2007 Yılı Milli Savunma Bakanlığı Bütçesi

20 12 2006

2007 yılı Bütçe Kanun Tasarısındaki Milli Savunma Bakanlığı Bütçesi üzerinde CHP Grubu’nun görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım. Türkiye’nin karşılaştığı uluslararası, bölgesel ve iç tehdit algılamaları hakkında kısa bir değerlendirme yapacak, sonra da bu değerlendirme ışığında yüce heyetinize bazı önerilerde bulunacağım. 2006 yılında global terörle mücadelede herhangi bir ilerleme kaydedilmemiştir. Amerika’nın terörle mücadele stratejisi terörü bastırmak şöyle dursun, bilakis azdırmaktadır. ABD yönetimi, radikal İslam’ı komünizme benzeterek ideolojik düşman ilan etmekte, ama bunu yaparken beceriksizce tüm İslam’ı karşısına almakta ve “medeniyetler çatışmasını” körükleyerek terörü daha da yaygınlaştırmaktadır. Amerika’nın teröre karşı stratejisi İslam dünyasına demokrasi getirecekti. Oysa bu strateji Ortadoğu’yu yangın yerine çevirdi. Fakat en kötüsü, bugün demokrasi sözcüğünün Arap/İslam dünyasında negatif bir anlam kazanmış olması. Zira, demokrasi, Ortadoğu’da ABD’nin Irak’ı işgali ile eş anlamlı görülüyor… Öte yandan, Amerika’nın Irak’ı işgali ve burada yürüttüğü savaşın, hem bu ülkeyi, hem de Ortadoğu’nun diğer bölgelerini Amerika’ya karşı “öfke ve düşmanlığın” yoğunlaştığı, yeni terör odaklarının türediği ve terör ajanlarının yetiştiği mümbit tarlalar haline getirdiğini görüyoruz. Bu bağlamda, Amerika’nın icazetiyle İsrail’in Lübnan’ı vurması son derece gayri-insani olmasının yanı sıra, Lübnan hükümeti’nin altını oymuş, bölgede istikrarsızlığı derinleştirmiş ve yeni hesaplaşmalara yol açmıştır. İngiltere’nin en saygın düşünce ve araştırma kuruluşu olan Chatham House tarafından kısa süre önce yayımlanan bir rapor Irak’ın içinde bulunduğu durum hakkında ayrıntılı bir analiz içeriyor. Rapor, bugün İran’ın, Irak’ta Amerika’dan çok daha etkili bir konumda olduğunun altını çiziyor. Rapora göre, nükleer silah imal ettiği gerekçesiyle İran’ın Amerika veya İsrail tarafından hava bombardımanı yoluyla vurulması halinde, İran’ın Irak’taki Şii güçleri kullanarak misillemede bulunacağını, bu durumda da İngiliz kuvvetlerinin Basra’da çok kısa bir süre dahi barınamayacağını belirtmektedir. Rapora göre, böyle bir durumda, Amerika da Irak’ı süratle terk etmek durumunda kalacaktır. Halen Irak’ta durumun vahametini anlamak için, Irak Başbakanı El-Maliki’nin son aldığı kararı dikkate almak kafidir. El-Maliki, Baasçı olması nedeniyle üç yıl önce feshedilen Irak ordusunda bulunan askerleri şimdi geri çağırma kararını almıştır. Yani, Saddam’ın Sünni olan subayları ve askerleri mesleklerine geri dönecekler ve bu şekilde Şii-Sünni dengesinin sağlanmasına hizmet edeceklerdir. Yalnız burada büyük bir sorun var, bu da Irak devleti ordusundan belki de daha güçlü olan Mehdi ordusunun başında bulunan El Sadr’ın buna müsaade edip etmeyeceği… Amerika’daki 7 Kasım seçimlerinin sonuçları, Amerikan kamu oyunun Irak savaşını desteklemediğini ve Amerikan askerlerinin gecikmeden Irak’tan çekilmesini istediğini ortaya koymuştur. Bundan böyle Kongre’nin iki kanadına da hakim olan Demokratların ağırlıklarını bu yönde koymaları beklenmelidir. Washington’da değişen siyasi dengeler nedeniyle, iki yıl sonra yapılacak olan başkanlık seçimlerine kadar Başkan Bush ülkeyi, Demokrat Kongre ile bir koalisyon ortaklığı zihniyetiyle yönetmek zorunda kalacaktır. Amerika’nın Irak’ta karşı karşıya olduğu vahim krizi aşması için çözüm yolları öneren “Irak Çalışma Grubu Raporu”’nun eş başkanları eski Dışişleri Bakanı James Baker ile eski Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Lee Hamilton da, sözkonusu raporun esaslarını açıklarken, buradaki önerileri partiler üstü bir yaklaşımla ve böyle bir ortaklık zihniyetiyle hazırladıklarını belirtmişlerdi. Amerikan muharip birliklerinin 2008 yılının ilk çeyreğinde geri çekilmesini öngören bu rapor, Irak soruna çözüm için İran ve Suriye ile de diyalogu önermekte ve bütüncül bir yaklaşımı benimseyerek Arap-İsrail sorununa el atmadan Ortadoğu’daki yangının söndürülemeyeceğini vurgulamaktadır. Ancak, Irak’taki sorunlara akılcı ve isabetli çözümler öneren ve genellikle Türkiye’nin de görüşleriyle örtüşen bu raporun, Başkan Bush tarafından benimsenmediği anlaşılıyor. Raporda yer alan ve Türkiye açısından önemi bulunan noktalardan birincisi, Irak’ta PKK’ya karşı yeterli önlemlerin alınmamış olduğunun vurgulanmış olmasıdır… Bu Bush yönetiminkinden değişik bir bakıştır. Bugüne kadar Bush yönetimi PKK konusunda Türkiye’yi oyalamış ve raporda belirtilen şekilde gerçekçi bir değerlendirme yapmaktan kaçınmıştır. PKK sorunu ve Büyük Kürdistan Projesi Türkiye’nin genel tehdit algılamasında önemli bir yeri olan PKK tehdidi üzerinde kısaca durmamızda yarar var. Önce şu soruya yanıt arayalım: 2002 yılında kolu kanadı kırılmış ve gücünü yitirmiş durumdaki PKK’nın Kandil Dağı’ndaki elemanları çaresizlik içinde kaderlerinin tecellisini beklerken nasıl oldu da birden canlanıp Türkiye’ye karşı terör eylemlerine başladılar? Bu nasıl oldu? PKK’nın canlanmasının kaynağında TBMM’nin 1 Mart 2003’te Hükümet tezkeresini reddetmiş olması vardır. TBMM’nin bu tutumuna tepki gösteren ABD askeri makamları Türkiye’yi cezalandırma yoluna gitmişler ve bu amaçla PKK’yı hedef listesinden çıkarmışlardır. ABD’nin bu tutumu PKK’ya can üflemiştir. Çünkü Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de bir açıklamasında belirtmiş olduğu gibi, bu ortamda Kuzey Iraklı Kürt liderler PKK’ya her türlü yardımda bulunmuşlardır. Barzani ve Talabani hernekadar PKK ile bir ilgileri olmadığını söylüyorlarsa da, PKK’nın Türkiye’ye saldırı için kurduğu üsler Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtsever Birliği (KYB) tarafından kontrol edilen Irak arazisi üzerindedir. PKK üslerine elektrik, yakıt, gıda maddeleri, silah, cephane, para ve takviye birlikleri, KDP ve KYB yönetimindeki topraklar üzerinden ulaşmaktadır. PKK teröristlerinin önde gelenlerinden Murat Karayılan Kuzey Irak’ta Barzani kontrolündeki bölgede yaşamakta ve sık sık KDP’nin resmi TV’si olan Kürdistan TV’ye çıkmakta konuşmalar yapmaktadır. Durum gün gibi açıktır. PKK, Barzani ve Talabani’nin verdikleri izin ve destekle Kandil Dağı’nda üs kurmuş, ve onlar tarafından sağlanan lojistik imkanlar, silah ve cephane ile Türkiye’ye saldırmış ve yüzlerce vatandaşımızı ve güvenlik görevlimizi öldürmüş, ülkemizdeki fanatik Kürtçülüğü azdırmıştır. Tabiatıyla Kürt liderler Türkiye’ye karşı bu düşmanlığı belirli bir amaçla yapmaktadırlar. Buna biraz sonra temas edeceğim. Fakat, bu durumun esas sorumlusu Amerika’dır. Çünkü, Amerika Irak’ta işgal kuvvetidir ve hukuken Irak’taki asayiş ve düzenden sorumludur. Sorumlu olmasına rağmen Amerika bütün bu olana bitene seyirci kalmaktadır. Oysa, PKK aynen El-Kaide gibi bir terör örgütüdür. Örneğin El-Kaide örgütüne mensup teröristler Türkiye’de üs kursalar, sonra da Irak’a sızarak Amerikan kuvvetlerine sürekli saldırıp zayiat verdirseler ve Türkiye buna seyirci kalsa, kılını kıpırdatmasa, bu durumdan doğacak sorumluluk neyse, Washington’un da Kandil Dağı’ndaki teröristlerin faaliyetlerine göz yummasından doğan sorumluluğu aynıdır. Türkiye, El- Kaide teröristlerini tasfiye etmek hususunda ne kadar sorumluysa, Amerika da PKK teröristlerini bertaraf etmek hususunda o kadar sorumludur. Amerika’nın, PKK’ya karşı hiçbir önlem almaması ve Türkiye’nin operasyon yapmasını da önlemesi PKK’yı himayesine alması demektir. Bunun başka türlü bir izahı yoktur. PKK’yla mücadelede verdiğimiz her şehidin cenazesi kaldırılırken patlayıcı bir atmosfer oluşuyor. Bu durumda Türk insanı çileden çıkıyor. Birçok halde toplumda oluşan öfkenin Kürt vatandaşlarımıza yönelmesinin kaçınılmaz olduğuna ve sosyolojik kırılma hatları derinleştiğine tanık olduk… Bu öfke aynı zamanda PKK’ya kol kanat gerdiğine inanılan Amerika’ya düşmanlığa dönüşüyor. Bir Amerikan kuruluşu olan PEW tarafından yapılan anketler Türk halkının % 88’inin ABD’ye hasım bir ülke olarak baktığını gösteriyor. Bu son derece endişe verici bir durum. Ancak, ABD, yol açtığı bu durumu düzeltmek için bir ciddi bir önlem almıyor. Ne yapacağı ve yetkileri açıklıkla belli olmayan ve bir ara kendisine “koordinatör” denilen bir emekli Amerikalı orgenerali PKK işlerinin sorumlusu olarak tayin etmek suretiyle oyalama taktiklerini sürdürüyor. Özel temsilcinin, Irak’ta PKK bürolarının kapatılmış olduğu yolundaki beyanları doğru değildir. Kerkük, Musul ve Bağdat’ta PKK büroları açıktır ve faaliyette bulunmaktadır. PKK’ya, yakın zamanlara kadar, Güneydoğu bölgesini kısa vadede özerkliğe, orta vadede de federasyon ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına götürmeyi amaçlayan bir projenin askeri kolu olarak bakmak ve örgütü böyle bir çerçeve içinde değerlendirmek doğruydu. Oysa, Kuzey Irak’taki Kürt liderler tarafından dile getirilen ve Türkiye’nin Güneydoğusu üzerinden Akdeniz’e çıkmayı hedefleyen Büyük Kürdistan Projesi bağlamında değerlendirildiğinde, PKK tehdidinin daha değişik bir boyut kazandığı açıktır. Barzani ve Talabani’nin PKK’ya inatla verdikleri destek ve bu örgütü Türkiye’ye karşı bir koz olarak elde tutma ve sözünü ettiğimiz projelerinde PKK’dan yararlanma isteği, tehdidin Türkiye açısından kapsamını ve ağırlığını artırmaktadır. Bu ülkemiz açısından endişe verici bir tablodur. Ancak, Amerika’nın da PKK’ya kol kanat germesi duruma çok daha vahamet kazandırmakta, olmadık kuşkulara yol açmaktadır. Bu bakımdan bu konuya gösterdiğim hassasiyeti eminim hepiniz benimle paylaşıyorsunuzdur. Bu sorunun üzerine, tehdidin izah ettiğim boyutu ve niteliği dikkate alınarak ve gerekli ciddiyetle gidilmediği muhakkak. Çünkü gerekli bilinç ve ciddiyetle bu konu ele alınsaydı, o zaman ya bu sorun halledilmeden Washington’da Stratejik Vizyon Belgesi imzalanmazdı, ya da anılan belge imzalandıktan sonra Amerika gerekli önlemleri alır ve Kandil Dağı’ndaki PKK sorunu bıçak gibi kesilirdi. Kerkük sorunu Türkiye’nin önünde patlamaya hazır bir barut fıçısı daha var. Bu da Kerkük sorunudur. Başbakan Erdoğan, filhakika 17 Kasım’da ülkemizi ziyaret eden Irak Başbakanı Nuri El-Maliki ile yaptığı ortak basın toplantısında, Kerkük sorununa değindi ve belli bir etnik grubun bu kenti etkisi altına almak için harekete geçtiğini belirterek bu tutumun ciddi sıkıntılara yol açacağı hususunda muhatabını uyardı. Ancak, bu uyarıların bundan iki yıl önce, Kürt liderlerin, Kerkük’ün demografik yapısını kitlesel biçimde değiştirmeye ve seçmen listelerini Kerkük’ü Kürt otonom bölgesine ilhak etme amaçlarına uygun biçimde tahrif etmeye başladıkları dönemde yüksek sesle dile getirilmesi gerekirdi. Uyarılarımız dikkate alınmadığı takdirde de yaptırımlara gidilmeliydi. Türk Hükümeti, Kerkük sorununu gündeme getirmekte maalesef çok geç kalmıştır. Bu nedenle de, Kerkük’te durum son derece endişe verici bir boyut kazanmıştır. Kürt liderler, Kuzey Irak’ta kurmak tasavvurunda oldukları bağımsız Kürt devletinin ekonomik açıdan ayakları üzerinde durabilmesi için zengin petrol kaynaklarına sahip bulunan ve geleneksel bir Türkmen kenti olan Kerkük’ü Kürt bölgesine muhakkak ilhak edeceklerini belirtiyor ve bu amaçla savaş da dahil her şeyi göze alabileceklerini açıklıyorlar. ABD, Barzani ve Talabani’nin gayrı-hukuki bir şekilde kentin demografik yapısını değiştirmelerine seyirci kalmıştır. Aynı şekilde ABD, İdari Yasa’da Kerkük için öngörülen ve dengeli bir niteliğe sahip olan özerklik formülünün değiştirilmesine ve 2007 Kasım’ında yapılacak mahalli bir referandumla kentin geleceğinin saptanmasının yeni anayasanın 140. maddesine derç edilmesine de ses çıkarmamıştır. Bu durumda, Kürt liderlerin, Kerkük’ü Kürt özerk bölgesi topraklarına katmaları için önlerinde hiçbir engel kalmadığı görülmektedir. Ancak, bu haksız düzenlemelere sadece Türkmenler değil, Sünni Araplar ile Şiilerin bir bölümü de itiraz etmektedirler. Bu nedenle Kerkük halen her an patlayacak bir barut fıçısına dönüşmüştür. Kerkük hakkında 18 Temmuz 2006’da bir rapor yayınlayan “Uluslararası Kriz Grubu” adlı sivil toplum örgütü, Kerkük’te tırmanan gerginliğe dikkati çekerek uluslararası toplum müdahale etmediği takdirde buradaki ortamın kaosa dönüşeceğini dile getirmiş ve şöyle bir aksiyon planı önermiştir: (1) 2007’de yapılacak referandumun iptali, (2) Kerkük’e 10 yıllık geçici bir statü verilmesi, (3) BM’nin bu sorun için ilgili tarafları uzlaştıracak özel bir temsilci tayin etmesi. Kriz Grubu, bu açıklamalarıyla, Türkiye’nin siyasi girişimlerde bulunmasına ve sorunu uluslar arası örgütlere götürmesi için son derece müsait bir ortam yaratmıştı. Türk Hükümeti bu fırsattan yararlanamadı. Konu, Türkiye’nin güvenliği açısından yaşamsal önemdedir. Kerkük’ün haksız şekilde Kürt grupların eline geçmesi, bağımsız Kürt devletinin kurulması yönünde kritik aşamayı oluşturacaktır. Bu aşamadan sonra, Kürt devletinin bağımsızlığının ilanı için önünde hiçbir engel kalmayacak, Kuzey Iraklı liderler bağımsızlık adımını atmak için en uygun siyasi konjonktürü bekleyeceklerdir. Bu durum karşısında, Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakını öngören sürecin kesinlikle durdurulması için Türkiye gerekli siyasi, ekonomik ve diğer caydırıcı önlemleri almak durumundadır. Türkiye Kriz Grubu tarafından yapılan öneriye sahip çıkmalı ve bunun uygulanması için azami çabayı göstermelidir. Yukarda değindiğimiz Irak Çalışma Grubu Raporu, Türkiye’nin bu yolda girişimde bulunması için gayet uygun bir ortam yaratmıştır. Zira, Rapor’un 2. maddesinde Kerkük konusunda “karşılıklı olarak kabul edilebilir uzlaşma” önerilmektedir. Ayrıca, Rapor’un 30. maddesinde referandumun ertelenmesi ve sorunun uluslar arası platformda çözülmesi tavsiyesi yer almaktadır. Bunlara ek olarak, Rapor’un 28. maddesinde Irak petrollerinin merkezi hükümet tarafından kontrol edilmesi gerekliliği belirtilmiştir. Türk Hükümeti bu fırsatı kaçırmamalı, Dışişleri Bakanlığı’nın ve devletin tüm imkanlarını ve kaynaklarını seferber ederek, Birleşmiş Milletler, diğer uluslararası kuruluşlar ve devletler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak, Kriz Grubu’nun önerilerinin gerçekleştirilmesine ısrarla çalışmalı, ayrıca Kuzey Iraklı Kürt liderlere de, bu konuda Türkiye’nin kararlılığını ortaya koyan mesajlar verilmeli ve başvuracağı caydırıcı yaptırımlar hissettirilmelidir. Kerkük için oluşturulacak formül, kentin Geçici İdari Yasa’da öngörüldüğü şekilde özel bir statü ile merkezi hükümete bağlanmasını, Irak’ın bölünmesi durumunda ise özel statülü bir özerk bölge olmasını öngörmelidir. Her iki durumda da, petrol gelirlerinin adalet ölçüleri içinde tüm Irak halkının yararına hizmet edecek bir dağıtıma tabi tutulmasını öngören bir mekanizma oluşturulmalıdır. Sonuç Bu söylediklerimin, Türkiye’nin karşılaştığı tehdidi oluşturan unsurlar ve bunların boyutları hakkında açık ve net bir fikir verdiğini zannediyorum. Gerçek şu ki, bugün karşılaştığımız tehdit Soğuk Savaş dönemindekinden şu nedenlerle üç açıdan daha ağırdır. Birincisi, Soğuk Savaş döneminde karşılaştığımız tehdit net ve açıktı, ve güvenilir müttefiklerimiz vardı. Şimdi ise, müttefik olarak baktığımız bir çok devlet karşılaştığımız tehditlerin palazlanmasına yardımcı olmaktadır. İkincisi, tehdidin Türkiye’nin bugüne kadar çözme iradesini göstermediği bir iç boyutu mevcuttur. Üçüncüsü de Türk Hükümetinin, bugüne kadarki tutum ve politikasıyla bu bütünlük, kapsam ve niteliğiyle değerlendirememiş olmasıdır. Bu nedenle bu konuda bir strateji oluşturulamamıştır. Strateji olmayınca da, Türkiye’nin kırmızı çizgileri inandırıcılığını kaybetmiş, silinmiş ve yenileri oluşturulamamıştır. Bu bakımdan, Türkiye’nin, bu tehdidi tüm unsurları ve boyutlarıyla ele alan bütüncül bir stratejiye sahip olması yaşamsal bir önem taşıyor. Ne yazık ki böyle bir stratejimiz yok !.. Strateji olmayınca, Hükümet, silinen kırmızı çizgilerin yerine yenilerini koyamıyor ve tam bir edilgenlik içinde olaylara seyirci kalıyor. Bu bakımdan, gerekli stratejinin unsurlarının oluşturulması TBMM’nde bu konuların ayrıntılı bir biçimde tartışılacağı bir genel görüşme çerçevesinde ele alınmalı, bu bağlamda gerek Kuzey Iraklı Kürt partilerin, gerekse ABD’nin, Türkiye’nin bu konudaki duyarlılığını anlayabilmeleri için ne gibi yaptırımlara başvuracağımız da tartışılmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde, Hükümet, Kerkük’ün altın bir tepsi içinde Kürt otonom bölgesine ikram edilmesinin, bu suretle bağımsız Kürt devletinin kurulmasına katkıda bulunulmasının ve PKK’nın Büyük Kürdistan tasarımı bağlamında Türkiye’nin bölünmesine yönelik olarak kullanılmasının sorumluluğunu taşıyacaktır. Hiç vakit geçirilmeden, Kerkük’e ilişkin olarak önerdiğimiz formül Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak ilan edilmeli, sözünü ettiğim diğer iki konuya ilişkin kırmızı çizgillerin de nasıl formüle edileceği TBMM’nin özel bir oturumunda ele alınmalıdır. Beni dinlediğiniz için teşekkür eder, Milli Savunma bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını dilerim.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: