Türk Silahlı Kuvvetlerinin Lübnan’a gönderilmesine izin verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi

5 09 2006

22. Dönem 4. Yasama Yılı 124. Birleşim

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Lübnan’da görev yapacak Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücüne Türki­ye’nin asker göndermesi konusu, Türkiye’nin dış siyaseti ve bölge barış ve güvenliği açısından son derece önemli bir konudur. Bu bakımdan, bu konunun etraflı bir şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında tartışılması önem kazanmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin, ulusal politikasına ve çıkarlarına hizmet ettiği ve dünya barış ve istikrarına katkıda bulunduğu takdirde, uluslararası barış güçle­rine katılması yararlıdır. Nitekim, bu koşullara uygun olarak Birleşmiş Milletler şapkası altında veya dışında oluşturulan barış güçlerine katılan Türk askerî birlikleri, uluslararası övgüye layık olacak nitelikte görev yapmış ve ülkemize itibar kazandırmışlardır. Bu bakımdan, belirttiğimiz koşullarla Türkiye’nin Birleşmiş Milletler barış güçlerine katkıda bulunmasına hiçbir itirazımız yoktur; ancak, bu konuda bir karar alınacağı zaman hassasiyetle üzerinde durulması gereken husus, barış gücünün amacının ne olduğu, nasıl bir projeye hizmet ettiği ve bu projenin Türkiye’nin çıkarlarıyla bağdaşıp bağdaşmadığıdır.

Sayın Başbakan, Ulusa Sesleniş konuşmasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1701 sayılı Kararı uyarınca, Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Geçici Barış Gücüne askerî birliklerle katılmasını, adil ve Ortadoğu’ya barış getirecek bir girişime katkıda bulunmak olarak tanımlamıştır. Aynı şekilde, onayınıza sunulan tezkere­de de, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler görev gücüne katkıda bulunma gerekçesi “bu bölgedeki ihtilafların uzun vadeli ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasına, Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinde güven ve istikrarın tesisine yardımcı olmak üzere” olarak belirtilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu değerlendirmeler gerçekleri yansıtmıyor. Sayın Başbakanın ifadelerinin ve tezkerede belirtilen gerekçelerin tam tersine, Türkiye, Birleş­miş Milletler Barış Gücüne katıldığı takdirde, Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Lübnan savaşıyla gerçekleştirilmek istenen hedef olarak açıklamış oldu­ğu yeni Ortadoğu projesinin öngördüğü sürece angaje olmuş olacaktır. Bu proje, İsrail’in çıkarlarına odaklanan, tek yanlı, adaletsiz, Filistinlilerin ve diğer Arap-Müslü­man halkların haklarını zerrece kale almayan bir tasarımın bu halklara kanla ve kıyımla dayatılmasını öngörüyor.

Türkiye, insanlığın temel değerlerini, adalet ve hakkaniyet kıstaslarını hiçe sayan bu girişime katılırsa, büyük bir yanlış yapacak, Ortadoğu bölgesindeki tarihî mis­yonuna ters düşecektir; bölge sorunlarına çözüm değil, çözümsüzlük getiren bir girişime destek vermiş olacaktır.

Değerli arkadaşlarım, 1950’li yıllardan bu yana Lübnan’da vuku bulan savaşlar ve çatışmalar hep Filistin sorunundan kaynaklanmıştır. Bugün Lübnan’da tanık ol­duğumuz savaşın temelinde de Arap-İsrail ihtilafı, yani Filistin sorunu yatmaktadır. 1948 ile 1973 yılları arasında bölgede Yahudiler ile Araplar arasında 4 savaş yaşan­dı; fakat, ne bu savaşlardan ne de çok sayıdaki çözüm planlarından barış çıkmadı ve bu nedenle de Ortadoğu’da gerilim ve çatışma kesintisiz devam etti.

Bu ortamda, İsrailli şahinler bölgeye yönelik uzun vadeli “parçala ve böl” stratejilerini uluslararası konjonktüre göre Amerika’dan destek buldukça devreye sokup uyguladılar.

1982 yılında kendini Judaizm ve Ziyonism dergisi olarak tanımlayan Kivunim Dergisinde tümü yayımlanan ve aynı yıl İsrail’de çıkan Ha’aretz gazetesinde de ba­zı bölümlerine yer verilen bu strateji, bölgede İsrail açısından tehdit oluşturan tüm Müslüman ülkelerin etnik ve mezhep bazında bölünüp parçalanmak suretiyle etkisiz hale getirilmesini öngörüyor.

İsrail-Amerikan ikilisi, bunu, bazen, Mısır’ın durumunda olduğu gibi, siyaset ve rüşvetle gerçekleştirdiler.

Nitekim, Mısır, Amerika’dan yılda aldığı 2 milyar dolarlık hibe yardım karşılığında İsrail’le barış anlaşması imzalayarak İsrail’e karşı bir savaşa katılmama taahhü­dünde bulunmuştur.

Sözünü ettiğim İsrail stratejisinin temel hedeflerinden biri de Irak’ın parçalanarak üçe bölünmek suretiyle bir tehdit odağı olmaktan çıkarılması ve İsrail’e bölgede ortaklık yapacak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasıdır.

Başkan Bush yönetimine hâkim olan yeni-muhafazakâr düşüncenin “İsevî ve Musevî” inançları kaynaştıran yapısı, Amerika ile İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını eşdeğerde görmesi ve dünyayı bir tarafta “demokrat Hıristiyanlar ve Yahudiler”, öte tarafta da “İslamcı faşist Müslümanlar” diye ikiye ayıran bir yaklaşımı benimse­miş olması, İsrail’in sözünü etmiş olduğum hedeflerinin kolaylıkla Amerika’nın 11 Eylül sonrasında oluşturulan Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ile bunun siyasî kanadı olan büyük Ortadoğu projesine entegre edilmesine imkân vermiştir.

Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi, Washington’un global enerji kaynaklarının denetimini öngören dünya hegemonyası stratejisi bağlamında gerçekleştirilmiş olsa da temel hedeflerinden biri İsrail’in güvenliğidir.

Lübnan Savaşıyla da, Hizbullah etkin bir güç olmaktan çıkarılmak ve böylece, İsrail’i tehdit eden bir unsur daha likide edilmek istenmiştir. Bu sürecin bundan sonraki aşamalarındaki hedefler, Suriye ve İran’dır.

Ancak, sözünü ettiğim bu strateji, yani, İsrail’e yönelik hedeflerin teker teker parçalanıp bölünmesini, çökertilmesini veya etkisiz hale getirilmesini öngören bu strateji, Filistin sorununu ortadan kaldırmıyor.

3 Eylül 2006 tarihli, yani, bundan iki gün önce çıkan İsrail gazetesi Ha’aretz, Lübnan savaşı gölgesinde, İsrail bombardımanlarıyla enkaza dönen Filistin kent ve kasabalarının feci durumunu anlatıyor. Şu ifadeler Ha’aretz gazetesinde aynen yer alıyor: “Şu anda Gazze’nin yaşadığı dehşeti anlatmaya kelimeler yetmez. İsrail, yi­ne işgal ettiği Gazze’de eskisinden daha vahşi bir politika izliyor. Uzun vadede terörü artırması kaçınılmaz olan bu durumdan tüm bakanlar sorumludur. Bir soruştur­ma komisyonu kurulmalı…”

Değerli arkadaşlarım, bir İsrail gazetesinin, Condoleezza Rice’ın “yeni Ortadoğu’nun yaratılmasının sancıları” diye tanımladığı sürecin bölgeye vahşet, yıkım ve adaletsizlik getirdiğini, bunun da bölgede terörü körüklediğini vurgulamış olmasına dikkatinizi çekerim.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, onayına sunulan bu tezkereyi kabul ederek bu sürece alet olması, tarihî bir hata oluşturacaktır; Ha’aretz gazetesinin belirttiği vahşet ve yıkıma ortak olmasına yol açacaktır.

Amerika ve İsrail, Gazze’yi ve Lübnan’ı yerle bir etmeyi sürdürdükçe, Arap/Müslüman halklarının karşılaştığı adaletsizlik ile çaresizliğin yarattığı aşağılanmışlık duygusu, Amerika ile İsrail’e kin ve nefrete dönüşüyor. Bölge insanlarının tehdit unsuruna, canlı bombalara, öfke dolu cihat kuşaklarına dönüşmesi, bu çaresizliğin ve aşağılanmışlık duygusunun ürünüdür.

Lübnan’da görev yapacak Birleşmiş Milletler Barış Gücü, bu soruna çözüm getirmenin değil, tam tersine, Filistinlilerin ulusal haklarını kazanma umutlarını yıkma­yı öngören İsrail-Amerikan ortak stratejisini bölge halklarına dayatmanın bir aracıdır.

İşte, Türkiye’nin asker göndermemesinin temel gerekçesi budur.

Bu bakımdan, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Gücü’ne katılması, Sayın Başbakanın belirttiği gibi adil ve Ortadoğu’ya barış getirecek bir girişime katkıda bulun­mayacak, tam tersine, Türkiye’yi ABD ile İsrail’in hak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – … Hukuk ve adaleti çiğneyerek kendi çıkarları doğrultusunda Ortadoğu bölgesini zorbalıkla şekillendirmeyi öngö­ren projelerine ortak edecektir.

Değerli milletvekilleri, burada bir noktanın altını önemle çizmek istiyorum. Türkiye’nin geleneksel politikası, ulusal çıkarları gereği, Amerika’yla ilişkilerini ve iş­birliğini karşılıklı saygı temelinde, karşılıklı çıkar ve yarar dengesini gözeterek, mümkün olan en üst düzeyde yürütmektir.

Dışpolitikamızın bu öncelikli hedefi, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da benimsenmiştir.

Ben de devlete verdiğim uzun hizmet döneminde, Türkiye’nin dışpolitikasını bu öncelikli hedefi doğrultusunda çalıştım ve bu hedefi hiçbir zaman gözden kaybet­medim.

Keza, İsrail’le de karşılıklı yarar bazında sağlıklı ve düzeyli ilişkileri daima destekledik.

Ancak, Birleşmiş Milletlerin de ahlakî bulmadığı Lübnan’a karşı orantısız ve insafsız güç kullanımı, insanlık vicdanını yaraladığı gibi bizleri de son derece rahatsız etmiştir.

Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, yaptığımız değerlendirmelerde,en ufak bir bir ”anti şu” veya “anti bu” izi yoktur. Böyle bir yorum, çok büyük bir haksızlık ve insafsızlık olur.

Değerli arkadaşlarım, Ortadoğu’daki sorunların anası Filistin sorunudur. Bu bakımdan. Filistinlilere kendi devletlerini kurma hakkı tanınmadan Ortadoğu’da ve Lübnan’da silahların susmasını, şiddet sarmalının sona ermesini ve kalıcı barışın tesisini beklemek hayaldir. En önemlisi, bu sorun halledilmeden global terörün de et­kisiz hale getirilmesi mümkün değildir.

1701 sayılı Karar, Amerika ile İsrail’in Ortadoğu’nun siyasî ve ideolojik haritasını zorbalıkla değiştirilmesini öngören ve Filistinlilerin de umutlarını yıkan soysuz bir sürecin parçasıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum efendim.

Bu karar bağlamında Lübnan’a gidecek güç, Türkiye’nin çıkarlarına değil, Amerika’nın ve İsrail’in uygulamak istediği bölgeyi şimdiden yangın yerine çeviren adaletsiz bir projeye hizmet edecek, Türkiye’yi medeniyetler çatışmasına angaje edecek, Türkiye’nin Amerika ile İsrail’den yana, Hizbullah, Suriye ve İran’a karşı ta­raf olmasına yol açacak ve Türkiye’den daha büyük ve tehlikeli taleplerde bulunulmasına zemin hazırlayacaktır.

Tezkerenin kabul edilmesi Türkiye’nin yararına değildir değerli arkadaşlarım. Bölge barış ve istikrarına hizmet etmeyecektir. Bölgede yeni acımasız kıyımlara yol açacaktır. Bu tezkereye olumlu oy vermenin vebali büyüktür.

Teşekkür ediyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: