Geçmişiyle yüzleşmekten korkan kim ?

24 11 2006

Zaman Gazetesi, 24 Kasım 2006

”Fransa’da Sosyalist Parti’nin hazırladığı Ermeni soykırımının reddini hapis ve para cezasıyla cezalandıran yasa tasarısı, Fransa Ulusal Meclisi tarafından 12 Ekim tarihinde kabul edilmişti.”

Türkiye açısından ise tasarı, sadece Türk tarihini sorumsuzca karalamaya yeltenen bir girişim olmaktan da öteye, Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkilere ağır bir darbe vuruyor. Bununla da kalmayıp Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğini tehdit ediyor.

Ekim başında AKP ve CHP’li üyelerden oluşan Türk parlamento heyeti olarak Paris’e yaptığımız ziyaret sırasında görüştüğümüz Fransa Ulusal Meclis Başkanı Jan Louis Debre ve iktidar partisi Halk Hareketi Birliği’nin (UMP) Meclis Grup Başkanı Bernard Accoyer dahil bütün muhataplarımız, mutat dostluk ifadelerinden sonra sözü hep Fransa’daki Ermeni lobisinin son derece aktif olduğuna getirip, yasa tasarısının geçmesi olasılığının bu lobinin etkinliğinden kaynaklandığını vurguladılar. Sonra da, değişik ifadelerle de olsa şu mesajı verdiler: “Türkiye ile ilişkilerimize değer veriyoruz. Ancak, Mayıs 2007’de yapılacak cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri yaklaşırken, Fransa’daki tüm siyasi partiler Ermeni seçmenlerin oylarının peşinde… Bu nedenle de yasa tasarısını desteklemek hususunda birbirleriyle yarış halindeler… Bu durumda tasarının Meclis’ten geçmesini önlemek çok zor. Ancak, tasarının yasalaşması için Senato tarafından kabulü, sonra da Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması gerekiyor. Yasa tasarısının, yapısı nedeniyle Ermeni seçmenlerin etkisine fazla hassas olmayan Senato’ya takılması kuvvetli bir olasılık. Bu da olmazsa, o zaman iş, Türkiye ile dostluğa önem veren Cumhurbaşkanı Chirac’a düşüyor”.

Fransız hükümetinin tutumu

Oysa, bizim Paris’te temaslarımızı yaptığımız sırada, Cumhurbaşkanı Chirac, Erivan’da Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’la düzenlediği basın toplantısında, “Ermeni soykırımını Yahudi soykırımıyla bir tutan” konuşmasından sonra, “Türkiye AB üyesi olmak için Ermeni soykırımını tanımalı mı?” şeklindeki bir soruyu şöyle yanıtlıyordu: “Dürüstçe konuşacaksak öyle olması gerektiğine inanıyorum. Türkiye’nin soykırımını kabul etmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü ülkeler hatalarını ve dramlarını kabul ederek büyürler. Almanya, Yahudi soykırımını kabul ederek büyüdü…”

Chirac’ın bu ifadeleri, Paris temaslarımızdan edindiğimiz izlenimlerle birlikte değerlendirildiğinde, Fransız hükümet ve parlamentosunun, Türkiye ile ilişkilere ve ülkemizin ulusal çıkar ve duyarlılıklarına tam bir aldırmazlık ve ilgisizlik içinde bulunduğunu ortaya koyuyordu. 12 Ekim’de yasa tasarısının kabul edildiği oturumu Fransa Ulusal Meclisi dinleyici localarından izlerken tanık olduğumuz manzara, bu kaygımızın daha da derinleşmesine yol açtı. Nitekim, Türkiye’ye, “dostluğunuza önem veriyoruz” diyen Fransız hükümet yetkilileri, Meclis’te 364 sandalye ile çoğunluğa sahip bulunan gruplarına tasarının reddi doğrultusunda hiçbir telkinde bulunmamış, onları oylamada serbest bırakmıştı. Böyle olunca da UMP milletvekillerinin büyük çoğunluğu oturuma katılmadı, katılanlar ise tasarıya destek verdi. Kullanılan 130 oy içinde iktidar partisi UMP’nin oylarının (49), yasa tasarısını öneren Sosyalist Partisi’nin oylarından (40) fazla olması da dikkat çekiciydi.

Gözden kaçan nokta: İslam’a duyulan alerji

Fransız hükümetinin, uzun bir geleneğe dayanan Türk-Fransız dostluğunu bu kadar kolay harcayabilmesi ve iki ülke ilişkilerini nesiller boyu zehirlemeyi göze alabilmesi, sadece Ermeni lobisinin etkinliğinden mi kaynaklanmıyor? Hayır!.. Bunun daha derine giden ve birbirini etkileyen iki temel nedeni var. Bunlardan birincisi din unsuru… 11 Eylül olaylarının ardından Batı’da yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, İslamî varlığın her Batılı toplum ve devlet tarafından kendi yaşam tarzına ve güvenliğine karşı bir tehdit olarak algılandığı görülür. Bu tehdit algılamasının Fransa’da kuvvetli olmasının sebebi, Fransızların, ülkelerinde yaşayan altı milyon civarındaki çoğunluğu Kuzey Afrikalı Arap olan Müslüman’ı, Fransa’ya entegre olamayan ve ülkenin huzur, istikrar ve düzenini bozan tehlikeli unsurlar olarak görmelerinden kaynaklanıyor. Bu iddiaya kanıt olarak Fransız hapishanelerindeki tüm mahkumların % 70’inin Müslüman dininden olduğu ileri sürülüyor. Patlak veren anarşik olayların da, Fransızlarla Müslüman halk arasındaki nefret ve intikam hislerini körüklediği muhakkak. Müslüman halkın Fransa’ya entegre olması için yeterli gayret göstermemiş olan Fransız yetkililer, kusuru İslam’da buluyor ve İslam dininin kişilerin çağdaş topluma uyumunu engellediğini ileri sürerek “İslamo-fobia” üretiyorlar. Esasında, Fransa’nın, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasına karşı çıkmasının temelinde de Müslümanlığa bakışındaki bu aşırı alerji yatıyor.

İkinci nedeni, Fransa’nın, Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak girmesini engellemek hususundaki kesin kararlılığı oluşturuyor. Fransa, 15 yıl sonra nüfusu AB’nin toplam nüfusunun % 17’si civarında olacak ve oy hakkı buna göre belirlenecek “Müslüman Türkiye”nin Birlik içinde önemli bir siyasi güç olarak yer almasına ırkçılığa varan bir fanatiklikle karşı çıkıyor. Fransız yetkililer, Türkiye tarafından hiçbir zaman kabul edilmeyeceğini bildikleri içindir ki, sırf ülkemizin AB’ye üyeliğini engellemek amacıyla soykırımı iddiasından bir bahane olarak yararlanıyorlar. Fransa’nın Kıbrıs konusundaki politikası da aynı amaca yöneliktir. Fransa’nın stratejisi, ülkemizin önüne devamlı engeller çıkarmak suretiyle Türkiye’yi AB’ye girmekten bezdirmek ve pes ettirmektir.

“Türklerde siyasî irade ve cesaret yok”

İktidar partisinden Ermeni asıllı milletvekili Deveciyan’ın açıklamalarına göre, Meclis’ten geçirilen yasa tasarısı nedeniyle Fransa’nın Türkiye tarafından kendisine karşı ekonomik ve ticari alanlarda misilleme yaparak zarar verebileceği hususunda hiçbir endişesi olmaması gerekir; çünkü Türklerde yaptırım uygulayacak siyasi irade ve cesaret yoktur. Deveciyan bu iddiasına kanıt olarak şunu belirtiyor: “2001’de Fransız Parlamentosu soykırım yasasını geçirdiği zaman Türkler Fransa’yı, Fransız mallarına karşı boykot ve diğer ticari ve ekonomik yaptırımlar uygulamakla tehdit ettiler; ama sonuçta bir şey yapamadılar.” Deveciyan’ın bu ifadeleri, Türkiye’nin kendisine karşı “sıfır bedelli politika” uygulanabilecek ve kendisine yapılan haksızlıklara mukabele etmekte aciz kalacak bir ülke olmadığı yolundaki iradesinin hiç kuşku bırakmayacak şekilde ortaya konulmasının önemini vurguluyor. Tabii ki, Türkiye’nin yaptırımlar konusunda duygusallıktan uzak soğukkanlı ve akılcı bir tutum içinde olması gerekiyor. Ancak, bir hükümet Deveciyan’ın yorumuna hak verdirecek bir irade zafiyeti sergilerse, o zaman ülkesinin şamar oğlanı muamelesine uğrayacağından kuşkusu olmaması gerekir.

Yaptırımlar konusu ele alındığında gözden kaçırılmaması gereken bir husus, Türkiye’nin soykırımıyla suçlanmasına yönelik faaliyetlerin arkasındaki esas güç odağının Ermenistan hükümeti olduğudur. Ermeni diyasporası eskiden olduğu gibi Ermenistan’dan bağımsız faaliyet sürdürmüyor. O dönem geride kalmıştır. Şimdi Ermenistan’ın büyükelçileri her bulundukları ülkede diyasporayı Türkiye aleyhindeki faaliyetlerinde örgütlemekte ve yönlendirmektedir. Bu bakımdan yaptırımların esas muhatabının Ermenistan olması gerekir. Bu hususun anlaşılması, özellikle ABD’de ara seçimler sonucunda Demokrat Parti’nin Temsilciler Meclisi ve Senato’da çoğunluğu ele geçirmesinden sonra daha da önem kazanmıştır. Zira, Ermeni tezinin etkili savunucuları Kongre’nin iki kanadında da kilit mevkilere geleceklerdir. Bu durumda, Ermenistan’ın 2007 Nisan’ında ABD Kongresi’nden bir soykırım kararı çıkartabilmesi için gayet müsait bir ortam oluşacaktır. Uluslararası alandaki konumu nedeniyle ABD yasama organından bu nitelikte bir kararın çıkması halinde bunun bir örnek teşkil etmesi ve bir dizi ülkenin Amerika’yı izleyerek benzer kararlar almaları ciddi bir olasılıktır. Böyle bir gelişmenin, Ermeni iddialarına meşruiyet kazandırma girişimlerine kayda değer bir katkı oluşturması, aynı zamanda da Türkiye’nin dış ilişkilerini olumsuz yönde etkilemesi beklenmelidir.

70.000 kaçak Ermenistan vatandaşı

Bu tür gelişmelerin önlenebilmesi için, Türkiye’nin şimdiden Ermenistan’a bazı caydırıcı mesajlar vermesi önem kazanıyor. Ermenistan yöneticileri, lobilerinden yararlanarak ABD Kongresi’nden, Fransız Senatosu’ndan ve diğer ülkeler parlamentolarından Türkiye’yi soykırımla suçlayan yasa ve kararlar çıkartmaları durumunda, Ermenistan çıkarlarının da bundan ciddi zarar göreceğini anlamalıdırlar. Erivan bu şekilde baskı altına alınamadığı takdirde Türkiye’ye karşı “sıfır bedelli” politika uygulamaya devam edecek ve Türkiye’ye verdiği zararın yanına kâr kalacağına inanacaktır. Türkiye’nin Erivan’ın bu inancını kökünden kırması ve kendisine karşı sürdürülen düşmanca politikanın bir bedelinin olduğunu ortaya koymasının zamanı çoktan gelmiştir. Erivan, Türkiye’ye verdiği zararın, kendine yarar değil zarar getirdiğini anlamadan ABD’deki ve Fransa’daki lobilerinin Türkiye aleyhtarı faaliyetlerini durdurmaz. Ankara’yı ciddiye almaz.

Bu amaçla Türkiye tarafından başvurulacak önlemlerin başında, Türkiye’de çalışan 70.000 kaçak Ermenistan vatandaşı işçinin kademeli şekilde ülkelerine gönderilmesi gelmektedir. Bu yolda alınacak bir karar esasen yaptırım sayılamaz. Çünkü yapılacak olan, hatalı olarak uygulanmasından sarfınazar edilen Türk yasalarının uygulanmasıdır. İlk defa gündeme getirdiğimizde bazı köşe yazarları bu önerinin gayri insani olduğunu yazdılar. Ancak, gayri insanîlik bunun neresinde? Biz Yunanistan gibi kaçak göçmenlerin denizin ortasına dökülmesini değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarının uygulanmasını öneriyoruz. Bu önerimizi de tüm Avrupa devletlerinin kaçak göçmenleri önleme konusunda en radikal ve acımasız önlemleri aldıkları bir sırada yapıyoruz.

Sayın Amanda Akçakoca, Zaman’da yazılarını ilgiyle okuduğum bir yazar. Ancak, “Türkiye-Fransa-Ermenistan Üçgeni” başlığıyla yayınlanan son yazısı (05.11.2006), ciddi hatalar içeriyor. Önce, benim Ermenistan’a karşı uygulanmasını önerdiğim yaptırımları çarpık bir şekilde yansıtıyor. Güya ben “Ermeni toplumunun sınır dışı edilmesini” önermişim. Akçakoca’nın Türkiye’de bir siyasetçinin veya sıradan bir insanın böyle bir şeyi değil önermek, aklından dahi geçirmeyeceğini bilmesi gerekirdi. Sayın Akçakoca ayrıca, “Türkiye, inkar ve reddetmek yerine 1915-17 olaylarını araştırmaya ve tartışmaya hazır olduğunu göstermeye odaklanmalı ve kendisini geçmişe bağlayan zincirleri kırmaya istekli olduğunu göstermeli.” diyerek Türkiye’ye karşı önyargılı hareket ediyor. Çünkü, 1915 olaylarının gerçek yüzünün Ermenistan’la işbirliği halinde yapılacak bilimsel araştırma yoluyla gün ışığına çıkarılması Türk hükümetinin 13 Nisan 2005’te Ermenistan’a yapmış olduğu resmi bir öneridir ve bu öneri Erivan tarafından reddedilmiştir. Yani, geçmişiyle yüzleşmekten, ya da geçmişin zincirlerini kırmaktan korkan taraf Türkiye değil Ermenistan’dır. Bunlara ilaveten, Akçakoca yazısında “Ermeni hükümeti Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor” diyerek yaklaşım ve önerilerini yanlış varsayımlar üzerine bina ediyor. Gerçek şu ki, Ermeni hükümeti Türkiye’nin AB yolunu kesmek için Avrupa Parlamentosu (AP) ve üye ülkeler siyasetçileri üzerinde var gücüyle çalışıyor ve Fransa ile diğer AB ülkelerindeki lobilerinin faaliyetlerini bu hedefe odaklıyor. TBMM’nin Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu üyesi olmam ve çok sayıda AP üyesi ve ulusal parlamenterle sürekli temasım bulunması dolayısıyla bu durumu kesin biçimde saptamış bulunuyorum.

Her şeye rağmen Sayın Akçakoca’nın yazısı, uzlaşmanın iki taraf için de yararlı olacağını ve bu yönde adım atılması gerektiğini vurgulayan soylu bir yaklaşıma dayanıyor. Ancak, bunun için Ermenistan’ın Türkiye’nin ortak tarih çalışması önerisinden kaçmaması gerekiyor. Akıl ve mantık, Türkiye ve Ermenistan’ın ortak bir girişimle tabuları yıkmalarını ve yaşadıkları beşeri facianın tüm yönlerini açığa çıkararak tarihleriyle hesaplaşmaya hazır olmalarını emrediyor. Geçmişin bugünümüzü ve geleceğimizi karartmasını önlemenin yolu budur. Bu yapılmazsa, iki tarafın da çocuklarına ve gelecek nesillere bırakacağı miras, önyargı, düşmanlık ve intikam duygularından başka bir şey olmayacaktır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: