TBMM Plan Bütçe Komisyonu Dışişleri Bakanlığı Bütçesi

21 11 2007

Dış politika, bir ülkenin uluslararası alanda çıkarlarının korunmasında ve ulusal hedeflerin sağlanmasında en önemli unsurdur.

Dış politika ulusal gücün beynidir. Dış politika ulusal gücün beynidir çünkü, bir ülkenin ulusal gücünü oluşturan tüm unsurları birleştirir, yoğurur ve onları ulusal hedeflere yöneltir.

Eğer bir ülkenin dış politikasının vizyonu bulanık, iradesi de zayıfsa, o ülkenin askeri kuvveti, ekonomik gücü ve nüfus büyüklüğü fazla anlam taşımaz. Böyle dış politika vizyonu net olmayan bir ülke, ulusal enerjisini dış politika amaçları için başarılı bir şekilde kullanamaz.

Bulunduğu tehdit odaklarıyla dolu bölgede, Türkiye’nin barış ve güven içinde yaşayabilmesi her şeyden önce dış politikasında net bir vizyona ve güven telkin eden, öngörülü, kararlı ve inandırıcı bir diplomasiye sahip olmasına bağlıdır.

Bunları şu amaçla söylüyorum. Türkiye’nin bölgesindeki sorunların çözümü için girişimlerde bulunması fevkalade önemlidir. Bu tür çabalarla Türkiye’nin dünya ve bölgesel barış ve istikrara yapacağı katkılar ülkemize uluslar arası alanda prestij ve ağırlık kazandırır. Nitekim, İsrail-Filistin ihtilafında Türkiye’nin bu yoldaki girişimi, olumlu denebilecek sonuçlara yol açmış, uluslar arası alanda takdire mahzar olmuştur.

Ancak, bu tür inisiyatifler, isabetli bir analiz ve öngörüye dayanmalıdır. Türkiye’nin liderlerinin, soruna taraf olan aktörlere danışmadan, gerekli zemini hazırlamadan her akıllarına estiğinde biz bu sorunda arabulucu oluruz diye ortaya çıkmaları, Türk diplomasisinin öngörü ve inandırıcılığına gölge düşürür ve bunun da zararı büyük olur.

Kafkaslarda istikrar paktı önerisiyle ortaya çıkarsınız, ama bunun akabinde sorunun ana aktörü Rusya Başbakanı Putin, diğer aktör için “Ben bu Sakaşvili denen adamı bir yerinden asacağım” derse, dünya kamuoyuna karşı müşkül duruma düşersiniz. Ciddiye alınmazsınız…

Keza, Washington’da Brookings Enstitüsü’nde “biz Türkiye olarak, ABD ile İran arasındaki krizi çözmek için arabuluculuk yapmaya talibiz” diyebilmeniz için zemin etütlerini sağlıklı bir şekilde yaptırmış ve en azından krizin taraflarından biriyle görüşüp onayını almış olmanız gerekirdi. Bunlar yapılmadan, aklınıza estiği gibi konuşmuşsanız, ülkenizin ciddiyet ve itibarını zedeleyecek durumlara davetiye çıkarırsınız.

Nitekim, Brookings Enstitüsü’nde yapılan öneriyi ABD tarafı hiç ciddiye almadığı gibi, İran tarafı da diplomatik bir üslupla Türkiye’ye ihtiyaçları olmadığını ve “bu konudaki arabuluculuğun Türkiye’yi aştığını” ima etmiştir.

Türk diplomasi’sinin ciddiyet ve inandırıcılığına halel getirecek bu gibi durumlara meydan vermemenin önemi takdir edilecektir.

Bugün Türk dış politikasının üstesinden gelmesi gereken en önemli sorun ülkemizin milli varlık ve bütünlüğünü tehdit eden Kuzey Irak’ta konuşlanmış PKK unsurlarının tasfiye edilmesidir.

Bush yönetiminin, PKK örgütünü himayesine alan Kuzey Irak’taki yerel yönetimi ve onun lideri Barzani’yi resmen ve fiilen koruması, Türkiye’nin milli varlığını ve toprak bütünlüğünü tehdit altında bırakmıştır.

ABD Başkanlığını üstlenecek olan Barack Obama, seçim bildirgesinde, “Bush yönetiminin Irak politikası nedeniyle bozulmuş olan Türk-Amerikan ilişkilerini onarma” sözü veriyor. Eğer bu ifade ciddi bir değerlendirmenin ürünüyse, o zaman Türkiye açısından umut verici bir yaklaşımı oluşturmaktadır.

Barack Obama Türk-Amerikan ilişkilerini onarmaktan söz ettiğine göre, ülkelerimiz arasındaki sorunların nedenlerini en azından genel hatlarıyla biliyor demektir.

Fakat Obama yönetimine izah etmemiz gereken en önemli husus şudur. Bush yönetiminden önceki Amerikan yönetimleri ile ilişkilerimizdeki sorunlara bakılınca, bunların Kıbrıs, Türk-Yunan anlaşmazlığı, Ege ve Ermeni iddiaları gibi meselelerden kaynaklandığının görüldüğüdür.

Bu sorunlar, Türkiye açısından önemli olmakla beraber, yaşamsal bir yönleri yoktur.

Buna mukabil, Bush yönetiminin son beş yıldır Türkiye’ye uyguladığı politikalar Türkiye’nin milli varlığını ve bütünlüğünü tehdit eden nitelik ve boyutta olmuştur.

Böyle bir tehdidin Türkiye’ye bir müttefikten değil, ancak düşman bir ülkeden yönelebileceği dikkate alınırsa, Türk-Amerikan ilişkilerinin Bush döneminde dibe vurmasının nedeni anlaşılır.

Her ne kadar, 5 Kasım 2007 tarihinde Washington’da Başkan Bush ile Başbakan Erdoğan arasında varılan mutabakat bazı kısıtlı önlemlerle bu ilişkileri kırılma noktasından kurtarmış görünse de, Bush yönetimi bugüne kadar Türkiye’ye karşı Kürt kartını oynamayı sürdürmüştür.

Bu bakımdan, Obama yönetimine, Türk- ABD ilişkilerinin onarılmasının şu iki kilit unsura bağlı olduğu izah edilmelidir:

Bunlardan birincisi, ABD’nin, NATO Antlaşması’ndan doğan sorumluluğu gereğince, Kuzey Irak’taki PKK teröristlerinin tasfiye edilmesi hususunda Türkiye’ye tam destek vermesidir.

İkincisi de, ABD’nin Türkiye ile ilişkilerini, Barzani’nin çıkarlarına öncelik veren bir yaklaşımla değerlendirmekten vazgeçmesi olduğudur.

ABD’nin Irak’tan 2011 sonunda çekilmesini ve Irak’la ABD kuvvetleri arasında savunma alanında yeni düzenlemeler öngören Kuvvetler Statüsü Anlaşması’nın (SOFA) Irak Meclisi’nce onaylanması durumunda da, ABD’nin Türkiye yönelik bu sorumlukları devam edecektir.

Halen Türkiye, 5 Kasım 2007’de Bush yönetimiyle varılmış olan mutabakat uyarınca, Irak’ın kuzeyindeki hava sahasını sınır ötesi operasyonlar ve istihbarat çalışmaları için kullanıyor.

Ancak, SOFA 1 Ocak 2009’da hava sahasının kontrolünün Irak’a devrini ve Irak topraklarının komşulara saldırılarda kullanılmamasını öngördüğünden 5 Kasım mutabakatı geçersiz olacak.

Bu durumda operasyonların sürmesi ve Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı önlemler alınması Irak Hükümeti’nin onayına bağlı olacak. Bu amaçla, Türk, Irak ve ABD yetkililerinden oluşacak ve Kuzey Irak yerel yönetiminin de temsil edileceği üçlü bir komitenin oluşturulduğu açıklanmış bulunuyor.

Ancak bu üçlü görünen, ancak gerçekte dörtlü olan mekanizmanın işlevsel hale getirilmesi ve PKK ile mücadele edebilmesi, Kuzey Irak yerel yönetiminin işbirliğine bağlı.

Türk hükümeti, PKK ile mücadelede Barzani’nin işbirliğini sağlamak için ABD’nin de teşviki ile uzunca bir süredir ciddi uğraş veriyor.

2007’de Dağlıca saldırısından sonra başlatılan diplomatik süreç hiçbir sonuç vermedi. Bu dönemde Dışişleri Bakanımız defalarca demeç vermek suretiyle Barzani’ye ikaz mesajları iletti ve atması gereken adımların geciktiğini vurguladı.

Ama, Barzani bu ikazları kesinlikle kale almadı. Ne PKK’nın terörist olduğunu ilan etti, ne de örgütün Türkiye’ye yönelik saldırılarını engellemek amacıyla en ufak bir harekette bulundu. Aktütün/Bayraktepe saldırısı ile de bu sürece bel bağlamanın tam bir fiyasko olduğu ortaya çıktı.

Ama, buna rağmen hala Barzani önünde yalvar-yakar olan bir Türkiye var
Burada bir noktanın altını önemle çizmek istiyorum. Pankürdist politik çizgiyi temsil eden Barzani ve Talabani kendi rızalarıyla asla ellerinde bulunan PKK gibi bir silahın yok olmasına izin vermezler.
Barzani, PKK’yı Türkiye’ye karşı çok boyutlu bir yaklaşımla kullanıyor. Bunların başında, Kerkük’ün ilhakında ve bağımsız Kürt devletinin ilanında, PKK’yı Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak elde tutmak istemesi geliyor.
Ancak, henüz bu aşamaya ulaşılmış değil. Bu bakımdan Barzani, halen, Türkiye’ye, Erbil’i, Bağdat’tan bağımsız olarak muhatap almayı dayatmak için PKK’yı araç olarak kullanıyor
Bu gerçekler ışığında, Hükümetin sınır güvenliğini sağlamak ve PKK sorununu çözmek amacıyla Barzani’nin peşinden adeta yalvarırcasına koşması son derece sakıncalıdır.
.Barzani, Türkiye’yi PKK ile müzakereye zorlar imajını yarattığı bu süreçten propaganda amacıyla yararlanıyor. Sanki Irak’tan ayrı bir devletmiş gibi hava atıyor. Ve daha önemlisi, Irak’tan ayrılmasını meşrulaştırıcı bir görüşme sürecinin açış kurdelesini Türkiye’ye kestiriyor
Türkiye’nin bir yerde Kuzey Irak’la her alanda iyi ilişkiler geliştirmesi, muhakkak ki gerekli. Türk halkının bir bölümünün bu bölge halkının akrabası olmasının yanında, ekonomik işbirliği muazzam bir potansiyel vaat ediyor. Ancak, ilişkilerin sağlam bir zemin üstüne oturması için evvel emirde, Türkiye’nin, caydırıcı bir strateji ile Barzani’nin PKK terörüne destek verme iradesini kırması ve yüreğine Türkiye’ye zarar verirsem bundan ben de zarar görürüm korkusunu salması zorunlu…

Yapılması gereken bu iken, Barzani karşısında pes edilerek onun şartlarıyla soruna çözüm aramanın kabul edilmesi, ilişkileri büyük sorunlara gebe bir temel üzerine oturtmaktan öteye, Türk Hükümeti’nin zafiyetinin göstergesidir.
Bu bakımdan, Türkiye Kuzey Irak’a yönelik yeni bir caydırıcı politika geliştirmelidir.
Barzani’nin PKK’ya destek verme iradesini kırmaya yönelik bu caydırıcı politikada öncelik askeri güce değil, ekonomik önlemlere verilmelidir.
Kuzey Irak Kürt bölgesinin tek solunum yolu ve şah damarı Türkiye’nin elindedir.
Ayrıca, Kuzey Irak ekonomisi üzerinde Türkiye’nin etkisi çok güçlüdür. Elimizde Kuzey Irak ekonomisini mefluç hale getirecek çeşitli ve çok sayıda levyeler vardır.
Barzani, aşağıda sayacağım şu şartları kabul edinceye kadar Türkiye ekonomik önlemleri peş peşe yürürlüğe koymalıdır.
1. PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmesi.
2. Örgütün elebaşlarını Türkiye’ye teslim etmesi.
3. PKK örgütünün siyasi bürolarının ve kamplarının kapatılması, lojistik desteğin kesilmesi, tüm unsurlarının silahsızlandırılması ve bunların belirli bir mahalde enterne edilmesi ve bu hususların gerçekleştirilmesi amacıyla Türkiye ile işbirliğini kabul etmesi.
4. Türk Hava Kuvvetleri’nin PKK terörüne karşı Kuzey Irak’ta operasyon yapmasına imkan verecek bir anlaşmanın Irak’la Türkiye arasında yapılmasının engellenmeyeceği hususunda Türkiye’ye teminat vermesi.
5. Barzani’nin, Irak merkezi hükümeti ile Türkiye arasında 2007’de imzalanan Terörle Mücadele Anlaşması’ndaki sıcak takip hakkına ilişkin 4. maddenin geçerliliğini tanıyacağını taahhüt etmesi.
Ekonomik önlemlerden sonuç alınamadığı takdirde, Türkiye askeri baskı yöntemlerine başvurmalıdır.
Bugünün siyasi ortamı Türkiye’nin büyük kuvvetlerle müdahalede bulunmasına imkan vermiyor.
Bu nedenle TSK, sivil zayiata yol açmadan ve Kuzey Irak’ın huzur ve istikrarını bozmadan PKK’yı etkisizleştirebilecek bir askeri-politik konsept ve askeri yapılanma geliştirmelidir.
Amaç, uçar birliklerle yapılacak hava/kara operasyonlarıyla Irak’taki PKK hedeflerinin sürekli vurularak, PKK’nın dokunulmazlık ve güven duygusunu ortadan kaldırmak ve teslime zorlamak olacaktır.
Böyle bir stratejinin uygulanmasında geç kalındığı doğrudur.
Buna, 2007’de birinci sınır ötesi harekat tezkeresinin Meclis tarafından kabulü anında başlanması gerekirdi.
Ancak, sözkonusu stratejinin uygulanmasından vazgeçilirse, Kuzey Irak PKK için bir cephe gerisi sığınma alanı olmaya devam edecek ve Türkiye kanlı terör örgütünün tehdit ve eylemlerinden kurtulamayacaktır.
Obama’nın başkanlığı Türkiye’ye bir fırsat penceresi açmıştır. Yeni ABD yönetiminin Afganistan’a yönelik stratejisinin uygulanmasında Türkiye’ ye büyük ihtiyacı vardır.
Ayni şekilde Türkiye, Washington’un Pakistan’la giderek bozulan ilişkilerinde bir istikrar unsuru olabilir.
Türkiye önündeki bu yeni dönemde Washington’un da desteğini arkasına almaya çalışarak önerdiğimiz bu stratejiyi uygulamaya koymalıdır.
Türkiye devasa ve giderek ağırlaşan bir sorunla karşı karşıyadır. Kürtçülük fitnesi Türkiye’nin ayağında bir prangadır. Bundan kurtulmadan Türkiye ekonomik ve sosyal alanlarda ciddi bir atılım yapamaz.
Bu sorun, ancak, milli devlet modeli içinde etnik temele dayanmayan bir demokratikleşme ve ekonomik kalkınma ile desteklenen milli bütünleşme projesinin yaşama geçirilmesi ile mümkündür.
Bunun için de ilk şart, Kuzey Irak’taki PKK unsurlarının tasfiye edilmesidir.
Ancak, bugün bu amaca yönelik olarak uygulanan dış kaynaklı çözüm yolu, Türkiye’yi selamete değil, sadece felakete götürür.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: