Türk Silahlı Kuvvetlerinin Sınır Ötesi Harekatla Görevlendirilmesine İlişkin Tezkere

17 10 2007

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesine ve görevlendirilmesine Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesine dair tezkere hakkında CHP Grubu’nun görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım. Hepinizce bilindiği üzere CHP, uzunca bir süredir Türkiye’nin PKK’ya ve ona destek verenlere karşı yürüttüğü politikanın caydırıcı bir niteliğe sahip olabilmesi için, gereğinde TSK’nin Kuzey Irak’a müdahale edebilmesine imkan verecek bir TBMM kararıyla desteklenmesinin gerekli olduğunu birçok defalar önermişti. Bu nedenle biz CHP olarak, Hükümetin, sözkonusu amaca yönelik bu tezkereyi Meclis’in onayına sunmasını olumlu karşılıyoruz. CHP olarak tezkereye evet oyu vereceğiz. Tezkerenin milli dayanışma ruhu içinde hep birlikte desteklenmesine de, terörle mücadelede ortak bir iradeyi yansıtması açısından önem atfediyoruz. Bu bakımdan, Sayın Başbakan’ın dün AK Parti Grup toplantısında belirttiği şu görüşe tamamen katılıyoruz: “Terörle mücadele konusu, bir milli meseledir, bir devlet meselesidir. Tüm siyasi partilerin ve kurumların ortak duruş sergilemesi gereken bir meseledir. Terörle mücadele, kesinlikle bir siyasi polemik veya siyasi rant sağlama meselesi değildir.” Biz de CHP olarak terör konusunu yepyeni bir anlayışla ele almamız lazım geldiğine inanıyoruz. Terör bugün partileri ve hükümetleri aşan devasa çok yönlü, çok boyutlu bir sorun haline gelmiştir. Bu açıdan daha fazla gecikmeden bir Milli Terör Stratejisi oluşturulması gayet isabetli olacaktır. Bu hususu daha önce de dile getirmiştik. TBMM’nde, terör konusunun askeri, siyasi, ekonomik, sosyal ve diplomatik boyutlarının ele alınarak tartışılması ve terörle etkin bir mücadele politikasının oluşturulması yaşamsal bir önem kazanmıştır. CHP böyle bir inisyatife canı gönülden destek verecektir. Türkiye’nin tehdit algılamasının kısa bir değerlendirilmesinin yapılması, tezkere hakkında belirteceğimiz görüşlerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Türkiye’nin bugün karşılaştığı tehdidin birbiriyle iç içe geçmiş dört boyutu mevcuttur ve bu niteliğiyle tehdit ülkemiz için yaşamsal bir tehlike arz etmektedir. Tehdidin birinci boyutunu, Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış olan ve Kuzey Irak yerel yönetimi tarafından Türkiye’ye karşı bir piyon olarak kullanılan PKK unsurları oluşturuyor. Bu bağlamda Amerika, PKK’ya ve onun İran’ı hedef alan yan kolu niteliğindeki PJAK’a, bölgesel planlarında elinden çıkartmak istemeyeceği etkili kartlar olarak bakıyor ve himaye ediyor. Tehdidin ikinci boyutunu, ülkemizi bölmeye yönelik siyasi bir projenin gerçekleştirilmesini hedef alan PKK’nın Türkiye’de konuşlanmış unsurları oluşturuyor. Tehdidin üçüncü boyutunu, esas hedefi bağımsız bir Kürt devleti kurmak, sonra da Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkarak Büyük Kürdistan Projesi’nin ilk aşamasını gerçekleştirmek olan ve PKK’yı bölgesinde barındırarak ona her türlü desteği sağlayan Barzani’nin otoritesindeki Kuzey Irak bölgesi oluşturuyor. Barzani, PKK’yı, bağımsızlık ilanında ve Kerkük’ün ilhakında Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanmak amacıyla silahlı bir güç olarak el altında tutuyor. Tehdidin dördüncü boyutu ise, sözde “stratejik müttefikimiz” (!) ABD’nin tutumundan kaynaklanıyor. Amerika’nın Irak’a müdahalesinin askeri ve siyasi açılardan tam bir fiyaskoya dönüştüğü artık açık ve seçik görülüyor. Geçen yıl Baker ve Hamilton ikilisine hazırlattırılan ve çoğu zaman “akil adamlar raporu” diye anılan Irak Çalışma Grubu Raporu da esasen şu sonuca varmıştı: “ Irak’ta öylesine felaket bir altyapı oluşmuştur ki, bu koşullarda bir askeri zafer imkansızdır”. Durum bugün de vahametini koruyor. Nitekim, kısa süre önceye kadar Irak’taki Amerikan kuvvetlerine komuta etmiş olan General Ricardo Sanchez, üç gün önce verdiği bir beyanatta ülkesinin Irak’taki durumunu “Irak sonu gelmeyen bir kâbus haline dönüştü” diye tanımlamıştır. Bu koşullarda Amerika, tüm Irak’ın çözülüp dağılması gündeme geldiği zaman Kuzey Irak’ta Kürt bölgesine yerleşmeyi planlıyor. Daha doğrusu bu seçeneği elinde tutmak istiyor. Bu bölge petrol üzerine oturmuştur ve ABD için tüm Ortadoğu petrol bölgesini denetim altına alabileceği bir konuma sahiptir. Sözünü ettiğim plan uyarınca Washington, Irak’taki üslerinin ve kuvvetlerinin bir bölümünü bu bölgeye kaydıracak ve Amerikan kamuoyuna da şunları söyleyecektir: “Irak macerasında kaybedilen canlar ve harcanan paralar heba olmadı, ülkenin kuzeyinde dost ve müttefik bir demokratik devlet kuruldu ve Amerika burayı bir stratejik platform ve Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki yaşamsal çıkarlarını denetleyecek bir merkez olarak kullanacaktır.” Amerika’nın, Kuzey Irak’lı Kürt liderlerin, PKK’yı barındırmalarına, silahlandırmalarına göz yumması ve Türkiye’ye karşı onları himayesine almasının altında bu hesap yatıyor. ABD’nin Kuzey Irak’a yönelik resmi politikası, bu bölgenin Irak’ın federal statüde bir parçası olduğu şeklindedir. Amerikalı yetkililerinin açıklamaları da bu çizginin hiçbir şekilde dışına çıkmamıştır. Ancak, Washington’un uygulamaları açıklanan politikasıyla tamamen ters istikamette olmuş ve Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devletinin kurulması için her türlü önlemi almaya yönelmiştir. Nitekim Kürtlere anayasada ve siyasi yapılanmada sayılarının üzerinde bir güç tanınmış, askeri açıdan onların Bağdat’a bağlı olmamaları kabul edilmiş, Irak ordusunun Kuzey Irak otonom bölgesine girmesi yasaklanmış ve Kürt ordusu Amerika tarafından silah ve teçhizat ile donatılmıştır. Ayrıca, Peşmergelerin idari ve askeri kontrolüne bırakılmış olan Kerkük’ün demografik yapısının Kürtlerce illegal ve kapsamlı şekilde değiştirilmesine göz yumulmuştur. Kerkük’ün özerk bölge statüsünün değiştirilerek aidiyetinin referandumla saptanmasına hukuki zemin hazırlanmış, Türkmen yurdu Telafer Kürt bölgesine bağlanmış, türkmelerin zor ve zulüm yoluyla siyasi süreçten dışlanmalarına göz yumulmuştur. Bunlara, Amerika’nın, Kuzey Irak yerel yönetimi üzerinde PKK’yı etkisiz kılmaları için gerekli baskıyı yapmamaları ile PKK’nın lojistik ikmal yollarını kesmemiş olmasını da ilave etmek doğru olacaktır. Bu son noktayı, geçen hafta Sayın Egemen Bağış ve Sayın Gündüz Aktan ile Washington’a Ermeni iddiaları ile ilgili olarak yaptığımız ziyarette görüştüğümüz üst düzey Amerikalı yetkililerle ele almak imkanını buldum. Önce, görüştüğümüz Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’na şu soruyu sordum: “Amerika Irak’ta fiili işgal kuvveti olarak, neden Kuzey Iraklı Kürt liderler üzerinde baskı yaparak onları PKK’nın Türkiye’ye saldırılarını engellemeye ve terör örgütüne verdikleri desteği kesmeye zorlamıyor?” Muhatabımız, ellerinden geleni yaptıklarını ama sonuç alamadıklarını söyleyince, “ABD bu hususta kararlı davranır ve ağırlığını koyarsa anılan liderler Amerika’ya hayır diyemezler. Hayır deme lüksleri yok…” dedim ve kendisinden seçmenlerimin bu konudaki sorularını tatminkar bir şekilde yanıtlayabileceğim bir görüş istedim. Muhatabım önceki yanıtını tekrarlamakla yetinince, “ABD’nin bu tutumunun seçmenlerime ve Türkiye’deki birçok insana, Amerika’nın Kuzey Irak’ yönelik gizli bir gündemi olduğunu düşündürdüğünü” söyledim. Fakat bu ifadelerim de, ABD dış politikası konusunda yetkiyle konuşabilecek bir konumda olan muhatabımız tarafından sükûtla karşılandı. Savunma Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkili ile de ayni şekilde bir diyalogum oldu. Muhatabıma, Türk kamuoyunun Amerika’nın PKK’ya yönelik tutumundan büyük düş kırıklığı duyduğunu, anketlerin Türk kamuoyunun % 90’nının Amerika’ya güven duymadığını, bu politikayı değiştirmedikleri takdirde ittifak ilişkilerimizin daha da ağır yaralar alacağını ve işbirliğimizin tehlikeye düşeceğini vurguladım. Ancak, muhatabımız ”Türkiye sabırlı olmalı” demekten başka bir şey söyleyemedi. Görüleceği üzere, dostluğuna çok büyük değer verdiğimiz Amerika’nın, Irak’a yönelik stratejisi bağlamında Türkiye’ye yönelik iki yönlü – diplomatik nezaket göstererek iki yüzlü demiyorum – ve ülkemizin çıkarlarını hiçe sayan politikası artık tam bir netlik kazanmış durumdadır. Hem kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına her türlü desteği vererek bu seçeneği elde tutmayı, hem de Türkiye ile ittifak ilişkilerini sürdürmeyi öngören bu politika, Washington’un Ankara’yı “idare edebileceği” ve onu çıkarlarına göre yönlendirmekte zorlukla karşılaşmayacağı varsayımına dayanıyor. ABD’nin Irak stratejisi Türkiye’nin çıkarlarıyla bağdaşmıyor. Türkiye bu stratejiye bağımlı kaldıkça, güvenliği açısından gerekli önlemleri almaktan ve kaderine sahip çıkmaktan aciz bir ülke konumunda olacaktır… Zannediyorum buraya kadar söylediklerimle, içten bölünmeyle birlikte dıştan da parçalanma tehdidini ayni anda yaşayan Türkiye’yi, içerden ve dışardan kıskaç altına alan ve aralarındaki sinerji etkisiyle süratle tırmanma istidadında olan dört boyutlu tehdidin niteliklerini ortaya koymuş oldum. Kanımca bu dört boyutlu tehdit ülkemizin Soğuk Savaş döneminde karşılaştığı tehditten birçok bakımdan daha ağırdır. Bu durum şu nedenlerden ileri gelmektedir. Birincisi, halen karşılaştığımız tehdidin Türkiye’nin bugüne kadar çözme iradesini gösteremediği bir iç boyutu vardır. İkincisi, Türkiye’nin müttefiklerinin (Amerika ve AB’ye üye bazı devletler) bu tehditle mücadelede Türkiye’nin yanında değil karşısında yer almışlardır… Gerçekte Türkiye’nin sözde müttefikleri, sözkonusu tehdidin iç ve dış unsurlarının palazlanmasına yardım etmektedirler. Üçüncüsü, Türk Hükümeti’nin bu dört boyutlu tehdidi bu bütünlük, kapsam, vüsat ve niteliğiyle değerlendirmek suretiyle bu konuda bir strateji oluşturmamış olmasıdır. Dördüncüsü, Türk kamuoyu ve medyası, tehdidin tüm boyutlarıyla kapsam ve niteliğinin farkında değildir. Bu gerçekleri ortaya koyduktan sonra Tezkere hakkındaki değerlendirmemizi sizlerle paylaşacağım. Sayın Başbakan dün AKP Grup toplantısında yaptığı konuşmada iki noktanın altını çizdi. Bunlardan birincisi, muhtemel sınır ötesi harekatın hedefinin “sadece ve sadece terör örgütü” olduğudur. İkincisi ise, kimsenin tezkerenin arkasında başka bir amaç ve hedef aramaması gerektiği, Irak’ın bizim komşumuz ve oradaki insanların bizlerin kardeşleri olduğu, harekatın ne sivil insanlara, ne de Irak’ın siyasi birlik ve bütünlüğüne yönelik olmayacağıdır. Bu ikinci nokta üzerinde Sayın Başbakan’la tamamen aynı görüşteyiz. Birinci nokta üzerinde ise bazı yorumlarımız var. Olaylar Türkiye’yi Irak’a yeni bir politika uygulama ve bunun bir sonucu olarak da müdahale noktasına getirmiştir. Tezkere bu yeni politikayı yansıtıyor. Bu yeni politika döneminde harekatın hedefi ne olacaktır? Harekatın temel hedefi, sadece yakalayabildiğimiz PKK’ları etkisiz hale getirmek değildir. Tabiatıyla bu yapılacaktır. Fakat iş bununla bitmiyor. Bu asimetrik bir savaştır. PKK’nın, düzenli ordusu, tank birlikleri, havaalanları, fabrikaları olmadığına göre hedef ne olacaktır? Bazen teröristleri bulup etkisiz hale getirmek saman dolu muazzam bir ambara serpiştirilmiş toplu iğneleri bulmak gibidir. Asimetrik bir mücadelede, harekatın ve dayandığı politikanın ana hedefi, terörü himaye eden devletleri ve mihrakları, terörü destekleyemez hale getirmektir. Bu bakımdan, hedef PKK’dır ama, PKK’yı himaye eden Kuzey Irak’taki siyasi otoriteye bu himayenin çok ağır bir bedeli olacağını göstermek gibi bir görevimiz ve sorumluluğumuz vardır. Kuzey Irak’taki yerel yönetimin, PKK’ya destek vermek veonu Türkiye’ye karşı kullanmak hususundaki iradesinin kırılması lazım. Bunu yapamadığımız takdirde dağ fare doğurmuş olur ve tezkereye bir blöf olarak bakılır. Böyle bir durum da Türkiye’nin saygınlığına ve inandırıcılığına büyük darbe vurur. Evet, tezkerenin kabulü ile girilen yeni dönemde, Türkiye’nin önce Irak ve Kuzey Irak yetkililerini, PKK’yı artık himaye etmelerinin mümkün olmadığına ikna etmek, bunu onlara kabul ettirmek zorunluluğumuz vardır. Artık Irak ve kuzeyindeki yerel yönetim şu tercihi yapmak zorundadırlar: PKK mı? Türkiye mi? Tabii, bir de Amerika faktörü var. Biraz önce de belirttiğim gibi, Washington’da, Türkiye’nin ve Hükümetinin, Amerika’nın kendi çıkarlarına göre belirlemiş olduğu stratejilerle uyum sağlamayı yeğleyeceği gibi bir yaklaşım var. Türkiye’nin zafiyet içinde olduğu, teslimiyetçi ve tavizkâr bir eğilimi benimseyeceği görüşünün Washington’daki yönetim çevrelerine hakim olduğu anlaşılıyor. Bunun yanlış olduğunu Washington’a anlatmakta anlaşılan hayli geç kaldık. Bu bakımdan Türk Hükümetinin, Washington’daki en yüksek düzeydeki muhataplarına, onların gözlerinin içine bakarak, Amerika’nın, Kuzey Irak’a ve PKK’ya yönelik halihazır politikasını uygulamakta ısrarlı olması halinde bunun Amerika için kapsamlı ve ciddi bir bedeli olacağını izah etmesi gereklidir. Böyle bir politikanın, Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarına zarar vereceği, Türk halkının tepkisi nedeniyle Amerika ile çok geniş bir alana yayılan askeri ve siyasi işbirliğini ve kurumsal ittifak ilişkilerini tehlikeye düşüreceği anlatılmalıdır. Artık Amerika şu konuda bir karar verme noktasına gelmiştir: Amerika, Kuzey Irak’ın ve Irak’ın PKK’yı himaye etme politikasına mı destek verecektir? Yoksa müttefiki Türkiye Cumhuriyetine mi destek verecektir? Washington tüm sonuçlarını dikkate alarak bu tercihi yapmak zorundadır. Türkiye mi? Yoksa Kuzey Irak ve onun yayılmacı ideolojisi mi? Tezkerenin uygulanması konusunda söylediklerimin yanlış anlaşılmaması için bir noktanın altını çizmek ihtiyacını hissediyorum. Bu bağlamda, strateji biliminin babası olan Von Clauzewitz’in, “savaş politikanın başka yöntemlerle devamıdır” sözlerini hatırlatacağım. Yani kuvvet kullanma kararlılığından bir nebze inhiraf etmeme ve bu kararlılığın karşı tarafça açıkça algılanması kaydıyla, kuvvet kullanmaya giden yolda, kuvvete başvurmadan önce alınacak birçok ekonomik ve siyasi önlemler vardır. Türkiye’nin de elinde bu hususta türlü seçenekleri ve yöntemleri içeren geniş bir yelpaze bulunmaktadır. Bu yelpaze, Kuzey Irak’ın Türkiye’deki ticari ilişkilerini, bu bölgeye verilen elektriği, Habur sınır kapısından yapılan taşımacılığı, Irak ve Afganistan’daki Amerikan askerlerinin lojistik ikmali ve İncirlik üssünün kullanımı gibi birçok yaptırım imkanını içermektedir. Caydırıcı politikanın dört unsuru vardır: (1) Türkiye’nin sarsılmaz bir siyasi irade sergilemesi. (2) Hedefleri iyi saptanmış etkili bir strateji oluşturması. (3) Bu stratejiyi uygulayabilecek bir askeri güç yapılanması hazır durumda olması. (4) Hedef alınan mihrakların, siyasi iradenin varlığı hususunda kuşku duymamaları ve gücün gereğinde kullanılacağına inanmaları. Bu dört unsur mevcutsa caydırıcı politika uygulanabilir. Başarılı caydırıcı politika kuşun atmadan sonuç almaktır. Kanımızca, Türkiye karşılaştığı bu ağır ve acil tehdide karşı koymak ve onunla baş etmek imkan ve gücüne sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu ve bu amaçla kullanabileceği , diplomatik, ekonomik ve askeri enstrümanlar bekasına yönelik tehdidi def etmek için yeterlidir. Bütün mesele Türkiye’nin bu konuda, ulusal çıkarları için gerekeni yapmakta kararlı olması ve özgüvenli bir siyasi liderlik ortaya koymasıdır. Tabiatıyla Türkiye’nin bu mücadelede başarısına katkıda bulunacak en önemli bir unsur da ülke çapında birlik ve dayanışma ruhunun ve iradesinin sağlanmasıdır. CHP, bu ruhun ve iradenin oluşması için hertürlü katkıyı verecektir. Bu görüşlerle, CHP’nin önümüzdeki tezkereyi desteklediğini bir kere daha belirtir, saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: