden ve görüşmeler hakkında yapılan yorumlardan, Ankara ile Washington arasındaki mutabakatın ABD’nin Kuzey Irak’a ve “Türkiye’deki Kürt sorununa” yönelik tasarımlarına ilişkin unsurları da kapsadığı sonucuna varılıyor.
Bu tasarımın birinci unsurunu, Türkiye’nin Kürt Bölgesel Yönetimi ile yakın ve sıcak ilişkiler içine girmesi oluşturuyor. Bu bağlamda, ABD, Türkiye ile Irak arasında bir aralar akdedilmesi söz konusu olan sınır güvenliği ve terörle mücadele sözleşmesinin uygulanmasına Kürt Bölgesel Yönetimi’nin de katılmasını ve sorumluluk almasını istemektedir. ABD tasarımının ikinci unsurunu ise Türkiye’deki “Kürt sorununa” siyasi çözüm bulunması oluşturmaktadır. Bu bağlamda Washington’ın, çözüm bağlamında ekonomik ve sosyal önlemlerin yanında “siyasi” yaklaşıma da öncelik verdiği anlaşılıyor.
Görüleceği üzere, ABD-Türkiye ilişkileri ekseninde olumlu bir dönemin başlamasının gerçek nedeni, ABD’nin yeni stratejik yol haritasında Türkiye’ye yeni bir rol öngörmesinden ve bu bağlamdaki pazarlıklardan kaynaklanıyor.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: