Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ’ın; Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Ve Adalet Komisyonu Raporu

26 02 2008

23. Dönem 2. Yasama yılı 69. Birleşim 26/Şubat /2008 Salı

Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’ın Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu hakkında CHP Grubunun görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülkemizin birlik, beraberlik ve huzurunun sağlanması için yürüttüğü faaliyetlerde disiplin büyük önem taşımaktadır. Önümüzdeki kanun teklifinde öngörülen değişiklikler de askeri ceza ve disiplin yargılamasıyla ilgilidir. Ülkemiz şu sırada son derece kritik bir dönemden geçiyor. Efsanevi disipline sahip olmakla şöhret yapmış olan Silahlık kuvvetlerimiz de, ülkemizin ulusal ve toprak birliği, bütünlüğü uğruna yaşamsal bir mücadele veriyor. Bu nedenle bu konu ülkemizin en öncelikli gündem maddesi haline gelmiş bulunuyor. Bu münasebetle, önce THK’nin kuzey Irak’taki PKK hedeflerine karşı yapmış olduğu beş son derece başarılı hava operasyonu ve bunu takiben başlatılmış olan hava destekli kara harekâtı hakkında bir değerlendirme yapmamızın gerekli, isabetli ve yararlı olduğunu takdir edersiniz. Hava harekatıyla Türk Hava Kuvvetleri, kendilerine verilen görevleri en mükemmel şekilde yerine getirirken, ayni zamanda üstün kabiliyetini ve gücünü dünya kamuoyuna sergilemiş bulunuyor. Hava kuvvetlerimizin yetkinliği hepimizin göğsünü kabarttı. Aynı zamanda Türkiye’nin askeri yeteneğini ve gücünü ortaya koyarak, bölgemizde ülkemize yönelik tehditlere karşı da ciddi bir caydırıcılık görevi ifa etti. Silahlı Kuvvetlerimiz girişmiş olduğu kara harekatını da ayni yetkinlik ve başarıyla sürdürüyor. Daha harekatın ilk günlerinde PKK’yı tarumar ettiğini ve örgütün yaşamsal harekat merkezlerini çember içine aldığını resmi açıklamalardan anlıyoruz. Gelişmeleri heyecanla izleyen, bizler ve milletimiz, silahlı kuvvetlerimizle gururu duyuyor, övünüyoruz. Ancak, yüreğimiz kaldırılan şehit cenazeleriyle de dağlanıyor, yanıyor. Şehitlerimize Allah’tan rahmet ve yakınları ile tüm ulusumuza da başsağlığı diliyorum. ABD’nin Türkiye’ye yönelik cezalandırma politikası Türk Hava Kuvvetleri’nin kuzey Irak’taki PKK hedeflerini vurması için Irak hava sahasını açan ve “gerçek zamanlı istihbarat” paylaşımını uygulamaya koyan Washington’un , Türkiye’nin kara harekatına da yeşil ışık yakması bir süredir yoğun bakımda olan Türk-ABD ilişkilerinde yeni bir sayfanın açıldığına işaret ediyor. Hatırlayacaksınız, ABD’nin Irak’ı işgal harekâtında Türk topraklarının ve askeri üslerinin kullanılmasını öngören 1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM tarafından reddedilmesi, iki ülke ilişkilerinin ağır bir bunalıma girmesine ve Washington’un Türkiye’ye yönelik olarak örtülü bir cezalandırma politikası uygulamasına yol açmıştı. Bu politika bağlamında ABD, PKK’nın kuzey Iraklı Kürt liderler tarafından barındırılıp silah ve lojistik ihtiyaçlarının karşılanmasına ve Türkiye’ye yönelik eylemlerine destek verilmesine kayıtsız kaldı ve bunların önlenmesi için hiçbir önlem almadı. ABD’nin bu tutumundan cesaretlenen kuzey Iraklı Kürt liderler, Türkiye’ye karşı gayet saldırgan davranışlar içine girdikleri gibi, bağımsız Kürdistan hayallerinin gerçekleştirilmesinde ve Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakında, PKK’yı Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanabileceklerinin hesabını yapmaya başladılar. Türkiye’ye karşı uyguladığı cezalandırma politikası bağlamında Washington, kuzey Irak’taki Kürt gruplar ile Türkiye ve Türkmenler arasındaki anlaşmazlıklarda Türkiye’yi tatmin edecek bir tavır içine girmekten daima kaçındı. Washington, sağlıksız bir bakışla Türkiye’nin Türkmenlerin hamisi olmasını onlara yardımda bulunmasını onaylamadı, hatta Türkiye’nin bu yoldaki politikasını hasmane bir hareket olarak değerlendirdi. Süleymaniye’de Türk özel kuvvet biriminin bürosunun basılarak subay ve askerlerimizin başına çuval giydirilmesi olayı da bu sağlıksız bakışın tertipli bir ürünüydü. Bush yönetiminin Kerkük konusunda Türkiye’nin uyarılarını ve endişelerini hiç dikkate almamasını ve Kerkük’ün demografik durumunun illegal olarak Kürtler lehinde değiştirilmesi yolundaki fiili girişimlere göz yummasını da, yine bu cezalandırma politikası bağlamında değerlendirmek gerekir. Washington bunlara ilaveten, Kerkük’ün 2007 sonunda yapılacak bir referandumla Kürt bölgesine ilhak edilmesine yol açacak anayasa düzenlemesini, haksızlığı bir yana Irak’ta istikrar açısından yaratacağı son derece tehlikeli duruma rağmen, önleyecek bir tutum içine girmedi. ABD Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek hususunda ciddi bir hamle mi yapıyor? Şimdi, Washington’u, dört yıldır sürdürdüğü bu hatalı politikalardan vazgeçerek Türkiye ile ilişkilerini düzelmek ve desteğini kaybettiği Türk kamuoyunu kazanmak hususunda bir atılım içinde görüyoruz. ABD’nin, Türkiye’nin kuzey Irak’a önce hava ve sonra da kara Harekâtı yapmasına yeşil ışık yakması ve kuzey Iraklı Kürt gruplar üzerinde bu operasyonlara karşı nötr kalmaları ve Türkiye’ye karşı saldırgan söylem ve davranışlardan vazgeçmeleri için telkin ve baskılarda bulunması, Washington’un Türkiye’ye yönelik politikalarında önemli bir siyasi dönüşüm vuku bulduğunun göstergeleridir. Bu göstergeler, ABD’nin, Türkiye’ye yönelik olumsuz politikalardan vazgeçtiğinin ve ilişkileri 1 Mart 2003 tarihinden önceki düzeyine getirmek eğiliminde olduğunun işaretlerini veriyor. Bunun böyle olmasını umut ediyoruz. Türk-Amerikan ilişkilerinin, karşılıklı saygı temeline oturan ve karşılıklı çıkar ve yarar dengesini gözeten bir düzey ve içerikte seyretmesini arzu ediyoruz. Fakat bu umut ve değerlendirmelerimizin ne kadar gerçekçi olduğunu görmek için daha bir süre beklememiz gerekebilir. Ancak, şu geldiğimiz noktada da, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik politika değişikliğinin ardında yatan gerçek nedenlerin neler olduğu hususunda da bir değerlendirme yapmamızın yararına inanıyorum. ABD’nin tutumundaki değişikliğin nedenlerinin isabetli bir şekilde teşhisi, ilişkilerin gerçek durumunun değerlendirilmesine olduğu kadar, ilişkilerin bundan sonra sağlıklı ve istikrarlı bir zemine oturup oturmayacağı hakkında da güvenilir tahminlerde bulunulmasına imkan verecektir. ABD’nin tutum değişikliğinin gerçek nedenleri ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrini kavrayabilmek için, değişen dünya güç dengelerinin ABD’yi nasıl etkilediğinin ve Washington’un bu değişim ışığında geliştirdiği yeni stratejiler bağlamında Türkiye’ye nasıl bir rol biçtiği değerlendirilmelidir. Bu sefer de ABD’nin tutum değişikliğinin temelinde, “Büyük Ortadoğu” bölgesinde değişen stratejik dengeler nedeniyle oluşturulacak yeni bir strateji kapsamında Türkiye için yeni bir rolün öngörülmesi yatmaktadır. Oluşturulacak bu yeni strateji; Afganistan’da Taliban’a karşı savaşta tarihinin en büyük krizini yaşamakta olan NATO kuvvetlerinin acilen muharip birliklerle desteklenmesini; Körfezde hegemon bir güç olarak yükselen İran’a karşı etkin bir kuşatma ve tecrit politikasının uygulanmasını ve dünyadaki asimetrik tehditlere ve küresel sorunlara karşı koymak için transatlantik ortaklık bazında oluşturulacak yeni stratejik konseptin NATO’ya kazandırılmasını öngörüyor. Sözkonusu stratejik konseptin, global terörle kapsamlı mücadele ve İslami kültürlerle aktif diyalogdan oluşan iki eksen üzerinde faaliyette bulunacağı tasarlanmaktadır. ABD’nin bu üç alanda da Türkiye’den ciddi beklentileri vardır. Özellikle NATO’nun mutasavver yeni stratejik konsepti bağlamında Türkiye’nin ittifak içinde kritik bir rol üstlenmesi öngörülmektedir. Afganistan’daki vahim durum Afganistan’da bir askeri hezimetin eşiğinde olan NATO’nun acilen ve büyük ölçüde kuvvet takviyesine ihtiyacı vardır. Taliban ve el Kaide hergün güç ve alan kazanmakta ve giderek Kabul’e yaklaşmaktadır. Ancak, NATO üyeleri ilâve muharip birlik göndermek hususunda bugüne kadar ayak sürümüşlerdir. Bu durumda, kısa önce düzenlenen 44. Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Avrupalı müttefiklerin Afganistan’a muharip birlik göndermemesi durumunda NATO’nun sonunun geleceğini belirtmiştir. Sorunun bir başka vahim boyutu da, ABD istihbaratına göre, El Kaide terör örgütü lideri Usame bin Ladin ve Taliban hareketi lideri Molla Ömer’in, Pakistan’ın Belucistan eyaletinde saklanarak oradan Afgan direnişini yönlendirmekte olmalarından kaynaklanmaktadır. Pakistan’ın bir çok bölgesinin El Kaide ve Taliban yanlısı aşiretlerin kontrolünde olması ABD’yi endişelendiriyor. Washington’un, nükleer silahlara sahip Pakistan’ın Taliban’ın nüfuzuna girmesi gibi bir olasılığı ciddiye aldığı anlaşılıyor. Washington, böyle bir gelişmenin hem Amerika, hem de dünya için en büyük tehdit oluşturacağı görüşündedir. Bu bakımdan Afganistan savaşının kazanılması ABD için hayati önem kazanmıştır. Halen Afganistan’da aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 26 NATO üyesi ülkenin yanı sıra 14 ülke de NATO dışından kuvvetleriyle Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne (ISAF) katkıda bulunarak 46 bin kişilik bir kuvvet oluşturmuşlardır. Ancak, bu ülkelerden sadece ABD, İngiltere, Hollanda ve Kanada çatışma bölgelerinde asker bulunduruyor. ABD, NATO’nun Avrupalı üyelerinin Afganistan’da ellerinin taşın altına koymalarında son derece ısrarlıdır.Bu bağlamda, Washington,Türkiye’nin acilen Afganistan’a muharip birlik göndermesi beklentisi içindedir. ABD’nin İran’ı kuşatma ve tecrit politikası ABD’nin Irak’a başarısız müdahalesi sonucunda, İran, Körfez bölgesinde ve Ortadoğu’da ABD’ye meydan okuyabilen bir güç olma yolundadır. Bu gelişme Washington açısından kabul edilemez bir tehdit yaratmıştır. Çünkü, ABD’nin geleneksel politikası, Körfez bölgesindeki enerji kaynaklarının kontrolünde tekele sahip olması ve bu bölgede başka bir devletin dengeleri değiştirecek güce erişememesidir. İran’ın, Lübnan’daki Hizbullah ve Filistin’deki Hamas örgütleri üzerinde etkin bir nüfuza sahip olmasının yanında , Körfez ülkelerinde yaşayan kayda değer büyüklükteki Şii toplumlar üzerinde de etkili olduğu bilinmektedir. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri , İran’ın Körfez bölgesinde hegemon bir devlet olarak öne çıkmasından ve “Şii Hilali” kavramının somut bir tehdit niteliği kazanmasından ciddi güvensizlik duyuyorlar. İngiltere’nin ün yapmış bir araştırma kuruluşu olan Chatham House, İran’la ilgili olarak yayınladığı bir raporda, Tahran’ın, Irak’taki Şiiler üzerindeki son derece güçlü nüfuzu nedeniyle bu ülkede Amerika’dan daha etkili bir konumda olduğunu belirtmişti. Bu gelişmeler, ABD’yi, Şii İran’a karşı bir kuşatma politikası izlemeye ve bu bağlamda Sünni Arap ülkelerini İran tehdidine karşı bir koalisyon içinde toplamaya yönelmiştir. Suudi Arabistan bu kuşatma politikasının merkezi haline getirilmiş ve ABD Körfez’deki Arap monarşilerine bol miktarda – İran’a karşı – silah satma kararını almıştır. Ancak, Tahran’a karşı kurulan bu koalisyon İran’ı dengeleyecek bir güçte görünmüyor… Bu bakımdan, ABD açısından kuşatmanın etkili olması için bölgenin en güçlü askeri devleti olan Türkiye’nin de bu koalisyona katılması önem kazanıyor… Bu zorunluluğun özellikle, ABD’nin “ 2007 Ulusal İstihbarat Raporu”’nun açıklanmasından sonra daha da önem kazandığı söylenebilir. Rapor, İran’ın dış baskılar nedeniyle 2003 yılında nükleer silah programını askıya aldığı ve bu faaliyeti tekrar başlatmadığını açıklıyor. Bu raporun yayımlanması, Bush yönetiminin elinden, İran’ı 10-15 yıl süreyle kötürüm bırakmak amacıyla bu ülkeye karşı hava saldırısı düzenleme gerekçesini almıştır. Bu durum, ABD’nin İran politikasının, İran’ı ve rejimi içinden çökertme yöntemine ağırlık vermeye odaklanmasına yol açmıştır. Bu yeni politika bağlamında Türkiye’ni Sünni devletler koalisyonuna katılması veya en azından dışardan bu koalisyona destek vermesi çok daha büyük önem kazanmıştır. Suudi Arabistan Kralı’nın Ankara’ya gelişinin ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Başkan Bush’un Ortadoğu ülkelerine yapacağı ziyaretin hemen öncesinde palas pandıras Washington’a davet edilmesinin esas nedeni budur. NATO’nun yeniden yapılanması ve yeni bir stratejik konseptle donatılması Amerikan yönetimleri geleneksel olarak yeni ve devrimsel nitelikte bir savunma stratejisi veya dış politika yaklaşımı oluşturacakları zaman, ilk adım olarak prestijli bir düşünce kuruluşunun bu konuda bir rapor hazırlamasını ve yayımlanacak bu rapordaki fikir ve önerilerin kamuoyunda yaygın şekilde tartışılmasını sağlar, bir süre sonra da bu projeyi uygulamaya koyarlar. Amerika’nın yeni projesinin, NATO’nun transatlantik bir ortaklık (ABD ile Avrupa Birliği) bazında yapılandırılmasını ve yeni dünya koşullarında Batı’ya karşı oluşan tehdit, risk ve tehlikelere karşı koymasını sağlayacak yeni bir strateji ve bunu gerçekleştirecek bir kuvvet yapısıyla donatılmasını öngördüğü anlaşılıyor. Nitekim, ABD’nin ünlü düşünce üretim merkezi CSIS (Center for Stratejic and International Studies) ile Noaber Vakfı’nın, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda eski Genelkurmay Başkanlarının ve AB Dış ilişkiler ve Güvenlik İşleri sorumlusu Solana’nın katılımıyla hazırladıkları “Belirsiz bir Dünya için Büyük Stratejiye Doğru: Transatlantik Ortaklığını Yenilemek” (Towards a Grand Strategy for an Uncetain World: Reniewing the Transatlantic Partnership) başlıklı, raporla izah ettiğimiz içerikte bir girişimi başlatmış bulunuyorlar. Rapor, Batı için önerdiği stratejik konseptte, Avrasya’da Rusya, Çin ve Hindistan’ın, dünya stratejik dengelerinde kazandığı ağırlığı dikkate alarak, NATO içindeki ABD-Avrupa işbirliğini müşterek bölgesel ve küresel çıkarlara göre etkinleştirmeyi ve NATO’nun yeni jeopolitik şartlara uyum sağlayacak şekilde yapılandırılmasını öneriyor. Rapordaki ilginç bir yaklaşım da, global terörle mücadelede “elastiki mukabele sistemini” benimsemesi. Buna göre, NATO’nun terörle mücadelesi birbirine paralel iki eksen üzerinden yürütülecek. Birinci eksende , terörle mücadele eldeki tüm imkanlardan yararlanılarak sert bir biçimde uygulanacak. İkinci eksende ise, İslami kültürlerle aktif bir diyalog yürütülecek. Tabiatıyla, bu tür bir faaliyet alanında Türkiye’den önemli bir katkı beklenmesi kaçınılmazdır. Her halükârda bu projenin resmi bir öneri olarak kısa sürede NATO içinde ele alınması kuvvetli bir olasılıktır. Erdoğan Hükümeti’nin üstlendiği yükümlülükler 1 Mart 2003 tezkeresinin akıbetinden bu yana Türk silahlı kuvvetlerin fiilen ABD işgalinde bulunan kuzey Irak topraklarında bir kara harekatı gerçekleştirmesi imkansız olarak algılanıyordu. Türkiye’nin ABD ile işbirliği çerçevesinde böyle bir operasyonu yapabilmesinin, yukarda belirtmiş olduğum büyük resim veya büyük senaryo çerçevesindeki üç alanda Türkiye ile ABD arasında genel hatlarıyla da olsa bir mutabakata varılması sonucunda gerçekleştiği muhakkaktır. Baharda yapılması beklenen kara harekâtının öne alınmasının esas nedeninin de, Türkiye’nin ABD’nin talebini kabul ederek Afganistan’a asker gönderebilmesi için gerekli siyasi zeminin hazırlanmasını sağlamaya yönelik olduğu açıktır. Bu sözlerim kesinlikle yanlış yorumlanmamalıdır. Kara harekatının bu mevsimde ve bugünün şartları içinde yapılmasının da önemli askeri, siyasi ve psikolojik yararları olduğu muhakkaktır. Aklı başında kimsenin bu hususları tartışacağını zannetmiyorum. Benim söylediğim, Kara harekatının öne alınmasının, Amerika’nın Türkiye’den Afganistan’a muharip kuvvet göndermesi için uygun siyasi ve psikolojik zemini yaratması gibi bir fonksiyonu olacağıdır. Bu da değindiğim büyük resmin veya senaryonun bir parçası olmaktadır. Ayrıca, Washington’un “İran’ın tecridi” amacıyla Sünni Arap ülkeleri ile Türkiye’yi henüz adı konulmamış bir siyasi gruplaşma içinde bir araya getirmeyi öngören inisiyatifine de Erdoğan Hükümeti’nce olumlu bakıldığı anlaşılıyor. NATO’ya ilişkin yeni yapılanma ve stratejik konsept, henüz tasavvur aşamasında olup daha resmi bir öneri niteliğini kazanmış değil. Fakat bu projenin kısa sürede NATO içinde ele alınması beklenebilir. Her halükarda, Amerika’nın, Türkiye ile ilişkilerini öngördüğü bu yeni stratejik konsept bağlamında değerlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. ABD tercihini tamamen Türkiye lehine mi yapmıştır ? Basında bazı önemli yazarlarımız, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik siyasi dönüşümünü, gerçek maksadını aşar şekilde yorumladılar ve yazılarında, “Amerika, Kürt liderlerin ipoteği altındaki politikasını kuzey Irak Kürtlerini karşısına alma riskini göze alarak değiştirdi ve tercihini Türkiye’den yana yaptı.” şeklinde değerlendirmelerde bulundular. Değerli arkadaşlarım, böyle radikal bir tercih durumunun mevcut olduğunu zannetmiyorum. ABD muhakkak ki, büyük stratejik çıkarları nedeniyle Türkiye’ye önem vermesi ve Türk halkını yeniden kazanması gereğinin bilincine varmıştır. Ama bu durum, Washington’un orta ve uzun vadeli hesaplarında önemli bir yeri olan ve Irak’taki son derece hassas iç dengelerin muhafazasında şu anda kritik değeri bulunan kuzey Irak Kürtlerinin temel çıkarlarını da açıkça gözardı etmeyi düşündüğü anlamına gelmez. Böyle olunca, ABD, çıkarları ışığında, PKK’nın bir çırpıda budanıp tecrit edilmesine karar verebilir, ancak kuzey Iraklı Kürt liderlerle de ilişkilerinin, işbirliği imkanlarını tamamen sekteye uğratacak bir düzeye düşmesini istemez. ABD’nin şu sıralarda Kürt liderlerden istediği, PKK’ya destek vermekten vazgeçmeleri, Türkiye’nin hava ve kara operasyonlarını engelleyecek bir tutum içine girmemeleri, bu hususta nötr bir tutum sergilemeleri, mümkün olduğunca Türkiye’ye karşı olumlu beyanlarda bulunarak Türkiye-kuzey Irak bölgesel yönetimi arasında olumlu bir atmosfer yaratılmasına katkı sağlamalarıdır. Nitekim, 5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush ve ardından yapılan Abdullah Gül-Bush görüşmeleri sırasında Amerikan basınına sızan bilgilerden ve görüşmeler hakkında yapılan yorumlardan, Ankara ile Washington arasındaki mutabakatın ABD’nin kuzey Irak’a ve “Türkiye’deki Kürt sorununa” yönelik tasarımlarına ilişkin unsurları da kapsadığı belirtilmiştir. Hemen belirteyim ki Hükümet, Amerikan basınındaki bu yorumları kesim bir dille tekzip etmiştir. Yalnız ben, Amerikan medyasının bu konulara nasıl baktığı hakkında bir fikir verebilmek amacıyla Washington’a atfedilen görüşlere kısaca değineceğim. Washington’un tasarımın birinci unsurunu, Türkiye’nin Kürt Bölgesel Yönetimi ile yakın, sıcak ve kapsamlı ilişkiler içine girmesi oluşturuyor. Bu bağlamda, ABD’nin, Türkiye ile Irak arasında bir aralar akdedilmesi söz konusu olan sınır güvenliği ve terörle mücadele sözleşmesinin uygulanmasına Kürt bölgesel yönetiminin de katılmasını ve sorumluluk almasını istediği anlaşılıyor. Yine Amerikan basınına göre, Washington’un tasarımının ikinci unsurunu, Türkiye’deki “Kürt sorununa” siyasi çözüm bulunması oluşturmaktadır. Bu bağlamda Washington’un, çözüm bağlamında ekonomik ve sosyal önlemlerin yanında “siyasi” yaklaşıma da öncelik verdiği anlaşılıyor. Ancak, bu siyasi yaklaşımın içeriği hakkında bir fikrimiz yok… ABD, Erdoğan Hükümeti’nin Irak’a girme kararlılığına inandı mı? Buraya kadar söylediklerimiz, ABD-Türkiye ilişkileri ekseninde olumlu bir dönemin başlamasının geçek nedeninin, ABD’nin yeni stratejik yol haritasında Türkiye’ye yeni bir rol öngörmesinden ve bu bağlamdaki mutabakatlardan kaynaklandığını ortaya koyuyor. . Oysa, yazılı ve görsel basınımızdaki birçok yorumcu, Washington’un tutumundaki değişikliği, bu söylediklerimizden farklı iki etkene bağlama eğilimindedir. Bunlardan birincisi, Bush yönetiminin, Türk-Amerikan ilişkilerinin son zamanlarda dibe vurmasından rahatsız olması ve bu durumun ABD ulusal çıkarlarına zarar vereceğinin geç de olsa bilincine varmasıdır. İkincisi ise, AKP Hükümeti, sabrının taştığına ve her türlü riski göze alarak kuzey Irak’a müdahale edeceğine ABD’yi inandırmış, bu durumda Washington da ilişkilerde yeni bir buhranı önlemek için Ankara’yla işbirliğine yönelmiştir. Bu görüş sahipleri, Irak sınırında yapılmış olan büyük askeri yığınağın da ABD tarafından Türkiye’nin sınır ötesi harekata kararlılığının bir işareti olarak algılandığını da ileri sürüyor. Gerçekte birinci etkenin, Bush yönetiminin Türkiye’ye yönelik tutumun değiştirmesinde bir ölçüde etkisi olmuşsa da bunun fazla abartılmaması isabetli olur. Çünkü, Bush yönetimi son dört yıldır bu konuda edilgen bir tutum sergilediğini gördüğü AKP Hükümetini oyalayıcı taktiklerle idare edebileceği ve Türkiye’nin ABD’ye karşı uygulayabileceği bir alternatif politikaya sahip olmadığı inancında idi. İkinci etkene gelince, Ankara’nın, Amerika’yı Türkiye’ye yönelik politikasını gözden geçirmeye zorlayacak etkinlikte bir söylem veya eylemi hiçbir zaman göze alamadığı bir gerçektir. Hükümetin bu alanda yeterli bir özgüven sergileyemediği bir gerçektir. Üstelik, Başbakan Erdoğan “içerdeki PKK teröristlerini bitirdik de sıra kuzey Iraktakilere mi kaldı?” diyerek, sınır ötesi operasyona karşı çıkan Washington’un tutumunu onaylamıştır. Bu durumda , sözkonusu askeri yığınağın Bush yönetimi tarafından AKP hükümetinin Irak’a müdahalede bulunma iradesinin bir işareti olarak algılandığı yolundaki iddialar boş böbürlenmeden başka bir şey değildir. Bu görüş ve düşüncelerle, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’ın Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu’nun CHP olarak kabul ettiğimizi açıklar, yüce heyetinize saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: