1915 Olaylarının Ardındaki Gerçekler ve Bugüne Yansımaları

22 11 2007

Başkent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi 22. 11. 2007

1915 Olaylarının Ardındaki Gerçekler ve Bugüne Yansımaları

Yapacağım konuşma esas itibarıyla asılsız Ermeni soykırım iddiasıyla mücadele için neler yapılması gerektiği konusuna odaklanacaktır.

Bugüne kadar Ermeni iddialarına ilişkin olarak Türkiye’de düzenlenen yüzlerce konferans ve panel toplantılarında sürekli olarak, Osmanlı devletinin Ermeni tebaasına karşı soykırım suçu işlememiş olduğu Osmanlı arşivlerindeki otantik belgelerle ortaya konuldu, ayrıca bu hususu teyit eden yabancı ülkeler arşivlerindeki belgeler de bulunarak açıklandı…

Bu çalışmalar bağlamında, Ermeni tezinin belgesiz, kanıtsız, tutarsız ve abartılı olduğu i… Ermeni tarafının tezlerini dayandırdığı, İngiliz Mavi Kitabı’nın İngiltere Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanmış bir propaganda aracından başka birşey olmadığı, Andonyan’ın Talat Paşa Telgrafları adlı kitabının tamamen uydurma olduğu, ABD Büyükelçisi Morgentau’nun anılarının Büyükelçiliğin Ermeni danışman ve tercümanları tarafından yazılmış ırkçı iftiralardan oluştuğu ve nihayet Lepsiüs’ün kitaplarının ise, İslam düşmanı fanatik bir Alman Protestan papazının Alman arşivlerinden seçtiği yanlı belgeler ile bizzat kendisi tarafından tahrif edilmiş belgelere dayandığı kanıtlandı…

Ermeniler iddialarını 90 yıldır bu dört temel kitaba dayandırmışlardır. Bu dört kaynak çürütülerek, Ermeni tezinin temel dayanakları yok edildi…

Öteyandan, Osmanlı arşivlerinin tasnifinin yapılarak bilimsel araştırmaya açılması Türk tezinin doğruluğunu kanıtlayan binlerce yeni belgenin ortaya çıkmasına yol açtı.

Peki… Türk cephesinde bütün bunlar yapıldı da ne oldu? Haklılığımızı dünyaya anlatabildik mi? Bu hususta arpa boyu yol alabildik mi ? Dünya Akademik camiasının kayda değer bir bölümüne, “Türklerin de haklı oldukları bazı noktalar var, bu bakımdan Ermeni iddiaları mercek altına alınıp dikkatle sorgulanmalı” dedirtebildik mi? Uluslararası medyayı, Türkleri soykırımıyla suçlarken birazcık daha ihtiyatlı olmaya, ufak bazı tereddüt emareleri göstermeye sevk edebildik mi?

Hayır, bunların hiçbirini yapamadık. Tam tersine Ermeni cephesinin, sürdürdüğü yoğun ve sistematik propaganda faaliyetleriyle sürekli yeni mevziler elde ettiğini ve esasen güçlü olan moral ve siyasi üstünlüğünü yeni kazanımlarla takviye ettiğini gözlemledik.

O kadar ki, asılsız Ermeni soykırım suçlaması bugün Türkiye’ye yönelik küresel bir tehdit boyutunu kazanmış olup, Türkiye’nin dış politikasını sürekli baskı altında tutuyor.

Bazı Batılı devletler bu iddiadan ülkemizin dış politikasını yönlendirmek ve ödünler elde etmek, bazıları da ülkemizin AB’ne tam üye olmasını engellemek amacıyla yararlanıyor.

Bu nasıl oluyor? Türkiye’nin çabaları neden hiçbir sonuç vermiyor? Neden her geçen gün soykırıma dayalı iddia ve faaliyetler giderek Türkiye’yi kuşatıcı bir boyut kazanıyor?

Haklı davamızı kaybetmenin eşiğine neden, nasıl geldik? Hatalarımızı, eksiklerimizi nasıl düzeltir, kaybettiğimiz mevzileri nasıl kazanırız? Ermenilerin uluslararası kamuoyunda sahip oldukları güçlü desteği ve haklılık konumunu nasıl dengeleyebiliriz?

Benim konuşmam bu soruların yanıtlarına odaklanacak…

Ancak, burada altı önemle çizilmesi gereken bir husus var; bu da Türkiye’nin bu yolda atması gereken adımlar için fazla bir zamanı olmadığıdır.

Bence, önümüzde 2010 yılına kadar yararlanabileceğimiz kritik bir zaman dilimi var. Ufak bir hata payım olabilir. Belki bu süreyi biraz daha uzatabiliriz.

Fakat bu süre zarfında, Türkiye, Ermenilerin dünya kamuoyundaki moral üstünlük ve haklılık görüntüsünü dengeleyemezse, artık mücadelesini umutla sürdürme olanağını kaybedecektir.

Bu 2010 tarihi nerden çıktı diyebilirsiniz… ABD’de Temsilciler Meclisi’ne sunulması öngörülen Ermeni soykırım tasarısı Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından kabul edildikten hemen sonra Bush yönetiminin organize ettiği lobi çalışmaları sonucunda gayet kuvvetli bir darbe yedi ve sunucular tasarıyı genel kurula götürmekten vazgeçtiler.

Bu sonucun alınmasına en büyük katkıyı, sekiz eski ABD dışişleri bakanı ile üç eski savunma bakanının Kongre’ye göndermiş oldukları ortak imzalı mektuplar yaptı.

Bu ortak mektuplarda, Türk kamuoyunun Ermeni iddiaları konusundaki hassasiyeti dile getiriliyor ve tasarının kabulü halinde, Türk hükümetinin Habur sınır kapısını ve İncirlik Üssü’nü ABD’nin Irak ve Afganistan’a yaptığı lojistik ikmal faaliyetlerine kapatmak zorunda kalacağı, böyle bir gelişmenin de ABD’nin bu ülkelerdeki askeri harekatını risk altında bırakacağı vurgulanıyordu.

ABD’nin Irak’taki kuvvetlerinin komutan Orgeneral Petraus de aynı doğrultuda bir beyanat verdi. Bu açıklamalar, Ermeni karar tasarısını destekleyenleri birden siyasi risklerle karşı karşıya bıraktı ve geri çekilmeye zorladı.

ABD’nin Irak’ta gömüldüğü bataktan kolay kolay kurtulamayacağı ortada. Bu bakımdan, sözkonusu girişimlerin önümüzdeki iki yıl sürecince lehimizdeki etkilerini hala koruyabileceğini ve bu süre zarfında tasarının Temsilciler Meclisi genel kuruluna sevki için gerekli siyasi ve psikolojik ortamın tasarının sunucuları tarafından yaratılmasının güç olduğunu düşünüyorum.

Demek ki önümüzde değerlendirmemiz gereken iki yıl var. Tam bu noktada çok önemli bir hususu belirteyim. Şayet, ABD Temsilciler Meclisi, Ermeni iddialarını destekler nitelikte bir kararı bu yıl alsaydı, bu, büyük bir olasılıkla diğer ülkeler içinde bir örnek oluşturacak ve birçok ülkenin parlamentosu çorap söküğü gibi peşpeşe ayni doğrultuda kararlar alacaklardı.

Bu durumda, Türkiye’yi soykırımla suçlayan parlamento kararları kısa sürede ikiye katlanacak ve bunun sonucu olarak soykırım iddiası “historically established fact” (tarihsel açıdan kanıtlanmış bir olay) niteliğini kazanabilecekti. Bunun anlamı, artık bu noktadan sonra Ermeni iddialarını nakzetmenin olanaksız olacağıydı… Yani badel harab-ül Basra…

Biraz önce, Ermeni soykırım iddialarının bugün Türkiye’ye yönelik küresel bir tehdit oluşturduğunu söyledim. Bazılarınız, bunu abartılı bulmuş olabilir. Bu nedenle bu ifademin gerçeklik ve ciddiyetini teyit edecek bir örnek verdikten sonra Türkiye’nin aksiyon planının ne olması gerektiğini ele alacağım.

Almanya’nın 2007 başında AB dönem başkanı olunca ilk ele aldığı konulardan biri ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele konusunda ortak bir AB politika oluşturulması oldu.

Almanya’nın ısrarlı çalışmaları sonucunda “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Konusunda Çerçeve Karar” kısa sürede nihai şeklini aldı ve AB Adalet ve İçişleri Bakanları Konseyi tarafından 19 Nisan 2007’de kabul edildi.

Ne var ki, Çerçeve Karar metninin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele amacını aşarak soykırımın “inkârını” da suç sayan hükümler içerdiği ve bu suretle Türkiye’yi hedef alan bir nitelik yansıttığı görüldü.

Gerçekte, Çerçeve Karar metni, AB ülkeleri mahkemelerini, hem herhangi bir fiilin soykırımı olduğu konusunda karar vermeye yetkili kılıyor, hem de bu fiilin soykırım olduğunu inkâr edenlerin sözkonusu mahkemelerce bir yıldan üç yıla kadar hapse mahkûm edilebileceklerini öngörüyor.

1915 olaylarına yönelik Ermeni iddialarının AB ülkeleri mahkemeleri tarafından soykırım olarak karara bağlanması ve “inkârcıların” cezalandırılması yolunu açan bu yasal düzenleme, hiç mübalağasız, Türkiye’nin, AB’den tümüyle kopması sonlucunu doğuracak bir nitelik taşıyor.

Çerçeve Karar halen bazı üye devletlerin parlamentolarında bir incelemeye tabi tutulmakta olup (İsveç, İngiltere, Hollanda, Litvanya, Letonya), bunun ardından herhangi bir görüşme yapılmadan sözü geçen Konseyin onayına sunulacak, sonra da AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanarak yürürlüğe girecektir.

Yürürlüğe giriş tarihinden itibaren iki yıl içinde de üye devletlerin Çerçeve Karar metnini kendi iç mevzuatlarına aktarmaları zorunludur.

Bu aşamaya gelindiğinde, AB ülkelerinden birinde herhangi bir kişi Ermeni soykırımının vukubulmadığını söylediği takdirde, inkarcılıkla suçlanacak ve mahkum edilecektir.

Yani, AB ülkeleri mahkemeleri Lozan Mahkemesi’nin, Doğu Perinçek hakkında vermiş olduğu mahkûmiyet kararına mümasil kararlar vereceklerdir.

Karşılaştığımız tehdidin boyutlarını ve ciddiyetini bu şekilde ortaya koyduktan sonra mücadele stratejimizin ne olması gerektiğini ele alalım.

Şimdi gelelim aksiyon planımızın nasıl olacağına.

Bu planın iki güçlü ayak üzerine oturması zorunludur.

Birinci ayağı, önümüzdeki iki yıllık zaman dilimi içinde, Ermeni tezinin uluslararası alanda Türk tezine karşı sahip olduğu siyasi ve moral üstünlüğü dengeleyecek ve bu şekilde Ermeni tarafının daha fazla zemin kazanmasını önleyecek nitelikte bir girişim oluşturacaktır.

İkinci ayağı ise, Ermeni iddialarıyla etkili bir mücadeleyi öngören uzun vadeli bir stratejinin ve bu stratejinin uygulanmasının gerektirdiği iç ve dış yapılanmanın gerçekleştirilmesi oluşturacaktır.

Aksiyon planının birinci ayağı, “soykırım” suçlamasını temelden sorgulayan ve uluslararası hukuk yollarını zorlayarak siyasi ve psikolojik zemin kazanılmasını öngören iddialı bir yaklaşımdır. İzah edeyim.

Soykırım, keyfi olarak kullanılabilecek bir terim değildir. Uluslararası bir hukuk enstrümanı ile tanımlanması yapılmış bir suçtur. Bu enstrüman, Birleşmiş Milletler bünyesinde üye devletlerin katkılarıyla iki yıl süren yoğun bir çalışma sonucunda oluşturulan ve 1948’de Genel Kurul’da oy birliği ile kabul edilen “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” dir.

Bu Sözleşme, suçun gayet sahih ve sarih biçimde tarifini yapmakta, suçun oluşması için kanıtlanması gerekli maddi ve manevi unsurları tanımlamakta, Sözleşme’nin nasıl uygulanacağı hususunda hükümler içermekte ve soykırım davalarına bakmakla yetkili mahkemeleri belirtmektedir.

Sözleşme Jus cojens gücünü kazanmıştır. Yani, onaylayan veya onaylamayan tüm devletler için vacibül-ifa niteliktedir.

Bu Sözleşme 1915 olaylarına uygulanabilir mi? Yani Osmanlı Devleti bu Sözleşme bağlamında yargılanabilir mi? Hayır yargılanamaz. Uluslararası ceza hukukun temel bir ilkesi olan kanunilik ilkesi buna imkan vermiyor.

Bilindiği üzere, hem ulusal hem de uluslararası ceza hukukunun temel bir kavramı olan kanunilik ilkesi “Kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” anlayışına dayanıyor ve ceza yasalarının makabline şamil olarak uygulanmasına imkan vermiyor.

Kısacası, soykırım suçu dünyada ilk defa 1948’de Birleşmiş Milletler Sözleşmesi bağlamında formüle ve kodifiye edildiği cihetle, bu Sözleşme geriye dönük bir şekilde 1915 Ermeni olaylarına uygulanamıyor.

[Yani, Ermenistan’ın Uluslararası Adalet Divanı’na bir başvuruda bulunduğunu bir an için varsaysak, Uluslararası Adalet Divanı, bu davaya Ermeni soykırım iddiasının 1948 öncesi bir olaya ilişkin olduğu gerekçesiyle bakmaz ve yetkisizlik kararı verir.]

Şimdi bu noktaya bir mim koyun ve buradan ikinci önemli noktaya geçelim.

Bu da, bugüne kadar bir olayın soykırım olarak tanımlanmasının sadece yetkili uluslararası mahkeme kararlarıyla yapılabilmiş olduğudur.
Nitekim, B.M güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Ruanda ve Yugoslavya uluslararası ceza mahkemeleri bireysel nitelikte soykırım kararları vermişlerdir.

Nürenberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Nazi Almanyası yöneticilerini, insanlığa karşı suçlardan dolayı mahkum etmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek’in Sırbistan’ karşı açmış olduğu davaya ilişkin 26 Şubat 2007 tarihli kararı, bireysel soykırım suçlarına ilişkin kararının yanında, devletin hangi hallerde soykırımdan sorumlu tutulabileceğini saptamıştır.

Gördüğünüz gibi, ister bireylerin, ister devletlerin soykırımla suçlanmaları sadece yetkili bir mahkeme kararıyla olabilmektedir. Yetkili mahkemeler, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde öngörülen hükümler uyarınca soykırımın maddi ve manevi unsurlarının oluştuğuna kanaat getirdikten ve özel kastın hiçbir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde
mevcudiyetini saptadıktan sonra soykırım kararını verebilmektedir.

Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinin 6. maddesi de yetkili mahkemenin kararı olmadan kimsenin soykırım ile suçlanamayacağını amirdir.

Hal böyleyken Osmanlı devleti ve onun halefi Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir mahkeme kararı olmadan, tamamen keyfi şekilde soykırım ile suçlanmakta, ulusal parlamentolar ile AB Parlamentosu gibi uluslararası örgütler ülkemizi suçlayıcı kararlar alabilmektedir.

Hatta, 1987 yılı Temmuz ayında AB Parlamentosu Türkiye’yi soykırımla suçlayan ve Ermeni soykırımını tanımadığı takdirde Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını vurgulayan bir karar almıştır.

Şimdi, bu noktada şu soruya açık ve kesin bir yanıt vermemiz gerekiyor: BM Soykırım Sözleşmesi makabline şamil olarak uygulanabilseydi, Sözleşme kriterleri ışığında 1915 olayları soykırım olarak nitelenir miydi?

Bilimsel nesnel bir yaklaşımla bu sorunun yanıtı büyük bir hayırdır. Bu hayır, öyle lalettayin söylenmiş bir hayır değildir. Bu, hayır yanıtının arkasında, soykırım hukukuna ilişkin çok geniş literatürün incelenmesine, Ruanda ve Yugoslavya uluslararası ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin temyiz dairelerinin vermiş oldukları tüm kararların ve Uluslararası Adalet Divanı’nın Sırbistan’a ilişkin kararının özenle değerlendirilmesine dayanan ciddi bir çalışma vardır.

Hemen belirtelim ki, bu alandaki ünlü uluslararası uzmanların görüşleri de aynı doğrultudadır.

Böyle olunca dünyanın 1915 Ermeni olayları konusundaki ezberini bozmanın zamanı gelmiştir.

Bunun için Türkiye’nin şu kararları alması lazımdır:

(1)Türkiye, BM Soykırım Sözleşmesi hükümlerinin 1915 olaylarına uygulanmasını kabul eder.
(2) Türkiye, bu amaçla 1915 olaylarını Ermenistan’la ortaklaşa Lahey Uluslararası Tahkim Mahkemesine (Permanent Court of Arbitration) götürmeye hazırdır.

Türkiye bu kararları alır ve bu yolda Ermenistan’a bir çağrıda bulunursa, iki olasılıkla karşılaşabilir.

Birinci olasılık, Ermenistan’ın öneriyi reddetmesidir. Erivan, hem hukuken zayıf olduğunu bildiğinden, hem de dünyadaki haklı konumunu riske atmamak için, bu yola gidebilir. Kanımızca ve çok büyük bir olasılıkla Ermenistan öneriyi reddetmeyi tercih edecektir.

Ancak, Ermenistan bu şekilde hareket ettiği ve hukuk yolundan kaçtığı takdirde, uluslararası alanda Türkiye’ye karşı sahip olduğu moral/siyasi üstünlüğü bir anda kaybedecektir.

İkinci olasılık, Ermenistan’ın Türkiye’nin çağrısına olumlu yanıt vermesidir. Bu durumda, Lahey Tahkim Mahkemesi, kuralları gereğince, Türkiye ile Ermenistan önce kendi hakemlerini seçeceklerdir. Sonra da eşit sayıdaki bu hakemler bir araya gelerek bir başhakem seçecekler ve böylece hakemlik merciini oluşturacaklardır.

Ancak, hakemlik merciinin çalışmasından önce tarafların aralarında bir tahkimname metni üzerinde mutabık kalmaları zorunludur. Bu metin sorunun tanımını, uygulanacak hukuku ve prosedürlerin belirlenmesini içerecektir.

Hemen belirtelim ki, tahkimnamenin hazırlanması, başlıbaşına bir müzakere oluşturacak ve yıllar sürecektir.

Biz, Ermenistan’ın tahkim yolunu kabul edebileceğini olası görmüyoruz. Ama, kabul ettiği takdirde, Türkiye’ye karşı propaganda olanağını tamamen elden çıkarmış olacaktır.
Bu koşullarda ve tahkim sürecinde yabancı ülke parlamentolarının soykırım kararları almaları ve yabancı basının Türkiye’yi soykırımla suçlaması anlamsız olacaktır.

Görüleceği üzere, Türkiye’nin Ermenistan’a tahkim önerisinde bulunması, her açıdan ülkemizin yararınadır.

Şimdi aksiyon planının ikinci ayağına gelelim. Ermeni sorununun Ermeni terörüyle birlikte patlak vermesinden bugüne kadar geçen 34 yıl boyunca Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla mücadele için uzun vadeli bir perspektife dayanan bir stratejisi olmamıştır.

Türkiye bu mücadeleyi planlı, öngörülü ve pro-aktif bir yaklaşımla yürütememiştir.

Türkiye’nin bir yayın politikası olmamıştır. Türk tezlerini tarihi, siyasi ve hukuki açılardan savunan kitaplar yazacak doktora öğrencileri yetiştirecek eğitim politikası olmamıştır. Bir PR politikası olmamıştır…

Yepyeni ve süratle gelişen bir alan olan insanlığa karşı suçlar ve soykırım hukukçular yetiştirilmemiştir. Bu nedenle bu alanında yetişmiş, eserleri bulunan ve resmi makamlara tam bir ehliyet ve güvenle danışmanlık yapacak, yol gösterecek hukukçularımız bir elin parmaklarından azdır.

Bugüne kadarki çalışmalar, soykırım kararları yabancı ülkeler parlamentolarına geldikçe bunların önlenmesi için bir süre yoğun bir çalışmaya girişilmesi, sonra da işin arkasının bırakılması şeklinde tecelli etmiştir. Saman alevi gibi parlayıp sönen bu çalışma tarzının Türkiye’ye çıkardığı fatura ağır olmuştur.

Strateji ve bunu uygulayacak bir yapılanmanın yokluğunun bir diğer sakıncası, koordinasyonluk ve başıboşluk olmuştur. Halen bu konuyla iştigal eden devlet daireleri ve kurumlar, birbirleriyle çoğu zaman koordinasyonsuz bir şekilde çalışmakta, her biri kendine göre bir program uygulamaktadır.

Bugüne kadar, yapılacak tarihi araştırmalar konusunda öncelikleri saptayan bir plan dahi yapılmamıştır.

Böyle olunca da, çalışmalar, Ermeni tarafının iddialarını çürütecek ve Türk tezinin savunulmasını güçlendirecek alanlara yönlendirilememekte ve savunmamızı takviye edecek yeni argümanların yaratılması mümkün olmamaktadır.

Ermeni meselesi, günümüzde, tarihsel, hukuksal, siyasal ve kamuoyu oluşturulması (public relations) boyutları olan devasa bir uluslararası ilişkiler sorunu niteliği kazanmıştır. Bu itibarla bu dört boyutu dikkate alan uzun vadeli bir stratejik plan ile bunu uygulayacak iç ve dış kurumsal yapının ortaya çıkarılmasına ihtiyaç vardır.

Dört boyutlu stratejinin oluşturulması ve bu stratejinin uygulanması için Türkiye, hukuk alanı hariç, deneyimli ve yetişmiş insan kaynaklarına sahiptir. Bu itibarla bu hususta siyasi irade oluşursa uzun vadeli bir perspektif bağlamında etkili bir strateji oluşturulamaması için hiçbir neden yoktur. İç ve dış yapılanma için kayda değer bir kaynak tahsisi gerekecekse de, bunun Türkiye açından yatırım/ hasıla oranı gayet yüsek olacaktır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: