2008 Yılı Milli Savunma Bakanlığı Bütçesi

11 12 2007

23. Dönem 2. Yasama yılı 36. Birleşim 11/Aralık /2007 Salı

Milli Savunma Bakanlığı Bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi’nin görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum.

Ülkemizin milli savunması alanında  ele alınıp irdelenmesi gereken çeşitli sorunlar olmasına rağmen, zaman darlığı nedeniyle, konuşmamda, bunlar arasında en öncelikli olan ve hem  iç,  hem de  dış güvenliğimiz açından hayati bir tehdit oluşturan PKK örgütünün kuzey Irak’taki varlığı konusuna odaklanacağım.

Sözkonusu tehditle  mücadelenin yöntem ve yaklaşımında, Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım’da Washington’da Başkan Bush’la yaptığı  görüşmeden çıkan tasarım çerçevesinde  bazı değişiklikler meydana geldiğine tanık oluyoruz.

Bu tasarımın tüm kapsamı ile unsurlarını ve özellikle bu çerçevede Başbakan Erdoğan’ın   ne gibi yükümlükler altına girdiğini bilmemekle beraber, üç temel işbirliği alanında bir mutabakat hasıl olduğunu hem Türkiye, hem de ABD tarafından yapılan resmi açıklamalar ortaya koymuş bulunuyor.  Bunlar da, istihbarat paylaşımı, PKK liderlerinin  Türkiye’ye teslimi ve  PKK kamplarının  dağıtılıp  örgütün altyapısının çökertilmesi yani PKK’nın tasfiyesi  konularıdır.

Bu işbirliği alanları üzerinde kısaca durmamız,  gerek 5 Kasım Bush-Erdoğan görüşmesi sonuçlarının,  gerekse bunların Türkiye’nin terörle mücadelesine yapacağı katkının değerlendirilmesine ışık tutacaktır.

Önce istihbarat paylaşımı konusunu  ele alalım. Burada altı çizilmesi gereken husus, ABD’nin Türkiye’ye vereceği istihbarat bilgilerinin son derece sınırlı olduğu ve dar bir alanı kapsadığıdır. ABD’nin, ileteceği bilgiler  zannedildiğinin aksine, tüm kuzey Irak’a yayılmış PKK yuvalarını ve unsurlarını kapsamayacaktır. ABD,   sadece Türk-Irak sınırı boyunca uzanan dar bir şerit üzerindeki PKK hareketleri konusunda bilgi verecektir…  Diğer bir deyişle “stratejik müttefikimiz” Amerika ,  kuzey Irak sathına yayılmış tüm PKK hedeflerinin imha edilmesini sağlayacak istihbarat bilgilerini  Türkiye’ye iletmeyecek,  sadece ülkemize sızmaya  çalışacak terörist  grupların önceden saptanması amacını güden bilgileri vermekle yetinecektir. Böylece Dağlıca gibi baskınların önlenmesi kabil olacaktır.

ABD’nin bu tutumu, Türkiye’nin PKK’nın kuzey Irak’taki varlık ve mevcudiyetini tasfiye etmek hususundaki hedefini paylaşmadığını ve dolayısıyla Türkiye ile ABD’nin kuzey Irak’a yönelik çıkarlarının  çatıştığını ortaya koyuyor. Bu aşamada kaydetmekle yetineceğim bu önemli noktayı  tekrar ele alacağım. Ancak, burada bir parantez açarak, ABD’nin stratejik müttefikim dediği Türkiye’ye, son üç yıl boyunca  belki yüzlerce asker ve sivilimizin yaşamını kurtarmış olacak olan bu istihbaratı daha önce  vermemiş olmasını da insaniyet ve iyi niyetle bağdaştırmadığımızı da vurgulamak isterim.

İkinci işbirliği alanı olan PKK elebaşılarının  Türkiye’ye teslim edilmesi, terör örgütünün çökertilmesi açısından son derece önemlidir.  Halen PKK’da uygulanan üçlü liderlik sistemine göre, tepede Murat Karayılan bulunmakta, onun hemen altında da Cemil Bayık  ve  Feyman Hüseyin yer almaktadır.

Bu üç liderin topluca Türkiye’ye teslim edilmesi halinde örgütün demoralize olması ve ciddi bir zafiyete uğraması kaçınılmazdır. Ancak,   Barzani ve  Talabani terör elebaşılarına sahip çıkıyor ve onların Türkiye’ye teslim edilmesini istemiyorlar. Bu bağlamda, Talabani’nin  alaycı bir tavırla “biz Türklere bir kedi bile vermeyiz” yolundaki sözlerinin hatırlanılmasında yarar vardır.

Dışişleri Bakanı Ali babacan, sonuncusu 5 Aralık’ta olmak üzere birkaç kez  kuzey Irak yönetiminin kendilerinden beklenen adımları atmadıklarını açıklayarak bu konudaki tepkisini ortaya koydu… Ancak, kuzey Irak bölgesel yönetimi, PKK konusunun Türkiye’nin kendileriyle yapacağı görüşmeler çerçevesinde ele alınabileceğinde ısrar ediyor ve bu hususta bazı safdil Türk medya mensuplarının da desteğinden yararlanıyor.  Oysa Barzani bu tutumuyla iki amaç güdüyor. Bunlardan birincisi, Türkiye’ye karşı “ resmi muhatap” statüsü kazanmaktır. İkincisi ise,  Türkiye ile  PKK’yı hangi şartlar karşılığında  etkisiz hale getireceğinin  pazarlığını yapmaktır. Bu şartlar üzerinde birazdan duracağım.

Bu bağlamda unutmamamız gereken bir husus, 5 Kasım’da Beyaz Saray’da yapılan basın toplantısında  Başkan Bush’un  tumturaklı bir şekilde  PKK’yı  terör örgütü  ve ABD’nin düşmanı olarak ilân etmesidir. Bu ifadeler Başkan Bush açısından  ciddi bir sorumluluk doğurmuştur.   Eğer sorumlu bir devlet adamı olarak sözünün arkasında duruyorsa, kuzey Iraklı Kürt liderler üzerinde gerekli baskıyı yapmak suretiyle, isimlerini belirttiğimiz üç terörist başının yakalanıp  Türkiye’ye teslim edilmesini sağlamalıdır.

Üçüncü işbirliği konusu olan PKK kamplarının vurulması ve dağıtılması, PKK’nın kuzey Irak’ta oluşturduğu altyapının  çökertilmesi ve örgütün tasfiyesi açısından son derece önemlidir. Genel olarak, bir terör örgütü komşu ülkede terör üslerine sahipse   gücünü artırma  ve  kuvvetlerini zayiattan  koruyarak  vurkaç operasyonları yapma imkânını kazanır. Türkiye bu sorunu PKK Suriye’de konuşlanmışken yaşamıştır.  Bu bakımdan bir terör  örgütünü  saf dışı bırakmanın ilk aşamasını onun komşu ülkedeki  kaynağını ve gücünü kurutmak oluşturmaktadır.

Bu bağlamda, sınır ötesi operasyonların PKK terörü ile mücadelede bir yarar sağlamadığı yolundaki görüş sahiplerine de şu husus hatırlatmak isterim. 1990’larda Türkiye’nin gerçekleştirdiği sınır ötesi operasyonlar, özellikle 1995 ile 1997 arasındakiler,  PKK’yı yok etmediyse de   felce uğratmıştır.  Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın ifadesiyle, bu operasyonlar sayesinde, PKK’ya verdirilen zayiat teröristlerin sayısının yarı yarıya azalmasına neden olmuştur.  Ancak, bu operasyonların, sadece sınırdan sızmaları önlemeye inhisar etmediğini ve kuzey Irak’ın derinliğinde teröristlerin yığıştıkları mahal ve mevkiler ile kamplarını  ve buralardaki altyapılarını hedeflemiş olduğunun altını çizmek isterim.

Oysa, ABD’nin, Türkiye’ye,  PKK’nın kuzey  Irak’taki varlığının tamamen tasfiyesini   amaçlayan kapsam ve nitelikte  istihbarat vermekten kaçınması, PKK’yı canlı tutmak arzusunu yansıtıyor. Bunun nedeni de  Washington’un, PKK ile  onun İranlı ikiz kardeşi olan PJAK’ Ortadoğu politikasında yararlanacağı  önemli bir kart olarak elden çıkartmak   istememesinden kaynaklanıyor.

Diğer taraftan, kuzey Iraklı Kürt liderler de, PKK’yı Türkiye’ye karşı kullanılacak bir pazarlık unsuru olarak  görüyor  ve bu nedenle  örgütü saf dışı bırakmak  istemiyorlar. Tahayyül ettikleri  plan, PKK’nın etkisiz hale getirilmesi karşılığında, Türkiye’ye, Kerkük’ün  Kürt bölgesine bağlanmasının ve  bağımsız  Kürt devletinin ilânının  kabul ettirileceği  gibi bir varsayıma dayanıyor.

Bu plana karşı çıkmak ABD’nin işine gelmiyor. Çünkü, Washington,  Irak’tan çekilmek  zorunda  kaldığı takdirde, kuzey Irak’ta  kurulmasını destekleyeceği  bağımsız Kürt devletine  Irak’taki  üs ve kuvvetlerinin  bir bölümünü kaydırarak  yerleşmeyi ve buradan  Ortadoğu petrol bölgesini denetlemeyi  öngörüyor.  Amerika’nın, Barzani’ye bir tür dokunulmazlık sağlamasının altında bu hesaplar yatıyor.

Ancak, ABD’nin  Irak’ın parçalanacağı varsayımına dayandırdığı bu hesaplar ateşle oynamaktan farksızdır. Zira, hem Irak’ın hem de tüm Ortadoğu bölgesinin istikrar ve güvenliği için,  Irak’ın bütünlüğünü koruyan  bir devlet olarak  varlığını sürdürmesi fevkalade önemlidir. Irak’ın bütünleşmiş yapısını korumak için hala umut  vardır ve  dağılma süreci durdurulabilir. Bu başarılabilecek bir hedeftir ve uluslararası camia bu amaçla azami gayret sarf etmelidir.

Bu bağlamda Washington’un bilmesi gereken bir şey de,  bağımsız Kürt devletinin kurulmasının, tüm bölgeyi Irak’a dönüştürecek bir  Pandora kutusunun açılması olacağıdır.  Zira, Irak’ın parçalanması, bölgede jeopolitik bir depremi tetikleyecek ve  onlarca yıl sürecek istikrarsızlık  ve arkası gelmeyecek savaşlar yaratacaktır.  Tüm Arap dünyası, bölgede “ikinci bir İsrail” kuruluyor diye bağımsız Kürt devletine  karşı çıkacak ve bölge mıknatıs gibi,  El-Kaide de dahil, terör örgütlerini çekecektir.

Ayrıca,  bu bağlamda Pan-kürdizm’ in kaçınılmaz olarak gündeme gelmesi, savunma refleksleri nedeniyle nüfusları içinde Kürt topluluklar da olan bölge  ülkelerini ABD ile İsrail’e  ve onların korumasındaki Kürt devletine karşı yeni saflaşmalara ve ittifaklara itecektir. Diğer taraftan, Güney’de kurulacak Şii devleti ile petrolden mahrum Sünni devleti arasında çıkması kaçınılmaz çatışma,  bölgedeki halkları Sünni ve Şii mezheplerinden olan devletleri bu kavganın  içine çekecek ve Ortadoğu cehenneme dönecektir.

Bunlara ilâveten bağımsız Kürt devletinin kurulması, ülkemizdeki ayrılıkçı  Kürt hareketine  güç kazandırarak  Türkiye üzerinden denize çıkışı olan  büyük Kürdistan projesini  gündeme getirecektir . Esasen Barzani yabancı gazetecilerle yaptığı röportajlarda bu amacını dile getirmekten çekinmemiştir. Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi anayasa hazırlık metninde Sevr Antlaşması’nın Türk topraklarında bir Kürt devletinin kurulmasını öngören  ve bunun sınırlarını çizen maddelerine atıf yapılmıştır . Bu sınır çizgileri Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu’nun büyük kısmının  Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne ilhakını öngörmektedir.

Yani, kurulması mutasavver Kürt devletinin doğasında Türkiye’ye yönelik “irredantist”  bir damar olacaktır. Hem bu nedenle, hem de Türkiye’nin çözememiş olduğu “Güneydoğu Sorunu” nedeniyle, bağımsız Kürt devleti, ülkemizdeki ayrılıkçı etnik Kürt milliyetçiliğini azdıracaktır.

Bütün bu nedenlerle,  Irak’ın  parçalanmasının önlenmesini  güvence altına almak, hem Türkiye, hem ABD, hem de bölge barışı açısından olağanüstü önemlidir. Böyle olunca, ABD’nin kuzey Irak bölgesel yönetiminin ayrılıkçı tutum  davranışları   ile bu amaca yönelik planını teşvik eder nitelikteki politikasına son vermesi ve bu bağlamda anılan bölgesel  yönetim tarafından  teröristlere  sağlanan  desteğin en kesin şekilde önlemesi gerekecektir.

Bu bağlamda Irak’ta vukubulan olumlu bir gelişme,  Kerkük’le ilgili referandumun ABD’nin de telkiniyle  ertelenmiş olmasıdır. Bu doğru istikamette atılmış olan  son derece isabetli bir adımdır. Çünkü Irak’ın parçalanması  Kerkük’teki referanduma koşut olarak  giden bir olaydır. Bu bakımdan referandumun  ertelenmiş olması  Irak’ın bütünlüğünü  korumak isteyenler açısından yeni bir şansın, yeni bir fırsatın  kazanılması anlamına gelmektedir.

Buraya kadar söylediklerimizden şu sonuçlar çıkıyor:

(1) ABD’nin çıkarları ve  stratejisi PKK örgütünün, yok edilmesini değil, tecrit edilip, biraz sindirilip, kuzey Irak’ta kontrol altında tutulmasını öngörüyor. Bu nedenledir ki, Washington  görüşmelerinden çıkan mutabakat PKK’nın tasfiyesini kesinlikle hedeflemiyor.

(2) ABD’nin Türkiye’ye sağladığı, sınır boyunda dar bir şerit üzerinde vereceği “gerçek zamanlı istihbaratla” Türkiye’ye PKK sızmalarının ve saldırılarının önlenmesine  ve  1 Aralık tarihinde yapılana benzer birkaç operasyonun TSK tarafından gerçekleştirilmesine yardımcı olmaktan ibaret kalıyor. Bu durumun Türkiye üzerinde – aldatıcı da olsa – bir sükûnet döneminin başladığı gibi bir   izlenim yaratması beklenebilir. Sınır boyunda  gerçekleştirilecek nokta operasyonları da  Türk halkının kabaran öfkesini yatıştırabilir.

(3) Ancak, bunlar Türkiye’nin karşılaştığı terör tehdidini azaltmaz, bilakis azdırır. Amerika’nın sağladığı dokunulmazlık duvarı ardında palazlanan  bu tehdit önümüzdeki baharda ülkemizin karşısına çok  daha güçlü ve cüretkâr bir şekilde çıkar… Bu hususlar dikkate alındığında Washington   görüşmelerinden  Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda bir sonuç elde edildiğini söylemek gerçekçi olmaz.

(4) Türkiye’nin ve ABD’nin kuzey Irak’a yönelik çıkarları birbirleriyle temelden  çatışıyor.  Bu nedenle, PKK’nın kuzey Irak’taki varlığının tamamen tasfiye edilmesi, üç PKK liderinin Türkiye’ye teslim edilmesi  ve Barzani’nin PKK terör örgütüne  yataklık yapmaktan ve destek vermekten  vazgeçirilmesinde, Türkiye’nin Bush yönetiminden etkili  ve sonuç alıcı destek beklemesi beyhudedir.

(5) Bu bakımdan, Hükümetin,  Washington mutabakatıyla soruna çözümü ABD stratejisi bağlamında üretilecek çözüm formüllerinde  aramış olması yanlış olmuştur. Çünkü, doğası gereği bu mutfaktaki malzeme ile  pişirilecek yemekleri Türkiye’nin hazmetmesi mümkün değildir.

(6) Bu çıkmazdan kurtulmanın, yani yabancı mutfaklarda pişirilecek yemeklerin bize dayatılmasından kurtulmanın yolu, yemeği kendi mutfağımızda kendi malzemelerimizle pişirmektir. Yani beraberce  oluşturacağımız  ulusal strateji çerçevesinde üreteceğimiz kendi öz formüllerimizle  soruna çözüm aramalıyız.

Bunun için de, sadece vatan sevgisine;  Türküyle, Kürdüyle, Boşnağıyla, Çerkesiyle kardeşlik, esenlik ve eşitlik içinde yaşama arzusuna; öngörü  ve  basirete sahip olmak  yeterli değildir. Bugünün koşullarında bunlarla beraber öne çıkan en önemli nitelik cesarettir. Hemen belirteyim ki bunu söylerken sadece Hükümeti muhatap almıyorum.  Cesareti sadece hükümetten beklemek yanlış olur. Muhalefet de cesarete ortak olmalı, tüm siyasi aktörler  ellerini taşın altına koymalıdır.

Bu görüşle ve karşılaştığımız tehdidin sadece  silahlı  mücadeleyle bertaraf edilemeyeceği ve sorunun  sosyal, ekonomik, psikolojik ve siyasal boyutları olduğu ve çözümün tüm bu boyutları kapsaması gerektiği anlayışını benimseyerek ve özellikle  geçmişte yapılan  hatalardan ders alan,  teröre yanlış sinyaller vermeyen ve Amerikan stratejisine endekslenmeyen bir yaklaşımla, Anayasamızın 3. maddesinde öngörülen ilkeler çerçevesinde ortak bir çalışmaya girişmeliyiz.

CHP olarak biz, daha önce muhtelif defalar dile getirdiğimiz, terörle mücadelede ulusal bir strateji oluşturulması ve bu amaçla bir ulusal strateji platformu teşkil edilmesi önerisini  yeniden yüce Meclis’in dikkatine getiriyor ve Milli Savunma Bakanlığı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını diliyoruz.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: