TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Dışişleri Bakanlığı Bütçesi

14 11 2007

Sayın Bakan, Dışişleri Bakanı olarak üstlendiğiniz yeni sorumlukta size başarılar diliyor ve Dışişleri Bakanlığını dün Filistin sorununa yönelik barış çabalarına yapmış olduğu ciddi katkı nedeniyle kutluyorum. Gerçekten de, İsrail Cumhurbaşkanı Perez ile Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın TBMM çatısı altında buluşmaları ve Meclis kürsüsünden barış mesajları vermeleri tarihsel bir olaydı.

Bu münasebetle Ankara Forumu’nun mimarı TOBB’a da yapıcı ve yaratıcı projesi nedeniyle tebriklerimizi sunuyoruz.

Dün TBMM’de iki dost devlet başkanının yaptıkları konuşmalarla, kardeş Filistin halkının istikrar, güven ve barış içinde yaşayabilmesi için umut kapılarının aralanabileceği düşüncesi bizleri sevindirirken, içimizi karartan, toplumumuza kan ağlatan bir haberle de sarsıldık. PKK terörüne Gabar Dağı’nda biri üsteğmen, üçü er dört şehit daha vermiştik…

Bu acı olay, 17 Ekim tezkeresinin üzerinden bir ay geçmesine rağmen merkez üssü Kuzey Irak olan PKK terörüne ve hedeflerine karşı hiçbir önlem alınmamış olduğunu ve Türkiye’nin terörle mücadelede sergilediği acz ve edilgenliğin, PKK ile ona destek verenlerin cüret ve cesaretlerini arttırdığını bir kere daha ortaya koydu.

Kuzey Irak’tan ülkemize yönelen kanlı PKK eylemleri ve Amerika’nın bu konudaki tutumunun yarattığı sorunlar, Türkiye’nin gündemindeki en yakıcı dış politika ve güvenlik konularını oluşturmaktan da öteye, Türkiye- ABD ilişkilerini bir yol ayrımına getirmiş bulunuyor.

5 Kasım’da Washington’da yapılan Bush-Erdoğan zirvesi de esasen bu sorunlar üzerine odaklandı. Ne var ki, Washington görüşmeleri hakkında Hükümet’in kamuoyuna doyurucu bilgiler verdiği söylenemez.

Ancak, zirveden hemen sonra Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında Başkan Bush ve Başbakan Erdoğan’ın sıcağı sıcağına yaptıkları açıklamaların, görüşmelerin aleniyete aksettirilmeyen yönleri hakkında da ciddi ipuçları verdiği söylenebilir…

Başkan Bush, çok kısa tuttuğu açıklamasında PKK’nın Amerika’nın da düşmanı olduğunu dramatik bir edayla vurguladı. Ancak, istihbarat paylaşımı ile üst düzey askeri bir koordinasyon komitesi kurulması dışında, PKK terörüyle mücadele hususunda somut bir şey söylemedi.

Buna mukabil, Başbakan Erdoğan nispeten uzun açıklamasında, Washington’a hangi amaçla geldiğini izah etti ve kuzey Irak’taki PKK mevcudiyet ve faaliyetine son verilmesi için ABD’den ne gibi taleplerde bulunduğunu belirterek bu bağlamda şunları saydı: PKK kamplarının dağıtılması, örgütün liderlerinin yakalanması, örgütün lojistik desteğinin kesilmesi ve bu amaçlara yönelik olarak ABD ile diplomatik, siyasi ve askeri düzeyde işbirliği yapılması…

Esasında Başbakan Erdoğan, bu sözleriyle, Bush’a “Evet biz Türkiye’nin bu taleplerini kabul ettik, bu alanlarda işbirliği yapacağız, beraber çalışacağız” demek fırsatını verdi. Ancak, Bush hiç oralı olmadı ve Türkiye’nin taleplerinin dikkate alınacağını dahi söylemekten kaçındı.

Hemen belirtelim ki, Sayın Erdoğan’ın belirttiği bu dört işbirliği alanı, Kuzey Irak’taki PKK terör unsurlarının mevcudiyet ve eylemlerine son vermek için yapılabilecek asgari faaliyetleri kapsıyordu.

Bush’un bu alanlarda işbirliğine yanaşmadığını ortaya koyması zihinlerde ciddi istifhamlar uyandırmaktan da öteye, PKK’ya karşı somut bir mücadele programı üzerinde Ankara ile anlaşmaktan kaçındığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi.

Washington’un tutumu bu olunca, Türk Silahlı Kuvvetlerine “canlı” ve “hemen kullanılabilir” nitelikte istihbarat aktarımı hususundaki taahhüdü ne kadar ciddiye alınabilir ?

Geriye askeri koordinasyona ilişkin üçlü sistem kalıyor… Ancak, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın 10 Kasım’da yaptığı açıklama bu sistemin, bir tür kırmızı telefon hattı kurulmasından başka bir şey olmadığını ortaya koydu. Yani, bu üçlü sistem ile PKK’ya karşı mücadele edecek operasyonel bir birim kurulmuş olmuyor. Esasen bu düzenlemeye dahil üç komutana PKK’nın tasfiyesi hususunda bir görev talimatı verilmiş de değil…

Sonuç olarak, Başkan Bush, kuzey Irak’taki PKK unsurlarını tasfiye etmek amacıyla Türkiye ile somut işbirliğinde bulunmak hususunda yükümlülük üstlenmemiştir.

ABD’nin bu tutumu iki nedenden kaynaklanıyor

Birincisi, ABD, halen İran’a karşı yıkıcı faaliyetlerde kullandığı PKK’nın ikiz kardeşi olan PJAK’a bölgesel planlarında elinden çıkartmayacağı etkili bir kart olarak bakıyor.

Nitekim, son iki yılda 500’den fazla İran askerini öldüren PJAK, aynı zamanda İran rejimine karşı ayaklanmalar düzenliyor. PJAK’ın Kürtlerin yoğunlukta olduğu Urumiye ve Poldeşt gibi İran kentlerinde örgütlediği kitle gösterilerine zaman zaman 15 ile 30 bin civarında insan katılıyor.

Türk kamuoyunun pek iyi bilmediği bir husus var. Bu da, PJAK’ın esasında PKK’nın doğrudan uzantısı olduğu ve ayrıları gayrıları olmadığıdır. İki örgüt iç içe geçmiş durumdadır. O kadar ki, PJAK’ın askeri faaliyetleri bugüne kadar PKK tarafından yönlendirilmiştir.

PJAK’ın görünürdeki komutanı Rahman Hacahmedi bir İran Kürdü ve aynı zamanda PKK’nın Komuta Konseyi üyesidir. Ancak, daha tecrübeli olmaları nedeniyle PJAK komutanları genellikle PKK’lılardan seçiliyor. Örneğin, PKK’nın Van sorumlusu olan Başkale nüfusuna kayıtlı Haşim Kaya son günlerde İran’daki PJAK birliklerinde komuta görevi almıştır.

Diğer taraftan, 3000’e yakın militanı bulunan PJAK’ın İran’da faaliyet gösteren 1500 militanından 500’ünü PKK’dan kaydırılan teröristler oluşturuyor. Bu durumda ABD, PKK’yı vurursa kendi bindiği dalı kesmiş olur. Yani PJAK’ı kaybeder ki, bu kesinlikle Washington’un işine gelmez.

Bu durumda, ABD Washington zirvesi ışığında iki önlem alacaktır.

Birincisi, PKK’ya susup oturması ve Türkiye’ye karşı eylem yapmaması hususunda baskı yapacak ve bu talimat dışına çıkan PKK’lıları cezalandırmakla tehdit edecektir. Esasen önümüz kıştır ve PKK operasyonlarına son vermek durumunda kalacaktır.

İkincisi, ABD, Türkiye’de kabaran öfkeyi teskin etmek ve AKP iktidarını karşılaştığı müşkül durumdan kurtarmak için Türkiye’ye bazı sanal hedefler verebilecek ve bunlara karşı göz boyama kabilinden operasyonlar düzenlenmesini sağlayabilecektir…

Yani, Bush’un “PKK, ABD’nin düşmanıdır” sözüne bir psikolojik kazanım olarak bakılsa da, sonuçta Beyaz Saray’dan çıkan süreç kesinlikle PKK’yı tasfiye süreci değildir.

İkinci neden, PKK’yı koruyan Barzani ile ABD arasında derin bir çıkar birliği olmasıdır. Irak’ta dikiş tutturamayacağını bilen ABD, kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletli kurmayı ve askeri birliklerinin ve üslerinin bir kısmını da kuzeye kaydırmayı ve buraya yerleşmeyi öngörüyor. ABD, bu “option”’u, bu seçeneği elde tutmaya kritik önem veriyor. Bu nedenle de Barzani’ye tam bir dokunulmazlık sağlamış durumda.

Bu bölge petrol üzerine oturmuştur ve ABD için tüm OD bölgesini denetim altına alabileceği bir stratejik platform konumuna sahiptir. ABD’nin, K. Iraklı Kürt liderlerin PKK’yı barındırmalarına, silahlandırmalarına ve Türkiye’ye karşı kullanmalarına göz yumması ve Türkiye’ye karşı onları himayesine almasının altında bu hesap yatıyor.

Barzani ise, Kerkük’ün ilhakını ve bağımsızlığının ilanını Türkiye’ye kabul ettirebilmek için PKK’yı bir pazarlık unsuru olarak elde tutuyor.

Ayni Barzani kendini Kürt aleminin ve Pankürdist ideolojinin lideri olarak görüyor ve sık sık Türkiye’nin güneydoğusunda yerleşik kardeşleriyle birleşerek Akdeniz’e çıkma hedefini dile getiriyor.

Sonuç olarak, Türkiye’nin karşılaştığı tehdit PKK tehdidine indirgenemez…

PKK, tehdidin taktik amaçlarla kullanılan bir unsuru.

Bu taktik unsurun arkasında, Barzani’nin otoritesindeki bölgesel yönetimle ABD’nin de dahil olduğu ve Türkiye’nin varlığına, ulusal ve toprak bütünlüğüne yönelmiş çok daha büyük boyutlu ve kapsamlı stratejik bir tehdit mevcut bulunuyor.

Buraya kadar söylediklerimizden iki sonuç çıkıyor.

Birincisi, PKK teröristlerinin kuzey Irak’taki mevcudiyetlerine ve Türkiye’ye yönelik eylemlerine son verilmesi için, Kuzey Iraklı Kürt liderlerin PKK’ya sahip çıkma ve onu koruyup, besleme hususundaki siyasi iradelerinin kırılması gerektiğidir.

Hedef bu şekilde konmadığı takdirde 17 Ekim tezkeresinin içi boşaltılmış olur. Dağ fare doğurur…

İkincisi, ABD’nin Kuzey Irak’a yönelik planlarını gözden geçirmeye ikna edilmesi zorunluluğudur.

Zira, Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devletinin kurulması Pandora kutusunun açılmasına benzer. Böyle bir gelişme tüm bölgeyi istikrarsızlığa ve sonu gelmez çatışmalara sürükleyecektir. Bütün Arap dünyası bölgede “ikinci bir İsrail” kuruluyor diye bu olguya karşı çıkacaklardır.

Bölge, mıknatıs gibi, El-Kaide de dahil terör örgütlerini çekecektir.

Pan-kürdizm’ in kaçınılmaz olarak gündeme gelmesi, savunma refleksleri nedeniyle nüfusları içinde Kürt topluluklar da olan bölge devletlerini ABD ve İsrail’e ve onların korumasındaki Kürt devletine karşı yeni saflaşmalara ve ittifaklara itecektir.

Ayrıca, Güney’de kurulacak Şİİ devleti ile petrolden mahrum Sünni devleti arasındaki çatışma bölgedeki Sünni ve Şii devletleri bu kavganın içine çekecek ve Ortadoğu cehenneme dönecektir.

Bunlara ilaveten, bağımsız Kürt devletinin kurulması, ülkemizdeki ayrılıkçı Kürt hareketine güç kazandırarak Türkiye üzerinden denize çıkışı olan büyük Kürdistan projesini gündeme getirecektir.

Kurulması mutasavver Kürt devletinin doğasında Türkiye’ye yönelik irredantist damar kendini belli etmektedir. Hem bu nedenle, hem de Türkiye’nin çözememiş olduğu “Güneydoğu Sorunu” nedeniyle, bağımsız Kürt devleti, ülkemizdeki ayrılıkçı etnik Kürt milliyetçiliğini azdıracaktır.

Tüm bu nedenlerle ABD’nin Irak’ta yarattığı soruna çözümü, Irak’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde aramayıp, kendi “çıkış stratejisi” bağlamında ülkeyi parçalamaya meyletmesi son derece yanlıştır.

Çözüm, Irak’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde aranmalıdır. ABD’nin hatalı politikaları hernekadar Irak’taki etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirmiş ve bu ülkeyi dağılma sürecine sokmuşsa da, bu gidişi önleme imkanı hala mevcuttur.

Bu bakımdan, Washington’daki görüşmelerinde Başkan Bush’a, “Texas neyse, Kasımpaşa odur” diyebilen Başbakan Erdoğan’ın, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması projesinin, Ortadoğu için yaratacağı felaket ve Türkiye’ye vereceği zararları izah etmeliydi. Erdoğan ayrıca, muhatabına, Türkiye’nin çıkarlarının göze alınmaması halinde, bunun ABD’ye çıkaracağı bedeli ortaya koymalıydı.

Konuşmamı, şu dört noktanın altının çizerek bitiriyorum.

Birincisi, Hükümet, karşılaştığı tehdidi gerçek boyutlarıyla değerlendirmeli ve stratejisini buna göre oluşturmalıdır. Bu bağlamda, ABD’nin kuzey Irak’ta bir protektora kurarak buraya yerleşme projesinin sakatlığı ve bunun uygulanmasının yol açacağı bölgesel felaket ve Türkiye’nin çıkarlarına vereceği hayati nitelikteki zararlar en üst düzeyde ABD yetkililerine izah edilmelidir. ABD’nin bu projesini yaşama geçirmekte ısrarı halinde, Türk kamuoyunun göstereceği infialin, Türkiye’yi, ABD ile ilişkilerini bütünüyle gözden geçirme noktasına getirebileceği tehlikesi tüm açıklığıyla belirtilmelidir.

İkincisi, PKK terörizminin başladığı 2004’ten bu yana örgütün kuzey Irak’ta konuşlandığı mahallere bir tek “nokta operasyonu” dahi düzenleme riskinin göze alınamamış olması, hem örgütün, hem de ona kol kanat geren kuzey Iraklı Kürt liderlere Türkiye’ye yönelik kanlı eylemlerini tırmandırma cüret ve cesaretini vermiştir.

Hükümet, bu edilgenlikten kurtulmalı ve teröristlerle onları koruyanları, yaptıklarının misliyle kendilerine ödetileceği bilincine vardıracak caydırıcı bir politikayı uygulamaya koymalıdır.

Üçüncüsü, Genelkurmay Başkanlığı yapılacak uygun boyutta bir operasyonun ciddi yarar sağlayacağın vurgulamaya devam etmektedir. Oysa, tezkerenin TBMM tarafından kabulünün üstünden bir ay geçmiş olmasına rağmen, terörist hedeflere karşı bir operasyon yapılmamış olması Türk devletinin itibarını, inandırıcılığını ve caydırıcı gücünü yitirmesine yol açmaktadır. Bu bakımdan daha fazla gecikmeye meydan vermeden Türkiye terör hedeflerini yok etmeye yönelmelidir.

Dördüncüsü, PKK terörüyle mücadele ve Türkiye’nin Irak’a yönelik politikası hakkında bütüncül bir ulusal stratejinin hazırlanması amacıyla partilerüstü bir platform oluşturulması hakkındaki önerimizi yineliyoruz.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: