Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) Parlamenter Asamblesinin Ayrıcalık ve Bağışıklıklarına Dair Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğu

23 01 2008

23. Dönem 2. Yasama Yılı 53. Birleşim 23 Ocak 2008 Çarşamba

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesinin Ayrıcalık ve Bağışıklıklarına Dair Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında CHP’nin görüşlerini sunmak amacıyla huzurunuza gelmiş bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

1992 yılında Türkiye’nin öncülüğünde kurulmuş bulunan KEİ çok taraflı bölgesel bir ekonomik işbirliği örgütüdür. Kurulma amacı, Karadeniz havzasındaki ülkeler arasında ticareti ve ekonomik işbirliğini geliştirerek, ekonomik kalkınmaya, refaha ve siyasi istikrara katkıda bulunmaktır.

370 milyona varan bir nüfusu barındıran ve çok geniş bir alanı kapsayan KEİ’nin 12 asli üyesinin isimleri Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldavya, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan ve Sırbistan Karadağ’dır.
KEİ’nin 13 de gözlemci üyesi arasında Mısır ve Amerika gibi bölge dışı ülkeler de mevcuttur.

KEİ örgütünün üç yan kuruluşundan biri KEİ Parlamenter Asamblesidir (KEİPA). Diğer iki yan kuruluş ise, KEİ İş Konseyi ile Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankasıdır.

KEİPA’nın kuruluş hedefi, üye ülkeler parlamenterlerini bir araya getirerek siyasi dayanışmayı güçlendirmek, örgütün amaçlarının üye ülkeler halkları tarafından benimsenmesine katkıda bulunmak ve işbirliği alanlarının genişletilip derinleştirilmesini sağlamaktır. Bu amaçlarla kurulması 26 Şubat 1993 tarihinde İstanbul’da kabul edilen KEİPA için bir uluslararası sekretarya oluşturulmuş ve Dolmabahçe Sarayı, Harekat Köşkü Selamlık bölümü bu sekreteryaya bina olarak tahsis edilmiştir.

Şimdi sizlere sunulmuş yasayla onaylayacağımız Protokol ile KEİPA binasının ve arşivlerinin dokunulmazlığının sağlanması öngörülmekte ve üye ülkeler parlamentolarının temsilcileri ile KEİPA görevlilerinin toplantılar sırasında görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri için gerekli bağışıklıkları düzenlenmektedir.

Ancak, bu işlem tam 12 yıl gibi bir gecikme ile yapılmaktadır. Çünkü, belirtmiş olduğum gibi, KEiPA’nın sekretaryasının kurulması ve bu kuruluşa tarihi bir binanın tahsisi 1993 yılı Şubat ayında karar altına alınmıştı.

12 yıllık bir gecikmenin izahı takdir edersiniz ki biraz zor!.. Ama, KEİ içinde her şey kaplumbağa hızıyla yürüyor. Bundan dolayı KEİ’nin performansı ciddi şekilde aksıyor. Bunun sebeplerine birazdan değineceğim…

Esasında, KEİ örgütü, Türkiye’nin merkezi jeopolitik konumu nedeniyle , hem ülkemizin ticari ve ekonomik ilişkilerini çok yönlü olarak geliştirmesine imkan veren, hem de bölgesel işbirliğine, istikrara, barış ve dayanışmaya katkıda bulunmasını kolaylaştıran, çok yararlı hatta eşsiz diye nitelenebilecek bir platform oluşturmaktadır. Bu eşsiz merkezi jeopolitik konum, Türkiye’nin hem bir Asya, hem Avrupa, hem Karadeniz, hem Akdeniz, hem balkan, hem Kafkasya, hem Orta Doğu devleti olmasından, aynı zamanda güneyindeki Arap yarımadası ve Kuzey Afrika ülkeleriyle de derin tarihi ve kültürel bağlara sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Buna ilaveten, Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasındaki en kısa hava, deniz ve kara yolları merkezi bir konumda bulunan Türkiye’nin üzerinden geçmektedir.

Uluslararası alanda akademisyenler ve yabancı devlet adamları, KEİ’yi kuran Türkiye’nin bu çok yönlü birleştirici köprü ve bir platform olma özelliğini ve bu niteliği dolayısıyla da Türkiye’nin başını çektiği bir KEİ’nin bölgesel ticari ve ekonomik entegrasyon ile bölgesel istikrar ve barışa yapabileceği büyük katkıyı her zaman dile getirmiş ve övmüşlerdir. Ne var ki, Türkiye’nin , attığı bazı yanlış adımlar nedeniyle, başlangıçta ülkemize büyük açılımlar vadeden bu örgütten tam anlamıyla yararlandığımızı söylemek mümkün değildir.

Buna rağmen KEİ bugün artık Türk dış politikasının önemli bir boyutu olma niteliğini kazanmıştır. Nitekim son 15 yıldır Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri bakanı düzeyinde ülkemizde veya uluslararası forumlarda yapılan hiçbir dış politika konuşması yoktur ki, içinde Türkiye’nin inisiyatifiyle kurulan KEİ’nin, bölgesel ticari ve ekonomik entegrasyona ve dünya barış ve refahına katkıda bulunan bölgesel bir işbirliği örgütü olduğundan övgüyle söz edilmesin.

Bu noktada, KEİ örgütünün oluşmasına kişisel katkımı ve bu kuruluşla ilgili olarak bilahare atıldığını gözlemlediğim bazı yanlış adımları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Karadeniz havzasındaki ülkeler arasında kurumsal bir ekonomik işbirliği önerimi ve bunun gerekçelerini ilk defa 9 Ocak 1990 tarihinde Türk Henkel Firması tarafından düzenlenen “Dünyadaki Değişimler ve Türkiye” konulu bir panel toplantısında açıklamıştım.

Bu panele o zaman Sabah Gazetesi yazarı olan Mehmet Barlas, gazeteci-yazar Çetin Altan, Sovyetler Birliği Büyükelçisi Albert Çernişev ve ben konuşmacı olarak katılmıştık.

Benim ABD’deki büyükelçilik görevimi takiben emekli olmamın üstünden üç ay geçmişti. O tarihte henüz Sovyetler Birliği’nde dağılma emareleri su yüzüne çıkmamıştı. NATO’nun karşıtı olan Varşova Paktı da ayaktaydı. Ama siyasi iklim ılımıştı. Gorbaçev’in politikalarının Doğu Avrupa’da bir yumuşamanın zeminin hazırladığı fark ediliyordu. Ancak, Türkiye gelişen yumuşama atmosferini henüz algılamaktan çok uzaktı. Ankara, hala Sovyetler Birliği’ni, toprak bütünlüğünü ve rejimini tehdit eden en azılı saldırgan olarak değerlendiriyor ve dış politikası ile savunma planlamasını bu esasa dayandırıyordu.

Bu bakımdan, toplantıda ben, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında sağlıklı ve karşılıklı güvene dayanan ilişkiler kurulabileceği varsayımına dayanan Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikrini ortaya attığım zaman salonda derin bir sessizlik oldu ve herkes emekli Türk büyükelçisinin bu çılgın fikri hakkında Sovyet Büyükelçisinin yapacağı yorumu beklemeye başladı.

Çernişev’in tepkisi çok olumlu oldu. Aynen şu ifadelerde bulundu: “Sayın Elekdağ’ın fikirlerini ben doğrusu şahsen çok olumlu buldum ama, Moskova ne der bilemem…”

Çetin Atlan o günkü konuşmasında şöyle bir espri yaptı:

“Ben dünyanın değiştiğini seziyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Bir süre önce ben Sovyetler Birliği’nin 50. yıldönümü dolayısıyla bir yazı yazınca, Cumhuriyet Savcısı benim üç yıla mahkum edilmemi istemişti. Şimdi şu geldiğimiz noktaya bakın… Bir yanımda birkaç ay önceye kadar ABD Büyükelçimiz olan Şükrü Elekdağ, öte yanımda da Sovyetler Birliği Büyükelçisi Çernişev var… Ve biz burada Komünizmden, Kapitalizmden ve Sovyetlerle Türkiye’yi iç içe getirecek bir işbirliğinden bahsediyoruz. Beni hapse atmayı çalışan savcının şimdi aramızda olmasını çok isterdim. Herhalde, burada duydukları küçük dilini yutmasına neden olurdu.”

Toplantının ertesi günü, tanınmış işadamı TEKFEN yönetim kurulu başkanı Nihat Gökyiğit Çernişev’le karşılaşmış. Büyükelçi, Gökyiğit’e, “Elekdağ’ın önerisi son derece ilginç ve cazip… Bu fikirden o kadar heyecanlandım ki, dün gece uyuyamadım” demiş.

Ben bundan sonra KEİ konusunda bir dizi makale yazdım. Bunların ilki 20 Şubat 1990’da Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Bu makalelerimde bölge ülkeleri arasında ticaret hacminin gelişmesinin, finansman alanında karşılaştıkları sorunların çözümlenmesiyle doğrudan orantılı olduğunu belirterek, bu ihtiyacı karşılamak üzere bir Karadeniz ticaret ve yatırım bankasının kurulmasını da önerdim. Üstünde durduğum model çok uluslu bir Eximbank’tı.

Görüşlerimin muhtelif gazete ve dergilerde yayımlanması üzerine, Devlet Planlama Teşkilatı KEİ’ye sıcak bakmadığını sert bir şekilde açıkladı… Ankara’da işadamlarıyla yapılan ekonomik nitelikli ve o zamanki Dışişleri Bakanı’nın da katıldığı bir toplantıda, bir soruya cevaben, Bakan projeye karşı çıktığını açıkladı…

Dışişleri Bakanlığı soğuk savaşın artık sona ermek üzere olduğu algılayamıyordu. Türkiye’yi ufukta beliren yeni dünya düzenine uydurmak için atılması gereken adımlar arasında KEİ’nin başta gelen bir girişim olduğunu kavrayamamıştı. Dışişleri Bakanlığı’na göre KEİ gayet mevsimsiz bir girişimdi… Bakanlık ayrıca, Karadeniz ülkelerinin de bu fikri desteklemeyeceklerini iddia ediyordu.

Türkiye’deki iş çevreleri ise KEİ fikrini benimsediler ve desteklediler. Özellikle Türkiye Sovyetler Birliği İş Konseyi’nin yıllık toplantısında bu konuda yaptığım konuşma çok büyük ilgi ve destek gördü. Konsey’in Yönetim Kurulu Başkanı Rahmetli Nejat Eczacıbaşı’nın yönettiği toplantıda 150’den fazla Rus işadamı vardı. Konuşmamı ayakta alkışladılar.

Gorbaçev’in Perestorika yaklaşımı Rusya’da yeni bir hava estiriyordu. Moskova KEİ’ye Rusya’yı Türkiye üzerinden Batı’ya açacak bir koridor olarak bakıyordu.

O tarihte Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, 1990 Mayıs ayında Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılan diploma töreninde beni gördüğü zaman, KEİ fikrimi fevkalade beğendiğini ve bu konuyu benimle ayrıntılı şekilde görüşmek istediğini söyledi. Bu konuda Dışişleri Bakanlığı’ndan resmen görüş istediğini , ancak verdikleri mütalaanın olumsuz olduğunu ve kendisini tatmin etmediğini belirtti. Benden, KEİ konusunda acele ayrıntılı bir rapor istedi. Konuşmamız sırasında yanımızda bulunan Özel Kalem Müdürü Nabi Şensoy’u da (halen Türkiye’nin ABD Büyükelçisi) bu işi takiple görevlendirdi.

Özal raporumu okuduktan sonra da, bu konuyu resmi bir girişim haline getirmek amacıyla düzenlenen ve ilgili bakanlarla üst düzey bürokratların katıldıkları toplantılara benim de katılmamı sağladı. Bu toplantılarda projeye ilişkin görüşlerimi ayrıntılı biçimde izah etmek imkânını buldum ve birçok yazılı öneride bulundum.

Bu ortamda, Karadeniz’i çevreleyen Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Romanya ile Türkiye arasında müzakereler başladı. Bilahare Sovyetler Birliği dağılınca, bağımsızlıklarına kavuşan Ukrayna, Moldavya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan da KEİ müzakerelerine büyük bir coşkuyla katıldılar.

Sonuçta KEİ’ yi kuran belge 25 Haziran 1992 tarihinde Çırağan Sarayı’nda 11 ülkenin devlet ve hükümet başkanının katılımıyla görkemli bir törenle imzalandı. Uluslararası medya bu törene geniş bir yer verdi ve KEİ’ yi Türkiye’nin büyük bir diplomatik başarısı olarak niteledi.

Böyle medyatik bir olayın odağında olmak siyasi liderlerimiz açısından önemliydi. Bu nedenle zamanın başbakanı Demirel ile Cumhurbaşkanı Özal arasında belgeyi kimin imzalayacağı konusunda tartışma çıktı. Davetler Özal tarafından yapılmıştı ve ev sahibi olarak konuk devlet başkanlarının kendisi tarafından karşılaması gerekiyordu. Demirel’in de icradan sorumlu kişi olarak belgeyi imzalaması doğaldı. Ama, Özal bir süredir KEİ’nin fikir babalığını üstlenmişti. KEİ’nin kendi fikriyatının ürünü olduğunu konuşmalarında dile getiriyor ve projeyi sahipleniyordu. Onun için belgeyi mutlaka imzalamak istiyordu. Belgeyi imzalayamayınca, toplantıya katılmayı reddetti ve böylece pek de yakışık almayan bir duruma yol açtı.

Bu girizgahtan sonra, şimdi kuruluşundan bu yana 15 yıl geçmiş olan KEİ’nin bu süre zarfında neler yaptığına bir bakalım.

Gerçeği isterseniz bu zaman zarfında KEİ, asli faaliyet alanı olan üyeleri arasında ticaretin geliştirilmesi hususunda somut bir ilerleme sağlayabilmiş değil. Hemen belirtelim ki, Türkiye-Rusya Federasyonu ticari ve ekonomik ilişkileri son yıllarda büyük bir atılım kaydetmişse de, bunun KEİ ile bir alakası yoktur.

KEİ gibi bir kuruluşun başarısının en başta gelen göstergeleri, üye ülkeler arasında ticaretin artışı ile üçüncü ülkelerle birlik arasında ticaretin gelişmesidir. Bu amaçla, KEİ’ye üye ülkelerin aralarındaki ticaretin nasıl geliştiğini ve belirli mal gruplarında ne gibi artış ve eksilişlerin vuku bulduğunu gösteren istatistiki veriler hazırlamaları zorunludur.

Diğer önemli bir çalışma da, ticaret sapması (trade reorientation) ile ilgilidir. Yani KEİ ülkelerinin dış dünya ile artan ticaretlerinin birliğin iç ticareti üzerindeki etkilerinin saptanmasıdır. Böyle bir çalışma olmadan KEİ’nin bir ticaret politikası oluşturması bölge içi ticaretin artması için gerekli önlemleri alması mümkün olmaz.

İlgili makamlardan bu konularda yapılan çalışmaları ve istatistiki verileri talep ettim.
Aldığım yanıt, bu konuda KEİ bünyesinde hiçbir çalışmanın ve araştırmanın yapılmamış olduğu yolunda oldu. Herhalde bu sonuç benim için olduğu kadar sizler için de şaşırtıcıdır.
Bu ne biçim bir bölgesel ekonomik işbirliği kuruluşudur ki, ticari alandaki performansını sarih şekilde ortaya koyan mukayeseli bir değerlendirmelere sahip değildir? Hadi, KEİ örgüt olarak dalga geçti diyelim, bu soruyu sormak 15 yıldır bu konuları izleyen her yıl değişik başkentlerde toplantılar yapan, yiyen, içen gezen yüzlerce KEİPA üyesinin de aklına gelmedi mi? Akla durgunluk veren bir durum…

Bu bağlamda belirtilmesi gereken başka bir husus da,, 15 yıl önce önerdiğim ticarete tarife dışı engellerin (non-tarif barriers) kaldırılarak ticaretin üye ülkeler arasında artırılması önerisinin bugüne kadar gerçekleşmiş olmamasıdır… Bu son derece üzücü bir durumdur ve başta Türkiye olmak üzere KEİ yöneticilerinin ne kadar ruhsuz ve isteksiz çalıştıklarının kanıtıdır. Bu hedefin azami süratle yerine getirilmesi KEİ’nin bundan sonra bir varlık göstermesi için hayati önemdedir.

KEİ niteliğinde bir bölgesel ekonomik işbirliği kuruluşunun başarısının ikinci göstergesi, ortak projeler üretmek ve bunların finansmanı için Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarından finansman sağlamaktır. 15 yıllık dönemde KEİ’nin sadece iletişim alanında iki ortak proje üretebildiğini söylersem örgütün bu alanda da başarılı olmadığı ortaya çıkar. Bu projelere şimdi bir de Karadeniz Çevre Otoyolu ile Deniz otoyolları projeleri ilave edilmiştir. Bunların dışında FAO ve Birleşmiş Milletlerle çerez kabilinden ufak tefek projeler var. Ama bunlar KEİ gibi büyük bir bölgesel kuruluşun dişinin kovuğunu dolduracak şeyler değil.

Ancak, bu alanda, yeni yeni bazı adımlar atıldığını görüyoruz. Bir Proje Geliştirme Fonu kurulmuş bulunuyor. Proje Geliştirmede KEİ Organlarının Rolü ve KEİ Proje Seçimi Ölçütleri başlıklı belgeler hazırlanmış. Bu alanda daha faal olmanın öneminin anlaşılmış olması olumlu bir gelişme. Ancak, bu hususta da henüz pek dişe dokunur bir şey yok… Sonuç olarak, bugüne kadar ortak projeler alanında da KEİ’nin başarılı olduğunu söylenemez.

Yıllardan beri KEİ’ne üye ülkelerin işadamları vize güçlüklerinden şikayet ederler. İşadamları işlerini takip için bir KEİ ülkesine gidecekleri zaman çok uzun süren bir vize formalitesine tabi tutuluyorlar. Haftalarca bekletiliyorlar. İşadamları için bu muamelelerin basitleştirilmesi ve süratlendirilmesi girişimi bundan on yıl önce başladı. Hala bir sonuç alınmış değil. Bu ataleti, bu laçkalığı anlamak mümkün mü değerli arkadaşlarım? İş adamlarının serbest dolaşımı sağlanmadan, malların ve sermayenin serbest dolaşımı sağlanabilir mi? On yıldır bu işin sürüncemede kalması nasıl izah edilebilir?

Gördüğünüz gibi, KEİ’nin bugüne kadar etkin bir ekonomik işbirliği kuruluşu haline geldiği söylenemez. Bunun birkaç nedeni var.

Birincisi, Yunanistan’ın KEİ’ye kurucu üye yapılmasıdır. Türkiye’ye karşı açık husumet politikası izlediği, AB de dahil tüm uluslararası kuruluşlarda Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermeye çalıştığı ve PKK teröristlerini ülkesinde eğitip Türkiye’ye saldırttığı bir dönemde, Yunanistan’ı KEİ’ye kurucu üye olmaya davet etmek affedilmez bir hataydı. Ama kimseye danışmadan hareket eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal bu hatayı yapmıştır!..

Türkiye uzun yıllar bu vahim hatanın bedelini ödemiştir. Zira, Yunanistan, KEİ de Türkiye’nin çıkarlarını sistematik olarak baltalamıştır. Atina, Türkiye’nin çıkarlarının bulunduğu her alanda KEİ’nin gelişme temposunu yavaşlatmıştır. Türkiye’nin önerilerinin önünü kesmiştir. Yunanistan, başlangıçta KEİ içinde yegane AB’ne üye ülke olması dolayısıyla bu konumunu istismar etmiş ve AB ile KEİ arasında bir tür köprülük rolü üstlenmiştir.

Yunanistan’ın KEİ faaliyetlerini baltalamasının en açık örneği Karadeniz Ticaret ve Yatırım Bankası’nın kurulmasında görülür. Yunanistan’ın tutumu dolayısıyla temel görevi bölge içi ticaretin finansmanını sağlamak olacak olan bu banka sekiz yıllık bir gecikmeyle Haziran 1998’da işlevsel hale gelebilmiştir. Bendeniz daha 1990’da önerimi yaptığım zaman, bölge ülkeleri arasında ticaret hacminin gelişmesinin finansman alanında karşılaşılan sorunların çözümlenmesiyle doğrudan orantılı olduğunu belirtmiş ve bu amaçla bankanın mümkün olduğu kadar erken kurulmasını önermiştim. Nitekim bu alandaki büyük gecikme, KEİ’nin bölge içi ticaretinin gelişmesini engelleyici bir faktör oluşturmuştur.

Üzüntüyü mucip olan bir husus da, Karadeniz Ticaret ve Yatırım Bankası’nın Selanik’te kurulmuş olmasıdır. Banka, İstanbul’daki KEİ sekretaryasına rakip bir kuruluş niteliğini kazanmaktadır. Bu açıdan da, fikir babalığını Türkiye’nin yaptığı KEİ Ticaret ve Yatırım Bankası’nın Yunanistan’a kaptırılmış olması büyük basiretsizliktir, acıdır.

Hemen belirteyim ki, Yunanistan’ın KEİ’ye çelme takması devam ediyor. Yunanistan, GKRY’ne gözlemci statüsü verilmesini önermiştir. Türkiye’nin bu öneriyi kabul etmemesi üzerine Yunanistan, KEİ’ye gözlemci olmak için başvurmuş olan İngiltere, Karadağ, Litvanya ve Kazakistan’ın adaylıklarını reddetmiştir.

KEİ’nin etkin bir kuruluş haline gelmesini engelleyen İkinci önemli neden, KEİ’nin kuruluşundan sonra yedi senelik bir gecikme ile Mayıs 1999’da uluslararası tüzel kişilik kazanabilmesinden ileri gelmektedir. KEİ yedi sene süreyle uluslararası hukuksal statüden mahrum bir teşkilat olarak yaşamını sürdürmüştür. Yani bu süre zarfında uluslararası alanda geçerli bir nüfus kağıdı yoktu, nesebi sahih değildi.

Tüzel kişilik sağlanması hususundaki işlemler büyük bir gecikmeyle 5 Haziran 1998 tarihinde devlet ve hükümet başkanları tarafından imzalanan KEİ Şartı’nın 1 Mayıs 1999’da yürürlüğe girmesiyle tamamlanmıştır. Böylece KEİ kimlik kazanmış, resmen bölgesel bir ekonomik işbirliği örgütü olmuştur

Türkiye’nin KEİ içindeki performansı hakkında kuvvetli eleştirilerde bulunmamın nedeni, bu kuruluşun bütün bu gecikmelere ve hatalara rağmen büyük bir potansiyeli olduğuna ve Türk dış politikasının yürütülmesinde güçlü bir kaldıraç oluşturacağına inanmamdan ileri gelmektedir.

Nitekim, 1600 kilometrelik sahiliyle Türkiye’nin en uzun kıyıdaş ülkesi olduğu ve açık denizlerle bağlantısını kontrol ettiği Karadeniz, dünya güçlerinin enerji için kıyasıya bir rekabet içinde oldukları yaşadığımız dönemde yepyeni bir stratejik önem kazanmıştır.

ABD bölge üzerinde stratejik üstünlük kurmaya çalışırken, AB de “Karadeniz Sinerjisi – Yeni Bölge İşbirliği İnisiyatifi” adlı raporunda öngördüğü politikasıyla Karadeniz bölgesinin Avrupa’ya eklemlenmesini öngörmektedir.

Gerçekte, Bulgaristan ile Romanya’yı NATO’ya üye yaparak Karadeniz’e giren ABD, bu ülkelerde hava ve kara üsleri kurarak bölgede daimi bir müdahale gücü oluşturma yolundadır. ABD’nin bölgede üslenmek istemesinin birinci nedeni, Hazar enerji kaynaklarını Batı’ya ulaştıran jeostratejik eksenin önemli bir parçasını oluşturan Karadeniz üzerinde kontrol sağlamaktır.

ikinci nedeni ise, Rusya’yı güneyden kuşatmaktır. Washington bu şekilde, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Körfez bölgelerinde sona eren Rus etkisinin yeniden canlanmasını önlemeyi amaçlamaktadır.

Bu bağlamda Washington, Karadeniz’deki askeri varlığını Romanya’da bir deniz üssü kurarak güçlendirmek amacıyla, Akdeniz’ deki 6. filosuyla sürdürdüğü bazı operasyonların Karadeniz’i de kapsaması için girişimler başlattı. Romanya, ABD’nin Truva Atı görevini üstlenerek, Rusya’nın karşı koymasına rağmen, bu girişimin başarılı olması için ciddi çaba gösterdi. Ancak, Montrö Sözleşmesi’nin kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerine Karadeniz’de en fazla 21 gün kalmalarına müsaade etmesi nedeniyle Washington’un bu projesi gerçekleşmedi.

Hemen belirtelim ki, Montrö rejimini esnek biçimde uygulayarak ABD’ye bu imkânı sağlaması için Türkiye üzerinde yoğun baskılar yapıldı. Ancak, Ankara bu baskılara karşı koydu. İlginç olan, Ankara’nın bu direnci gösterirken yanında Rusya’yı müttefik olarak bulmasıydı…

Diğer önemli bir gelişme de, halen NATO ile “Barış İçin Ortaklık” statüsü çerçevesinde ilişkileri bulunan Ukrayna ile Gürcistan parlamentolarının NATO’ya katılma kararını almış olmalarıdır. Ancak, her iki ülke de Rusya’nın tepkisinden kaçınarak amaçlarını bir süre tehir etmeyi uygun görmüşlerdir.

Bu iki devletin NATO’ya katılması ve ABD’nin Ukrayna’da hava üsleri kurması halinde Karadeniz jeopolitiği temelden değişecektir. Bu durumda , Rusya, Karadeniz’de Soçi ile Novorosisk arasında gayet dar bir kıyı şeridine hapsedilmiş olacaktır. Böyle bir gelişme de, Rusya’nın savunması açısından hayati önemde stratejik bir nüfuz bölgesi addettiği Karadeniz’de stratejik üstünlüğü kaybetmesine zemin hazırlayacaktır.

Yukarda da belirttiğimiz üzere, AB de son yıllarda Karadeniz bölgesine artan bir ilgi göstermektedir. Birlik, 2003 yılından bu yana bölgeyle ilişkilerini yoğunlaştırmak amacıyla “Komşu Ülkeler Politikası” ve “AB-Rusya Stratejik Ortaklık Politikası” çerçevesinde çeşitli arayışlar sürdürmektedir.

Ancak, bölgeye “katı kuvvet” (hard power) kullanarak giren ABD’nin tersine, AB politikasını “yumuşak kuvvet” (soft power) yöntemlerine dayandırmaktadır.

AB’nin “Karadeniz Sinerjisi – Yeni Bölge İşbirliği İnisiyatifi” raporunu incelediğimiz zaman bunu açıkça görüyoruz. Rapor, bölgenin mercek altına aldığı ortak çıkar konularını şu 13 başlık altında topluyor:

Demokrasi ve insan haklarına saygı alanında aktif bir rol oynamak; Bölgedeki ihtilaf ve çatışmaların halli için özel politikalar üretmek; enerji güvenliği konusunda geçiş ülkeleri ve tüketicilerle iyi bir diyalog kurmak; ulaştırmanın güvenli hale getirilmesi için ortak çalışma yapmak; çevre anlaşmalarına uyum sağlanmasına ve işbirliği yapılmasına katkıda bulunmak; deniz taşımacılığı ve çevrenin korunması alanlarında işbirliği yapmak; soyları tükenen balık türlerinin korumaya alınması, araştırma ve avlanma yöntemlerinde bölge ülkelerine yardımcı olmak; AB ile Karadeniz ülkeleri arasında tercihli ticaret ilişkileri kurmak ve ekonomik işbirliği bağlarını güçlendirmek; bölge ülkeleriyle AB’nin araştırma ağı arasında bağlantı kurmak, AB ve bölge üniversiteleri arasında işbirliği projeleri gerçekleştirmek; bilim ve teknoloji politikaları alanında diyalogun geliştirilmesine yardımcı olmak; bölge ülkelerine ekonomi alanında teknik yardımda bulunmak; Bulgaristan ve Romanya vasıtasıyla Karadeniz’de rekabetçiliğe ve çevre korunmasına katkıda bulunmak; Karadeniz’deki kentlerin, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının birbirleriyle iletişim sağlamalarını sağlayacak bir programı uygulamak.

Bu açıklamalarımızdan sonra, şu soruların yanıtlanması gerekiyor:

AB’nin yeni politikası KEİ’yi nasıl etkileyecek? Türkiye’yi nasıl etkileyecek?

İlk bakışta dört nokta öne çıkıyor:

Birincisi, Rapor, AB’nin daha ziyade bölge ülkeleriyle ikili ilişkiler çerçevesinde işbirliğini geliştirmek istediğini, KEİ’ye ise zorunlu hallerde başvurmayı öngördüğünü ortaya koyuyor.

İkincisi, AB, Karadeniz ve Güney Kafkasya bölgesindeki devletlerle ticaret, ekonomik işbirliği, teknik ve teknolojik yardım, ulaşım, üniversiteler arasında işbirliğini de kapsayan geniş bir yelpaze çerçevesinde yoğun işbirliği gerçekleştirmeyi öngörüyor. Geliştirilecek bu işbirliği ağı, AB’nin bölgeye erişimini ve bölge üzerindeki etkisini artıracağı cihetle, Türkiye’nin AB’ye sağladığı veya sağlayabileceği bazı stratejik avantajlar eski önemini kaybedebilecektir.

Üçüncüsü, yukarda belirttiğimiz işbirliği konularının KEİ’nin işlev alanında oldukları dikkate alındığı takdirde, AB’nin Karadeniz Sinerji politikasının etkin bir şekilde uygulanmasının KEİ’nin etkisini ve bölge devletleri açısından önemini azaltacağı sonucuna varılabilir.

Dördüncüsü, AB’nin bölge ülkeleriyle yapacağı serbest ticaret anlaşmalarının, Türkiye’nin bazı avantajlarının önünü kesmesi olasılığıdır. Bilindiği üzere, Türkiye bölgede illegal olarak nitelendirilen bavul ve kargo ticaretinden yararlanıyor. Merkez Bankası rakamlarına göre 2006’da Türkiye bu tür ticaretten 5 milyar dolar kazanmıştır.

Bu durumda Türkiye, AB’nin Karadeniz inisiyatifini kendisi için ciddi bir fırsata dönüştürmenin yollarını aramalı ve bu amaçla iyi düşünülmüş ve tutarlı bir politika oluşturmalıdır.

Bunu yaparken de, AB’nin bölge ile işbirliğinin KEİ yoluyla ve KEİ yapılarını güçlendirecek şekilde uygulanmasına çaba ve özen göstermelidir.

Türkiye, bunu yapamadığı takdirde, hem ulusal çıkarları zarar görecek, hem de dış politikasında ve dış ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde yararlanabileceği önemli bir kaldıraç olan KEİ’yi kaybetme tehlikesiyle karşılaşabilecektir.

Görüleceği üzere TBMM’nin KEİPA üyelerine de bu hususta önemli bir görev düşüyor. Kendilerine, gerekli devlet kuruluşlarının temsilcilerini de içeren bir çalışma gurubu kurarak bu konuyu ele almalarını tavsiye ederim.

Yukarda izah etmiş olduğum görüşlerle CHP olarak KEİPA Uluslararası Sekretaryası için Evsahibi Ülke Anlaşmasının onayına olumlu oy vereceğimizi bilgilerinize sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: