Ermeni Soykırım İddiası Küresel Tehdit Boyutunu Kazandı

7 09 2007

İsrail ve ABD Soykırım İddiasını Türkiye’ye Siyasi Baskı Unsuru Olarak mı Kullanıyor?

Cumhuriyet 07.09.2007

Ermeni Soykırım İddiası…

Ermeni meselesi, günümüzde, tarihsel, hukuksal, siyasal ve kamuoyu oluşturulması (public relations) boyutları olan devasa bir uluslararası ilişkiler sorunu niteliği kazanmıştır. Bu itibarla bu dört boyutu dikkate alan uzun vadeli bir stratejik plan ile bunu uygulayacak iç ve dış kurumsal yapının ortaya çıkarılmasına acilen ihtiyaç vardır.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa’nın, emperyalist çıkarları gereği Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermeni devleti kurulacağı vaadiyle kandırıp isyan ettirdikleri Ermeni kavmini bir piyon olarak kullanmak suretiyle yarattıkları Ermeni sorununu, mirasına göz diktikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecini hızlandırmak amacıyla onun içişlerine sürekli müdahale için bir bahane olarak kullandıkları görülür.
Ancak, aradan bir asırdan fazla zaman geçtikten sonra bu sorunun bugün eriştiği nokta, Türkiye Cumhuriyeti açısından kaygı verici çağrışımlara yol açıyor.

Çünkü bazı Batılı devletlerin, Ermeni soykırım iddiasını kullanarak Türkiye’nin dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek veya ödünler elde etmek, bazılarının da bu sorundan ülkemizin AB’ye tam üye olmasını engellemek amacıyla bir baskı ve müdahale unsuru olarak yararlanmak istedikleri gözlemleniyor.

Bu devletler arasına son olarak İsrail’in de katıldığına tanık olduk. Nitekim, ABD’deki Yahudi lobisinin önde gelen kuruluşlarından biri olan “İftiraya Karşı Birlik” (Anti-Defamation League – ADL) adlı örgüt, geleneksel tutumunu değiştirerek, 1915 Ermeni olaylarının soykırımla eşdeğer olduğu yolunda bir açıklamada bulundu. Ankara’da şok dalgaları yaratan bu açıklama üzerine hükümet bir dizi üst düzey girişimde bulundu ise de ADL geri adım atmadı. Bu açıklamanın İsrail ve ABD tarafından,Türkiye’nin dış politikasını yönlendirmek amacıyla özenle kurgulanan dolaylı bir girişim olduğu apaçık belli.

ADL İsrail’in ve ABD’nin sözcülüğünü yapıyor
İsrail ve ABD, ADL aracılığı ile Ankara’ya şöyle bir mesaj veriyorlar: “İsrail ve ABD için büyük bir tehdit oluşturan İran’a karşı uyguladığımız kuşatma ve izolasyon stratejisini, Türkiye bu ülkeyle yakınlaşarak ve enerji konusunda geniş işbirliğine girerek çökertiyor. Buna müsaade edemeyiz. Eğer Türkiye, Ermeni soykırım tasarısının ABD Kongresi’nde önlenmesi için Yahudi lobisinin desteğinden yararlanmak istiyorsa, İsrail’in ve ABD’nin çıkarlarına zarar vermekten kaçınmalı, İran’la enerji işbirliğini askıya almalı ve bu ülkeye karşı mesafeli bir politika izlemelidir.”
Esasında, Yahudi lobisi bir süredir Türkiye’ye uyarıcı sinyaller gönderiyordu. Örneğin, Hamas liderlerinden Meşal ‘in Türkiye’ye davet edilmesine ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Yahudi asıllı Tom Lantos ‘un gösterdiği tepki anımsanacaktır. Lantos, Başbakan Erdoğan’a diplomatik nezaket kurallarına sığmayan içerikte bir mektup göndermekle kalmamış, ayrıca, “Soykırım tasarısını desteklemeyeceğim ama Temsilciler Meclisi’ne sunulmasını da engellemeyeceğim” demişti.

TBMM heyetine mesaj: Hamas’a ve İran’a uzak durun
Diğer taraftan benim de katıldığım TBMM heyetleri, önceki yıllarda Washington’a yaptıkları resmi ziyaretlerde Yahudi lobisinin amiral gemisi olan AIPAC da dahil olmak üzere, B’nai Brith, Amerikan Yahudi Komitesi, Amerikan Yahudi Kongresi, ADL ve JINSA ‘nın üst düzey temsilcileri ile temaslarda bulunmayı ihmal etmezlerdi. Bu temaslar sıcak ve dostane bir havada geçer ve muhataplarımız soykırım tasarıları konusunda Kongre’de Türkiye’ye destek vereceklerini teyit ederlerdi.

Bu yılın nisan ayında TBMM Dışişleri Komisyonu olarak Washington’a giden, benim de dahil olduğum resmi heyet, belirttiğim bu kuruluşların çoğunun temsilcileriyle yine bir araya geldi. Ancak, bu seferki görüşmelerde eski sıcaklık ve samimiyetten eser yoktu.

Mesafeli bir tutum sergilemeye özen gösteren muhataplarımız, bize şöyle bir mesaj verdiler: “PKK Türkiye için neyse, Hamas da İsrail ve ABD için aynı şeydir. PKK liderleri İsrail’e davet edilse Türkiye bunu nasıl karşılardı? Bu bakımdan Meşal’in Ankara’ya davetine çok üzüldük. İran da ABD ve İsrail’in çıkarlarını hedef alıyor, bize karşı açıkça düşmanlık yapıyor. Bu durumda, Ankara-Tahran arasındaki bir yakınlaşma bizleri son derece rahatsız eder.” Öte yandan Lantos’un da, Başbakan Erdoğan’a öfkesinin dinmediğini kanıtlamak istercesine başkanı olduğu komitenin direkt muhatabı olan TBMM Dışişleri Komisyonu’na randevu vermemesi, ciddi bir istiskal olmanın yanında Yahudi lobilerinin sözünü ettiğimiz mesajına ağırlık kazandırdı.

Toplantılar sırasında Yahudi kuruluşlarından birinin başkan yardımcısı olan emekli bir ABD büyükelçisi, heyetimize şu soruyu yöneltti: “Farz edelim ki, bu yıl da önceki yıllarda olduğu gibi Türkiye’ye yardım ettik ve Ermeni tasarısının Kongre’den geçişini engelledik. İyi güzel de, önümüzdeki yıl ne yapacaksınız? Bunu düşündünüz mü? Ermeni sorunuyla baş etmek için Türk hükümetinin oluşturduğu bir strateji var mı?”

Bu soruyu heyetimizden kimse yanıtlayamadı… Çünkü, Türk hükümetleri, özellikle Ermeni terörünün patlak vermesiyle birlikte 1970’li yıllardan beri Türkiye için giderek ağırlaşan bir dış politika sorunu haline gelmiş olan bu meseleyle nasıl baş edileceğini öngören bir stratejiyi ve ona göre bir yapılanmayı bugüne kadar oluşturamamışlardır. Hiçbir mantıki izahı olmayan bu korkunç edilgenlik ve ihmalkârlık utanç verici olmaktan da öteye, ülkemizin çıkarlarına büyük zarar vermiştir.

Nitekim, ABD Senato ve Temsilciler Meclisi’ne sunulmuş bulunan sözde Ermeni soykırımına ilişkin karar tasarılarının ABD Kongresi’nden geçme olasılığı bugün her zamankinden daha yüksektir.
ABD Kongresi’nden bu yolda bir karar çıkması ise, diğer ülkeler için bir örnek teşkil edecek ve bu konuda bugüne kadar ihtiyatlı hareket etmiş olan ülkelerin parlamentoları çorap söküğü gibi peşpeşe aynı içerikte kararlar alacaklardır. Böyle bir gelişmenin gerçekleşmesi halinde, AB Parlamentosu’na ilaveten 18 ülke parlamentosunun esasen bu yolda kararlar almış oldukları dikkate alınırsa, 1915 olaylarının soykırım olduğunun “tartışma kabul etmez bir tarihi gerçek olduğu” iddiası, Ermenistan’ın tazminat ve toprak taleplerine zemin oluşturacak ciddi bir ağırlık kazanacaktır.

Ancak, sorunun bir başka boyutu daha var. Eski Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ‘ın Erivan’ı ziyareti sırasında Türkiye’nin soykırımı kabul etmedikçe AB’ye üye olamayacağını ifade etmesi, Ermeni sorununun Türkiye’nin dış politikasına koyduğu ağır ipoteğin bir göstergesidir. Bu bağlamda daha endişe verici bir gelişme de, AB Adalet ve İçişleri Bakanları Konseyi’nin 19 Nisan 2007’de üzerinde mutabakata vardıkları “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Konusunda Çerçeve Kararı” dır. Almanya’nın yoğun çabaları sonucu gerçekleştirilen bu karar, AB üyelerinin ulusal mahkemelerine hem herhangi bir olayı soykırım olarak karara bağlama, hem de soykırımı inkâr suçunu cezalandırma yetkisini veriyor.

Çerçeve karar bağlayıcı bir niteliğe sahiptir. İki yıl içinde tüm AB ülkeleri çerçeve kararın içeriğini kendi milli mevzuatlarına aktaracaklardır. Bu husus gerçekleştiği zaman, Doğu Perinçek davasında Lozan mahkemesinin önce Ermeni soykırımının gerçekliğine hükmeden, sonra da inkârını cezalandıran kararına benzer kararlar, tüm AB ülkeleri mahkemeleri tarafından verilebilecektir. Perinçek davasını kazanan Avrupa Ermeni Dernekleri Federasyonu, bu konuda şimdiden yaptığı açıklamalarla bu anı sabırsızlıkla beklediğini ortaya koymaktadır. Çerçeve kararın, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin temeline konulan bir saatli bomba olduğu izahtan varestedir.
Görüleceği üzere, Türkiye davasını kaybetme yolundadır. Bunun nedeni de, bu alandaki mücadelenin uzun vadeli perspektifle oluşturulmuş bir stratejiye uygun olarak ve proaktif bir yaklaşımla yürütülmemiş olmasındandır. Bugüne kadarki çalışmalar, soykırım kararları yabancı ülkeler parlamentolarına geldikçe bunların önlenmesi için bir süre yoğun bir diplomatik çalışmaya girişilmesi, sonra da işin arkasının bırakılması şeklinde olmuştur. Saman alevi gibi parlayıp sönen bu çalışma tarzının Türkiye’ye çıkardığı fatura ağır olmuştur.

Strateji ve bunu uygulayacak bir yapılanmanın yokluğunun en büyük sakıncası, koordinasyonsuzluk ve başıboşluk olmuştur. Halen bu konuyla iştigal eden devlet daireleri ve kurumlar, birbirleriyle çoğu zaman koordinasyonsuz bir şekilde çalışmakta, her biri kendine göre bir program uygulamaktadır.

Böyle olunca da, çalışmalar, Ermeni tarafının iddialarını çürütecek ve Türk tezinin savunulmasını güçlendirecek alanlara yönlendirilememiş ve savunmamızı takviye edecek yeni argümanların yaratılması mümkün olmamıştır. Strateji yokluğunun bir diğer sakıncası da, Ermeni iddialarıyla mücadele hususunda özellikle yabancı dillerde bir yayın politikasının, uluslararası düzeyde uzmanlar yetiştirilmesini öngören eğitim politikasının ve bu amaçla üniversitelerle ciddi bir işbirliği sağlanmasının ve nihayet uluslararası ceza hukuku alanında uzmanlaşmış akademisyenler yetiştirilmesinin ihmal edilmesi olmuştur.

Ermeni meselesi, günümüzde, tarihsel, hukuksal, siyasal ve kamuoyu oluşturulması (public relations) boyutları olan devasa bir uluslararası ilişkiler sorunu niteliği kazanmıştır. Bu itibarla bu dört boyutu dikkate alan uzun vadeli bir stratejik plan ile bunu uygulayacak iç ve dış kurumsal yapının ortaya çıkarılmasına acilen ihtiyaç vardır.
Davanın kaybının, ülkemizin uluslararası konumu, dış politikası ve güvenliği açısından yaratacağı büyük zararlar dikkate alınarak bu önerimiz bir seferberlik ruhuyla kısa sürede gerçekleştirilmelidir.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: