Türkiye’nin Hıristiyan Rahiplere Yönelik Saldırıların Mutlak Surette Önlenmesi Hususundaki Ahlakı. İnsanı. Vicdanı Ve Siyası Sorumluluğu

26 12 2007

23. Dönem 2. Yasama yılı 42. Birleşim 26/Aralık /2007 Çarşamba

Son iki yıldır ülkemizdeki Hıristiyan din adamlarına yönelik saldırıların tekerrür etmesi Türkiye’nin çıkarları ve ulusal değerlerimiz açısından son derece üzücü ve endişe verici bir durum yaratıyor. Bu saldırılar, halkımızın hoşgörüye ve insani değerlere dayanan kültürünü ve inançlarını yaraladığı gibi,Türkiye’nin dünyadaki imajını karartıyor ve hasım mihrakların eline ülkemize karşı yürüttükleri olumsuz propaganda kampanyası için etkili bir koz veriyor. Bunun yanında, sözkonusu saldırılar, Avrupa ülkelerinde yerleşik Türk işçi ve aileleri ile Türk soylu kişilere yönelik ırkçı eylemlere de malzeme ve gerekçe oluşturuyor. Bu sorunun üzerine son derece cesur ve kararlı bir şekilde gidilerek önlenemediği takdirde, ülkemiz için yaratacağı tehdit hakkında bir fikir vermek için, geçen hafta İzmir’de Meryem Ana Kilisesi rahibi Adriano Françini’yi bıçaklayan Ramazan Bay’ın, saldırısının gerekçesi olarak söylediği dehşet verici sözleri sizlere anımsatmak isterim. Ramazan Bay diyor ki,” Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetlerini işleyen katillerin toplumda kahraman gibi gösterilmesi beni etkiledi. Ben de onlar gibi hareket edersem, kahraman ve ünlü olacağımı ve hayatımı kurtaracağımı düşündüm ve bu nedenle Rahibi bıçakladım…” Son zamanlarda Hıristiyan din adamlarına karşı yapılan saldırıların içerdikleri ortak noktalar, şu iki hususu ortaya koyuyor. Bunlardan birincisi, bu saldırı ve cinayetler bugüne kadar resmi makamlar tarafından hernekadar “münferit”, “yerel” ve “bireysel” olaylar olarak değerlendirilmişse de, işlenen suçların görünenden daha derin boyutlarının olduğuna ve aralarında bir tür bağlantı bulunduğuna delalet eden vakıa ve karinelerin giderek güçlendiğidir. İkincisi ise, sırf Türkiye çapında ses getirecek bir eylem yaparak meşhur olmak için Hıristiyan bir din adamını yok edilecek bir hedef olarak seçmekten kaçınmayan sapıkların türediği çok tehlikeli bir bağnazlık ortamının – yaygın olmasa da-mevcudiyetidir. Önce peşpeşe işlenen cinayet ve saldırılara bir göz atalım. Hırant Dink cinayetinden iki hafta sonra Trabzon’da Santa Maria Kilisesi Rahibi Andrea Santoro Pazar ayini çıkışı göğsünden kurşunlanarak öldürüldü. Ondan altı ay sonra Samsun’da Katolik Mater Dolorosa Kilisesi Rahibi Pierre Brunisen bıçaklandı. Ardından, 2007 Nisan’ında Malatya katliamı vuku buldu. Beş genç, Hıristiyanlık üzerinde kitaplar hazırlayan Zirve Yayınevi’ni basarak biri Alman vatandaşı üç kişiyi bıçakla hunharca doğradılar. En son da İzmir’de rahip Adriayano Françini bıçaklı bir saldırıya uğradı. Bu suçları işleyenlerin ortak noktalarının başında, biri hariç, hepsinin yaşlarının 16 ila 21 arasında bulunması; hepsinin eğitimsiz ve yoksul olmaları; çoğunun vukuatının olması ve İlk bakışta kendi başlarına hareket ediyor gibi görünseler de, arkalarında bir “ağabey”in , bir “azmettiricinin” bulunması geliyor. Göze çarpan önemli bir husus da, her olayda faillerin veya azmettiricilerin devlet içinde bağlantılarının bulunması, saldırılardan önce bu devlet görevlileri ile fail veya azmettiriciler arasında telefon görüşmeleri yapılması, soruşturmayı yapma sorumluluğu olan bazı görevlilerin kanıtların toplanmasında ciddi kuşkular uyandıran ihmalleri olması ve davanın seyrini etkileyecek girişimlerde bulunmalarıdır. Burada ayrıntılara girmeyeceğim. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki, aynen Hırant Dink ve Danıştay suikastlarında olduğu gibi, rahip Santoro’nun öldürülmesi ve Malatya katliamında da soruşturmaların güvenilirliği hakkında kuvvetli kuşkular ve yanıtsız kalan sorular vardır. Bu karanlık ve kirli durum, ülkemize hasım mihrakların da çabasıyla, Türkiye’nin dünyadaki imajına ağır bir darbe vurmakta ve ülkemize büyük zarar vermektedir. Bu olaylar ülkemizde kamu vicdanını son derece rahatsız ettiği gibi, Türkiye’deki bazı Hıristiyan mezheplerinin temsilcisi konumunda olan din adamlarının “Hıristiyanlara yönelik cinayet ve eylemler nedeniyle cemaatlerinin çok kaygılandığını” belirtmelerine yol açmıştır. Bu bağlamda değerlendirilmesi gereken ciddi bir gelişme de, Hollanda Protestan Kilisesi ile Dünya Kiliseler Birliği’nin Türkiye’yi Birleşmiş Milletlere şikâyet etmiş olmaları ve bunun bir sonucu olarak Birleşmiş Milletler Din Özgürlükleri Raportörü’nün ülkemizi takibe almak lüzumunu hissetmesidir. Bu hususları dikkate alarak Yüce Meclis’e bir öneride bulunacağım. TBMM yapacağı bir ortak deklarasyon ile, ahlaki, vicdani ve siyasi yönleri olan bu sorunun üzerine kararlılık ve cesaretle gidilmesinin ve karanlık olayların üzerindeki perdenin kaldırılarak bu suçların tekerrürünün önlenmesinin, Türkiye’nin herkesinin kimliğine, dinine ve mezhebine saygıyı öngören büyük tarih geleneği ve kültürü açısından bir vecibe olduğu gibi, ülkemiz çıkarları açısından da kritik bir önem taşıdığını açıklamalıdır. Tabii ki, bu hususta Türk Hükümetine çok önemli bir görev düşüyor. Fakat, TBMM de bu husustaki yaklaşımını ve iradesini bir deklarasyonla açıklarsa, bu, hem ülkemizdeki bazı kesimlerdeki rahatsızlığı sona erdirecek, hem de hasım mihrakların olayları ülkemiz aleyhine istismar etmelerini önleyecektir. Bu bağlamda, Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu’nun, Malatya katliamını kınamak amacıyla yapmış olduğu ibret verici ve son derece isabetli açıklamasını dikkatinize getirmek isterim. Sayın Bardakoğlu’nun ifadeleri özetle şöyle: ” Batı’da gittiğim her ülkede Türkiye’deki ‘ötekine saygıyı’ ve inanç özgürlüğünü anlatırken, muhataplarım bana rahip cinayetlerini anımsatarak ‘siz öyle diyorsunuz ama Türkiye’de rahipler öldürülüyor’ dediler. Şimdi de Dink ve Malatya’daki cinayetleri zihinlerinde canlandıracaklar… Bu kötü örnekleri basit polisiye vakası gibi algılamamız ve dünyaya izah etmemiz mümkün değildir. Kurbanın dini, ırkı, dili ne olursa olsun cinayet en büyük günahtır. Bu olay Türkiye’nin imajını gölgeleyecektir. Misyonerlikle ilgili kaygılar olabilir. Ama hiçbir zaman o kaygılar İncil satan yayınevine saldırmayı geçerli kılmaz. Yabancı düşmanlığını Avrupa’da kınıyorsak ülkemizde de kınamalıyız. Türkiye sevdası demek yabancılara ve onların inançlarına da sahip çıkmaktır, boğazlamak değil. Saldırının İncil’in basılıp satıldığı yere yapılmış olması bu eylemin arkasında çok büyük oyun olduğunu gösteriyor. Bu olayın polisiye yönünü, arkasında hangi örgütün olduğunu ve nelerin hedeflendiğini bilmiyorum ama, bu eylemle Türkiye’ye zarar verilmek istendiği açıktır. Bence bu yapılan, ne vatanseverlik, ne de din adına savunulamaz. Her ikisine de ihanettir.” Bu ifadeler, uyancılığı yanında haklı bir öfke ve tepkiyi de içeriyor. Çünkü son zamanlarda karşılaştığımız vahşet tabloları, ne tarihimizi, ne inancımızı, ne de kültürümüzü yansıtıyor. Nitekim, bu çatı altında yer alan bizler, hiçbir şekilde, insanları kökeniyle, diniyle, mezhebiyle değerlendiren bir kültürün parçası değiliz. Hepimiz, “72 millet birdir” diyen, herkesin kimliğine, dinine, inancına saygı göstermeyi kabul eden büyük bir tarih geleneğinin içinden geliyoruz. Bu bakımdan önerdiğim şekilde bir TBMM açıklamasının yapılmasını, bizlere bu kültürel geleneği kazandıran, hoşgörüyü ve “yaradılanı yaradandan ötürürü sevmeyi” öğreten Hacı Bektaşi Veli ve Mevlana Celalettin Rumi’ye de borçluyuz.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: