Ermeni Savları Ve Soykırım Suçunun Hukuksal Niteliği Ermeni Soykırımı İddiasının Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi

22 04 2006

Soykırımı suçunun uluslararası hukuktaki yeri

Soykırımı bir uluslararası suçtur. Uluslararası suçlar kavramının anlamı, uluslararası hukuka aykırı olan ve uluslararası sözleşmelerle tanımlanmış ve kovuşturulması kabul edilmiş suçlardır. Ancak, uluslararası suçlar da iki kategoriye ayrılmaktadır. Birinci kategoriyi “uluslararası hukuka göre doğrudan cezai sorumluluğu gerektiren suçlar”, ikinci kategoriyi ise “doğrudan uluslararası cezai sorumluluk gerektirmeyen suçlar” oluşturmaktadır.

Birinci kategori, yani doğrudan cezai sorumluluğu gerektiren fiiller, dört grup suçu kapsamaktadır. Bunlar soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları, ve saldırganlık suçudur. Uluslararası hukukta soykırımı suçu önce insanlığa karşı suçların bir alt kategorisi olarak tanınmıştı. Ancak, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırımını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin kabulünden sonra, Sözleşme’nin temel hükümleri uluslararası teamüli hukukun bir parçası haline geldi ve kendine özgü objektif ve sübjektif unsurlarıyla tamamen ayrı bir suç kategorisi oluşturdu .

İkinci kategori uluslararası suçlar, hava ve deniz ulaşımına karşı suçlar, uyuşturucu madde suçları, insan ticareti, göçmen kaçakçılığı, yolsuzlukla mücadele gibi suçları kapsamaktadır. Bu suçlar için doğrudan uluslararası cezai sorumluk öngörülmemiştir. Bu konularda akdedilen uluslararası antlaşmalar taraf devletlere suç fiillerinin cezalandırılması yükümlülüğünü getirmektedir.

Çekirdek suçlar olarak da adlandırılan birinci kategorideki dört suç, uluslararası toplumun tamamını ilgilendiren en ağır suçlar olup, bunlardan saldırganlık suçu hariç diğerleri Uluslararası Ceza Divanı’nı kuran ve 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe giren Roma Statüsü’nde de tanımlanmışlardır.

B.M. Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi

Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırımı Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin soykırımının tanımını yapan II. maddesi Roma Statüsü’nde 6. madde olarak aynen yer almıştır. Soykırımı sözleşmesinin anılan maddesi ışığında soykırımı suçunun varlığından söz edilebilmesi için şu üç temel unsurun mevcudiyeti gerekiyor:

• Bunlardan birincisi, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun hedef olarak alınmasıdır.

• İkincisi, hedef grup mensuplarının, öldürülmeleri veya yok edilmelerine yol açacak nitelikteki Sözleşme’de sayılan beş tür insanlık dışı eylemden birine veya birkaçına tabi tutulmalarıdır.

• Üçüncü unsur da, sözkonusu eylemle hedef alınan grup mensuplarının sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle “kısmen veya tamamen yok etme kastı”’nın mevcut olmasıdır.

Sözleşme’nin IV. maddesi, tüzel kişilerin değil, sadece hakiki şahısların soykırımı ile suçlanabileceğini göstermektedir. Yani soykırımından dolayı devlet değil kamu görevlileri, özel şahıslar veya ülke yöneticileri suçlanabilmektedir. VI. maddesi ise, bir şahsı veya şahısları soykırımı ile suçlayabilmek için, suçun yetkili bir yargı organı tarafından saptanmış olmasını öngörmektedir. Yetkili yargı organı –esas itibarıyla – soykırımı yapıldığı iddia edilen ülkenin mahkemesidir, ancak taraflar aralarında anlaşırlarsa dava bir uluslara arası ceza mahkemesinde de görülebilir.

Sözleşme’nin 9. maddesi taraflar arasında Sözleşme’nin yorumu, uygulanması ve hayata geçirilmesi konusunda uyuşmazlık durumlarına ilişkindir. Bu hususlarda bir ihtilafın mevcudiyeti halinde, Akit taraflardan biri konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir. Divan’a başvurmak için Tarafların aralarında anlaşmaları gerekmemektedir. Taraflardan biri isterse Divan’a tek başın a başvurabilir.

Soykırımı iddiasını hukuktan soyutlamak mümkün değil

Bu bağlamda belirtilmesi gereken bir husus, bazı ülke parlamentolarının, eyalet meclislerinin, belediye meclislerinin ve Avrupa Parlamentosu’nun, Osmanlı Devleti’nin vatandaşı olan Ermenilere karşı 1915 yılında soykırımı suçu işlediğini belirten kararlar aldıklarıdır. Ancak, bu mercilerin, herhangi bir ülkede soykırımı suçu işlendiği konusunda karar vermek hususunda hiçbir yetkileri yoktur. Yaptıkları tamamen hukuk dışıdır. Kendilerini Soykırım Sözleşmesi’nin 6. maddesinde belirtilen yetkili mahkeme yerine koymak ve Türkiye’yi yargısız infaza tabi tutmak suretiyle uluslararası hukuku açıkça ihlal etmiş olmaktadırlar. Aldıkları kararların hiçbir hukuki değeri yoktur. Nitekim, bu husus TBMM’nin 13 Nisan 2005 tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği deklarasyondaki şu ifadelerle vurgulanmıştır:

“TBMM, Osmanlı Ermenileri tarihinin dünya tarihçileri arasında tartışmalı bazı sayfalarına ilişkin bir konuda yabancı parlamentolar tarafından siyasi amaçlarla karar alınmasını ve aydınlığa kavuşturulmamış bir tarihsel sorunun hangi yanının doğru olduğuna yasa yolu ile karar verilmesini, yakışıksız, anlamsız, keyfi ve adaletsiz bir uygulama olarak görmekte ve kınamaktadır.

TBMM, yoğun bir uluslararası baskı kampanyası yoluyla Türkiye’ye tarihini bazı propaganda belgelerine dayanan tek yanlı ve yanıltıcı değerlendirmeler üzerine bina etmesinin dayatılabileceğini düşünen ve hesaplarını buna göre yapan çevrelerin büyük bir yanılgı içinde olduklarını belirtir ve bunun hiçbir koşulda mümkün olmayacağını ilan eder.”

Ermenistan, Ermeni diyasporası ve onların yandaşları, soykırımının uluslararası bir sözleşmeyle tanımlanmış hukuki bir terim olduğunu ve uluslararası bir suç olarak soykırımının vuku bulup bulmadığının sadece hukuki kriterler ışığında saptanabileceğini unutmayı yeğleyerek, 1915’te Osmanlı hükümetinin Ermeni vatandaşlarına karşı soykırımı suçu işlediğini iddia ediyorlar.

Bu yaklaşım, önemli sayıda ölümle sonuçlanan olayları “otomatik olarak” soykırım olarak nitelemek eğiliminde olan bazı tarihçiler, siyaset bilimciler ve düşünürler tarafından da destekleniyor.

Oysa, soykırımı iddiasını hukuktan ve hukuki tanımından soyutlamak imkanı yoktur. Bunun bir sonucu olarak da, tarihçilerin, tarihi bir olayı inceleyip, bunun soykırım suçu oluşturduğu yolunda kesin bir yargıda bulunmaya yetkileri ve hakları olduğu söylenemez. Ancak, bu ifadelerimiz, soykırımı suçunun saptanması sürecinde tarihçilere yer olmadığı anlamına gelmemektedir. Bilakis, bu süreçte tarihçilerin olmazsa olmaz önemde bir görevi var. Bu görev de, hukukçuların üzerinde çalışacakları veri tabanını arşiv çalışmalarıyla oluşturmaktır. Ancak, araştırmacının uluslararası hukuk alanında eğitim ve tecrübesi olması durumunda, çalışmalarını çok daha verimli ve amaca odaklanmış şekilde gerçekleştireceği muhakkaktır.

Ne var ki, Ermenistan ve Ermeni diyasporasını temsil eden örgütlerin hukuktan kaçmayı temel bir ilke olarak kabul etmiş oldukları gözlemleniyor. Konuyu hukuk alanında tartışmak kesinlikle işlerine gelmiyor. Çünkü, iddialarının geçerliliğini Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde savunmaları mümkün değil.

Kanunilik ilkesi ışığında soykırımı iddiasının geçerliliği

Yukarda birçok devlet parlamentosunun, eyalet ve belediye meclislerinin ve bu meyanda Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan kararlar aldıklarını belirtmiş ve bu kararların hukuken geçerli olmadıkları gibi uluslararası hukuku da ihlal ettiklerini vurgulamıştık. Hemen belirtelim ki, bu kararları alan kurumlar, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan kanunilik ilkesini de ihlal etmişlerdir. Kanunilik ilkesinin iki boyutu bulunmaktadır.

Birinci boyutu, kanunda belirlenmemiş bir eylemin suç sayılamayacağı, yani kanunsuz suç olamayacağı (nullum crimens sine lege) ilkesidir. Bu ilke Roma Statüsü’nün 22. maddesinde de yer almıştır. Bilindiği üzere, işlendiği zaman kanunda suç olarak tarif edilmemiş eylemin cezai sorumluluk doğurmamasının bir diğer uzantısını, ceza kanunlarının geçmişe dönük olarak uygulanamaması (makable şamil olmaması) ilkesi oluşturur. Bu husus da, Roma Statüsü’nün 24. maddesi ile hüküm altına alınmıştır.

Kanunilik ilkesinin ikinci boyutunu ise, kanunsuz ceza olamayacağı (nulla poena sine lege) ilkesi oluşturmaktadır. Bu ilke de Roma Statüsü’nün 24. maddesinde kayıt altına alınmıştır.

Statüde, kıyas yoluyla suç ve ceza yaratılamayacağı ve yasada öngörülen suçların dar anlamda ve sanık lehine yorumlanacağı hususları da yer almıştır (Statü md. 22/2 ve 24/2).

Görüleceği üzere, kanunilik ilkesi uyarınca, 1915 olaylarını soykırımı olarak tanımlamak ve Osmanlı Hükümeti’ni veya mensuplarını ve onun murisi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırımı ile suçlamak hukuken mümkün değildir.

Ermeni iddialarının Soykırım Sözleşmesi ışığında değerlendirilmesi

Durum böyle olmakla beraber, Türkiye’nin, soykırımına ilişkin tartışmayı hukuki plana çekmesinde yarar vardır. Bunun için de Türkiye, 1915 olaylarının B.M. Soykırımını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi hükümleri uyarınca değerlendirilmesini kabul edeceğini açıklayabilmeli ve bu amaçla uluslararası tahkim yöntemine başvurulmasını önerebilmelidir.

Tabiatıyla, Türkiye’nin resmen böyle bir öneride bulunulabilmesi için tahkimden çıkacak sonucun lehinde olacağı hususunda kesin bir kanaate sahip olması gereklidir.

Bu çalışmayla güdülen amaç, Türk tezinin hukuksal, fiili ve kanıtsal dayanaklarının bu yolda bir öneriden olumlu sonuç alınması için yeterli olduğunu ortaya koymaktır.

Bir mutabakat çerçevesinde tahkim mahkemesine gidildiği takdirde, soykırım suçu gerçekten işlenmiş ise, Ermeni tarafının, soykırım suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluştuğunu ve bu bağlamda Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının soykırımın gerçekleşmesine yol açan eylemleri özel kasıtla işlemiş olduğunu hiçbir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde kanıtlaması gerekecektir.

Bu bakımdan çalışmamızda önce aşağıdaki soruların yanıtları aranacak sonra da bu yanıtların genel bir değerlendirilmesi yapılacaktır. :

Ermeni tarafı soykırım suçunun mevcudiyeti açısından “olmazsa olmaz” nitelikteki bu unsurları kanıtlayabilir mi? Soykırım Sözleşmesi bağlamında iddialarını hangi hukuksal dayanaklar üzerine bina edebilir? Bu iddiaları çürütmek için Türk tarafının yararlanacağı hukuksal, tarihsel ve kanıtsal dayanaklar nelerdir?

Soykırım suçunu oluşturan unsurlar

Suçun maddi unsuru (actus reus)

Önce, B.M. Soykırım Sözleşmesi açısından suçu oluşturan unsurlara bakalım. Soykırım suçunun oluşması için, suçun maddi, yani objektif unsuru (actus reus) ile, manevi, yani sübjektif unsurunun (mens rea) gerçekleşmesi gerekiyor. Bu bileşenlerden ikisinin mevcudiyeti, suçun oluşması için gereklidir.

Actus reus: Anglo-Saxon ceza hukuku geleneğinde suçun maddi (objektif) unsurunu tanımlamak amacıyla kullanılan ve bugün uluslararası ceza hukuku terminolojisinin bir parçası haline gelmiş olan bu terim Latince’de “yasaklanan fiil ve eylem” (guilty act) anlamına gelmektedir. Aglo-Saxon ceza hukukunda savcı, sanığın işlediği suça ilişkin maddi unsurun yahut actus reus’ün mevcudiyetini ispatlamakla mükelleftir. Sanığın aynı zamanda suçu işleme niyetine de sahip olması gereklidir.

Soykırımı suçunda, suçun maddi (objektif) unsurunu, Soykırımı Sözleşmesi’nin koruması altındaki dört grubun Sözleşme’nin II. maddesinin (a)-(e) fıkralarında sayılan fiillerle kısmen veya tamamen yok edilmesi oluşturuyor.

Suçun manevi unsuru (mens rea)

Mens rea: Suçun manevi (subjektif) unsurunu tanımlamak için kullanılan ve failin suç işleme anında var olması gereken zihni durumunu yani cürüm kastını belirten bu terim Latince “suçlu zihin” (guilty mind) anlamına gelmektedir. Aglo-Saxon ceza hukukunda, bir suç fiili veya actus reus, fail mevcut hal ve şartları biliyor ve fiili işleme kasıt ve niyetine sahipse cezalandırılır.

B.M. Soykırım Sözleşmesi bağlamında, suçun manevi (sübjektif) unsurunu yani mens rea’yı, failin özel bir kasıtla hareket etmesi, kurbanlarını sırf ulusal, ırksal, etnik ve dinsel bir gruba mensup olmaları nedeniyle hedef alması oluşturuyor.

Soykırım suçunun varlığından söz edilebilmesi için, failin suçu özel kasıtla (dolus specialis), yani mağdurların sırf Sözleşme’nin koruması altındaki gruplara mensubiyetleri dolayısıyla, işlemiş olması suçun mevcudiyeti için olmazsa olmaz koşuldur. Failin bu zihni durumu, yani kastın özel niteliği, soykırımını, diğer öldürme fiillerinden ayırt ediyor.

Dolus Specialis’in mevcudiyeti için, failin, Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi’nde öngörülen koruma altındaki gruplardan birinin tümüyle veya kısmen yok edilmesine odaklanmış zihni tutumunun hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlanması gerekiyor. Dolus Specialis’in oluşmasında temel etken olan ırkçı motife aşağıda temas edeceğiz . Bu aşamada, Yahudi soykırımında olduğu gibi, sadece yoğun ırksal nefretten kaynaklanan zihinsel bir saplantının failleri böylesine korkunç bir suçu işlemeye itebileceğinin altını çizmekle yetineceğiz.

Roma Statüsü’nde manevi unsur

Roma Statüsü’nün soykırım suçunun manevi unsurunu ayrıntılı biçimde tanımlayan 30. maddesi özel kasıt unsuruna netlik kazandırıcı niteliktedir. Bu maddede, manevi unsurun oluşması için suçun maddi unsurunun “kasten ve bilerek işlenmesi” gerektiği belirtildikten sonra, “kasıt” ve “bilme” tanımlanmıştır.

Bir şahsın “kasten” hareket etmiş olması için, eylemin içinde olması ve eylemle hedeflenen sonuca sebep olmayı amaçlaması veya bu sonucun olayların normal akışı sonucunda gerçekleşeceğinin farkında olması gerekmektedir. Yani fail işlenen fiille ilgili olarak iradi bir şekilde hareket etmeli ve suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında bir bağlantı bulunmalıdır.

Bir şahsın “bilerek” hareket etmesi için ise, “olayların doğal sonucu olarak bir ortamın mevcut olduğunun veya bir sonuç doğuracağının farkında olması demektir.” Yani, failin, suçun gerçekleştiği mevcut hal, durum ve şartları bilmesi gerekmektedir.

Roma statüsünde ifade edilen şekliyle, soykırımı suçunun işlenmesi için, failin eylemi iradi bir tutumla ve sonucun soykırımına müncer olacak bir şekilde gerçekleştirmesi gereklidir.

Soykırımı Sözleşmesi hazırlık çalışmalarının (traveaux préparatoires)ortaya koyduğu hususlar

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin kurduğu Ad Hoc Komite tarafından hazırlanan taslak soykırım sözleşmesinin 1946’da örgütün hukuk işlerinden sorumlu Altıncı Komite’ye havale edilmesinden sonra, komiteyi en çok uğraştıran konulardan biri soykırım suçunun tanımlanmasında kasıt unsuruna ilaveten saik kavramına (faili suç işlemeye sevk eden hissiyat veya çıkar) ne ölçüde yer verileceği hususu olmuştur.

Nitekim, Altıncı Komite çalışmaları sırasında Sovyet delegesi, faillerin pekala soykırım suçu işlemediklerini ve asla bir grubu yok etme gibi bir kasıtları olmadığını iddia edebileceklerini, bu nedenle metne “yok etme kastıyla” ibaresi yerine “fiziki imhası” ifadesinin konması gerektiğini önermişti. Ancak, bu öneri reddedildi. Sovyetler Birliği’ne ilaveten Norveç ve diğer bazı ülkeler de, önemli olanın yok etme olayı olduğunu, bu nedenle bu husus üzerinde odaklanmak gerektiğini, saikin suçun unsuru olarak kabul edilmesi halinde kanıtlanmasının son derece güç olacağını belirttiler. Buna mukabil, birçok ülke temsilcisi de özel bir suç olan soykırımda saikin kanıtlanmasının önemi üzerinde durdular. Örneğin Çekoslovakya temsilcisi, “saik kavramını göz ardı etmek çok vahim bir hata olur. Çünkü o zaman, cezalandırılacak suçun niteliği karanlıkta kalır. (…) Amaç, soykırım suçunu açık ve kesin biçimde tanımlamak olmalıdır. Saike atıf yapılmazsa Sözleşme’nin kapsamı çok genişler ve hukuka uygun durumlar da bu kapsam içine girebilir.” Görüşünü ileri sürdü. Yeni Zelanda delegesi ise, modern savaşların niteliklerine değinerek, “Öyle bombardımanlar olabilir ki, bunların sonucunda bir grup tümüyle yok olabilir. Eğer soykırım suçunun saikleri Sözleşme’de belirtilmemişse, bu tür bombardımanlar, yanlışlıkla soykırım olarak nitelenebilir. Bu bakımdan saik unsurunun Sözleşme’de belirtilmesi önemlidir.” demiştir. Bu bağlamda Mısır temsilcisi, “saike atıftan vazgeçmenin, soykırımının temel anlamını kaybetmek olacağını” vurgulamıştır.

Saik konusundaki görüş ayrılıkları, Venezüella delegesinin önerisiyle uzlaştırıldı. Şahısları sırf Sözleşme’nin korumasındaki gruplara mensubiyetleri nedeniyle yok etme amacına yönelik fiillerin soykırım olarak niteleneceği anlamına gelen “as such” ibaresinin Sözleşme taslağının 2. maddesine eklenmesini öngören bu öneri Komite tarafından kabul edildi . Soykırımı suçuyla saik arasında irtibat kurulmasını savunan temsilcilere göre, tam bir açıklıkla olmasa dahi, yine de maksat hasıl olmuş ve “as such” ibaresiyle bir fiilin soykırım olarak nitelenmesi için hem gerekli yok etme kastını, hem de bunun amacını yani saikini içermesi anlayışı metne derç edilmişti.

Soykırım suçunun tanımını yapan Sözleşme’nin II. maddesi metni hazırlık çalışmaları ışığında değerlendirildiği takdirde, Sözleşme’nin yapımcılarının, failin özel kastının, yani onun zihni durumunun, suçun kilit unsurunu oluşturmasını öngördükleri anlaşılır. Bu anlayışa göre, failin zihni durumu, soykırım suçunu cinayetten veya öldürme fiilinden ayırt eden temel unsuru oluşturmaktadır. Zira soykırımı suçunun işlenmesinde fail, kurbanlarını, onların kişisel nitelikleri veya eylemleri nedeniyle değil, sırf Sözleşme kapsamındaki dört gruptan birine mensubiyetleri nedeniyle öldürmektedir. İşte bu muhakeme tarzıyla, Sözleşme yapımcıları, failin koruma altındaki guruplardan birini tamamen veya kısmen yok etmeye odaklanmış zihni durumunun hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlanamadığı takdirde soykırımı suçunun oluşmayacağı hususunda görüş birliğine varmışlardır.

Ancak, bu görüşün, Sözleşme’nin 2. maddesine hiçbir tereddüde meydan vermeyen bir ifade tarzıyla derç edilmiş olduğunu söylemek zordur. Bunun nedeni de saik kavramına madde metninde açıkça yer verilememesinden ileri gelmiştir.

Esasında, Venezüela temsilcisi “as such” ibaresini görüşler arasında uzlaşma sağlamak amacıyla, fakat aynı zamanda, yukarda belirttiğimiz üzere, saik kavramını metne zımnen dahil etmek amacıyla önermişti. Ancak, Venezüela önerisi oylandığı zaman komite başkanının, “as such” ibaresinin yorumunun birçok hükümet için Sözleşme’nin onaylanması ve uygulanması sırasında sorun çıkaracağını belirtmiş olması bu ibare üzerinde yorum birliği olmadığına işaret etmekteydi .

1946 yılında dile getirilen bu endişenin yarım asır sonra gerçekleştiğini görüyoruz. Nitekim, 1990’lı yılların başlarında kurulan uluslararası ceza mahkemeleri, verdikleri kararlarlarla Sözleşme’nin II. maddesini farklı şekillerde yorumlamışlardır. (İlerdeki bölümlerde bu konuyu ele alacağız).

Bu nedenle, “as such” ibaresinin anlamının ve veya saikin ne ölçüde soykırım tanımının bir parçasını oluşturacağının halen yoruma açık olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Saik ile niyet arasındaki fark ve ırkçı nefret saiki

Niyetten tamamen farklı bir kavram olan saik, faili suçu işlemeye iten his veya çıkardır. Birçok kişi beraberce bir suçu işlemeye niyet edebilirler, fakat bu kişilerin saikleri (maddi kazanç, kıskançlık, intikam ve siyasi ihtiras gibi) değişik olabilir.

Soykırımı suçunun saptanmasnda saikin rolünün göz ardı edilemeyeceğinin altını çizen William A. Schabas “Genocide in International Law” adlı eserinde kolektif saik ile kişisel veya şahsi saik arasındaki farkı açıkladıktan sonra, soykırımın doğal olarak birçok katılımcıyla işlenen kolektif bir suç olduğunu, genellikle devlet tarafından yönetildiğini, bu suçu örgütleyen ve planlayanların ırkçı veya ayrımcı bir saike sahip olmaları gerektiğini ve böyle bir saik mevcut olmadığı takdirde işlenen suçun soykırımı olarak nitelenemeyeceğini vurgulamaktadır.

Nefrete dayalı saikin mevcudiyetinin, bir soykırımı planının ve dolayısıyla soykırımı niyetinin varlığına ilişkin kanıtın ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu kanısında olan Schabas, bu konudaki görüşünü şu ifadelerle açıklamaktadır:

“Soykırım doğası icabı, birçok katılımcının işbirliğiyle işlenen kolektif bir suçtur. Ayni zamanda bu genellikle devlet tarafından yönetilen bir suçtur. Örgütleyicileri ile planlayıcılarının ırkçı veya ayrımcı bir saike, yani soykırımı saikine sahip bulunmaları gereklidir. Bunun mevcut olmadığı hallerde suç soykırım olarak nitelenemez. Nefret saikine ilişkin kanıt, bir soykırım planının mevcudiyetine ilişkin kanıtın ve dolayısıyla soykırım kastının ayrılmaz bir parçasıdır. Bununla beraber, katılımcılar kişisel olarak mali kazanç, kıskançlık ve siyasi ihtiras gibi bir dizi başka etken saikiyle hareket edebilirler.(…)

Sonuç olarak, mahkemenin soykırımını kolektif boyutuyla ele alarak, ulusal, ırksal, etnik ve dini gerekçelerle yapılmış olduğunu kanıtlaması gerekir. Diğer bir deyişle suç, gruba karşı olan nefret saikiyle işlenmiş olmalıdır. Soykırımın suç haline getirilmesinin nedeni, başka saiklerle işlenmiş kolektif suçları değil,bu tür suçları cezalandırmak içindir. Klasik soykırımlarında – Nazi Almanyası ve Ruanda – saikin mevcudiyeti reddedilemez. ”

Ruanda ve Yuğoslavya uluslararası ceza mahkemeleri kararlarının da, soykırımın kolektif, örgütlü ve işlenmesine devlet organlarının tamamen veya kısmen müdahil oldukları bir suç olduğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. Schabas’ın da altını çizdiği üzere, suçu örgütleyen ve planlayanlar, Sözleşme’nin koruması altında olan bir grubu nefrete dayanan bir saikle hedef almaktadırlar. Bu yoğunluk ve şiddetteki bir kin ve nefret de ancak ırkçılık niteliğinde olabilir. Ermeni soykırım iddialarının hukuki boyutunun incelenmesinde uzmanlığıyla tanınan Gündüz Aktan’ın da bu konudaki yayınlarında Schabas’ın görüşlerinden etkilendiğini görüyoruz.
Schabas’ın soykırımı suçunun saptanmasında saik unsuruna önemli bir yer veren görüşü her ne kadar uluslararası ceza hukukunda belirli bir ağırlığa sahipse de, şu aşamada genel bir kabule mazhar olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, özellikle YUCM’nin verdiği kararlar nedeniyle bu konunun gündeme geldiğini ve bu nedenle saik konusunda uluslararası ceza hukuku literatürüne ciddi katkılarda bulunan yayınlar yapıldığına tanık oluyoruz. Bunlar arasından Cecile Tournaye’nin makalesinden yaptığımız aşağıdaki alıntılar, Schabas’ın görüşlerine destek verici niteliktedir:

“Kastın bir yönü de faillerin, grubu, ulusal, ırksal, etnik ve dinsel karakteristikleri nedeniyle yok etmek istediklerinin kanıtlanmasının gerekip gerekmediğidir. Soykırım Sözleşmesi, bunun suçun bir unsuru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Aksi takdirde metindeki “as such” ibaresinin bir anlamı kalmaz. Bu esasında, kastın bu veçhesine suçun saiki olarak atıfta bulunan Soykırım Sözleşmesi’nin yapımcıların niyetiyle de uyumludur. B.M. Ekonomik ve Sosysal Konseyi tarafından soykırım sözleşmesi ortaya çıkarmak amacıyla kurulmuş olan ad hoc Komite’nın raporu da, suçun ulusal ve ırksal nedenlerle işlenmesi vakıasını saik veya dolus specialis olarak tanımlamaktadır. (Ad Hoc Committee on Genocide, Economic and Social Council, U.N. Doc. E/794 (24 May 1948), 14.)

Aynı şekilde,Uluslararası Hukuk Komisyonu’nda (UHK) ele alınan İnsanlığın Barış ve Güvenliğine Karşı Saldırılar Taslak Yasası (Draft code of Offenses Against the Peace and the Security of Mankind) hakkındaki, UHK Özel Raportörü Doudou Thiam tarafından 1986’da sunulan Dördüncü Rapor’da, soykırım bir tür insanlığa karşı suç olarak gösterilmekte ve ‘saiki, yani bir şahsa veya insan grubuna, ırkları, milliyetleri, dinleri veya siyasi fikirleri nedeniyle zarar verme kastı’ olarak tanımlamakta ve bunu tüm insanlığa karşı suçların ortak bir karakteristiği olarak nitelemektedir.

Ayrıca, soykırım iddialarına birçok defalar, yok etme fiilinin hedef alınan gruba karşı nefret saikiyle işlenmediği gerekçesiyle karşı çıkılmıştır. Örneğin, Paraguay, Stroessner’in diktatörlüğü döneminde, 1968-1970 yıllarında Ache Kızılderililerinin yok edilmesinin soykırım oluşturmadığını ileri sürerken bu gerekçeden yararlanmıştır. Diğer bir deyişle, Paraguay, soykırımı suçlamalarını, yok etme eyleminin arkasındaki saikin, ayrımcılık olmayıp, ekonomik kazanç olduğunu vurgulayarak karşılamıştı.”

Tournaye, özel kastım temelinde ayrımcılığın veya ayrımcı niyetin (discriminatory intent) yattığını ve bunun saikten başka bir şey olmadığını şu şekilde izah etmektedir:

“Esasında, YUCM’nin sorunun bu yönü [ayrımcılık denmek isteniyor] üzerine eğilmeye ihtiyacı yoktu. Çünkü, eski Yuğoslavya’daki çatışmanın etnik nefret saikinden kaynaklandığı hususunda bir kuşku mevcut değildi. YUCM, her şeye rağmen bunun [yani ayrımcılığın] soykırımı suçunun bir unsuru olduğunu teyit ediyor. Nitekim, Jelisic davasında, Yargı Dairesi, ‘soykırımını tanımlayan özel kastın, failin kurbanlarını yok etmek istediği bir grubun üyeleri olduğu için [“için” özgün metinde italikle yazılmış] seçtiğini varsaydığını’ ifade etmiştir.(The Prosecutor v. Jelisic, IT-95-10-T 14 Dec 1999, para. 67)

Ayni şekilde, Krstic davasında da Yargı Dairesi kararında, ‘Bir grubu o grup olduğu için tamamen veya kısmen yok etme kastı, kurbanların yok edilmek istenen grubun üyeleri olmaları nedeniyle [özgün metinde italikle yazılmış]seçildiklerini varsayar. Suçluların, kurbanlarının sadece farklı bir gruba mensubiyetlerini bilmeleri, grubu o grup olması nedeniyle yok etme niyetinin kanıtlanması için yetersizdir’ görüşünü belirtmiştir.Yani, özel kastın temelinde ayrımcılık yatar. İnsanlar, ulusal, etnik, ırksal ve dinsel nitelikleri nedeniyle yok edilmek istenmektedir. Eğer böyleyse, bir grubu fiziki olarak tamamen veya kısmen yok etme kastı, örneğin bir araziyi elde etmek saikinden kaynaklanıyorsa, bu olayı soykırım olarak nitelemek mümkün değildir. Grubun ayrımcılık yapılan grup olması nedeniyle hedef alınmamış olması, bu kitlesel yok etme eylemini soykırımsal olarak nitelemek için yeterli değildir.

Görüleceği üzere, verdiğimiz örnek bağlamında, saik unsuru, soykırımını, Roma Statüsü’nün 7. maddesinde yer alan insanlığa karşı suçlar arasında sayılan “topyekun imha etme” (extermination) suçundan ayırmak açısından gayet önemlidir.”

Saikin soykırım suçunun bir unsuru olmadığı görüşünü ileri sürenlerin tezlerini genellikle
uluslararası ceza mahkemeleri kararlarından cımbızla çekip çıkardıkları işlerine gelen bazı ifadelere dayandırdıklarını görüyoruz. Örneğin, YUCM’nin Jelisic davasında Temyiz Dairesi kararının ilk bakışta saikin suçun bir unsuru olmadığı görüşünü ileri sürdüğü gibi bir izlenim edinilebilir. Nitekim sözkonusu davada Temyiz Dairesi kararında ”özel kastın saikten ayrılması gerektiği” kaydedildikten sonra su hususlar belirtilmektedir:

“Soykırım failinin kişisel saiki, örneğin, kişisel ekonomik kazanç sağlamak, veya siyasi avantaj veya bir tür güç elde etmek olabilir. Failin kişisel nitelikte bir saiki olması, ayni zamanda soykırımı suçunu işlemek hususunda özel kasta sahip olmasını engellemez. Tadic davasında Temyiz Dairesi kararında ‘ceza hukukunda saikin konu dışılığını ve tespit zorluğunu’ vurgulamıştır.”

Tournaye sözkonusu makalesinde, bu ifadelerin “ayrımcı niyetin, suçun bir unsuru olduğunun ret edildiği şeklinde anlaşılabileğini”, ancak bunun yanlış bir yorum olacağının belirttikten sonra, “kolektif” ve “kişisel” soykırım soruşturmaları arasındaki farka işaret ederek, birinci halde “ayrımcı niyetin” (discriminatory intent) yani saikin özel kastın bir parçası olarak muhakkak mevcut olduğunu, ikinci halde ise saikin varlığı açısından gerekli bir unsur olmadığını vurgulamaktadır. Tournaye, bu bağlamda Jelisic davasında Temyiz Dairesi kararından yaptığımız yukarıdaki alıntı hakkında şöyle bir yorum yapmaktadır:

Tadic ve Jelisic davalarında Temyiz Dairesi kararları bağlamında “saik” sözcüğünün kullanılması, sadece şahısların suça bilerek katıldıkları hakkındaki motivasyonlarına ilişkindir.Bu bakımdan önceki durumda tanımlanana nazaran değişik bir anlamı vardır. Birinci durumda, saik, özel bir iştirakçinin (participant) zihni durumundan ziyade, suçun ayrımcı niteliğine ilişkindir. Her iki halde de, saike verilen anlamın ayırt edilmesi önemlidir, çünkü birinci durumdaki (suçun ayrımcı niteliğine ilişkin olan) saik anlayışı, Temyiz Dairesi’nin, suça iştirak eden bir şahsın kişisel saikinin zulüm veya soykırım mevcudiyetinin tespiti açısından önem taşımadığı yolundaki görüşüyle uyumludur. Bu, aynı zamanda, komşusunu veya karısını tamamen kişisel nedenlerle ihbar eden bir şahsın, bu eylemini, politik, ırksal, ve dinsel nedenlerle işlenen kitlesel suçların örüntüsüne (pattern) uygunluğunu bilerek yaptığının kanıtlanması halinde, zulümle suçlu bulunmasını öngören Tadic davasına ilişkin Temyiz Dairesi kararıyla da tamamen uyumludur. Suçun ayrımcı niteliğinin mevcut olduğu hallerde saik her şeye rağmen gereklidir ve YUCM içtihadı, suçun bu özel niteliğinin suça iştirak eden bir kişiyi muhakkak motive eden unsur olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Tadic davasında Yargı Dairesi, fiilin zulüm olarak nitelenmesi için tamamen şahsi nedenlerle yapılmamış olması gerektiğinin altını çizdiği zaman belirtmek istediği muhtemelen buydu. Yargı Dairesi, bu şekilde, fiilin ayrımcı nedenlerle işlenen yaygın ve sistematik fiiller örüntüsüne(pattern) uyduğu bilgisiyle işlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Suçun tamamının (overall crime) işlenmesinin nedenleri ile belirli bir şahsın suçun işlenmesine katılmasının nedeni değişik olabilirse de, suçun ayrımcı sebeplerle işlenmiş olmasının kanıtlanması her zaman zorunludur. Saik, suçun ayrımcı niteliğine ilişkin özgün anlamında soykırımı suçunun bir unsurudur.

Bu bakımdan, YUCM içtihadı, hem, bir grubu yok etme amacı olarak tanımlanan özel kastı, hem de suçun ayrımcı nedeni olan saiki, soykırımı suçunun unsurları olarak kabul ettiği şeklinde anlaşılmalıdır.”

Sonuç olarak, niteliği gereği soykırım suçu, birçok katılımcıyla işlenen kolektif bir suçtur. Nitekim, uluslararası ceza mahkemelerinin kararları incelendiğinde, bir devletin veya onunla bağlantılı bir örgütün fiilen katılmadığı bir soykırım vakıasının mevcudiyetinden söz edilemeyeceği görülmektedir. RUCM tarafından verilen Kayishema ve Ruzindana kararlarında, bir plan veya organizasyon olmadan, soykırıma yol açan eylemleri gerçekleştirmenin imkansız olacağından söz edilmektedir. Bu bağlamda Schabas, iki nokta üzerinde ısrarlıdır. Bunlardan birincisi, saikin soykırım suçunun ayrılmaz bir parçası olduğu ve kanıtlanması gereken bir unsurunu oluşturduğudur. İkincisi ise, bu suçu örgütleyen veya planlayanların, Sözleşme’nin koruması altındaki ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubu kin ve nefrete dayanan duygularla hedef alarak imhaya yöneldikleridir. Bu nedenle Schabas, ırkçı veya ayrımcı bir saikin mevcut olmadığı hallerde suçun soykırım olarak nitelenemeyeceğini ileri sürmektedir. Shabas’ın birinci görüşü, hernekadar uluslararası ceza hukuku alanında ağırlık taşıyor ve bilimsel açıdan giderek artan bir destekten yararlanıyorsa da, henüz tartışmasız bir kabule mazhar olduğu kuşkuludur. Bu bakımdan, burada, soykırımının saptanması hususunda saikin ne ölçüde dikkate alınacağı hususunda görüş birliği olmadığının, ancak, saikin soykırımın saptanmasında dikkate alınmaması hususunda da görüş birliği olduğu söylenemeyeceğinin altının çizilmesinde yarar vardır. Esasen, RUCM ve YUCM kararlarında soykırım suçunun varlığı için saikin suçun bir unsuru olduğundan hareketle kanıtlanması gerektiğini şart koşmamışlardır. Schabas’ın ikinci görüşüne gelince, bu görüşün uluslararası ceza içtihatı tarafından desteklendiğini görüyoruz. Nitekim, YUCM tarafından bakılan Jelisic ve Krstic davalarında Yargı Dairesi, soykırım fiilinin, ulusal, etnik, ırksal veya etnik özellikleri nedeniyle toplum tarafından kabul görmeyen ve dışlanan bir grubu hedef aldığını, bu bakımdan, tamamen veya kısmen yok edilmek istenen kurban gruba karşı duyulan “ayrımcı niyetin” ve beslenen “nefretin” suçun işlenmesinde temel saik olduğunu kaydetmiştir.

Siyasi guruplar Soykırımı Sözleşmesi’nin koruması altına girmiyor

Altıncı Komite’nin çalışmaları, Türkiye açısından önemli bir hususu ortaya koyuyor. Bu da siyasi saiklerle siyasi bir grubu yok etme kastına ilişkindir. Soykırımı kavramının mucidi Rafael Lemkin, Sözleşme taslağında korunan dört gruba siyasi grupların da ilavesini istiyordu. Ancak komite, korunacak gruplar arasından “siyasi grupları” hazırladığı son taslaktan çıkarma kararını aldı. Bunun önde gelen nedenlerinden biri, siyasi grupları, ulusal, ırksal ve dinsel gruplardan ayırt eden hususun, siyasi gruplara mensubiyetin karakteristiklerinin sürekli bir niteliğe sahip olmamasıydı. Uluslararası camia sadece doğuştan, şans eseri olarak bir araya gelmiş ve istikrarlı bir niteliğe sahip olan grupları korumasına alıyordu.

Siyasi grupların Sözleşme dışı tutulması çok önemli bir fark oluşturmuştur. Zira, Sözleşme’deki tanım siyasi bir gruba mensup insanların imhasını soykırım saymamaktadır. Nitekim, 1970’lı yıllar ortalarında 1.7 milyon Kamboçyalının Kızıl Kimer tarafından katledilmesi, yakın tarihin en dehşet verici soykırım olayı olmasına rağmen, sınıflar arası bir vahşet olarak nitelenmesi nedeniyle soykırım tanımının dışında bırakıldı. Aynı görüşle 1950’lerin başında Stalin’in yaptığı katliamlar da soykırım sayılmadı.

Siyasi grup tanımı, o grubun siyasetle uğraşan ve silahla mücadele veren militanlarının yanında sivil unsurları da kapsıyor. Bu tanımlama ilk bakışta karışıklığa yol açabiliyor. Gruba mensup olan fakat silahlı mücadeleye fiilen katılmamış olan sivillerin neden soykırımına uğramamış sayılması sorgulanıyor. Oysa, iki grup arasında siyasi bir mücadele varsa ve bu mücadelede bir grup diğeri aleyhine öldürme, yaralama, katliam, tehcir gibi filler işliyorsa, zarar gören gruba siyasi grup deniliyor. Esasında, siyasi mücadelede sivil öldürme yine suç sayılıyor. Ancak, bu suç soykırım değil.”

1915 olaylarında Ermenilerin örgütlü siyasi gruplar olarak başkaldırmaları ve Osmanlı devletine karşı silahlı bir mücadele vermeleri, Soykırımı Sözleşmesi’nde öngörülen koruma altındaki gruplar kapsamına girmemeleri sonucunu doğurmakta ve bu nedenle soykırımına uğradıkları yolundaki iddialarını geçersiz kılmaktadır. Bu husus aşağıda etraflı bir şekilde ele alınacaktır.

ULUSLARARASI CEZA MAHKEMELERİ VE ÖZEL KASTIN SAPTANMASI SORUNU

Soğuk Savaş döneminin yarattığı uluslararası gerilim ortamı B.M. Soykırım Sözleşmesi’nin uygulanmasına imkan vermedi. Ancak, bu dönemin sona ermesinden ve imzalanmasının üstünden 45 yıl geçmesinden sonra Soykırımı Sözleşmesi hükümlerini ihlalden suçlu olanları yargılamak üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi iki uluslararası ceza mahkemesi kurulması kararını aldı. Böylece, 1993’te “Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi”’nin (YUCM) ve 1994’te Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi”nin (RUCM) kurulması, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Nurenberg ve Tokyo mahkemelerinden sonra, insanlığa karşı suçlar, soykırımı suçları ve savaş suçlarını yargılamak üzere kurulan ilk mahkemeleri oluşturdular.

Her iki mahkeme de, B.M. Soykırımı Sözleşmesi’ni kuruluş statülerine aynen dahil ettiler. Buna rağmen, RUCM ve YUCM hakimlerinin verdikleri kararların incelenmesi, Sözleşme’deki özel kasıt kavramını değişik şekillerde yorumladıklarını ortaya koymaktadır. Oysa, yukarda da belirttiğimiz üzere, Soykırım Sözleşme’sinin yapımcıları, soykırım suçunun özel kasıtla işlenen bir suç olduğu hususunda bir standart oluşturmuşlardı. Buna göre, failin zihni durumunu yansıtan özel kastın mevcut olmadığı ve failin koruma altındaki gruplardan birini tamamen veya kısmen yok etmeye odaklanmış zihni durumunun hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlanamaması halinde soykırımı suçu oluşmuş olmuyordu. Ne var ki, sözkonusu iki uluslararası ceza mahkemesi kararlarının incelenmesi bu konuda ciddi bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Nitekim, RUCM’nin Akayesu ve Kambanda davalarına ilişkin kararları Sözleşme yapımcılarının saptadıkları özel kasıt standardını aşağıya doğru çektikleri hususunda genel bir kanı mevcuttur. Buna mukabil, YUCM kararları sözkonusu standardla oldukça uyumlu olmakla beraber, Krstic davasında özel kastın oluştuğu hususunda tereddütler mevcuttur.

Aşağıda bu davalar hakkında özet bilgiler verilecek, bunu takiben de ortaya çıkan içtihat hakkında bir değerlendirme yapılacaktır.

Akayesu davası

RUCM Yargılama Dairesi, Taba’nın eski belediye başkanı ve tanınmış bir Hutu olan Jean Paul Akayesu’yu yargılamış ve sanığın soykırımı suçunu işlediğine karar vermiştir. Yargılama süreci sırasında mahkemeyi uğraştıran bir husus özel kastın mevcudiyetinin nasıl saptanacağı konusu olmuştur. Niyete ilişkin açık ve somut kanıtlar yoksa, diğer bir deyişle açık bir itiraf veya failin niyetini ortaya koyan yazılı bir plan mevcut olamayınca ne yapılacaktı? Özel kasıt nasıl kanıtlanacaktı? Hakimler bu durumda niyetin sanıkların bazı fiillerinden (through a number of presumed facts) karine yoluyla çıkarılacağına karar verdiler ve şöyle bir muhakeme yürüttüler :

1) Ruanda’daki katliamlarda, Tutsiler kişisel olarak değil grup olarak hedef alınmıştır.
2) Tutsi’lerin % 75’inin yok edilmiş olması, Tutsi’leri bir grup olarak kısmen veya tamamen yok etme niyetinin bir kanıtını oluşturmaktadır.
3) Tutsi’lerin merkezi bir otorite yönetiminde öldürülmüş olmaları da, yok etme kastını ortaya koyan bir unsurdur.
4) Tutsi’lere karşı yapılan eylemler Soykırımı Sözleşmesi’nin 2. maddesinde (a)’dan (e)’ye kadar sayılan fiillere uymaktadır.

Bu tespitler sonucunda Ruanda’da soykırımı suçunun işlendiğine karar veren Yargılama Dairesi, faillerin özel kasıtlarının kişisel davalar sırasında ortaya çıkarılabileceğini dikkate aldılar. Bu itibarla, sanık Akayesu’nun gerçekten özel bir yok etme kastıyla hareket edip etmediğinin saptanması gerekiyordu. Mahkemeye göre, Taba’da 2000 Tutsi öldürülmüştü. Öldürmeler bu kadar yaygın olduğuna göre, Akayesu’nun görevi icabı bunlardan haberdar olması gerekirdi. Buna rağmen, hiçbir Tutsi’nin öldürülmesine engel olmamış veya şiddetin önlenmesi için yardım istememişti. Ayrıca, görgü tanıklarının ifadelerine göre, Akayesu aşağıdaki fiilleri işleyerek soykırımı suçuna kişisel olarak katılmıştı:

1) Halkı Tutsi’lere karşı saldırıya çağıran konuşmalar yapmıştı.
2) Hutu’ları, Tutsi’leri öldürmeye teşvik etmişti.
3) Tutsi kadınlara tecavüze katılmış ve mağdurlara zihni zarar vermişti.
4) Maiyetinde bulunan kişilerin Taba’da Tutsi sivil halkını hedef alan şiddet hareketlerine katılmalarını önleyecek hiçbir şey yapmamıştı.

Akayesu, bu suçlamaları reddetmekle birlikte, Tutsilerin öldürüldüğünü bildiğini söylemiş ve böylece Taba Belediye Reisi olarak kanun ve nizamın uygulanması sorumluluğunu yerine getirmediğini kabul etmiştir. Bu bulgular ışığında hakimler, etnik bir grup olan Tutsi’lerin sanık ile onun yönetimindeki görevliler tarafında Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde sayılan yasak fiillerin işlenmesi yoluyla kısmen yok edilmiş olduklarına ve dolayısıyla soykırımın “actus rea” unsurunun, yani suçun maddi unsurunun oluştuğu kanısına varmışlardır.

Hakimler, ayni zamanda, Akayesu’nun fiillerinin, bilgi sahibi olup açıkça desteklediği, muhtemelen tüm Tutsileri yok etmeye yönelik daha geniş bir planın bir parçasını oluşturması nedeniyle, sanığın “mens rea”, yani soykırımı suçunu işlemeye özel kastı ve niyeti bulunduğuna karar vermişlerdir.

Kambanda davası

Mahkemece kendisine yöneltilen soykırımı suçunu kabul eden ve Ruanda’daki olaylar sırasında geçici hükümetin Başbakanı olan Jean Kambanda, 1994 yılında “Tutsi sivil halkına yönelik ve amacı Tutsi’leri imha olan kapsamlı ve sistematik saldırılar olduğunu” itiraf etmiştir.

Kambanda, aynı zamanda, Tutsi’lerin imhası kararının alındığı Bakanlar Kurulu toplantılarına katıldığını ve bu kararlar uyarınca uygulanan kitle katliamlarından haberdar olduğunu, Tutsi halkına karşı Hutu’ları zulme teşvik eden Libre de Mille Collines TV ve radyo yayınlarını desteklediğini ve Tutsi’lerin yok edilmesini durdurmak için hiçbirşey yapmadığını kabul etmiştir.

Mahkeme, Kambanda’nın bizzat Tutsi öldürmüş olduğu hususunda herhangi bir kanıt olmamasına rağmen, Kambanda’nın soykırımı suçu işlediğine karar vermiştir. Kambanda’nın, etnik bir grup olarak Tutsi’leri tamamen veya kısmen imha etmek amacıyla soykırımı planı yapmış olması, Kambanda’nın soykırımı niyetine sahip olduğunun kanıtı olarak kabul edilmiştir.

Jelisic davası

YUCM tarafından bakılan bu davada savcılık Sırp Hitleri olarak tanınan Goran Jelisic’i soykırım suçuyla suçlamıştır. Savcı, iddianamesinde, Jelisic’in, ırksal, etnik veya dinsel bir grubu tamamen veya kısmen yok etmek kastıyla Doğu Bosna’daki etnik temizleme kampanyasına katıldığını ve Luka kampında baş infazcılık yaptığını belirtmiştir. İddianamede ayrıca, mümkün olduğu kadar fazla Müslüman öldürmek hususunda talimat alan Jelisic’in kurbanlarının Bryco’daki Bosnalı camianın önde gelen liderlerini de içeren büyük bir kitleyi kapsadığı vurgulanmış ve sanığın soykırımı fiilini işlemek hususundaki niyetini ortaya koyan ifadelerinin tanıklar tarafından hakimlerin bilgisine sunulmuş olduğu kaydedilmiştir. Nitekim, çok sayıda tanık verdikleri ifadelerde, Jelisic’in, her yerde bütün Müslümanlardan nefret ettiğini ve Brcko şehrine Müslümanları öldürmek için geldiğini, Müslüman kadınlardan nefret ettiğini ve hepsini kısırlaştırarak Müslüman sayısının artmasını engelleyeceğini, her sabah kahvaltıda kahvesini içmeden önce yirmi ile otuz Müslümanı öldürmeden güne başlayamadığını söylediğini belirtmişlerdir.

YUCM Yargı Dairesi, Jelisic davasında soykırım niyetinin varlığını araştırmış ve ayırımcılığa dayalı niyetin, soykırım niteliği taşıyan bir kasta dönüşüp dönüşmediğine bakarak şu görüşleri ileri sürmüştür:

“Gerçekte, soykırımına özel niteliğini sağlayan ve onun alelade bir suçtan ve diğer uluslararası insanlığa karşı suçlardan farkını ortaya koyan mens rea’dır. Sözkonusu olan suç, bir milli, etnik ırksal veya dini grubu, o gruptan olmaları nedeniyle tümüyle veya kısmen yok etme kastıyla işlendiği takdirde soykırımı olarak nitelenebilir. Yasaklanan fiil bir şahsa karşı sırf belirli bir gruba mensup olması nedeniyle ve bunun da üstünde o grubun tümünü kapsayan yok etme amacıyla işlenmiş olmalıdır. Bu durumda özel kastın gerektirdiği iki unsur şunlardır:

– kurbanlar tanımlanmış bir gruba mensup olmalı;
– fail, suçlarını grubu sırf o grup olduğu için imhayı öngören geniş bir planın parçası olarak işlemelidir.”

İddianamenin içerdiği ağır suçlamalara rağmen, Yargı Dairesi, bu unsurların varlığını saptayamadığı için, insanlığa karşı suçlardan ve savaş suçlarından suçlu olduğunu esasen kabul etmiş olan Jelisic’i soykırımından suçlu bulmamış ve bu kararına gerekçe olarak şöyle bir açıklama yapmıştır:

“Sonuç olarak, Goran Jelisic’in eylemleri bir grup insanı sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle imha etme iradesini yansıtmamaktadır. Her şey dikkate alındığında, savcı, hiçbir makul kuşkuya yer vermeyecek şekilde Brcko’da soykırımı fiilinin işlendiğini kanıtlayamamıştır. Aynı zamanda, sanığın davranışları, hernekadar açıkça Müslümanları hedef olarak seçmesine rağmen, kurbanlarını bir grubu imha etme kastına sahip olmadan gelişigüzel öldürdüğünü ortaya koymaktadır. Bu durumda mahkeme heyeti, sanığın soykırımı suçunu dolus specialis saikiyle (yani spesifik olarak soykırımını amaçladığı) işlediğinin hiçbir makul kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır. Esasen, kuşkunun mevcudiyeti durumunda bundan daima sanığın yararlanması esastır. Bu nedenle de, Goran Jelisic soykırımı fiilinden suçlu bulunmamıştır.

Netice olarak Jelisic, soykırım suçundan hüküm giymemiş, ama, insanlığa karşı suçlardan ve savaş hukukunu ihlalden kırk yıl hapse mahkum edilmiştir.

Dava temyiz edilmiş, ancak YUCM Temyiz Dairesi, Yargı Dairesi’nin bu konudaki kararını onaylamıştır.

Jelisic davasında ayrımcılık ve ırkçı nefret kavramlarının irdelenmesi

Jelisic davasının konumuz açısından önemli bir yönü de soykırım suçu bağlamında “ayrımcı niyet” ve “ırkçı nefret” kavramları üzerine eğilmiş olması ve mahkemenin bu kavramlara ilişkin görüşlerine Krstic davasında da bazı ilave yorumlarla birlikte atıfta bulunulmuş olmasıdır. Jelisic davasına bakan Yargı Dairesi’nin bu konularda yaptığı irdeleme ile soykırım suçunun tanımına ilişkin yorumlarının aşağıya kaydında yarar görülmüştür. :

“Günümüzde bir dinsel grubun nesnel bir şekilde belirlenmesi hala mümkün olmakla beraber, bunun ulusal, etnik, veya ırksal bir gruplar için mümkün olduğu söylenemez. Sözkonusu gruplar nesnel ve bilimsel açıdan tartışılmaz ölçütler kullanılarak tanımlansa dahi, bundan elde edilecek bulgular bu çalışmanın hedef aldığı kişilerin kendi algılamalarına tamamen uymayabilir. Bu bakımdan böyle bir çalışma riskli sonuçlar verebilir. Bu durumda, bir ulusal, etnik veya ırksal grubun statüsünü, bu grubu toplumdan tecrit etmek isteyen insanların görüşlerine göre değerlendirmek daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle, Yargı Dairesi, ulusal, etnik veya ırksal bir gruba üye olmanın değerlendirilmesini öznel bir ölçüt kullanarak yapmayı tercih etmiştir. Bu da, toplum tarafından bir grubun ayrı bir ulusal, etnik veya ırksal birim olarak damgalanmasıdır ki (stigmatize) , bu durum, faillerin gözünde ulusal, etnik veya ırksal grubu bir hedef haline dönüştürmektedir. (…)

Bir grup, bu şekilde olumlu veya olumsuz ölçütlerle damgalanabilir. “Olumlu bir yaklaşım” suçun faillerinin bir grubu, kendi ulusal, etnik ırksal veya dinsel grup anlayışlarına özgü özelliklerle uyumlu görmeleridir. “Olumsuz yaklaşım” ise, suç faillerinin, belirli şahısların, kendilerinin dahil olduklarına inandıkları gruba özgü ulusal, etnik, ırksal veya dinsel özelliklerin bir parçasını oluşturmadıkları teşhisinde bulunmalarıdır. Bu şekilde toplum tarafından kabul görmeyen tüm şahıslar, dışlanmış olmakla ayrı bir grup oluştururlar. Yargı Dairesi, bu konuda Uzmanlar Komisyonu tarafından belirtilen görüşle mutabakatını bildirir ve Sözleşme hükümlerinin failler tarafından dışlanmak suretiyle damgalanmış olan grupları da koruma amacını güttüğü kanısında olduğunu açıklar.”
(…)
Ayrımcı niyet kanıtlarının araştırılmasında, Yargı Dairesi sadece sanığın fiilleriyle uyumlu olan genel ortamı değil, aynı zamanda sanığın açıklamalarıını ve hareketlerini de dikkate almaktadır. Yargı Dairesi aynı zamanda, sadece bir gruba karşı işlenen geniş ve sistematik vahşetin arkasındaki saikin ne olduğunu bilen bir şahsın kurbanlarını ayrımcı bir eğilimle seçtiğini, makulat çerçevesinde reddedemez.”

(…) Yargı Dairesi (soykırım suçunu kanıtlamak için), bir gruba karşı kasıtlı bir saldırı vuku bulup bulmadığını ve sanığın bu saldırıya katılıp katılmadığını veya gerçekleştirip gerçekleştirmediğini araştırmak durumundadır. Esasında, soykırım suçunun işlenmesi için gerekli kastın mevcudiyeti, grubun varlığının en azından kısmen dahi tehdit altında olmasından çıkarılamaz. Yargı Dairesi, sanığın, işlediği suçlarla, bu suçların ayrımcılık teşkil etmesinden öteye, ayrımcılık yapılan grubu sırf o grup olması nedeniyle en azından kısmen yok etmek istediğini gösteren “özel” kasta sahip olduğunu kanıtlamalıdır.

Ayrımcı niteliğinin ötesinde, sözkonusu suç(soykırım) aynı zamanda, bir grubu sırf o grup olduğu için (as such) yok etmeyi öngören daha geniş bir imha planının bir parçasıdır. Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından da belirtildiği üzere, ‘kasıt, grubu, sırf o grup olduğu için yok etmeyi amaçlamalı, diğer bir deyişle, grubu ayrı ve farklı bir birim olarak görmeli, yoksa belirli bir gruba üye olan bazı şahıslar olarak değil’ . Fail, hedef alınan gruptan bir şahsı öldürmek suretiyle sadece kurbanının mensup olduğu gruba karşı olan nefretini ortaya koymamakta, aynı zamanda bu fiili kurbanının üyesi bulunduğu ulusal, etnik, ırksal veya dinsel gruba karşı mevcut olan geniş çapta imha niyetinin bir parçası olarak işlemektedir. Ruanda Mahkemesi bu bağlamda şu yorumu kaydetmektedir: ‘Sanığın suçlandığı fiil bu durumda gerçekleştirilenin ötesine sirayet etmektedir; örneğin, belirli bir şahıs, bu şahsın sadece bir unsuru olduğu grubun tamamen veya kısmen yok edilmesini öngören açığa vurulmayan (ulterior) bir saikle öldürülmektedir’. Soykırımı, zulüm suçundan ayıran, zulüm suçunda failin, kurbanlarını belirli bir toplumdan oldukları için seçmesi, fakat toplumu sırf o toplum olduğu için yok etme yolunda bir niyeti bulunmamasıdır.”

YUCM Yargı Dairesi’nin bu görüşleri soykırım suçuna ilişkin içtihat açısından önemli unsurlar içermektedir. Bunlar şöyle özetlenebilir:

1. Bir grubun ulusal, ırksal, etnik ve kültürel karakteristikleri içinde bulunduğu sosyo- tarihsel ortamdan soyutlanamaz. Mağdur grubun belirlenmesi için sağlıklı bir yaklaşım o grubu toplumdan tecrit etmek isteyen kişilerin görüşlerinin bilinmesidir. Bu bakımdan, mahkemenin, hedef alınan grubun statüsünü belirlemek için seçeceği en uygun yöntem, suçun faillerinin sözkonusu grubun ulusal, etnik, ırksal veya dinsel karakteristiklerini nasıl algıladıklarıdır.

2. Soykırım fiili, ulusal, etnik, ırksal veya etnik özellikleri nedeniyle toplum tarafından kabul görmeyen ve dışlanan bir grubu hedef alır. Bu bakımdan, tamamen veya kısmen yok edilmek istenen kurban gruba karşı duyulan “ayrımcı niyetin” ve beslenen “nefretin” bu sistematik vahşetin altında yatan temel saik olduğunu makulat çerçevesinde reddetmek mümkün değildir.

3. Fail veya faillerin, bir gruba mensup olan şahısları sırf o gruba mensubiyetleri nedeniyle yok etmeleri, soykırım suçunun oluşması için yeterli değildir. Bu koşullarda işlenen suç, ancak “zulüm” (insanlığa karşı suç) olarak tanımlanabilir. Soykırım suçunun oluşması için ise, fail veya faillerin suç fiillerini, grubun tamamen veya kısmen yok edilmesine odaklanmış bir irade ile gerçekleştirmesi gereklidir. Özel kasıttan anlaşılan budur ve mahkemenin soykırım kararını verebilmesi için, fail veya faillerin bu zihni durumunu kanıtlaması zorunludur.

Krstic davası

Krstic davasında, savcılık, soykırımı sanığı Sırp Generali Krstic’i, Srebrenica’da askerlik çağında bulunan 8000 Bosnalı Müslüman’ın katledilmesini planlamak ve bunların katledilmesine fiilen katılmakla suçlamıştı. Srebrenica kentinin işgali sırasında General Krstic’in komutasındaki birlikler tarafından teslim alınan 8000 Boşnak-Müslüman, önce serbest bırakılıyormuş gibi otobüslerle dağlık bölgeye gönderilmiş, sonra da orada hepsi öldürülmüştür. Buna koşut olarak da Sırp kuvvetleri Srebrenica’da etnik temizliğe girişmişlerdir.

Yargılama Dairesi başlangıçta şu iki soruya yanıt aramıştır:

1. BM Soykırımı Sözleşmesi açısından, koruma altındaki grup, Bosnalı Serebrica Müslümanları mıdır? Yoksa Bosna Müslümanları mı?
2. Soykırımı belirli bir grubu yok etmek olduğuna göre, sadece askerlik çağındaki Bosnalı Müslümanların sistematik olarak öldürülmeleri bu kastın mevcudiyetini ortaya koyar mı?

Mahkeme, 1. soruyu, sözkonusu olan koruma altındaki grubun Bosna Müslümanları olduğu, 2. soruyu ise, Srebrenica gibi dar bir coğrafi bir alanda dahi bir grubu yok etme kastının soykırımı suçunu oluşturduğu şeklinde yanıtlamıştır.

Yargılama Dairesi kararında şu hususları vurgulamıştır:

• Faillerin kişileri öldürme niyeti sırf belirli bir gruba mensubiyetleri nedeniyle değilse, geniş bir coğrafi alanda koruma altındaki bir grubun üyelerinin öldürülmesi, zayiat rakamları yüksek olsa dahi soykırımı olarak nitelenemez. Buna mukabil, küçük bir coğrafi jeopolitik alanda, bir grubun bir kısmının tümüyle yok edilmesi, kurban sayısı az da olsa, eğer bu küçük coğrafi alandaki insanlar sırf bu gruba mensubiyetleri nedeniyle yok edilmişlerse, bu fiil soykırımı oluşturur.

• Bosnalı Sırp Kuvvetler (BSK), Srebrenica’daki Bosnalı Müslüman erkeklerin hepsini öldürme kararını alırken, grubun seçimli bir şekilde yok edilmesinin Bosnalı Müslüman toplum üzerinde kalıcı bir etkisi olacağını bilmemeleri mümkün değildi. Bu kişilerin öldürülmesi, Bosnalı Müslümanların kaybettikleri topraklara yeniden sahip olmalarını kesinlikle önleyecekti.

• Ayni zamanda, BSK’nin iki veya üç nesil erkeğin öldürülmesinin pederşahi yapılı bir toplumun bekası üzerinde hasıl edeceği feci etkileri bilmemesi de düşünülemezdi. BSK, bir yandan askerlik çağındaki tüm erkekleri öldürür ve öte yandan da buna koşut olarak kadınları, çocukları ve yaşlıları da sürgüne gönderirken, bu hareketlerinin Bosnalı Müslüman halkın yok edilmesi sonucunu doğuracağını biliyorlardı.

• BSK’nin, Srebrenica’daki Bosnalı Müslümanları grup olarak hedef aldığının kanıtı, Srebrenica ve Potocari’daki Bosnalı Müslümanların evlerini ve daha saldırıların başında Srebrenica’daki büyük camiyi imha etmiş olmalarından bellidir. (…)

• Srebrenica’nın iki ayrı Sırp arazisi arasında bulunmasının bu mevkie kazandırdığı stratejik önem, BSK’nin buradan Bosnalı Müslümanları sürmekle yetinmemesinin nedenini ortaya koymuştur. “Srebrenica’daki tüm askerlik çağındaki erkeklerin öldürülmesi harekatı, Bosnalı Müslüman camianın Srebrenica toprakları üzerindeki mevcudiyetini kökünden kazımak amacıyla yapılmış olduğundan soykırım oluşturmuştur.”

Bu hususları dikkate alan Yargılama Dairesi şu karara varmıştır:

“Bu davada, General Krstic, Srebrenica’nın askerlik çağındaki Bosnalı Müslüman erkeklerin öldürülmesini öngören ortak bir suç hareketine, bu katliamın Srebrenica’nın tüm Bosnalı Müslüman toplumunun imhasına neden olacağını bilerek katılmıştır. Bu bakımdan, sözkonusu kişileri öldürme niyeti, grubu kısmen soykırımsal imha etme kastı (genocidal intent to destroy) anlamına gelmektedir. General Krstic öldürme planını kendisi yapmış olmadığı gibi bu kişileri de bizzat kendisi öldürmüş değildir. Ancak, öldürme harekatının uygulanmasında kilit bir koordinatörlük rolü ifa etmiştir. Özellikle, [suça] iştirakinin elzem olduğu bir aşamada General Krstic Drina Kolordu Komutanı olarak otoritesini kullanmış ve komutası altındaki askerlerin infazlarda kullanılması için gerekli düzenlemeyi yapmıştır. Böylece, Srebrenica’nın düşüşünden sonra vuku bulan soykırımı niteliğindeki katliama önemli bir iştirakçi olmuştur. Bu bakımdan, hem mens rea, hem de actus reus bakımından General Krstic bu cürümde baş suçlu konumundadır.”

Altını önemle çizmek istediğimiz bir husus, bu karara ilişkin yukardaki paragrafın ilk cümlesinde, failin suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında, soykırıma dayalı özel kastı içeren psikolojik bir bağlantının bulunması gereğinin vurgulanmış olmasıdır. Bu husus, mahkeme kararında birçok yerde dile getirilmiştir.

Karar Krstic tarafından temyiz edilmişse de Temyiz Dairesi gerekli incelemeyi yaptıktan sonra Yargı Dairesi’nin kararını haklı bulmuştur. Temyiz Dairesi kararını verirken, General Krstic’in, katliama katılan Drina Kolordusu mensubu hiçbir subay ve eri cezalandırmamış olduğunu ve katledilen askerlik çağındaki 8,000 Bosnalı Müslümandan çoğunun ciddi şekilde özürlü olmaları nedeniyle askeri bir tehdit oluşturmadıklarını da dikkate almıştır.

Görüldüğü üzere YUCM Yargı Dairesi, sekiz bin Bosnalı Müslüman’ın katledilmesini, etnik temizlik olayından soyutlamış ve öldürülenlerin sırf Bosnalı Müslüman oldukları için yok edildiklerini, suçun saikinin de bu kadar büyük sayıda erkeğin öldürülmesinin “kaçınılmaz olarak Srebrenica’daki Bosnalı Müslüman nüfusun fiziki mevcudiyetine son vermek olduğu” sonucuna varmıştır. Bu nedenlerle Mahkeme, katliamın “bir grup olarak Bosnalı Müslümanları kısmen yok etmek olduğu” kanısına vararak Krstic’i soykırımından suçlu bulmuştur.

Krstic kararına ilişkin tartışma

.
Saikin dikkate alınmamasının yarattığı sorunlar:

Krstic davasında Yargı Dairesi’nin vermiş olduğu soykırım kararının hatalı olduğu ve gerçekte işlenen suçun insanlığa karşı suç olduğu, Schabas gibi ünlü bir akademisyen de dahil bazı bilim çevrelerince ileri sürülmüştür. Eleştirilerin siklet merkezini, mahkemenin, fail ve faillerin Bosnalı Müslüman erkekleri öldürmedeki esas saiki, yani askeri bir tehdidi önleme amacını, dikkate almadığı ve böylece özel kasıt unsurunun saptanmasında hatalı şekilde hareket etmiş olduğu oluşturmaktadır.

Krstic davasına ilişkin mahkeme kararından hemen sonra yazdığı bir makalede Schabas da, bu kararın isabetini sorgulamış ve suçun saiki üzerinde durulmamış olması nedeniyle hatalı bir karar alındığı sonucuna varmıştır. Schabas, makalesinde, mahkemenin, askerlik çağındaki erkeklerin ve çocukların öldürülmesinin nedeninin toplumu tümüyle yok etmek amacıyla yapıldığı iddiasının tutarsızlığını vurguladıktan sonra yanıtları esasen kendi içinde olan şu soruları sormaktadır:

“ Srebrenica’da 7000 erkeğin ve erkek çocuğun yok edilmesinin başka makul bir izah tarzı yok mudur? Askerlik çağında olmaları ve dolayısıyla fiili ve potansiyel muharipler olmaları onların hedef alınmalarının esas nedeni olamaz mı?

“Eğer maksat grubun fiziki devamının önlenmesi ise, o zaman kadınlar ve çocuklar toplum liderlerinden ve askerlik çağındaki erkeklerden daha makul bir hedef olmazlar mı?”

Katherine G. Southwick de bu konuda yayımlanan kayda değer bir makalesinde, Krstic davasında işlenen suçun soykırım olmadığını, mahkemenin hatasının özel kastı saptarken ölümlerin yaratacağı sonuçların isabetsiz şekilde ön plana çıkarılmasından ve saik unsurunun tamamen göz ardı edilmesinden ileri geldiğini belirtmekte ve şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Ancak, Krstic davasındaki soykırım yorumu, muhtemelen etnik temizliği soykırımıyla eşitlemekten daha da ileri gitmektedir. (…) Yargı Dairesi, Bosnalı Sırp Kuvvetlerin “grubun seçimli bir şekilde imhasının tüm grup üzerinde kalıcı bir etkisi olacağını bilmemeleri mümkün değildir” ifadesiyle, kitlevi katliamların çoğunun fiilen soykırımı olacağını telkin etmektedir. Zira hemen hemen tüm “seçimli imhalar” kuşkusuz grup üzerinde kalıcı bir etki icra eder ve mağdur olan grupların çoğu bir tür etnik veya ulusal kimliğe sahiptirler. Böyle bir yorum tarzı çerçevesinde, II.Dünya Savaşı’nda Berlin ve Tokyo’nun bombardımanları dahi soykırım sayılabilir (…) Suçu, ulusal, etnik ve dinsel saiklerinden soyutlamak kelimeyi kendine özgü ifade gücünden mahrum etme riskine yol açar ki, bu iç hukuk alanındaki nefretten kaynaklanan suçların bu özel anlamını inkar etmekle eşdeğerdir.”

Bu noktadan hareketle Southwick, Krstic’in suçunun, adam öldürme, topyekun imha etme, zorla sürgün, işkence, ırza geçme, siyasal, ırksal ve dinsel nedenlerle zulüm ve diğer insanlık dışı fiilleri içeren insanlığa karşı suçlar kategorisine girdiğinin altını çizerek şu sonuca varmaktadır :

“ ‘Etnik saikle işlenen insanlığa karşı suçlarda veya zulümde, soykırımda olduğunun tersine, suçlu kurbanlarını belirli bir topluma mensup oldukları için seçer, ama, toplumun yok edilmesini sırf o toplum olduğu için amaçlamaz.’ İnsanlığa karşı suçlar tanımı, hem zulüm kavramını içermek, hem de suçun herhangi bir sivil nüfusu hedef alabileceğini belirtmek suretiyle, değişik saiklerin karışımıyla işlenecek eylemler için cezai sorumluluk yaratmaktadır. Srebrenica’da askerlik çağındaki erkeklerin, potansiyel muharipler olmalarından mı, yoksa Bosnalı Müslüman gruba mensubiyetlerinden mi yok edildiklerinin belirsiz olması nedeniyle suç daha ziyade insanlığa karşı suçlar kategorisine uyar görünmektedir. Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından da kaydedildiği üzere “Soykırımda özel kastın varlığının ispatlanamadığı hallerde, suç, insanlığa karşı suçlar veya zulüm suçlarının oluşum şartlarına uyabilir. ”

Darfur olayları ve B.M. Tahkik Komisyonu Raporu

Sudan’ın Darfur bölgesinde halen devam eden çatışmanın nedenleri karmaşıktır. Bölgedeki isyan hareketinin kökeninde, Afrika’daki çölleşmeden kaynaklanan ciddi beslenme sorunu ile toprak ve su paylaşımındaki adaletsizlikler olduğu gibi, çevresindeki coğrafi alanlar ve ülkelere nazaran nispeten mümbit olan bu bölgeye komşu ülkelerden göçebe kabilelerin gelişiyle yerlilerle göçebeler arasında çıkan gerilimden, etnik gruplar arasındaki çıkar ve aidiyet meselelerinden ve merkezi hükümetin yönetim zafiyetinden kaynaklanan sorunlar bulunmaktadır. 2003 yılında Darfur bölgesinde merkezi yönetime karşı başlayan ayrılıkçı ayaklanmanın öncülüğünü “Sudan Kurtuluş Ordusu” ile “Adalet ve Eşitlik Hareketi” adlı iki örgüt yapmaktadır. Darfurlu asiler başkaldırışlarına neden olarak, kendilerine baskı ve zulüm yapıldığını, eşit haklardan yararlanamadıkları ve yaşadıkları bölgenin ihmal edildiğini göstermişlerdir. Ancak, çatışmanın temelindeki nedenler arasında etnik ve dinsel etkenlerin ciddi bir ağırlığa sahip olduğu görülmektedir. Nitekim, Darfur’da yaşayan çeşitli kabilelerin geniş kesimi siyah Afrikalı olup bunların bir kısmı da Hıristiyan’dır. Sudan genelinde ve yönetimde egemen olan kesim ise Arap ve Müslümandır. Hükümet, bu silahlı isyan hareketini, kendisine yakın kabilelerden sağladığı ve donattığı milislerle bastırmaya çalışmaktadır. Cancavid adı verilen bu Arap Müslüman milisler, Sudan Hükümeti’nin koruması altında isyanı bastırma gerekçesiyle siyah Afrikalı bölge halkına karşı katliamlar yapmakta, köylere saldırılar düzenlemekte, ırza tecavüz ve yağmalama eylemlerinde bulunmakta ve halkı topraklarından söküp atmaktadır. Ayrıca sivil yerleşim merkezleri hükümet tarafından bombalanmaktadır. B.M. tarafından verilen bilgilere göre, Darfur’da 1,5 milyondan fazla insan zorunlu göçe zorlanmış, 200 bin kişi Çad’a iltica etmiştir. Ölenlerin sayısı da 180.000’e yükselmiştir. Bu katliam ve zulmün soykırım olup olmadığı dünya basınında uzunca bir süre tartışılmasına rağmen, B.M. Güvenlik Konseyi cinayetlere duyarsız kalmış ve ciddi bir tepki göstermemiştir. Bunun başta gelen nedeninin, Sudan’ın 1989’dan bu yana İslam vurgulu anti-emperyalist bir çizgiyi benimsemesi nedeniyle ABD’nin kara listesinde yer alınmış olmasından kaynaklandığı yolundaki değerlendirmelere Avrupa basınında rastlanmaktadır. Ancak, katliamın sürmesi ve yukarda belirttiğimiz boyutlara ulaşması üzerine B.M. Güvenlik Konseyi, 1564 sayılı ve 18 Eylül 2004 tarihli kararı ile bir uluslararası tahkik komisyonu kurmuş ve üç ay içinde çalışmalarını tamamlamasını istemiştir. Komisyon, 25Ocak 2005 tarihinde çalışmalarını ve bulgularını 177 sayfalık bir rapor halinde yayımlamıştır.

Raporda, vahşetin eriştiği büyük boyutlar ile saldırıların sistematik niteliği ve bu meyanda Hükümet kuvvetleri ile milislerin sadece Afrikalı aşiretlere (Fur, Masalit ve Zaghawa) karşı işledikleri katliam, sürgün ve ırza tecavüz suçları ile bu insanlara karşı kullandıkları ırkçı ve aşağılayıcı nitelikteki ifadelerin, soykırımı kastının mevcut olduğu izlenimini yarattığı ayrıntılarıyla izah edilmekte, ancak bunu takiben, gözlemlenen birçok olayın da bir soykırımı kastının mevcut olmadığını ortaya koyduğu belirtilmektedir.

Bu bağlamda, örneğin, Hükümet kuvvetleri ile milislerin, saldırdıkları ve yaktıkları birçok köyde nüfusun tümünü imhaya gitmeyip sadece ellerindeki listelerde isimleri bulunan genç erkekleri öldürdükleri, Arap ve Afrikalı aşiretlerin bir arada yaşadıkları köylerin saldırıya uğramadığı, saldırılan köylerdeki insanların öldürülmeyerek Hükümet’in öngördüğü kamplarda ikamet etmeye zorlandıkları, kamplardaki koşulların ise insan yaşamını engelliyecek bir nitelik yansıtmadığı ve Sudan Hükümeti’nin insani yardım örgütlerinin bu kamplara gıda ve sağlık yardımları da dahil lojistik destek (hastane, halk mutfakları ve tuvaletler) sağlamasına müsaade ettiği, raporda yer almaktadır.

Bu saptamalardan hareketle Komisyon şu kararı vermiştir:

“Komisyon, Sudan Hükümeti’nin soykırım politikası izlemediği sonucuna varmıştır.
Hükümet kuvvetleri ile onların kontrolü altındaki milislerin işledikleri ciddi insan hakları ihlalleri dikkate alınırsa soykırımının iki unsurunun mevcut olduğu gibi bir sonuca varılabilir. Bu iki unsurdan birincisi actus reus’tür ki bu, öldürme, fiziki ve akli ciddi zarar verme, veya fiziki yok olma sonucunu verecek şartların kasten oluşturulmasıdır. İkincisi ise, sübjektif standartlara göre, suçun faillerinin hedef aldıkları koruma altındaki bir grubun varlığıdır. Bununla beraber, en azından merkezi hükümet yetkilileri yönünden, kilit unsur olan soykırım niyeti mevcut değildir. Genel olarak, saldırma, öldürme ve bazı kabileleri yer değiştirmeye zorlama politikası, ırksal, etnik, milli ve dini özelliklere sahip bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesine yönelik bir özel kastın mevcudiyetini kanıtlamaz. Daha ziyade, köylere saldırıları planlayan ve örgütleyenlerin, mağdurları esas itibarıyla karşı-direniş savaşı (counter- insurgency warfare) amacıyla evlerinden uzaklaştırma hedefini güttüğü söylenebilir.

Komisyon, bazı durumlarda, Hükümet yetkilileri de dahil olmak üzere şahısların, soykırımı kastıyla fiillerde bulunmuş olabileceklerini kabul eder. Ancak, bunun Darfur’da mevcut olup olmadığı hususu, yetkili bir mahkeme tarafından her durumu tek tek ele alacak bir yetkili mahkeme tarafından kararlaştırılabilir.

Darfur’da Hükümet’in doğrudan veya kontrolü altındaki milis kuvvetleriyle bir soykırım politikası izlemediği ve uygulamadığına ilişkin sonuç, bu bölgede işlenmiş olan suçların vahametini azaltan bir yaklaşım olarak görülmemelidir. Darfur’da işlenmiş olan uluslararası cürüm niteliğindeki insanlığa karşı suçlarla savaş suçları, soykırımından daha az vahim ve iğrenç değildir.”

Rapordaki mens rea kavramına ilişkin tanım dikkat çekicidir. Kavrama daha açıklık ve kesinlik kazandıran bu tanım şöyledir:

Sübjektif unsur, mens rea şu iki öğeden oluşmaktadır: (a) Yasak fiillerin (öldürme, ciddi fiziki veya akli zarar verme, vs.) gerçekleştirilmesi için gerekli suç kastı. (b) Şahısları sırf o gruptan oldukları için “tamamen veya kısmen” imha etme niyeti. Bu ikinci kasıt, şiddetli(aggravated) bir suç niyeti veya dolus specialis’tir. Bu, failin, bir grubu sırf koruma altındaki grup olması nedeniyle yok etme sonucunu doğuracağı bilinci ve isteğiyle yasak fiilleri işlemesi ve fiillerinin o grubu tamamen veya kısmen imha edeceğini bilmesidir.

Özel kasıt konusunda oluşan içtihat ve soykırım suçunun oluşmasında “dolus specialis”’in kilit konumu

Yukardaki bölümlerde verdiğimiz izahattan da görüleceği üzere, RUCM ve YUCM verdikleri kararlarla, soykırımı suçunun oluşmasında kritik önemde bir unsur olan özel kasıt kavramını farklı şekillerde yorumlamışlardır. Akayesu ve Kambanda davalarına ilişkin kararlar, RUHM’nin, kitle halinde öldürmelerden bilgi sahibi olunmasını ve aynı zamanda Soykırımı Sözleşmesi’nin II. maddesinin (a)-(e) fıkralarında sayılan suçlardan birinin işlenmesini, veya katliamın organizasyonuna katılınmasını, sanığı soykırımıyla suçlamak için yeterli kanıt olarak kabul ettiğini göstermektedir.

Diğer bir deyişle, Ruanda mahkemesine göre, bir fail, Sözleşme’nin II. maddesinde öngörülen yasak fiilleri koruma altındaki guruplardan birine karşı işlerken, fiilinin bu gurubu tamamen veya kısmen yok edeceğini biliyor veya bilmesi gerekiyorsa soykırımı gerçekleştirmiş olur.

Keza Ruanda mahkemesine göre, eğer bir kişi korunan bir gurubun mensuplarını tamamen veya kısmen yok etme niyetine sahip olduğunu itiraf etmiyorsa, fakat en az bir Tutsi öldürmüş veya Sözleşme’nin II. maddesindeki yasak filleri işlemişse ve bunları Tutsilerin yok edilmesini öngören bir plana katılarak veya böyle bir plan hakkında bilgi sahibi olarak yapmışsa, bunlardan özel kasta sahip olduğu çıkarılabilir.

Oysa, bu muhakeme tarzı, Soykırımı Sözleşmesi’nin yapımcılarının görüşleriyle uyumlu değildir, daha doğrusu bu görüşlere ters düşmektedir. Çünkü, Sözleşme’nin yapımcıları, gayet vahim ve insanlık vicdanını derinden yaralayan soykırım suçunu, diğer insanlığa karşı suç türleri, kitlesel katliam ve diğer vahşet olaylarıyla karıştırılmayacak bir şekilde tanımlamak istemişler ve bu farkı ortaya dolus specialis denilen özel kasıt unsuruyla koymuşlardır.

Darfur’la ilgili Birleşmiş Milletler Tahkik Komisyonu Raporu’nun da ortaya koyduğu üzere, soykırım suçunun oluşmasında kilit unsur, vuku bulan vahşet olaylarının yoğunluğu, yaygınlığı veya ölü sayısının çokluğu değil, ayrımcı niyetten kaynaklanan ve dolus specialis diye tanımlanan özel kasıttır; yani failin koruma altındaki bir gurubu sırf o gruptan olması nedeniyle yok etme amacına odaklanmış zihni durumudur. Soykırım suçunun faili, kurbanlarını insanlar olarak değil, zulmedilen, aşağılanan, ayrımcılık uygulanan ve nefret duyulan gurubun üyeleri olarak görmekte ve onları yok etmeye azmetmektedir. Sözleşme yapımcılarına göre, Sözleşme’nin II. maddesinde belirtilen yasak fiillerin işlenmesinde özel kastın bulunması ve bunun kanıtlanması soykırımı suçunun oluşması için kilit unsurdur.

Sözleşme’ye ilişkin müzakere zabıtlarından, failin zihni durumunun suçun oluşmasında temel bir unsur olarak kabul edildiği ve failin belirli bir gurubu tamamen veya kısmen yok etme amaç ve iradesine sahip bulunmasının ve bunun kanıtlanmasının zorunlu görüldüğü en ufak bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde anlaşılmaktadır,

Bu bakımdan, sanığın hedef grubu yok etmeye odaklanmış zihni durumunun ve kastının mevcudiyeti kanıtlanmadan, sadece soykırımı hakkında bilgi sahibi olmakla, soykırımı suçu oluşmaz. Keza, sanığın yok etme irade ve kastının mevcudiyetinin, olayların genel cereyanından ve kurbanların belirli bir guruba mensubiyetleri nedeniyle öldürülmüş olmalarından çıkarılması da Sözleşme yapımcılarının maksatlarına ters düşer. Bu nedenlerle, RUCM hakimlerinin, sanıkların hedef gurubu yok etme kasıt ve iradesine sahip olduklarının (yani dolus specialis’in) kanıtlanması mecburiyetini es geçerek, sadece işlenen yasak fiillerin sonuçlarına bakmaları ve bu fiiller sonucunda hedef alınan guruptan ciddi sayıda ölümün vuku bulmuş olmasını soykırımı suçunun oluşması için yeterli saymış olmaları ciddi bir hatadır.

Buna mukabil, YUCM hakimleri ise, verdikleri kararlarda, Soykırımı Sözleşmesi yapımcılarının özel kasıt konusunda öngördükleri standartla uyumlu denebilecek bir yaklaşım sergilemişlerdir. YUCM’ne göre, özel kasıt veya niyetin varlığı, ancak sanığın hedef aldığı gurubu yok etme amacıyla hareket etmesi ve bu bağlamda “soykırımını planlaması, tahrik etmesi veya emretmiş olmasıyla” kanıtlanabilir, yoksa vuku bulan vahşet olayları ve bunların yoğunluğu ile değil… Örneğin, Mahkeme, Jelisec davasında, sanığın “belirli bir gurubun yok edilmesine iştirak ettiği” hususunda açık bilgi sahibi olduğunu ortaya koyan kanıt (clear evidence) aramıştır. Mahkemeye göre, bu kanıtın, sanığın, “soykırımının planlanması, başkalarını bu yolda harekete teşviki, soykırım emrini vermesi veya soykırımına başka şekillerde katılması” niyetinin varlığını ortaya koyması gerekliydi. Böyle bir kanıt bulunamadı. Esasında korkunç bir cani olan Jelisec, çok sayıda Müslüman Boşnağı yok etmiş, işkencede bulunmuş, hukuka aykırı şekilde tutuklamış ve onlara hertürlü zulmü yapmıştı. Bunlar, Sözleşme’nin II. maddesinin (a) – (e) fıkralarında yasaklanan fiilleri kapsıyordu. Ancak, savcı, sanığın bu fiilleri gerçekleştirirken soykırımına iştirak ettiği konusunda açık bir fikri olduğunu ve böyle bir iradeyle hareket ettiğini, yani dolus specialis’in mevcudiyetini kanıtlayamayınca, Jelisec soykırımı suçundan hüküm giymedi.

Krstic davasında ise mahkeme, failin, 8000’ne yakın askerlik çağındaki erkeği sırf Bosnalı Müslüman oldukları için ve Srebrenica’nın tüm Bosnalı Müslüman halkını yok etmek amacıyla öldürttüğü ve bu katliamı Bosnalı Müslüman toplumun kısmen imhasına neden olacağı bilinciyle işlettiği kanısına vararak dolus specialis’in oluştuğunu saptamış ve Krstic’i soykırımından suçlu bulmuştur.

Burada bir kere daha, Soykırım Sözleşmesi’nin yapımcılarına göre soykırım suçunun oluşması için dolus specialis’in mevcudiyetinin gerektiğinin altını çizelim. Soykırım suçunun varlığı için, failin, koruma altındaki gruplardan birinin yok edilmesine odaklanmış zihni tutumunun, yani failin suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında soykırıma dayalı özel kastı içeren bir bağlantı bulunduğunun hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlanması gerekiyor. Diğer bir deyişle, failin, Sözleşme’nin II. maddesindeki fiilleri gerçekleştirmek hususunda genel nitelikte bir kastı bulunması ve fiillerin kurbanları üzerindeki etkileri hususunda genel nitelikte bilgi sahibi olması, soykırımı suçunun oluşması için yeterli değildir.

Bu yorum Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından da şu ifadelerle teyit edilmiştir :

“Sözleşme’de sayılan fiilleri genel kasıtla işlemek ve bu fillerin kurban veya kurbanları üzerindeki sonuçları hakkında genel bir bilgiye sahip olmak soykırım suçunun oluşması için yeterli değildir. Bu suçun tanımı, yasak fiillerin tüm sonuçları hakkında belirli bir zihni duruma veya özel kasta sahip olunmasını gerektirmektedir.”

Roma Statüsü’nün 30. maddesi de soykırım suçunun oluşmasında özel kastın kilit niteliğinin altını çizmiştir. Anılan maddede, özel kastın mevcudiyeti için, failin eylemin içinde olması ve eylemle hedeflenen sonuca sebep olmayı amaçlaması veya bu sonucun olayların normal akışı sonucunda gerçekleşeceğinin farkında olması gerekmektedir. Yani fail, işlenen fiille ilgili olarak iradi bir şekilde hareket etmeli ve suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında bir bağlantı bulunmalıdır. Diğer bir deyişle, Roma statüsünde ifade edilen şekliyle, soykırımı suçunun işlenmesi için, failin eylemi iradi bir tutumla ve sonucun soykırımına müncer olacak bir şekilde gerçekleştirmesi gereklidir.

İçtihat ışığında soykırım suçunun oluşması için kanıtlanması gereken unsurlar

Aşağıda, yetkili bir mahkemede, bir hükümetin veya onu

SİLİNEN KISIM BURAYA YAZILACAK

Soykırımı ve etnik temizlik

Soykırımına yol açan fiilleri açıkça tanımlayan Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesi, “etnik temizlik” diye atıfta bulunulan bir eylemi kapsamamaktadır. Esasında, Soykırımı Sözleşmesi’nin hazırlık çalışmalarının yapıldığı Birleşmiş Milletler örgütündeki Altıncı Komite’de, belirli bir etnik, ırksal veya dinsel gruba mensup kişilerin zorla göç ettirilmesi olayı tartışılmış ve bu tür eylemlerin soykırımı kavramı dışında bırakılmasına karar verilmiştir. Komiteye üye olan Suriye Delegesi, Sözleşme’nin 2. maddesinin kapsadığı beş eyleme bir altıncısının ilave edilmesini önermiştir. Anılan öneri, “Bir gruba mensup kişileri evlerini terk etmeye mecbur edilmesi” şeklinde formüle edilmişti. Ancak bu öneri kabul edilmemiştir

Etnik temizlik, genellikle, egemenlik hakları açısından tartışmalı olabilen bir bölgeyi diğer etnik gruplardan şiddet yoluyla arındırarak etnik açıdan homojen hale getirmek suretiyle o bölge üzerinde “de facto” hak iddiasında bulunulabilecek bir durum yaratmak amacıyla, belirli bir gruba mensup sivillerin sözkonusu bölgeden başka bir bölgeye zor kullanılarak sürülmesidir.

YUCM Yargı Dairesi Krstic davasında Bosnalı Sırpların “etnik temizlik” politikasını
şu şekilde izah etmiştir:

“Bu nedenle bir soykırım politikasıyla genel olarak ‘etnik temizlik’ diye atıfta bulunan bir politika arasında açık benzerlikler mevcuttur. Bu davadaki (Krstic davasındaki) ayrımcı muameleler (acts of discrimination) sadece Srebrenica olaylarına inhisar etmemiş olup, Bosnalı Sırp, Müslüman ve Hırvatlar arasındaki 1992-95 dönemi çatışmalarını tümüyle kapsamıştır. B.M. Genel Sekreterinin bu konudaki raporunda tüm Sırp halkını, ‘çatışmanın temel amacı, askeri kuvvetlerin sivil halkı terörize ederek onları kaçmaya mecbur etmek suretiyle etnik temizlik olarak bilinen olayı gerçekleştirmektir’ demiştir. Bosnalı Sırpların savaş hedefleri, o dönemde Bosna Sırp Halkı Ulusal Meclisi’nin başkanı olan Mom-ilo Krajinik’in 12 Mayıs 1992’de aldığı kararda açıklanmıştı. Bu karar, Bosna-Hersek’teki Sırp halkının stratejik hedeflerinden birinin, tüm Sırpları tek bir devlet içinde birleştirmek, bu amaçla da Sırbistan’ı nüfusunun çoğunluğu Sırp olan Doğu Sırbistan’dan ayıran Drina boyunca uzanan sınırı ortadan kaldırmak olduğunu vurguluyordu.”

Bu ifadelerden anlaşılan, Sırpların temel politikaları etnik temizlik olmakla beraber Srebrenica’da uygulamanın etnik temizlik kisvesi altında soykırımına dönüştürüldüğüdür. YUCM’nin almış olduğu kararlar incelenince, belirli bir ulusal, etnik, ırksal ve dinsel gruba mensup kişilere karşı temizlik eylemine başvurulduğu durumlarda, kişilerin sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle imha etme iradesi ve kastıyla yok edildikleri kesin ve tartışmasız şekilde kanıtlanamadığı hallerde, etnik temizliğin soykırımı kavramı dışında bırakılmış olduğu görülmektedir.

Kosova Temyiz Mahkemesi tarafından 31 Ağustos 2001’de Vukoviç davasına ilişkin olarak verilen karar da,Soykırımı ile etnik temizlik arasındaki farkı ortaya koyan önemli bir emsal oluşturmaktadır. Mahkemenin kararı şöyledir:

“Soykırımı suçunun temel karakteristiği, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun kasten yok edilmesidir. Oysa, temyiz edilen mahkeme kararının dikkate aldığı husus, sadece halkı kuvvet kullanarak evlerinden çıkarıp onları dayanılmaz yaşam koşullarına zorlayan sanığın, bu hareketinin sonucu olarak bu köylerin Arnavut halkının kısmen veya tamamen yok olacağını kabul etmesidir. Oysa, böyle bir saik, bir etnik grubu tamamen veya kısmen yok etmek kastının karakteristiği değildir. Esasen, genel olarak Temyiz Mahkemesi’ne göre, Miloseviç rejimi tarafından 1999’da uygulanan zorlamalar soykırımı olarak tanımlanamaz. Çünkü sözkonusu rejimin amacı, Arnavut etnik grubunun tamamen veya kısmen yok edilmesi değil, fakat onların Kosova’dan cinayet, ırza tecavüz, yangın çıkarma ve ağır kötü muameleler içeren bir terör kampanyası sonucu Kosova’yı terke zorlanmalarıdır.”

SOYKIRIM SUÇU İLE İNSANLİĞA KARŞI SUÇLAR ARASINDA BİR KARŞILAŞTIRMA

Soykırım suçunun uluslararası hukuktaki özel yeri

Birleşmiş Milletler Darfur Tahkik Komisyonu, hernekadar raporunda, Darfur’da hükümet tarafından soykırım politikası uygulanması hususunda varmış olduğu sonucun, bölgedeki vahşet ve katliamın küçümsendiği anlamına gelmediğini ve gerçekte Darfur’da işlenen insanlığa karşı suçlarla savaş suçlarının da ciddilik ve iğrençlik açısından soykırımdan geri kalmadığını belirtiyorsa da, “holokost”’u çağrıştırması ve uluslararası alanda “suçların suçu” olarak tanımlanması, soykırım suçuna çok daha ağır ve aşağılayıcı bir anlam yüklemektedir.

Bu nitelikleri dolayısıyla Soykırım Sözleşmesi uluslararası hukuk açısından Erga Omnes bir nitelik kazanmıştır. Yani tüm uluslararası camia için Sözleşme hükümleri geçerlidir ve bütün devletlerin diğerlerinden soykırımı eylemlerinin önlemesini talep etme hakkı vardır. Aynı zamanda Soykırımı Sözleşmesi hükümleri Jus Cojens niteliğinde bir uluslararası hukuk standardıdır. Yani, bu hükümler hiçbir uluslararası antlaşma veya ulusal mevzuatla değiştirilemez

Daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere, soykırım suçu, uluslararası hukuktaki yerini başlangıçta insanlığa karşı suçların bir alt kategorisi olarak almış, ancak, bilahare Birleşmiş Milletlerin Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin kabulünden sonra bu sözleşmenin temel hükümleri uluslararası teamüli hukukun bir parçasını oluşturarak, tamamen kendine özgü objektif ve sübjektif unsurlarla, farklı bir suç kategorisi oluşturmuştur.

Soykırımla insanlığa karşı suçların karşılaştırılması

İlk bakışta, her iki suçun da paylaştığı bazı özelliklerin mevcut olduğu görülür. Bu ortak özellikler şunlardır:

• Birincisi, her iki kategori suç da, insan haysiyetinin en can alıcı noktalarına saldırı oluşturmaları nedeniyle insanlık vicdanını derinden yaralayan bir niteliğe sahiptir.

• İkincisi, muhakkak devletin resmi görevlileri tarafından işlenmesi gerekmese de, her iki suçun da gerçekleştirilmesinde genellikle resmi görevlilerin işbirliği veya gizli katılımları ve destek vermeleri, en azından suçun işlenmesine müsamaha ve hoşgörüyle bakmaları gözlemlenmektedir.

• Üçüncüsü, her iki suçu oluşturan olaylar, birbiriyle ilişkisiz, yalıtılmış (izole) vakıalardan ibaret olmayıp, geniş ve büyük ölçekli bir insan hakları ihlalinin bir parçasıdır.

Bu benzerliklerine rağmen, bu suçların, “objektif – maddi” unsurları ile “sübjektif-manevi” unsurları bir çok bakımlardan farklılıklar göstermektedir.

Esasında, “objektif-maddi” unsurlar açısından iki suçun bir ölçüde örtüştüğü söylenebilir. Örneğin, bir etnik veya dinsel grubun üyelerinin öldürülmeleri, hem soykırım hem de insanlığa karşı suçun objektif unsurları arasında yer alır. Keza, bir etnik veya dinsel grup mensuplarının bedensel veya ruhsal sağlıklarına zarar verecek her türlü gayri insani eylem de , her iki kategori suç kapsamına girmektedir.

Ancak, insanlığa karşı suçlar çok daha geniş bir alana yayılır ve bunlar soykırımı kapsamına girmez. Örneğin hapis veya işkence gibi.

Buna mukabil, suçun sübjektif-manevi unsurları açsısından iki kategori suç arasında büyük farklılıklar vardır.

İnsanlığa karşı suçlar açısından, uluslararası hukuk, suçu işleme niyetinin mevcudiyetini ve buna ilaveten suçun genel bağlamını oluşturan yaygın ve sistematik uygulanması hakkında bilgi sahibi olunmasını gerektirir.

Soykırımı açısından gerekli olan ise, amaçlanan suçu işlemek hususundaki niyete ilaveten,
belirli bir grubun mensuplarını tamamen veya kısmen sırf bu gruba aidiyetleri nedeniyle yok etmek hususunda özel kastın mevcudiyetini gerektirmektedir.

Görüleceği üzere her iki kategoride de öldürme kastı mevcuttur. Ancak soykırımda, fail veya faillerin Sözleşme ile koruma altına alınan bir grubun mensuplarını tamamen veya kısmen sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle öldürmeleri şarttır.

İnsanlığa karşı suçları, soykırımdan ayıran temel nitelik, fail veya faillerin suçu herhangi bir sivil nüfusa karşı işlemeleri ve suçu yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçası olarak işlediklerini bilmeleridir.

İnsanlığa karşı suçların tanımı

Soykırım suçunun tanımının aksine, insanlığa karşı suçların tanımında YUCM ve RUCM statüleri ile Roma Statüsü farklı düzenlemeler içermektedir. YUCM Statüsü, insanlığa karşı suçların, sadece (ulusal veya uluslararası) silahlı çatışma çerçevesinde işlenebileceğini öngörmüş ve böylece Nurenberg Mahkemesi statüsündeki anlayışla ahenkli bir yaklaşımı yansıtmıştır. Buna mukabil, RUCM Statüsü, ayrımcılık temeline bağlı olarak işlenen belirli fiillerin insanlığa karşı suç oluşturabileceğini öngörmüştür. Roma Statüsü’nün de öngördüğü üzere, günümüz uluslararası ceza hukukunda, insanlığa karşı suçların savaş koşullarından bağımsız olarak da işlenebileceği kabul edilmektedir.

Roma Statüsü md. 7’de “insanlığa karşı suçlar” şöyle tanımlanmıştır: “İnsanlığa karşı suçlar saldırının bilincinde olarak herhangi bir sivil nüfusa karşı yönetilmiş yaygın veya sistematik saldırının bir parçası olarak işlenilen aşağıdaki fiillerden herhangi biri anlamına gelmektedir: (a) Adam öldürme; (b)Toplu imha (extermination); Köleleştirme; (d) Nüfusun sürülmesi (deportation) veya zorla nakli (forcible transfer); (e)Uluslar arası hukukun temel kurallarını ihlal eder şekilde hapsetme veya fiziksel özgürlükten diğer şekillerde ağır yoksun bırakma; (f) İşkence; (g) Irza geçme , cinsel kölelik, zorla fuhuş, zorla hamile bırakma, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıktaki diğer cinsel şiddet biçimleri; (h) Tanımlanabilir herhangi bir grup veya topluluğa karşı politik, ırksal, ulusal, etnik, kültürel, dinsel, 3.paragrafta tanımlandığı biçimde cinsiyet ayırımına veya uluslararası hukuk uyarınca evrensel açıdan izin verilmeyen herhangi diğer bir temele dayalı olarak bu paragrafta belirtilen fiillerden herhangi biri ile veya Mahkemenin yargı yetkisine giren suçlardan herhangi biri ile bağlantılı olarak yapılan zulüm; (i) Kişilerin zorla kaybedilmesi; (j) Aparteid (ırk ayırımcılığı) suçu; (k) Kasıtlı olarak büyük acıya veya vücutta ya da zihinsel veya fiziksel sağlıkta ciddi zarara neden olan benzer nitelikteki diğer insanlık dışı fiiller.”

Statü’nün 7/2-a maddesinde 1. paragraftaki “sistematik saldırı” fiiline şu şekilde açıklık getirilmiştir:

“Herhangi bir sivil topluluğa yönelik saldırı, böyle bir saldırıyı yapmaya yönelik bir örgüt veya devlet politikasının uzantısı veya daha ileri götürülmesi (pursuant to or in furtherance of) olarak 1. paragrafta bahsedilen herhangi bir sivil topluluğa karşı eylemlerin birçok kereler yapılması anlamına gelir;”

Roma Statüsü’ndeki bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere, herhangi bir sivil nüfusa karşı geniş çapta veya sistematik saldırının bir parçası olarak işlenen eylemler insanlığa karşı suç oluşturmaktadır. Eylemlerin yaygın veya sistematik bir saldırının bir parçası olarak gerçekleştirilmesi suçun oluşmasında kilit unsurdur. Münferit eylemlerin bu suç kapsamında değerlendirilmesi sözkonusu olamaz.

Yaygın ve sistematik saldırı kavramından ne anlaşılması gerektiğine de keza Statü’nün 7/2-a fıkrasında açıklık getirilmiştir. İnsanlığa karşı suç teşkil edebilecek davranışın veya eylemin, bir örgüt veya devlet politikasının uzantısı olarak işlenmesi veya bu doğrultudaki bir politikanın
daha ileri götürülmesi olarak, eylemlerin birçok kereler yapılması halinde saldırı suçu işlenmiş olacaktır.

Roma Statüsü’nün 7/1 maddesi insanlığa karşı suçların mağduru veya hedefi olarak “herhangi bir sivil nüfusu” tanımlıyor. Bu tanımın esas amacı, sivil olmayan nüfusun (askerlerin) sözkonusu mağdurlar kategorisinin dışında bırakıldığını belirtmektir. Ancak, bu konuda bir sorunla karşılaşılmaktadır. Bu da, yaralanmaları veya esir düşmeleri sonucunda silahlarını bırakma durumunda kalmış muhariplerin (belligerents hors de combat) sivil nüfus kapsamına dahil edilip edilmeyecekleridir. YUCM ile RUCM tarafından bakılan davalardan çıkan içtihat, savaş dışı kalmış muhariplerin de sivil nüfus kapsamında değerlendirildiğini ortaya koymuştur.

Ayni şekilde, YUCM ve RUCM tarafından bakılan davalar sonucunda “yaygın ve sistematik saldırı” kavramı hakkında da bir içtihat oluşmuştur. Önemi nedeniyle suçun maddi ve manevi unsurlarını değerlendirmeden önce bu içtihat üzerinde durmakta yarar vardır.

“Yaygın ve sistematik saldırı” bir politika veya planın varlığı anlamına geliyor

Md. 7/1’deki yaygınlık kavramı, saldırının büyük ölçekli olmasına işaret etmektedir. Sistematik kavramının metne dahil edilmesi ise, bir politika veya planın varlığını göstermek amacını gütmektedir. Nitekim, YUCM’nin baktığı Tadic davasında “ sistematik saldırı kavramının “,”bir model veya düzenli planın” varlığını gerektirdiği kabul edilmiştir .

Daha da önemlisi, YUCM, Blastic davasında geliştirdiği şu dört kriterle “sistematik saldırı” kavramının tanımına daha da netlik kazandırmıştır:

(1) Politik bir hedefin, saldırının izlediği bir planın veya bir topluluğu yok etmeyi, ona zulmetmeyi ya da onu zayıflatmayı öngören bir ideolojinin mevcudiyeti;

(2) suç oluşturan bir fiilin bir grup sivile karşı çok büyük bir ölçekte işlenmesi veya birbirine bağlı insanlık dışı fiillerin tekrarlanarak ve sürekli şekilde işlenmesi;

(3) askeri veya diğer, önemli kamu ve özel kaynaklarının bu maksatla kullanılması;

(4) düzenli planın tanımlanmasına ve oluşturulmasına yüksek seviyede politik ve/veya askeri yetkililerin dahil olması

RUCM ise, Akayesu davasında sistematik saldırıyı “kayda değer kamu ve özel kaynaklarını içeren ortak bir politikaya dayanan tamamıyla organize olmuş ve düzenli bir modelin izlenmesi” olarak tanımlamıştır.

Suçun maddi unsuru

Statü’nün 7/1 maddesinde kaydedilen fiillerin, herhangi bir sivil topluluğa karşı yöneltilmiş yaygın veya sistematik bir saldırının bir parçasını oluşturan ve bu tür bir saldırıyı işlemeye yönelik bir devlet veya örgüt politikasına uygun olarak veya onu daha ileri götürmek amacıyla çoklu işlenmesi (multiple commission of acts) suçun maddi unsurunu oluşturur. Sistematik saldırı, yukarda belirtmiş olduğumuz, Tadic, Blastic ve Akayesu davalarında verilen kararların öngördüğü kriterlerden oluşan içtihat ışığında değerlendirilmelidir.

Yukarıda maddi unsurlar açısından soykırım ve insanlığa karşı suçlar arasında bir ölçüde benzerlik bulunduğunu belirtmiş, ayrıca, Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun “soykırımda özel kastın varlığının ispatlanamadığı hallerde suçun insanlığa karşı suçlar veya zulüm suçu oluşum şartlarına uyabileceği” hususundaki yorumuna atıfta bulunmuştuk. Bu bağlamda, Jelisec davasında, sanığın soykırımı fiilini dolus specialis kastıyla işlemiş olduğunun hiçbir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde kanıtlanamamış olması nedeniyle, mahkemenin Jelisec’i soykırımı suçu ile değil de, insanlığa karşı suçla mahkum ettiğini belirtmiştik. Keza, Krstic davasında YUCM’nin vermiş olduğu soykırımı kararının bazı akademik çevreler açısından tartışmalı bulunduğuna ve Krstic’in işlemiş olduğu suçun gerçekte insanlığa karşı suçlar kategorisine girdiğinin ileri sürüldüğüne de değinmiştik. Bu örnekler, soykırım ile insanlığa karşı suçlar arasındaki farkın bazı durumlarda hukuken net ve berrak olmayabileceğine işaret etmektedir. Bu bakımdan, insanlığa karşı suçlara ayırmış olduğumuz bu bölümü biraz daha derinleştirmek ve UCMS’nin 7/1 md.’de (a)’dan (k)’ya kadar listelenen insanlığa karşı suç fiillerinden bazıları üzerinde kısaca durmanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

7/1 (a) Adam Öldürme

Adam öldürme fiili her iki kategori suçta da mevcuttur. Ancak, soykırımda, fail veya faillerin Sözleşme ile koruma altına alınan bir grubun mensuplarını tamamen veya kısmen sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle öldürmeleri şarttır. Adam öldürmenin insanlığa karşı suçlar kapsamında bir mahkemenin yargı yetkisine konu olabilmesi için ise, fail veya faillerin suçu herhangi bir sivil nüfusa karşı işlemeleri ve suçu yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçası olarak işlediklerini bilmeleri gerekmektedir.

UCMS’de “manevi unsur” un tanımının yapıldığı md. 30/1‘de, “Aksi kanıtlanmadıkça bir şahıs Mahkemenin yargı yetkisine giren bir suçun maddi unsurlarını kasten ve bilerek işlemişse cezai sorumlu ve mesul tutulacaktır” denilmesi, insanlığa karşı suçlar bağlamında adam öldürme için kastî cürümün mevcudiyetinin, yani suçun önceden tasarlanmasının gerekli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna mukabil, YUCM ve RUCM’nin, çeşitli davalarla ilişkili olarak insanlığa karşı suç bağlamında adam öldürmeyi ele aldıklarını ve her iki mahkemenin de suçun oluşması için önceden tasarlanmış olmasını gerekli görmediklerini görüyoruz. Bunun bir istisnası RUCM tarafından bakılan Kayishema davasıdır. Bu davada mahkeme, suçun manevi unsurunun oluşabilmesi için önceden tasarlanmış olmasının zorunlu olduğu yorumunu yapmıştır.

7/1(b) Toplu yok etme (extermination)

UCMS md.7/2 (b)’de, toplu yok etmeye ayrıntılı bir tanım getirilmemiş, ancak, “bir topluluğun bir bölümünü ortadan kaldırmak amacıyla, yiyecek ve ilaca ulaşmayı zorlaştırmanın yanı sıra yaşam koşullarını bilerek kötüleştirmeyi içerir” ifadesiyle bir ölçüde kapsamının belirlenmesine çalışılmıştır. Bu cümlede sözkonusu olan fiilin, Soykırım Sözleşmesi md. 2 (c)’de yer alan “Grubun fiziki varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak” şeklinde tanımlanan fiil ile yakın benzerliği bulunduğu söylenebilir. Ancak, UCMS md. 7/2(b)’de toplu yok etmenin kapsamının çok daha belirgin şekilde ifade edilmesi mümkün iken bunun sadece “yiyecek ve ilaca ulaşmayı zorlaştırmaya” inhisar ettirilmesinin , ABD’nin uyguladığı ambargodan şikayetçi olan Küba’nın ısrarı üzerine metinde yer aldığı anlaşılmaktadır.

Tanınmış bir akademisyen ve uluslararası ceza hakimi olan Antonio Cassese, RUCM’nin , toplu yok etme kavramını, bakmış olduğu Akayesu (parag. 591-592), Kambanda (parag.141-147), Kayishema ve Ruzindana (parag.141-147), Rutaganda (parag.82-84) ve Mutema (parag.217-219) davalarında tanımlamış olduğunu belirttikten sonra, bu tanımlar üzerinde durmaya gerek görmeyerek, YUCM içtihadını ele almayı yeğlemekte ve bu içtihat ışığında toplu yok etme suçunun oluşması için gerekli unsurların şunlar olduğunu belirtmektedir: a) Sanığın veya astının bazı ismi verilmiş veya tanımlanmış kişilerin öldürülmesine katılması. b) Fiil veya ihmalin, hukuka aykırı ve kastî olması. c) Fiil veya ihmalin yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçasını oluşturması. d) Failin fiilinin veya ihmalinin toplu öldürme olayının parçasını oluşturduğunun farkında olması. e) Saldırının herhangi bir sivil nüfusu hedef alması .

Cassese, ayrıca, YUCM Yargı Dairesinin Krstic davası bağlamındaki şu görüşünün de dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir:

“Toplu yok etme suçunun oluşması için, insanlığa karşı suçun genel gereklerine ilaveten, belirli bir toplumun hedef olarak alındığının ve üyelerinin öldürüldüklerinin veya maruz bırakıldıkları şartlarla sözkonusu toplumun önemli bir bölümünün yok edilmesinin amaçlandığının kanıtlanması gereklidir.”

7/1(d) Nüfusun sürgün edilmesi (deportation) veya zorla nakli (forcible transfer

Statü, insanlığa karşı suçlar arasında sayılan “nüfusun sürgün edilmesi veya zorla nakli” fiiline 7/2(d) maddesi ile şu açıklığı getirmektedir:

“’Nüfusun sürülmesi veya zorla nakli’, uluslararası hukukun izin vermediği bir şekilde, belli bir yerde yasal olarak ikamet eden insanların sürülmesi (expulsion), veya başka zorlayıcı eylemlerle iyerlerinin zorla değiştirilmesidir.”

Burada üstünde durulması gereken iki önemli nokta vardır.

Birincisi, Statü’nün, nüfusun sürülmesi (deportation) ile nüfusun zorla nakli (forcible transfer of population) arasında önemli bir farkı ortaya koymasıdır. Statü, “sürülme”’yi (deportation) nüfusun zorla sınır dışı edilmesi, “nüfusun zorla nakli”’ni ise (forcible transfer of population), nüfusun ülke içinde yer değiştirmeye zorlanması şeklinde tanımlamaktadır..

YUCM Yargı Dairesi de Krstic davasında bu konuya şu ifadelerle açıklık getirmiştir:

“Gerek sürülme (deportation), gerekse nüfusun zorla nakli (forcible transfer), şahısların ikamet ettikleri topraktan istekleri dışında ve yasal olmayan şekilde çıkarılmalaradır. Ancak, bu iki kavram uluslararası örf ve adet hukukunda eş anlamlı değillerdir. Sürme (deportation) nüfusun devletin sınırları dışına çıkarılmasını, buna mukabil zorla nakil (forcible transfer), nüfusa devlet sınırları içinde yer değiştirtmektir”

İkincisi, bu maddede, nüfusun sınır dışı edilmesi veya zorla nakledilmesi eylemine ilişkin olarak, “uluslararası hukuk çerçevesinde izin verilen gerekçeler olmaksızın” ifadesine yer verilmiş olması, uluslararası hukukun izin verdiği gerekçelerin mevcudiyeti halinde, nüfusun sürülmesinin veya zorla nakledilmesinin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmeyeceği anlamına gelmektedir.

Nitekim, 1949 Cenevre Sözleşmelerinden IV sayılı “Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Sözleşme”’nin 49. maddesinde, nüfusun güvenliğinin veya zorunlu askeri gerekçelerin bunu gerektirmesi halinde belirli bir alanın kısmen veya tamamen tahliyesine izin verilebileceğinin, çatışmalar kesilir kesilmez de tahliye edilmiş kişilerin evlerine yeniden nakledileceklerinin öngörülmesi bu anlayışı teyit eder niteliktedir.

Cenevre Sözleşmelerinin II Sayılı Ek Protokolü’nde de, sivillerin güvenliğinin veya zorunlu askeri gerekçelerin gerektirmesi halinde sivil nüfusun zorunlu yer değiştirmesine izin verilebileceği kaydedilmektedir.

Uluslararası ceza hukuku alanında isim yapmış uzmanlardan Kai Ambos ve Steffen Wirth, yayımladıkları “The Current Law of Crimes Against Humanity” adlı çalışmalarında, IV sayılı Cenevre Sözleşmesi ile II Sayılı Ek Protokol’deki sözkonusu hükümlerin, insanlığa karşı suç bağlamında nüfusun sürgün edilmesinde veya zorla naklinde hukukun izin verdiği gerekçeler olarak kabul edilebileceği görüşündedirler. Anılan Sözleşme ile Protokol hükümleri hernekadar savaş koşulları ile ortamına göre düzenlenmiş olsalar da, bu hükümlerin insani hukuk bağlamında uygulanmasında askeri gerekçelerden ziyade kişilerin barış zamanında güvenliklerine yönelen tehditler olarak dikkate alınması doğaldır.

Sözkonusu çalışmada, uluslararası hukukun izin verdiği gerekçeler çerçevesinde sürgün veya zorla naklin belirli koşullara uygun olarak gerçekleştirilmesi gerektiği belirtilmektedir.

IV sayılı Cenevre Sözleşmesi md. 49’da öngörülen bu koşullar, sürgün veya nakle zorlanan nüfusa yaşayabilecekleri uygun yerler tahsis edilmesini, yeterli hijyen, sağlık, güvenlik ve beslenme imkanları sağlanmasını ve aynı ailenin bireylerinin birbirlerinden ayrılmamasını öngörmektedir. II Sayılı Ek Protokol ise 17. md.’sinde zorunlu yer değiştirilmesi uygulamasında sivil nüfusa, yeterli barınma, hijyen, sağlık ve beslenme koşullarına sahip olmalarını sağlayacak mümkün olan tüm tedbirlerin alınmasını istemektedir.

7/1 (f) İşkence

İnsanlığa karşı bir suç olarak bir çok uluslararası sözleşmeye konu teşkil eden işkence fiiline Statü’nün 7/2(e) maddesinde şöyle bir tanım getirilmektedir:

“’işkence’, yasal yaptırımlardan kaynaklanan, kaza eseri veya kalıtısal acı ve ısdırap veren eylemler hariç, sanığın gözetimi veya kontrolü altında bulunan bir kişinin fiziksel veya manen büyük açı ve ızdırap çekmesini bilinçli olarak sağlamak anlamına gelir.”

Bu tanım, Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1984 tarihli “İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme”’sinde yer alan tanıma nazaran bazı farklılıklar göstermektedir. Söz konusu Sözleşme’nin 1/1 maddesinde işkence şöyle tanımlanmaktadır:

“Bir şahsa veya üçüncü bir şahsa, bu şahsın veya üçüncü bir şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayırım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası ve muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.”

UCMS’ndeki tanımın, B.M. İşkence Sözleşmesi’ndeki tanıma nazaran üç önemli farklılık gösterdiğini görüyoruz. Bunlardan birincisi, Statü’de “kamu görevlisi veya bu sıfatla hareket eden bir başkası” ifadesine yer verilmemek suretiyle, işkence suçunun resmi sıfatlı kişilere ilaveten böyle bir sıfat taşımayan kişilerce de işlenebileceğinin kabul edilmiş olmasıdır.

İkinci farklılık, Statü’de, B.M. Sözleşmesi’ndeki “bilgi veya itiraf elde etmek” ifadesinin bulunmayışı nedeniyle, işkence suçunun herhangi bir özel amaç için işlenmesi gereğinin öngörülmeyişidir.

Üçüncü farklılık, Statü’de öngörülen tanıma göre, “sanığın gözetimi veya kontrolü altında bulunan kişinin” işkenceye maruz kalmasıyken, B.M. Sözleşmesi’nde böyle bir koşulun öngörülmemiş olmasıdır.

Bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir husus, YUCM tarafından bakılan Delalic and others davasında, II. Yargı Dairesi’nin, 1984 B.M. İşkence Sözleşmesi’ni, B.M. Genel Kurulu’nun 1975’te kabul ettigi Deklarasyonu’nu içermesi ve ondan daha kapsamlı olması, aynı zamanda 1985 tarihli Amerikalılararası Sözleşmeyi de kapsaması nedenleriyle, genel bir konsensüsü ve “uluslararası örf ve adet hukukunu yansıttığı” kanısında olduğunu belirtmiş olmasıdır. Bu görüş, keza UYCM tarafından bakılan Furundzija davası kararında da teyit edilmiştir.

7/1 (h). Zulüm

Statü, md. 7/2(g)’de zulmün tanımını şöyle yapmaktadır: “bir grup veya topluluğun kimliğinden dolayı uluslar arası hukuka aykırı olarak temel haklardan kasten ve ağır biçimde mahrum bırakılması.” Tabiatıyla bu tanımın, insanlığa karşı suç fiillerinin sayıldığı md. 7/1’in (h) bendinde yer alan şu ifadeyle birlikte değerlendirilmesi gerekir: “Tanımlanabilir herhangi bir grup veya topluluğa karşı politik, ırksal, ulusal, etnik, kültürel, dinsel, cinsiyet ayırımına veya uluslararası hukuk uyarınca evrensel açıdan izin verilmeyen herhangi diğer bir temele dayalı olarak bu paragrafta belirtilen fiillerden herhangi biri ile veya Mahkemenin yargı yetkisine giren suçlardan herhangi biri ile bağlantılı olarak yapılan zulüm”

Sözkonusu iki ifadenin birlikte değerlendirilmesinden şöyle bir sonuca varılmaktadır: Esas anlamı temel haklardan mahrumiyet olan zulmün, insanlığa karşı bir suç oluşturması için md. 7/1’de sayılan fiillerden veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisine giren suçlardan herhangi biri ile bağlantı içinde işlenmesi gereklidir.

YUCM’nin Kupreski ve diğerleri davasına bakan Yargı Dairesi verdiği kararda, “Bosnalı Müslüman sivilleri taammüden ve sistematik bir şekilde öldüren” ve aynı zamanda “onları örgütlü biçimde hapseden ve Ahmici köyünden ( suçların işlendiği ) zorla çıkaran” Sırp sanıkları zulüm suçundan dolayı suçlu bulmuştur.

Suçun manevi unsuru:

Statü’nün 7/1 maddesinde insanlığa karşı suçların tanımı yapılırken, “saldırının bilincinde olarak” kavramına yer verilmek suretiyle suçun manevi unsuru belirtilmiştir. Bu kavramdan hareketle, uluslararası içtihatta manevi unsurun oluşması açısından mahkemelerin şu iki nokta üzerinde ısrarla durdukları görünmektedir:

Bunlardan birincisi, kastî cürüm gerekliliğidir. Yani fail, insanlığa karşı suç niteliğindeki fiilini bir sivil nüfusa karşı belirli sonuçlar yaratma iradesiyle gerçekleştirmelidir.

İkincisi ise, sanığın suçlu bulunabilmesi için, behemehal işlediği fiilin yaygın ve veya sistematik saldırı ile bağlantılı olduğunu ve mağdurlar üzerinde ciddi sonuçlar yaratma riskini taşıdığını bildiğinin kanıtlanması gerekmektedir.

Nitekim, YUCM’nin baktığı Tadic davasında Yargı Dairesi kararında, insanlığa karşı suçlar için kastî cürmün, suçun daha geniş kapsamda işlendiğinin bilinci ve yargılanan suçun bu geniş kapsamlı suçun bir parçası olduğu iradesi ile işlenmesi niyetinden oluştuğu ifade edilmiştir. Aynı davada Temyiz Dairesi de bu kararı teyiden, suçun oluşması için failin, sivil nüfusa bir saldırı olduğunu ve işlediği fiilin bu saldırının bir parçası olduğunu bilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bu kararla vurgulanmak istenen, failin bireysel nitelikteki fiilinin insanlığa karşı suç haline dönüşmesinin, ancak, fiilin daha kapsamlı ve büyük boyutla bir suça iştirak zihniyeti ile yapılması halinde gerçekleşeceğidir. Sanığın suçlu bulunabilmesi için, işlenen büyük boyutlu, yaygın ve sistematik saldırının bir parçası olduğu bilinç ve iradesiyle suçunu gerçekleştirmiş olması gereklidir.

Belirtmiş olduğumuz hususlar, insanlığa karşı suçlarda, gerekli manevi unsurun veya mens rea’nın, sadece suç oluşturan fiillerin işlenmesi (yani öldürme, toplu yok etme, sınır dışı etme, zorunlu göçe tabi tutma, ırza tecavüz etme, işkence ve zulüm yapma) için gerekli olan kastî cürümle sınırlı olmadığıdır. Bunlara ilaveten, failin, insanlık dışı fiilleri, sistematik bir politikanın veya yaygın ve büyük ölçekli bir saldırının bir parçası olduğu bilgisi ile işlemesi suçun oluşması için zorunludur.

Zulüm

30Manevi Unsur
1. Aksi kanıtlanmadıkça, bir şahıs, Divanın yargı yetkisine giren bir suçun maddi unsurlarını kasten ve bilerek işlemişse cezai sorumlu ve mesul tutulacaktır.
2. Bu maddenin amaçları bakımından bir şahıs aşağıdaki durumlarda kasıtla hareket etmiş kabul edilir:
(a) Eylemle ilgili olarak, şahsın eylem içinde olmayı amaçlaması;
(b) Sonuç ile ilgili olarak, şahsın o sonuca neden olmayı amaçlaması veya olayların normal sonucu olarak gerçekleşeceğinin farkında olması
3. Bu maddenin amacına uygun olarak “bilgi” (knowledge), olayların doğal akışı sonucunda bir durumun mevcut olduğunun veya bir sonuç doğuracağının farkında olunması demektir. “Bilmek” ve “bilerek” buna göre yorumlanacaktır.

Madde 8
Savaş Suçları

Bu statünün amacına uygun olarak savaş suçları aşağıdaki anlamları taşır.

8/2-a(vii) “Hukuka aykırı biçimde ülke dışına sürme (deportation), ülke içinde nakletme veya hapsetme”,,

8/2-b(viii) “İşgal eden devletin kendi sivil halkının bir bölümünü işgal ettiği topraklara doğrudan veya dolaylı olarak nakletmesi veya işgal edilen topraklardaki halkın tamamının veya bir kısmının devlet sınırları içinde veya dışına sürülmesi (deportation) veya nakli transfer)”

OSMANLI HÜKÜMETİ’Nİ VEYA MENSUPLARINI ERMENİLERİ KISMEN VEYA TAMAMEN YOK ETMEK İÇİN ÖZEL KASITLA HAREKET ETTİKLERİNİ KANITLAMAK MÜMKÜN MÜ?

Soykırımı suçunun varlığından söz edilebilmesi için, failin suçu özel kasıtla (dolus specialis) işlemesi gerekiyor. Dolus specialis’in mevcudiyeti için, failin koruma altındaki gruplardan birinin yok edilmesine odaklanmış zihni durumunun hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlanması zorunludur. Faili suç işlemeye sevkeden bu zihni durumu şekillendiren saik ırkçı nefrettir. Jelisic ve Vukoviç davalarına ilişkin mahkeme kararları şu hususu ortaya koyuyor: Failin işlediği yasak filler sonucunda hedef alınan gruptan çok sayıda ölüme sebebiyet verilmesi ve failin bu sonucun doğacağının farkında olması dolus specialis’in mevcudiyeti için yeterli değildir.
Buna mukabil, YUCM Krstic davasına ilişkin kararında, failin suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında, soykırıma dayalı özel kastı içeren psikolojik bir bağlantı bulunmasından söz ederek dolus specialis’e gerçek anlamını kazandırmıştır.

Bu tablo ışığında 1915 olaylarını değerlendirdiğimiz zaman, Ermeni tarafının soykırımı tezinin hukuki açıdan savunulabilir olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü Osmanlı hükümetinin, Ermenileri sırf Ermeni olmaları nedeninden kaynaklanan özel bir kasıtla ve kin nefret saikiyle yok etmek gibi bir düşüncesi hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Soykırım suçunun varlığı için, faillerin, kitlesel caniyane davranışlarınıyla nihai amaçları olan hedef grubun kısmen veya tamamen yok edileceği hakkında bilinçli olmaları, yani eylemlerinin iradi şekilde bir ulusal, ırksal, etnik ve dinsel grubun yok edilmesi hedefine odaklanması zorunludur.

Ermeni soykırımı iddiasını savunanların, Osmanlı yönetiminin veya mensuplarının tehcir kararını alır ve uygularken bu nitelikte bir kasıt ve saikle hareket ettiklerini tarihsel gerçekler ışığında kanıtlamaları mümkün değildir. Esasen bugüne kadar, bu iddialarına dayanak oluşturacak hiçbir ciddi belge de sunamamışlardır.

Akayesu davası, soykırımı niyet ve kastına ilişkin somut kanıtlar yoksa, örtülü bir soykırımı niyetinin varlığının, “zalim ve mazlum” konumunda olan grupların ilişkilerinin seyrinin ve soykırımı uygulamasının yarattığı sonuçların analizinden ve sanıkların davranış ve fiillerinden karine yolu ile çıkarılabileceğini ortaya koyuyor.

Böyle olunca, Osmanlı yönetiminin 1915’te örtülü bir soykırımı niyetiyle hareket edip etmediğinin saptanmasının yolu, nesnel ve analitik bir bakışla “soykırımının” tarihi kökenlerinin aranması, “soykırımına” zemin hazırlayan ırkçı ve kindar bir eğilimin mevcut olup olmadığına bakılması, devletin gizli bir soykırımı politikası uygulayıp uygulamadığının araştırılması, tehcirin gerekçelerinin ve uygulanmasının mercek altına alınarak incelenmesidir.

Ancak bu incelemeye başlamadan önce, Ermeni tarafının soykırımı iddiasını savunmak için hangi tür belge ve kaynaklara dayandığına bir göz atmak yararlı olacaktır.

ERMENİ İDDİALARI VE DAYANDIKLARI BELGELERLE KAYNAKLAR

Ermeni tezini savunanların iddiaları

Ermeni tezinin dayandığı belgesel kanıt ve kaynakların niteliğinden söz etmeden önce, bu tezi savunan Ermeni, Batılı ve Türk tarihçi ve yazarların bu konudaki görüşlerine bir göz atmakta yarar görüyoruz.

Soykırımı iddiasını destekleyen tarihçi ve yazarların hemen hemen hepsinin birleştikleri nokta,I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Hükümeti tarafından tehcir kararının alınmasını gerektiren boyutta bir tehdidin oluşmadığı ve tehcir olayının, Ermeni halkını imha amacıyla devletin öncülüğünde hazırlanmış olan planın uygulanmasını gizlemek için yaratıldığıdır. Bunlardan özellikle Ermeni olanlar, soykırımı iddiasını diğer etkenler meyanında İttihatçı hükümetin ırkçı ve Anadolu’yu Türkleştirme politikasına dayandırmaya özen gösterirler.

Nitekim, Ermeni tarihçilerin duayeni konumunda olan Richard G. Hovannisian’a göre, İttihat ve Terakki fırkasının hakim olduğu Osmanlı Hükümeti, savaştan uzun vadeli ideolojik hedeflerini gerçekleştirmek için yararlanmak istemiş ve “çok etnili Osmanlı toplumunu homojen bir Türk toplumu haline getirmek için soykırımına başvurmuştur. Bu bağlamda hükümet tehciri bir araç olarak kullanmıştır. Ermenilerin yarısından fazlası ölmüş, geri kalanı da atalarından onlara kalan anayurtlarından zorla atılmışlardır.”

Ermeni tezinin en ateşli savunucularından olan Vahakn N. Dadrian da, gayet geniş bir arşiv malzemesinin ve diğer kanıtların, “ zorunlu göç kisvesi altında taammüden gerçekleştirilen bir imha planının mevcudiyetini ve merkezi otoritenin katkısı olmadan uygulanması imkansız bir harekatı” ortaya koyduğunu iddia eder ve İttihatçı hükümetin soykırımıyla güttüğü esas hedefin çok uluslu bir toplum olan Türkiye’yi, Ermenileri ortadan kaldırmak suretiyle türdeş (homojen) bir hale getirmek olduğunu vurgular.

Yine Ermeni asıllı bir yazar olan Gérard Libaridian, tehcirin, yükselen Türk milliyetçiliğinin temsilcisi İttihat Terakki eliti tarafından savaştan önce hazırlanmış Ermenileri imha planının bir aracı olduğunu vurgular. Libaridian’a göre, İttihatçı elitin Pan-Turanizm ve Pan-İslamist hayallerle süslü ideolojisi, Türkçülüğün doğum yeri ve Türklüğün son kalesi Anadolu’yu her ne bahasına olursa olsun elde tutmayı ve bu amaçla kurulacak ulus-devlet için Ermenilerden temizlenmiş türdeş (homojen) bir toplum oluşturmayı öngörüyordu. Ermeni soykırımının temel saiki (motifi) bu ideolojiden kaynaklanır.

Ermeni yanlısı yazarların çoğunluğu bu görüşleri benimser ve aynı zamanda, Anadolu’daki Ermeni toplumunun yok edilmesini öngören planın tehcir olayından daha önce hazırlandığını belirterek, bunun da soykırımının bir unsuru olan taammüden harekete kanıt oluşturduğunu vurgularlar. Bu yazarlara göre, Osmanlı hükümeti, I. Dünya Savaşı’ndan, Ermeni sorununu bir kerede kökünden halletmek için bir fırsat olarak yararlanmak istemiştir. Esasen bu hususu, Ermenilere karşı harekatın planlanmış niteliğinin, yani çeşitli mahallerde olayların belirli bir örüntüye (pattern) uygun olarak cereyan etmesinin de ortaya koyduğunu belirtirler. Diğer bir deyişle, olayların cereyanı, Osmanlı devletinin Ermenileri sistematik bir program uygulamak suretiyle yok etme kasıt ve niyetini kanıtlamaktadır.

Gérard Chaliand ve Yves Ternon birlikte yazdıkları kitapta, Osmanlı Hükümeti’nin zorunlu göçe başvurmaya mecbur edecek hiçbir gerekçenin bulunmamasına rağmen, sırf Ermenileri yok etmek amacıyla kapsamlı bir planın uygulandığını vurgulamaktadırlar. Bu yazarlar, Türk tarafının suçlarını mazur göstermek için, ağır savaş koşulları nedeniyle Osmanlı yönetiminin kontrolü kaybettiği, bu nedenle sevkıyat sırasında Ermenilerin, eşkıyaların , Kürtlerin ve kafileleri korumakla görevli jandarmaların caniyane saldırılarına maruz kaldıkları gibi bahaneler arkasına saklanmasının olanaksız olduğunu, zira, arzu etmesi halinde Osmanlı hükümetinin bir emirle tehciri durdurarak bu katliama derhal son verdirebileceğini, ama katliam planlı olduğundan ve taammüden işlendiğinden bu emrin hiçbir zaman verilmediğini belirtmektedirler.

Soykırımı konusunda bir çok eser vermiş olan Leo Kuper de zorunlu göç uygulamasında Osmanlı hükümetinin suçluluğunu kanıtlayan “bir sistematik katliam örüntüsü (pattern)” bulunduğu kanısındadır. Kuper’e göre, “bazı yerlerde sivil halk doğrudan öldürülmüştür. Diğer yerlerde, sivillerin sevkıyatı gerçeğe yakın bir zorunlu göç manzarası vermiştir. Bu arada din değiştirtme olayları da olmuştur. Ama kapsamlı katliamlar ve zorunlu göç örüntüsü ve sonuçta Ermenilerin geleneksel yurtlarından tamamen sürülüp yok edilmesi, soykırımı niyetinin açık kanıtlarıdır”

Christopher Walker’e göre, ırkçılık ve milliyetçilik şuuruyla hareket eden “Jön-Türkler, orta Anadolu ve Türk Ermenistanı’ndaki tüm Ermenileri imha etmek için hesaplı bir atılımda bulunmuşlar” ve soykırımı suçunu işlemişlerdir. “1915 Ermeni soykırımı, ırkçılıktan ve rasyonalizmden oluşan bir karışım olarak bir 20. asır olgusudur.” Failler, geleneksel olarak insanlığın karanlık siyasi ihtiraslarını gemleyen tüm kısıtlamaları bir tarafa bırakarak, insafsızca ve acımasızca Ermenileri öldürmüşlerdir.

Walker, her ne kadar Ermeni tehcir ve katliamının, uygulanmaya konmasından en azından iki ay önceden hazırlandığını düşünmekte ise de, planların çok daha önceden ayrıntılı biçimde düzenlenmiş olacağını da ihtimal dahilinde görmektedir. Bu açıdan, Jön-Türk rejiminin Pan-Türkizm’e ateşli bir şekilde bağlı olduğu ve bu ideolojinin Ermenilerin yok edilmesini öngördüğü dikkate alındığında, önceden hazırlanmış bir planın mevcut olması sürpriz teşkil etmemelidir.

Büyükelçi Morgenthau da, tehcirin taammüden yok etme amacıyla gerçekleştirildiğini savunur. Morgenthau, Ermeni halkın, tehcir uygulamasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak, çorak, viran ve Ermenilere düşman bir ortamın mevcut olduğu bölgelerine göç ettirilmesini “bir ırkı yok etme girişimi” olarak görmektedir.

Helen Fein’a göre, darbe ile yönetime gelen İttihatçı hükümetin temel ilkelerinden biri, koyu milliyetçiliğe ve ırkçılığa dayanan Pan-Turanizm ideolojisiydi. Bu ideoloji, Orta Asya’ya yayılarak bu bölgedeki Türkleri bir bayrak altında birleştirmeyi amaçlıyordu. Doğu Anadolu’da yerleşik Ermeniler bu yayılma yolunun üstünde olduklarından temizlenmeliydiler. İttihatçı hükümet aynı zamanda I. Dünya Savaşı’nı Türklerin geleneksel düşmanları olan Ermenilerden kurtulmak için bir fırsat olarak görmüştür. Esasında, bu plan kafalarında hep mevcuttu ve en müsait zamanı bekliyorlardı. İngiltere’nin Gelibolu çıkartmasının 1915 yılının Mart ayında başarısızlığa uğraması, İttihatçı hükümetin özgüveninin artmasına ve bunun sonucunda Ermenileri yok etme planının tehcir kisvesi altında uygulanmasına yol açtı. Helen Fein, kitabında Naim Bey’in Hatıratı’ndaki sahte telgrafları Osmanlıları suçlayan gerçek tarihi belgeler ve Büyükelçi Morgenthau’nun kitabındaki görüşleri tartışılmaz tanık ifadeleri olarak değerlendiriyor.

Barbara Harff, Alman ve Türk soykırımlarının amaç ve uygulama açılarından birbirleriyle örtüştüğü görüşünü savunur. Harff’a göre, Almanların Yahudilere ve Çingenelere, Türklerin de Ermenilere karşı uyguladıkları soykırımı aynı örüntüyü izlemiştir. Hem Jön-Türkler, hem de Naziler önce birer mitos yaratmışlardır. Bu, Nazilerde Aryan ırka dayanan Almanlık, İttihatçılarda ise Türklüktür. Germenleştirme ve Türkleştirme, her ikisi de ırkın saflığına ve ortak kültürel, etnik ve dinsel değerlere sahip çıkmayı ön plana çıkarıyordu. Tüm gerçek Almanların, Hıristiyan, Aryan ve anti-Komünist olmaları zorunluydu. Aynı şekilde, Türklerin de, Müslüman, Türkoman ve Jön-Türk yanlısı olmaları gerekliydi. Gerek Yahudiler, gerekse Ermeniler kolay hedeflerdi, çünkü dinleri, ırkları ve kültürleri farklıydı. Hıristiyanlarla Müslümanlar ve Hıristiyanlarla Yahudiler arasındaki geleneksel çatışma, yeni bir düşmanlık kampanyasının canlanmasını kolaylaştırdı. Alman ve Türk toplumları için, Yahudilerle Ermenilere karşı katliam yapmak yeni bir şey olmadığından her iki soykırımı öncesinde de, zaman zaman vahşet hareketleri ve planlı katliamlar vuku bulmuştu. Ancak, Holokost ve Ermenilere karşı soykırım, yöneticiler tarafından halkı yok etme kastıyla planlandıkları için istisnai bir nitelik kazanmış oldular.

Ermeni iddialarını savunan bazı yazarlar, Osmanlı hükümeti’nin Ermenilerin imhasını öngören savaştan önce hazırlanmış bir planın mevcut olup olmamasını, soykırımının varlığı açısından önem taşıyan bir unsur olarak görmezler. Zira, Osmanlı yönetimi, Ermeni toplumunun hemen hemen tümünü, ağır savaş koşullarında, uzak, kurak ve yırtıcı unsurların bulunduğu bir bölgeye zorunlu göç yoluyla yeterli koruma, yiyecek- içecek ve iptidai de olsa nakil vasıtaları sağlanmadan sevk etme kararını aldığı zaman, bunun, onları topluca ölüme mahkum etmekle eşdeğer olduğunu biliyordu. Başlangıçtaki niyetleri ne olursa olsun, Osmanlı yönetiminin bu tutumu soykırımından başka bir şey değildir.

Diğer bazı Batılı yazarlar ise, Osmanlı yönetimini soykırımı ile suçlamakla birlikte, bunu, önceden hazırlanmış ve özenle koordine edilmiş bir yok etme planına dayandırmazlar. Örneğin Ronald Suny, Osmanlı yönetiminin savaşı, Anadolu‘yu Ermenilerden tamamen temizlemek, böylece yabancı müdahalesine yol açan bir unsurdan kurtulmak ve Turan imparatorluğu hayalini gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görüp, bunu intikamcı ve kararlı bir yok etme eylemine dönüştürdüğünü ileri sürer. Tarihçi Hilmar Kaiser de, Suny gibi Osmanlıların savaş öncesi soykırımı planları olduğu görüşüne karşı çıkar.

Bu bağlamda altını çizmemiz gereken bir husus, I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Savaş Propaganda Bürosu’nda çalışan fakat sonradan dünya çapında üne kavuşan Arnold Toynbee’nin savaş yıllarındaki yayın faaliyetlerinin, Ermenilerin soykırım iddialarına çok büyük ölçülerde inandırıcılık sağladığıdır. Toynbee, 1915’te yazmış olduğu “Ermeni Vahşeti: Bir Ulusun Yok Edilmesi” adlı kitabında tehcir hakkında şöyle bir yargıda bulunmuştu:

“Bu korkunç vahşete, hem bu örgütlenmiş suça, hem de onun mahalli uygulamalarına Ermeniler en ufak bir tahrikte bulunmadan maruz kalmışlardır.”

Bu ifadeler, muhakkak ki zaman içinde birçok Batılı tarihçiyi derinden etkilemiştir. Maalesef, Toynbee’nin o günün koşullarında İngiltere’nin çıkarları gereği uydurduğu bu büyük yalan, Ermeni olmayan bir çok yazarın Ermeni tezini benimsemesine yol açmıştır.
Toynbee bu yalanlarını, esas amacı Amerikan kamuoyunu etkileyerek ABD’nin savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini sağlamak olan İngiltere Savaş Propaganda Bürosu’nca yayına hazırlanan ve editörlüğü kendisi tarafından yapılan “Ermenilere Osmanlı İmparatorluğu’nda Uygulanan Muamele, 1915-1916” adlı kitapla da sürdürmüştür.
Ancak, Toynbee, “Mavi Kitap” olarak tanınan bu yayınla tarihi insafsızca çarpıtmaktan rahatsız olmuş olacak ki, bir süre sonra bu hatasını ürkekçe de olsa düzeltmeye çalışmıştır. Nitekim, 1922 ‘de yayımlanan “The Western Question in Greece and Turkey” adlı eserinde Toynbee Mavi Kitap’ın “savaş propagandası” olduğunu şu ifadelerle itiraf etmiştir: “…gerektiği şekilde savaş propagandası olarak yayımlanan ve dağıtılan Mavi Kitap”. (…’Blue Book’ which was duly published and and distributed as a war propaganda).

Bilahare, “Acquaintances” adlı eserinde de Toynbee, İngiliz Hükümeti’nin, Mavi Kitap’ı yayına hazırlarken bilmediği fakat sonradan öğrendiği özel bir nedenle yayımlattığını açıklamıştır. Toynbee bu özel nedeni şöyle izah etmektedir: Rus ordusu, 1915 ilkbaharında Alman ordusu karşısında geri çekilirken Polonya-Litvanya sınır bölgesindeki Yahudi toplumuna karşı korkunç katliamlar ve zulüm yapmıştır. İlerleyen Alman ordusu da bu durumu propaganda konusu yaparak Ruslara karşı kullanmıştır. Alman makamları, davet ettikleri Amerikalı gazeteciler yoluyla Rusların Yahudilere yaptıkları kötülükleri dünyaya ve özellikler Amerikan kamuoyuna duyurmak istemişlerdir. Almanların bu çabası sonuç vermiş ve Rus vahşeti Şubat 1916’da “The Newyork American” gazetesinde yayınlanmış ve gazete okuyucularına, “Hıristiyan İngiltere ile Hıristiyan Fransa’dan, müttefikleri Rusya’nın barbarlık yapmasını önlemelerini istemeleri” için çağrıda bulunmuştur. Toynbee’ye göre, bu gelişme İngiltere’yi telaşlandırmıştır. İngiliz Hükümeti, Amerikalı Yahudilerin bu olaya tepki göstererek, ABD’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesini engelleyecekleri endişesine kapılmıştır. Bu durumda, Anadolu’da cereyan eden Türk-Ermeni olayları, İngiltere’nin eline aradığı “karşı-propaganda” (Toynbee, aynen bu ifadeyi kullanıyor) ve dikkatleri başka bir yöne çevirme fırsatını vermiştir. Diğer bir deyişle Mavi Kitap’la İngiltere, Amerika’ya, “Müttefikimiz Rusya insanlık dışı hareketlerde bulunuyor ama, Almanların müttefiki Türkler çok daha korkuncunu yapıyor” mesajını vermek ve Almanya’yı kendi silahıyla vurmak istemiştir.

Mosa Anderson ve Noel Buxton yazdıkları A life adlı eserde, İngiltere Başbakanı Ramsey MacDonald’a sunulan resmi bir yazıda Mavi Kitap’ın propaganda malzemesi olduğunun belirtildiğini kaydetmektedirler. Bu konuda kitapta yer alan ifadeler aynen şöyle:

“Henry Herbert Asquith ve Stanley Baldwin , zamanın Başbakanı Ramsey MacDonald’a 1924’te verdikleri ortak muhtırada kesin ifadelerle ‘Mavi Kitap’ın 1916-1917’de İttifak propaganda faaliyetleri çerçevesinde yoğun biçimde kullanıldığını ve bu kitabın Amerikan kamuoyunun şekillenmesi ile Başkan Wilson’un savaşa girme kararını almasında önemli bir etken olduğunu’ vurgulamışlardır” .

Toynbee’nin, “korkunç vahşet” ve “örgütlenmiş suç” olarak nitelediği tehcirin Ermenilere en ufak bir tahrikte bulunmamalarına rağmen uygulanmış olduğu yolundaki görüşünü de, 1966’da yazdığı bir mektupta değiştirdiği görülmüştür. Bu mektubunda, Toynbee, Rusların Kuzeydoğu Türkiye’yi istila etmeleri üzerine, Ermenilerin beşinci kol olacakları korkusunun Osmanlıların Ermenileri zorunlu göçe tabi tutmalarına meşru bir gerekçe kazandırdığını belirterek kendini tekzip etmiştir.

**********************************************************************************************************

Son yıllarda bazı Türk akademisyenlerin de Ermenilerin sözcülüğüne soyunduğunu görüyoruz. Bunların öncüsü konumundaki Taner Akçam, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin, iktidara gelince hazırlamış olduğu “Anadolu’nun Türkleştirilmesi Planı”nın gayrimüslim toplulukları tasfiye etmeyi öngördüğünü ve Hükümetin I. Dünya Savaşı’ndan bu planı gerçekleştirmek bir fırsat olarak yararlandığını iddia eder. Akçam’a göre, tehcir ikili bir mekanizma çerçevesinde uygulanmıştır. Birincisi, tehcire ilişkin resmi emirleri veren ve bunları valiler kanalıyla yerel organlara ulaştıran Dahiliye Nezareti’dir. İkincisi ise, perde arkasında görev yapan ve Anadolu’nun Türkleştirilmesi Planı çerçevesinde Ermenileri imha kararını alıp bunu Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla sinsice uygulayan Merkez-i Umumi’dir. Dahiliye Nazırı Talat Paşa, bu iki mekanizmayı koordine eden ve yönlendiren kişidir. Dahiliye nezareti tehcire ilişkin resmi emirleri devlet kurumları aracılığıyla yollarken, Merkez-i Umumi de Ermeni kafilelerin katledilmesine ilişkin emirleri bölgelere parti aracılığı veya Dahiliye Nezareti’nin şifrelerini kullanarak göndermiştir. Ermenilerin imhasına ilişkin tüm talimat ve muhaberat da Merkez-i Umumi tarafından imha edildiğinden, kırım nedeniyle Osmanlı Hükümeti’ni suçlayacak belge bulunamamaktadır.

Akçam, Türk Kurtuluş Savaşı’nın öncüleri hakkında da hakkında da aklınca küçültücü iddialarda bulunur. Ona göre, milli mücadeleye öncülük yapan liderler, Ermeni katliamından sorumlu tutularak işgal kuvvetleri tarafından yargılanacakları veya intikam peşindeki Ermeni fedailerince öldürülecekleri korkusuyla Anadolu’ya geçmişlerdir. “Ermeni katliamını yapan kadrolar, Kurtuluş Savaşı’nı da yürüten kadrolardır” diyen Akçam, şöyle devam eder: Ermeni kırımında rol almış olan İttihat ve Terakki Partisi mensupları ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın tüm fedaileri için “Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemek bir yaşam gereği olmuştur”. “Çünkü onlar iki alternatif arasındaydılar. Ya teslim olacaklar ve idam da dahil ağır cezalara çarptırılacaklar, ya da Anadolu’ya geçerek milli direnişi örgütleyeceklerdi.”

Bazı Türk akademisyenleri de, 1915 olaylarını açıktan soykırım olarak nitelememekle beraber, tehcir uygulamasıyla Ermenilere yapılan trajik haksızlığın Türkiye tarafından kabul edilmesi gerektiği kanısındadırlar. Örneğin, bunlardan Tamer Timur şu görüşleri ileri sürmektedir:

“Bu konuda Türklere düşen, 1908’de özgürlükçü bir devrim şeklinde başlayan İkinci Meşrutiyet’in, 1911’den ve özellikle 1913’teki Babıali baskınından sonra bir karşı devrime, kanlı bir çetenin iktidarına dönüştüğünü kabul etmektir. Bu bağlamda ‘Ermeni tehciri’ denen olay vahim bir kıyımdır ve bunu hiçbir neden mazur gösteremez. Ermeni teröristleri bir
sürü Türkü öldürdüler diye tüm bir halkın cezalandırılmasını mazur görürsek, İttihatçıların
suçuna iştirak etmiş oluruz. Eğer Doğu Anadolu’da bazı Müslüman köyleri yakıldı diye, örneğin Kayseri’deki 16.000 Ermeniden 12.000’inin akıbeti meçhul bir sürgüne yollandı ve kalanlar da Müslüman yapıldıysa çağdaş bir Türk bunu unutmamalı ve bundan utanç duymalıdır.”

Soykırım iddiasının dayandığı kanıtlar ve kaynaklar

Soykırımı iddiasını 90 yıldır canlı tutmayı başaran Ermeniler tüm çabalarına rağmen dünya kamuoyuna iddialarını kanıtlayabilecek açık ve geçerli bir belge sunamamışlardır. Bu durumda, iddialarını, doğruluğu kanıtlanmamış hatırat türü sübjektif yayınlar ile savaş yıllarında yayımlanmış propaganda amaçlı kitap niteliğindeki kaynaklara ve Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda yenilgisinden sonra mütareke döneminde galip devletlerin baskısıyla kurulan “Ermeni katliamı” suçlularının yargılandığı düzmece mahkeme kararlarına ve kanıtlanmamış savcı iddianameleri ile tanık ifadelerine dayandırmışlardır.

Talat Paşa’ya atfedilen telgraflar

Ermeni tarihçiler uzunca bir süre iddialarına temel dayanak olarak, 1920 yılında Aram Andonyan adlı bir Ermeni yazar tarafından kaleme alınan “Ermeni Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeleri” adlı bir kitabı kullanmışlardır.

Bu kitaba göre, Naim Bey adında Halep Valiliği’nde çalışan ve tehcir uygulamasından sorumlu hayali bir Osmanlı memuru, “Ermeni katliamını” kanıtlayan şifre-telgraf talimatları ve şifre anahtarlarını Andonyan’a satmıştır. Bu telgraflarla, güya, Talat Paşa, Halep Valisi’ne Ermenilerin imhası talimatını vermektedir. Türk Tarih Kurumu’nun sağladığı imkanlarla çalışan iki araştırmacı, Andonyan’ın kitabında yer alan ve resmi olduğu iddia edilen belgeleri ele alarak incelemiş ve herbirinin sahteliğini kanıtlamışlardır. İngilizce ve Fransızça’ya da tercüme edilen bu kitap, Andonyan’ın iddialarını çürütmek bakımından son derece etkili olmuştur. O kadar ki, bu sahtekarlığın ortaya çıkarılmasından sonra, Ermeni tarihçiler, Andonyan’ın kitabına artık atıfta bulunmaz olmuşlardır.

Büyükelçi Morgenthau’nun hatıratı

Ermenilerin iddialarını dayandırdıkları diğer bir kaynak, İstanbul’da 1914’ten 1916’ya kadar ABD Büyükelçisi olarak görev yapan Büyükelçi Henry Morgenthau’nın 1918 yılında yayımlanmış olan “Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü” adlı hatıratıdır. Princeton Üniversitesi’nde görevli Amerikalı tarihçi Profesör Heath Lowry, çok dikkatli ve yoğun bir araştırma sonucunda yazmış olduğu “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsünün Perde Arkası” kitabıyla, Morgentau’nun anılarını içeren kitabının birçok yalan ve yarı gerçek verileri içerdiğini belgelerle ortaya koymuştur. Profesör Lowry, Morgentau’nun kitabındaki açıklama ve iddiaların tutarsızlığını ve uydurma olduklarını, bu iddiaları, büyükelçinin İstanbul’daki görevi sırasında Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği resmi rapor ve telgraflar ile Türkiye’de geçirdiği 26 ay boyunca tuttuğu günlüğündeki bilgileri karşılaştırmak suretiyle kanıtlamıştır. Profesör Lowry’e göre,

“Amerikan kamuoyunun belirgin özelliklerinden biri haline gelen ve günümüzde de varlığını sürdüren güçlü Türkiye aleyhtarlığının temel taşlarından biri olan Morgenthau’nın kitabı, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin I. Dünya Savaşı’nı bahane ederek Ermeni azınlığa karşı planlı bir soykırım uyguladığı inancının ana çıkış noktalarından biridir.”

Morgentau’nun anıları eski güvenilirliğini kaybetmiş olsa bile, Ermeni tezlerinin taraftarları bugün hala bu kaynağa atıfta bulunmaktan kendilerini alıkoyamamaktadırlar.

Mavi Kitap ve Arnold Toynbee

Ermeni tarihçilerin Türkiye’ye yönelttikleri soykırımı suçunu kanıtlamak için yararlandıkları en önemli belge, 1916 yılında İngiltere Hükümeti tarafından “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin Uğradığı Muamele, 1915-1916” adıyla yayımlanan ve genellikle Mavi Kitap diye atıfta bulunulan kitaptır. İngiliz Parlamentosu’nun onayıyla “Parlamento Mavi Kitaplar Külliyatı” çerçevesinde yayımlanan bu kitap, görünürde Osmanlı Hükümeti tarafından tasarlanan bir etnik imha planı çerçevesinde, Ermenilere karşı uygulanan vahşet ve katliamları ortaya koyan 150 “görgü tanığı” tarafından hazırlanan belge ve raporları içeriyor.

İngiliz hükümetinin bu kitabı hazırlatmakla amaçladığı ana hedef, Amerikan kamuoyunun Ermenilere acıma duygusunu sömürerek Washington’un savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini sağlamaktı. Yayının bu açıdan başarılı olduğu bir gerçek. Nitekim, bu kitabın, Başkan Wilson’un savaşa katılma kararını almasında başta gelen bir etken olduğunu zamanın İngiliz hükümeti üyeleri açıklamışlardır .

Büyükelçi Viscount Bryce ve ve ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin imzasını taşıyan Mavi Kitap’ın orijinal nüshasında, “Osmanlı misillemesinden korumak amacıyla”, “görgü tanıklarının” gerçek isimleri açıklanmadan onlara kod adlarıyla atıfta bulunuluyordu. Savaşın sona ermesinden sonra kitabın İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanmış olduğu ortaya çıktıysa da, Mavi Kitap etkisinden bir şey kaybetmedi, Türkiye’ye karşı yıllar boyu son derece etkili bir propaganda aracı olarak kullanıldı ve soykırımı iddiasının altyapısını oluşturdu. Savaş Propaganda Bürosu’nun tüm evrakı yakılmıştı. Ancak, imha edilmekten kurtulan ve Mavi Kitap’taki kod adlarının kimlere ait olduğunu gösteren belgeler 1999 yılında İngiliz arşivlerinde bulunup açıklanınca, Mavi Kitap’ın gerçeklere dayanmayan bir propaganda malzemesi olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Keşfedilen belge bu 150 “görgü tanığından”, 59’unu misyonerlerin, 52’sini Ermeni aktivistlerin ve yedisini de isyancı Ermeni Taşnak liderlerin oluşturduğunu ortaya koyuyordu. Geriye kalan 32 kod adına gelince, bunlar ya tamamen uydurma kişilere aitti, yahut da aynı kişinin başka bir kod adıyla tekrardan gösterilmesi sonucu Mavi Kitap’ta yer almıştı. Böylece, Mavi Kitap’ta “görgü tanığı” olarak atıfta bulunulanların, Osmanlı’nın can düşmanı Taşnak komitecilerden, Ermeni taraftarlığı nedeniyle ün yapan ve yansız bir tutum içinde olmaları mümkün olmayan kişilerle misyonerlerden ve uydurma isimlerden oluştuğu ortaya çıktı. Bu şekilde, Mavi Kitap’ın güvenilir tarihi bir kaynak olmadığı, tamamen bir propaganda malzemesi olduğu hiç kuşkuya meydan vermeyecek şekilde belli oldu.

Buna rağmen Mavi Kitap 2000 yılında İngiltere de tekrar basıldı. Kitabı bastıran Ara Sarafyan, çaresiz, kod adlarının yerine gerçek isimleri koydurmak mecburiyetinde kalmıştı. Fakat, Lordlar Kamarası binasında düzenlenen geniş bir davette kitap Baroness Cox tarafından basına önemli ve ciddi bir tarihi kaynakmış gibi tanıtıldı.İngiliz basını da bu görüşü tartışmasız kabul etti.

Bu büyük sahtekarlığa bir tepki göstermek gerekiyordu. Bu imkanı bu satırların yazarına,
İngiltere’deki bir Türk iş adamı sağladı. Ve ben, 13 Şubat 2001’de Lordlar kamarası’nda Lord Ahmed’in ev sahipliği yaptığı ve Türk-İngiliz İş Konseyi Başkanı Remzi Gür’ün organize ettiği yemekli bir toplantıda, aralarında Türk Büyük Elcisi, İngiliz Hükümeti’nde Avrupa ilişkilerinden sorumlu Bakan Keith Vaz ile Avam ve Lordlar Kamarası üyelerinin de bulunduğu çok sayıda davetliye Mavi Kitap’la ilgili bir konuşma yaptım.

Konuşmamda, dinleyicilere, İngiltere Hükümeti’nin, İstanbul’un işgali sırasında aralarında Ermenilere karşı vahşet ve katliamla suçlanan Osmanlı devlet adamı ve görevlilerinin de bulunduğu 144 kişiyi mahkeme ederek tutuklattığını ve bunları deliler toplanıncaya kadar Malta adasına sürdüğünü belirttim. Sonra da,Osmanlı, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde yapılan son derece titiz araştırmalara rağmen sanıkları suçlayacak hiçbir belge kanıt ve “görgü tanığı” bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı’nın 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla, kanıtların yetersizliği nedeniyle davanın görülemeyeceğine ve tanıkların serbest bırakılmalarına karar verildiğini dinleyicilere anımsattım ve şu soruyu sordum: “Malta sürgünlerini mahkum etmek için neden Mavi Kitap’ın içerdiği kanıtlar kullanılmadı?”. Sorunun yanıtını da kendim şöyle verdim: “Mavi Kitap’tan yararlanamadı, çünkü içerdiği belgeler mesnetsiz ve asılsızdı. Toynbee o dönemde hayattaydı, kitabı hazırlarken yararlandığı tüm kaynaklar da el altında idi. Buna rağmen bunlar kullanılmadı. Çünkü bunlar İngiliz mahkemesi tarafından dikkate alınacak bir değer ve gerçeklikte değildi.”

Sözlerimi şöyle bitirdim: “Milletlerin fikirlerini zehirlemek, onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek, kin nefret ve intikam saplantısının nesilden nesile geçmesine yol açmak, bir insanlık suçudur. Bu nedenle, İngiliz parlamentosundan Mavi kitabın asılsızlığını ilan etmelerini bekliyoruz. Türkiye’ye bir de özür borçlular”

Kişisel nitelikteki bu girişimimizden, resmi makamlarımız tarafından takip edilmemesi nedeniyle bir sonuç alınamadı ve Mavi Kitap Ermeni aktivistler tarafından uluslararası medyanın, siyaset adamlarının, fikir önderlerinin ve bilim adamlarının aldatılarak Türkiye’ye karşı kin ve nefret duygularının yayılmasında etken olmaya devam etti.

Ancak, aradan 5 yıl geçtikten sonra, yine bu satırların yazarının kişisel girişimleri sonucunda ve Ana Muhalefet Partisi CHP’nin Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal ile Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’ın konuyu benimseyip destek vermeleri sonucunda, 13 Nisan 2005 tarihinde TBMM üyeleri İngiltere Avam Kamarası ile Lordlar Kamarası’na topluca imzaladıkları bir mektubu gönderme kararını almışlardır. Gönderilen mektupla, sözkonusu Mavi Kitap’ın bir propaganda malzemesi olduğunun ve kitapta yer alan Osmanlı Ermenilerinin isyanı ile buna karşı Osmanlı Devleti’nin almış olduğu önlemlere ilişkin bilgilerin mesnetsiz ve güvenilir olmadığının açıklanmasını talep edilmiştir.

İngiliz Parlamentosunun bu konuda etik ve nesnel bir yaklaşım sergileyerek Osmanlı Devleti-Ermeni çatışmasının muğlak yönlerinin gün ışığına çıkartılmasına ve ortak tarihimizin bu önemli kısmına açıklık getirilmesine katkıda bulunacağı umudundayız. Bu şekilde Mavi Kitap da layık olduğu şekilde tarihin çöp sepetine atılınca, soykırımı iddiasının bir temel dayanağı daha çürütülmüş olacaktır.

Lepsius’ün Ermeni katliamı hakkındaki gizli raporu

Lepsius, eşi Ermeni olan ve Alman tarihçileri arasında Türklere koyu düşmanlığıyla tanınan bir Alman Protestan papazıdır. Lepsius’un, 1915 Temmuz/Ağustos aylarında İstanbul’da yürüttüğü araştırmaların sonucunda Ermenilerin durumu hakkında yazmış olduğu fakat o dönemde askeri sansür nedeniyle Almanya’da yasaklanmış olan raporu, savaşın sona ermesiyle birlikte 1918’de “Dr. Johannes Lepsius’ün Ermeni Katliamı Hakkındaki Gizli Raporu” adıyla Paris’te yayımlanmıştır. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Ermeni azınlığına karşı bir toplu kıyım (soykırımı) tasarlayıp tehcir bağlamında uyguladığını iddia ettiği bu kitap, soykırımı tezini destekleyenler tarafından bugün de geçerli bir kaynak olarak değerlendirilmekte ve kullanılmaktadır.

Bu konuda yakın zamanlara kadar bilinmeyen husus, Lepsius’un “Gizli Raporu”na, İstanbul’da ziyaret ettiği ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun kendisine verdiği Amerikalı Protestan misyonerlerin uyduruk ve düzmece iddialarına dayalı raporlarını temel kaynak olarak almış olmasıdır. Nitekim, Lepsius’ün kitabını nasıl yazmış olduğu hususunda, Amerikalı tarihçi Profesör Heath Lowry’nin “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsünün Perde Arkası” adlı eserinde çok ayrıntılı bilgiler vardır.

Bu bilgilerden, Lepsius’ün, İstanbul’da 31 Temmuz 1915’te ziyaret ettiği Amerikan Büyükelçisi Morgenthau’ya, Türkleri tehcire ve katliama son vermeye zorlamak amacıyla dünya çapında bir protesto hareketi başlatmak istediğini, bu amaçla Cenevre’ye giderek uluslararası Kızılhaç Örgütünden, Papa’dan ve tarafsız devletlerin başkanlarından yardım isteyeceğini belirttiği ve yapacağı bu girişimlerde kullanılmak üzere “Osmanlı vahşetine” ilişkin bilgi talebinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ziyaretten sonra, Morgenthau ile birçok görüşme yapan Lepsius, istediği belge ve bilgileri Büyükelçi Morgenthau’dan almıştır. Lepsius, bu bilgilere dayanarak sonradan Paris’te kitap halinde yayımlanan raporunu yazmıştır. Bu konuda Profesör Lowry’nin değerlendirmesi şöyledir :

“ … Morgenthau’ya [Amerikan] konsolosları ve Amerikan Misyonerleri tarafından gönderilen raporlardaki verilerin basitçe karşılaştırılmasından Lepsius’ün kitabı için ana kaynağın Morgenthau olduğu ortaya çıkmaktadır. Lepsius’ün savaş sırasında Osmanlı başkentinde sadece bir ay kaldığı ve Anadolu’da nispeten az sayıdaAlman misyoneri bulunduğu göz önüne alınınca, elindeki sürgünlerle ilgili malzemenin çoğunun Amerikalı misyoner kaynaklardan sağlanmış olması şaşırtıcı değil.”

Profesör Lowry’nin araştırmaları, Morgenthau’nun Lepsius’e verdiği bilgileri, aynı zamanda İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından 1916’da yayımlanan Mavi Kitap’ın editörü konumundaki Viscount Bryce’a da verdiğini göstermektedir. Yani, bugün artık tam bir savaş propaganda malzemesi olduğu ortaya çıkan Mavi Kitap ile Lepsius’un savaş sonrasında Paris’te kitap olarak yayımlanan raporu ve Büyükelçi Morgenthau’nun anılarının dayandığı bilgilerin kaynağı aynıdır. Bu bilgi kaynağı da, tümüyle yalan veya yarı gerçek verileri nakleden ve çarpıcı tutarsızlıkları içeren Amerikalı misyonerlerin raporlarıdır. ABD Konsolosluk raporlarının da misyoner raporlarına dayandığı bilinmektedir.

Dıvan-ı Harb-i Örfi Mahkemeleri kararları

Ermeni tarihçi ve yazarlar, Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’da İtilaf devletlerinin baskısıyla oluşturulan ve Divan-ı Harb-i Örfi denilen fevkalade yetkilere sahip askeri mahkemelerin tehcire ilişkin suç iddialarıyla yargılamış olduğu İttihat ve Terakki fırkası lider ve mensupları ile kamu görevlilerini idam da dahil çeşitli cezalara çarptıran kararlarını, soykırımı iddiasını kanıtlayan belgeler olduğunu ileri sürerler.

Ancak, son zamanlarda bu konuda yayımlanan iki eser, sözkonusu mahkumiyet kararlarının siyasi baskı altında alındığını ve hukuk ve adaletle hiçbir ilişkileri bulunmadığını çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.

Amerikalı saygın bir bilim adamı olan Prof. Guenter Lewy, “Osmanlı Türkiyesinde Ermeni Katliamları – Tartışmalı bir Soykırımı” başlıklı kitabında, işgal altındaki Osmanlı Devleti’nin askeri mahkemeleri tarafından alınan bu kararların, tamamen siyasi amaçlı olmaları ve doğruluğu denetlenmemiş belge ve tanık ifadelerine dayanmaları nedeniyle ciddi ve güvenli kanıtlar olarak kabul edilemeyeceklerini vurgulamıştır. Profesör Lewy ayrıca, bir yandan iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf partili hükümetlerin İttihatçılara karşı kin ve intikam hisleri dolayısıyla onları mahkum ettirmek istemeleri, öte yandan İngiltere başta olmak üzere İtilaf Devletleri’nin Osmanlı devletini parçalama planları (Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurma) doğrultusunda yargı üzerinde baskı kurmaları dolayısıyla, askeri mahkeme kararların adaletsiz ve siyasi amaçlı çıkmasına yol açtığını belirtmektedir. Esasen, Damat Ferit Paşa’nın istifasından sonra 21 Ekim 1920’de yeni kabineyi kuran Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Tevfik Paşa, çok adette haksız karara imza attığı basın tarafından da yoğun şekilde işlenen Dıvan’ı Harbi Örfi Başkanı Nemrut Mustafa Paşa’nın görevine son vermiş ve Divan-ı Temyiz-i Askeri’yi kurdurtmuştur. Haklarında mahkumiyet kararları verilenlerin dosyaları temyiz heyeti tarafından incelenmiş ve sonuçta Divan-ı Harb-i Örfi kararlarının hemen hemen hepsi bozulmuştur. Bu şekilde mahkeme reisi Nemrut Mustafa’nın adalet adına yaptığı haksızlık ve rezillikler tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir.

Ayni konuda Ferudun Ata tarafından Osmanlı Arşiv belgelerine dayanılarak yazılan eser de işgal altındaki İstanbul’da tehcir nedeniyle yapılan yargılamaların gerçek yüzünü teşhir etmekte ve “Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerini Osmanlı Devleti’nin hür iradesiyle bir takım gerçeklerin ortaya çıkması için kurduğu bağımsız ve adil bir kurum olarak görmenin mümkün olmadığı” kanısına varmaktadır. Bu nedenlerle, anılan mahkemelerin adalet ve meşruiyetten yoksun kararlarının soykırım tezine kanıt olarak ileri sürülmesi boş ve anlamsız bir çaba olmaya mahkumdur.

Teşkilat-ı Mahsusa

Bilindiği üzere Ermeni tarihçilerle yazarlar, İttihat ve Terakki’nin Merkez Komitesi tarafından yönetilen Teşkilat-ı Mahsusa’nın vurucu kadrolarının İmparatorluk topraklarındaki değişik cezaevlerindeki katiller ve idam mahkumları arasından seçilerek oluşturulduğunu, bu canilerin silahlı eğitime tabi tutulduktan sonra çeteler halinde gruplaştırılarak doğudaki eylem alanlarına Ermeni tehcir kafilelerini yok etmek amacıyla gönderildiklerini ileri sürerler. Bu iddialarına kanıt olarak da, yukarda değinmiş olduğumuz Divan-ı Harb-i Örfi iddianamelerinde yer alan suçlamalarla duruşmalar sırasında dinlenen tanıkların ifadelerini gösterirler.

Profesör Guenter Lewy, yukarda atıfta bulunduğumuz eserinde, mahkeme iddianameleri ile tanık ifadelerinin içerdiği suçlamaların gerçekliklerinin doğrulanmamış olmasının yanı sıra, Divan-ı Harbi Örfi’nin objektif ve tarafsız bir yargı organı olmadığını da dikkate alarak, Teşkilat-ı Mahsusa hakkındaki Ermeni iddialarının geçerliliğini kabul etmemekte ve bu örgüt hakkında yegane akademik araştırmayı yapan Philip Stoddard’ın “Ermeni tehcirinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın hiçbir rolü olmadığı” yolundaki görüşüne itibar etmektedir. Lewy, yeni belgeler ortaya konmadıkça Teşkilat-ı Mahsusa ile tehcir arasındaki ilişkinin kanıtlanmamış bir iddiadan ibaret kalacağını da vurgulayarak, soykırımı tezinin bu ikinci dayanağını da çürüğe çıkarmaktadır.

Ermeni tezini kanıtlayacak belge ve kaynaklar yetersiz ve geçersiz

Görüleceği üzere Ermeni tarafı iddiasını kanıtlayacak geçerli bir tarih belgesine veya kanıta sahip bulunmuyor. Burada altını çizmek istediğimiz bir nokta da, İngiltere’nin Ermenilere karşı “katliam ve vahşet” suçlarından yargılamak amacıyla Malta’ya Osmanlı ileri gelenlerini “sanık” olarak gönderdiği tarihte, Büyükelçi Morgenthau’nın hatıratı, Johannes Lepsius’ün raporu ve İngiltere Savaş Propaganda Bürosu’nun Mavi Kitap’ı yayımlanmıştı. Tehcir olayının tüm aşamalarını azami dikkatle izleyen ABD misyonerleri ve konsolosları tarafından hazırlanan raporlarla Büyükelçi Morgenthau’nun Washington’a göndermiş olduğu resmi raporlar İngiliz makamlarının istifadesine açıktı. Ayrıca, o dönemde Mavi Kitap’ın editörü Arnold Toynbee ile bu kitabın yazılmasına katkıda bulunan görgü tanıkları hayatta ve erişilebilir durumdaydı. Buna rağmen, İngiliz Kıraliyet başsavcısı, ne sözkonusu kitapları, ne ABD Büyükelçiliği ile ona bağlı konsoloslukların ve misyoner kuruluşlarının raporlarını ne de Mavi Kitap’ın hazırlanmasına katkıda bulunan görgü tanıklarını, Malta’ya sürgün olarak gönderilen “sanık Osmanlıları” suçlamaya yeterli değerde ve inanılırlıkta bulmamış ve 29 Temmuz 1921’de kanıtların yetersizliği nedeniyle “Malta sürgünlerinin” serbest bırakılmalarına karar vermiştir.

O zaman, yani bundan 84 yıl önce, tüm hatıralar taze ve tanıklar hayattayken, bir işgal devleti mahkemesi tarafından dahi kanıt olma nitelikleri geçersiz ve yetersiz görülen bu kitaplar ve raporların bugün geçerli görülmesi için herhangi bir neden mevcut değildir. Bir adalet maskaralığından başka bir şey olmadığı belgelerle kanıtlanan mütareke yargılamaları sırasında ileri sürülen iddiaların ve bunlardan Teşkilat-ı Mahsusa’ya ilişkin olanların da hiçbir geçerliliği olmadığı da açıktır.

OSMANLI HÜKÜMETİ’NDE ÖRTÜLÜ BİR YOK ETME KASIT VE NİYETİ VAR MIYDI?

Osmanlı Hükümeti’ni soykırımla suçlamak için kanıtlanması gereken hususlar

Yukarda belirtmiş olduğumuz üzere, soykırımı suçunun varlığı için, failin, kitlesel caniyane davranışının nihai amacı hakkında bilinçli olması, yani eyleminin kasten ve iradi bir şekilde bir ulusal, ırksal, etnik veya dinsel grubu yok etme hedefine odaklanması zorunludur. Failin yok etme amacının nedeni, yani saiki de, bu dört gruptan birinin mensuplarını sırf o gruptan olmalarından kaynaklanmalıdır. Böyle bir saik de ırkçı nefretin yoğunlaşması sonucu ortaya çıkıyor. Yani bir Ermeni soykırımından söz edilebilmesi için, Ermenileri, sırf Ermeni oldukları için yok etme kastının ve bunu besleyen ırkçı nefret saikinin mevcudiyeti ve kanıtlanması gerekiyor.

Osmanlı arşivlerinde 1915 olaylarını kapsayan gayet zengin bir belge külliyatı mevcuttur. Bu arşivlerde yapılan araştırmalar, açık bir niyetin varlığını ortaya koyan hiçbir belgenin mevcut olmadığı göstermiştir. Buna mukabil, böyle bir niyetin var olmadığını ve olamayacağını somut biçimde ortaya koyan yüzlerce arşiv belgesi mevcuttur. Bu belgeler şu iki noktayı açıkça ortaya koyuyor :

İkincisi, Osmanlı Hükümeti’nin düzenli ve güvenli bir tehcir süreci öngördüğü, bu amaca yönelik karar ve önlemleri azami iyi niyetle aldığı ve göçe tabi tutulanlara kötü davranan asker ve sivil kamu görevlileri ile sivilleri yargılayarak ağır cezalara çarptırdığıdır. Ancak, savaş koşullarının yarattığı olağanüstü sorunlar, ülkede hüküm süren aşırı asayişsizlik, bürokratik yeteneksizlik, ilkel nakliyat sistemi ve sivil halkla askeri personelin maruz kaldığı açlık, kıtlık ve salgın hastalıklar nedeniyle, birçok bölgede tehcir uygulamasının trajik sonuçlara yol açtığıdır.

Soykırım kastı örtülüyse bu nasıl ortaya çıkarılacaktır?

Sanıkların soykırımı suçunu reddetmelerine rağmen örtülü bir soykırım niyetinin varlığından kuşku duyulduğu, ancak faillerin suçu özel kasıtla işlediklerini gösteren somut kanıtlar bulunamadığı bir durumda, özel kastın mevcudiyetinin kanıtlanması için nasıl bir yöntem izlenecektir?

Bu hususta, Akayesu davası kararı olmak üzere, RUCM ve YUCM tarafından bakılan davalara ilişkin kararlarda yol gösterici unsurlar mevcuttur.. Taba’nın belediye başkanı Jean Paul Akayesu mahkemenin kendisine yönelttiği soykırımı suçunu kabul etmemiş olduğundan, özel kastın mevcudiyetinin kanıtlanması hakimleri uğraştırmıştır. Bu durumda hakimler şu sorulara yanıt aramışlardır: Özel kastın mevcudiyetine ilişkin somut kanıtlar yoksa, diğer bir deyişle açık bir itiraf veya failin niyetini ortaya koyan yazılı bir plan mevcut olmayınca ne yapılacaktır? Özel kasıt nasıl kanıtlanacaktır? Hakimler, böyle bir durumda, özel kastın, sanıkların bazı fiillerinden (through a number of presumed facts) karine yoluyla istidlal edileceğine (çıkarılacağına) karar verdiler. YUCM’nin, Karadzic ve Ratko Mladis davalarında aldığı kararları da dikkate alan Yargı Dairesi özel kastın belirlenebilmesi için kendine şöyle bir yöntem seçti:

“Failin özel kastının belirlenmesine gelince, Yargı Dairesi, kastın , belirlenmesi zor hatta imkansız olan zihni bir unsur olduğu görüşündedir. Sanığın bir itirafının olmaması halinde, kastı, vakıalarlara dayanan karinelerden çıkarılır. Yargı Dairesi, soykırım kastını (…) hedef gruba sistematik bir şekilde yöneltilen diğer suç fillerinin gerçekleştirildiği genel ortamdan – bu fiiller ister aynı fail veya başkaları tarafından gerçekleştirilsin-, çıkarılacağı kanısındadır. İşlenen vahşet olaylarının boyutu, genel nitelikleri, ülke veya bölge çapında gerçekleştirilmeleri, ayrıca mağdurları taammüden ve sistematik olarak belirli bir gruba mensup olmaları nedeniyle hedef alırken, diğer gruplara dokunulmaması gibi unsurlar da, Yargı Dairesi’ne belirli bir fiilden soykırım kastını çıkarma imkanı verebilir.

Eski Yugoslavya Uluslar arası Ceza Mahkemesi I. Yargı Dairesi de soykırım suçunda özel kasıt konusunda şunları belirtmiştir:

‘kasıt, suç fiillerinin işlenmesinin dayandığı genel siyasi doktrin … veya imha edici ve ayrımcı fillerin tekrarından çıkarılabilir. (…)Kasıt, yapılan konuşmalardan veya fiillerin hazırlığını ve gerekçelerini ortaya koyan projelerden, bu fiillerin yarattığı büyük ölçekteki tahrip etkisinden ve grubun varlığının dayandığı temelleri çökertici nitelikteki özelliğinden çıkar.”

Yargı Dairesi, Tutsilerin kişisel olarak değil sırf Tutsi grubundan olmaları nedeniyle hedef alınarak yok edildiklerini, merkezi bir otorite yönetiminde, planlı ve örgütlü biçimde öldürülmüş olduklarını ve Tutsilere karşı yapılan eylemlerin Soykırımı Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki (a)’dan (e)’ye kadar sayılan fiillere uyduğunu dikkate alarak, Ruanda’da ve Taba’da soykırımı suçunun işlendiği kanısına vardı. Bunu takiben, Akayesu’nun kişisel olarak bu suça katılıp katılmadığını, yaptığı konuşmalarla ve verdiği talimatlarla suçu teşvik edip etmediğini, veya suçun işlenmesini önleyecek girişimlerde bulunup bulunmadığını, Taba belediye Reisi olarak kanun ve nizamların uygulanması sorumluluğunu yerine getirip getirmediğini araştırdılar. Hakimler, tüm bu soruların yanıtlarını bulduktan sonra Akayesu’nun soykırımı suçunu özel kasıt ve niyetle işlediğine kanaat getirdiler.

YUCM’nin baktığı davalarda da çoğu zaman soykırımı kastına ilişkin açık kanıtlar bulunamamıştır. “Bu durumlarda mahkeme bu kastı, bir çok fiil ve belirtilerden veya bakıalara dayanan durum ve hallerden (… can be inferred from a number of facts and manifestations or factual circumstances)” çıkamaya çalışmıştır. Jelisic davasında Temyiz Dairesi, “ Açık ve kati kanıt olmaması halinde, özel kastın mevcudiyeti, genel ortamdan, aynı gruba sistematik şekilde uygulanan diğer suç fiillerinden, gerçekleştirilen vahşetin boyutundan, kurbanların belirli bir gruba mensup olmaları nedeniyle sistematik biçimde hedef alınmalarından veya imha edici ve ayrımcı fillerin tekrar edilmesi gibi fiil ve durumlardan çıkarılacağını kaydetmiştir.”

Jelisic ve Vukovic davalarının ortaya koyduğu husus

Ancak, burada bir kere daha, Soykırımı Sözleşmesi’nin yapımcılarına göre soykrımı suçunun oluşması için dolus specialis’in mevcudiyetinin gerektiğinin altını çizelim. Yani, soykırımı suçunun varlığı için, failin, koruma altındaki gruplardan birinin yok edilmesine odaklanmış zihni tutumunun hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlanması gerekiyor. Diğer bir deyişle, failin Sözleşme’nin 2. maddesindeki fiilleri gerçekleştirmek hususunda genel nitelikte bir kastı bulunması ve fiillerin kurbanları üzerindeki etkileri hususunda genel nitelikte bilgi sahibi olması, soykırımı suçunun oluşması için yeterli değildir.

Nitekim, YUCM’nin baktığı Jelisic davasında, mahkeme, sanığın soykırımına iştirak ettiği hususunda bilgi sahibi olmasını ve fiilleriyle vahşet ve katliama sebebiyet vermesini soykırımı suçunun oluşması için yeterli görmemiştir. Esasında Jelisic, Müslümanları öldürmüş, işkence yapmış, tutuklamış ve onlara zulmetmişti. Bunlar, Sözleşme’nin 2. maddesindeki (a) – (e) fıkralarındaki yasak fiilleri kapsıyordu. Ancak, mahkeme, Jelisic’in soykırımı filini işlemek hususunda özel bir kastı olduğu hususunda tam bir kanaate sahip olmadığından sanığın beraatına karar vermiştir.

Jelisic ve Vukovic davalarına ilişkin mahkeme kararlarının ortaya koyduğu bir husus da, failin işlediği yasak filler sonucunda hedef alınan gruptan çok sayıda ölüme sebebiyet verilmesinin ve failin bu sonucun doğacağını bilmesinin dolus specialis’in oluşması için yeterli olmadığıdır.

Belirttiğimiz bu hususlar ışığında, Osmanlı Hükümeti’nin tehciri Ermeni tarihçilerin iddia ettikleri şekilde örtülü bir yok etme niyetiyle uygulayıp uygulamadığını araştıracağız. Bu bağlamda, Osmanlı-Türk toplumunda soykırımına zemin hazırlayan ırkçı ve kindar bir eğilimin mevcut olup olmadığını, devletin gizli bir soykırım politikası uygulayıp uygulamadığını, Osmanlı Devleti yöneticilerinin böyle bir politikanın varlığına veya yokluğuna delalet eden talimatlarını, tutum ve davranışlarını inceleyeceğiz.

TEHCİR KARARININ ARKASINDA ÖRTÜLÜ BİR SOYKIRIM KASTININ BULUNUP BULUNMADIĞININ ARAŞTIRILMASI

Bu bölümde, Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının, tehcir kararını almalarında ve uygulamalarında İmparatorluğun Ermeni uyruklarına karşı sırf Ermeni olmaları nedeniyle örtülü bir yok etme niyet ve iradesiyle hareket edip etmediklerini araştıracağız.

Yukarda belirtmiş olduğumuz üzere, soykırım suçunun varlığı için, faillerin, Sözleşme’de sayılan yasak filleri, (yani öldürme, ciddi fiziki veya akli zarar verme vs.) hedef grup olan Ermenilere kasten uyguladıklarının kanıtlanması gerekiyor. Ancak, bu yeterli değil. Bir de özel kastın mevcudiyetinin kanıtlanması zorunlu. Bu da, faillerin, Ermenileri sırf Ermeni oldukları için yok etme kastıyla hareket ettiklerinin ve söz konusu fiilleri, Ermenileri kısmen veya tamamen yok etme iradesiyle ve bu sonucun yaratılacağını bilerek işlediklerinin kanıtlanmasını gerektiriyor.

Hemen belirtelim ki, Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda soykırımı niyet veya kastını ortaya koyan hiçbir belgenin mevcut olmadığı görülmüştür. Buna mukabil, böyle bir niyetin var olmadığı görüşünü destekleyen yüzlerce arşiv belgesi mevcuttur.

Osmanlı toplumunda Ermenilere karşı ırkçı ve ayrımcı bir görüş hiçbir zaman mevcut olmadı

Soykırım gibi tüm bir ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun yok edilmesini hedefleyen korkunç boyutlu kolektif bir cürümün işlenebilmesi için belirli toplumsal ve tarihsel şartların oluşması gerekiyor. İnsanları bir gruptan oldukları için yok etme iradesi genellikle ırkçı nefretten kaynaklanıyor. Nazi Almanyası, Ruanda ve Yuğoslavya bunun örnekleri. Tarihsel perspektiften Türk-Ermeni ilişkilerine baktığımız zaman, Osmanlı-Türk kültüründe Ermenilere karşı ırkçı nefretin, ayırımcı ve aşağılayıcı davranışların mevcudiyetinden söz etmenin mümkün olmadığını, bilakis engin bir hoşgörü ve güvenin mevcut olduğunu görüyoruz.

Nitekim, Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden milliyetçilik çağına kadar yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca Türk ve Ermeni toplulukları arasında dostluk hüküm sürmüştür. Toplumlar arasındaki bu uzun birliktelik sırasındaki geçişme” (osmoz) sonucu Ermeni toplumu Türk-Osmanlı yaşam tarzını ve kültürünü benimsemiş ve Osmanlı sanat, kültür ve müziğini zenginleştiren çok önemli katkılarda bulunmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun sağladığı hoşgörü ortamında kendisine tanınan hak ve ayrıcalıklardan da yararlanarak refah içinde yaşayan Ermeni toplumuna duyulan güven nedeniyle “millet-i sadıka” ünvanı verilmiştir. Bu sayede Ermeniler iş hayatında olduğu gibi kamu hizmetlerinde de çok önemli mevkiler elde etmişler, devletin en üst kademelerine yükselerek yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Osmanlı devlet yıllıklarına bakılınca sadece 19. asırda, 29 Ermeni’nin kamu hizmetinde en yüksek rütbe olan paşa rütbesiyle taltif edildiği, 27 Ermeni’nin çeşitli bakanlıklara atandığı, yedi Ermeni büyükelçi ile 11 başkonsolosun Osmanlı diplomasisinde görev yaptığı, müsteşar, vali, yargıç, genel müdür, daire başkanı olarak bürokraside yüzden fazla Ermeni’nin görev aldığı, il yönetim örgütünde her düzeyde yüzlerce Ermeninin görevlendirilmiş olduğu, akademik toplulukta da 11 Ermeni öğretim görevlisi bulunduğu görülür. Bunlara ilaveten, 1876 Meclis-i Mebusanı’nda (parlamento) 33 Ermeni milletvekili bulunmaktaydı. Nihayet, Osmanlı Devleti’nin son döneminde Gabriel Noradungyan Efendi Dışişleri Bakanlığı, Agop Paşa da Hazine Bakanlığı yapıyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere verilmiş hakların, dünyada mutlakiyetle yönetilen devletlerin kendi azınlıklarına tanıdıklarının çok ötesinde olduğu, hatta Ermenilerin çoğunluğun dahi sahip olmadığı haklardan yararlandığı bir gerçektir. Nitekim, 1863 yılında yürürlüğe konulan Ermeni Milleti Nizamnamesi ve kurulan 140 üyeli genel meclis, Ermenilere bir anayasa temelinde kendi kendilerini yönetme özerkliği tanımıştı. Ayrıca Ermenilerin, Meclis-i Mebusan ve belediye seçimlerinde Türklerle eşit haklarla seçme ve seçilme hakları yasalarla tescil edilmişti. Ermeni cemaati kendilerine tanınan bu özel statü nedeniyle Beykoz çayırında yaptıkları kutlamalarda şükranlarını dile getirmişlerdir.

Unutulmaması gereken bir husus da, Ermeni ve Osmanlı muhalefet güçlerinin ortak cephe kurarak uzun yıllar mutlakiyet rejimine karşı mücadele verdikleri ve 1908 devrimini beraberce başardıklarıdır. “İttihatçılar Ermenilerle kucaklaşarak iktidara gelmişler, sonradan Türkçülüğe kaymış olsalar bile hiçbir zaman Ermenilere karşı ırkçı bir doktrin geliştirmemişlerdir. Ermeni tarihçilerin Hitler yerine koyduğu Talat Paşa vurulmadan önce kaleme aldığı anılarında tehcir uygulamasının ‘vicdansız ve seciyesiz insanların elinde bir facia şeklini aldığını’, kendisinin de ‘birçok geceler uyku uyuyamadığını’ yazmıştır. Bu konudaki görgü tanıkları da Talat Paşa’nın yüzünün simsiyah, gözlerinin kan çanağına dönmüş (olduğunu) kaydetmişlerdi.”

Osmanlı yönetici kadrolarında da ırkçılık eğiliminin bulunmadığını ortaya koyan çok adette somut olay vardır. Örneğin Sait Halim Paşa 10 Şubat 1914’te, Rusya tarafından 1914 reform planının gerçekleştirilmesi görüşmelerine Ermeni temsilcisi olarak katılan Bogos Nubar Paşa’ya Osmanlı Hükümeti’nde bakanlık teklifinde bulunmuştur. Ancak, Nubar Paşa, “ Türk siyasal hayatı üzerine hiçbir tecrübesi olmadığını ve Türkçe bilmediğini” ileri sürerek bu teklifi kabul etmemiştir.

Savaş sırasında dahi, Osmanlı yöneticileri düşmanla işbirliği yapmayan Ermeni kökenli vatandaşlarına şefkat ve merhametle muamele etmişlerdir. Örneğin,12 Nisan 1916 tarihli Şehremaneti’nden Dahiliye Nezareti’ne gönderilen bir yazıda şu hususlar bildirilmekteydi:

“Kumkapı’daki yangında 390 evin yandığı, zarar gören 835 aileden 145’in Müslüman, 165’inin Rum, 525’inin Ermeni olduğu, ortada kalan 146 ailenin uygun yerlere iskan edildiği bildirilmektedir.”

Bunun üzerine,Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Şehremaneti’ne gönderdiği 1 Mayıs 1916 tarihli yazı ile Kumkapı yangınında evsiz kalan yaklaşık 3000 fakir Ermeninin ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için gereken yardımın yapılması talimatını vermiştir.

Belirttiğimiz bu hususların son derece ilginç ve sıra dışı bir tabloyu yansıttığı kabul edilmelidir. “Dünya tarihinde, farklı dil ve din sahibi olarak bu kadar uzun süre böylesine iç içe ve barış içinde yaşayan iki başka halkın gösterilmesinin çok zor olduğu” Türk ve yabancı birçok tarihçi ve yazar tarafından vurgulanmıştır. Sonuç olarak, Almanya’da Yahudilere karşı varlığı açıkça görülen ve “Holokost”’a zemin hazırlayan anti-semitizme benzer bir anti-Ermenilik akımının Osmanlı İmparatorluğu’nda hiçbir zaman gözlemlenmediği, bilakis bunun tamamen tersi bir durumun mevcut olduğunun altı çizilmelidir.

Tehcir, Rus kuvvetlerine karşı savaşan Osmanlı ordusunun ardını ve hareket alanını güvenceye almak için askeri gerekçelerle alınan bir önlemdir.

Osmanlı Ermenilerinin vatana ihanetini ve Ruslarla işbirliğini kanıtlayan belgeler

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce, Çarlık Rusyası yetkilileri ile Taşnaksutyun Partisi arasında varılan mutabakatta, Osmanlı-Rus savaşının başlamasıyla birlikte Ermeni gönüllü birliklerinin ve çetelerin Rus ordusunun vurucu gücü olarak onun yanında savaşmaları ve Türk cephe hattı gerisinde sabotaj ve silahlı eylemler yapmaları öngörülmüştü. Bu bağlamda, Türk Ermenilerini silahlandırmak ve cephe gerisinde anarşi yaratmak için Rus makamları Taşnaksutyun Partisine önemli mali kaynak sağlamışlardı.

Rusya ile vardıkları bu mutabakat gereğince, Osmanlı Hükümeti tarafından tehcir kararının alınmasından yedi ay önce, yani savaşın ilanıyla birlikte, Taşnaksutyun ve diğer Ermeni siyasi partileri öncülüğünde genel bir isyan başlatan Ermeniler kendi devletlerine ihanet ederek düşmanla işbirliğinde bulunmuşlardır. Bu bağlamda, Ermeni çeteleri gerilla savaşı başlatarak Osmanlı cephe çizgisinin ardında sabotaj hareketlerine ve komando türü saldırılara girişerek Rus ordusunun harekatına yardımcı olmuşlardır. Ayrıca, öncü birlikleri olarak da Rus ordusuna çok değerli hizmetlerde bulundular. Bunların yanında, savunmasız Müslüman köylerini basarak sayısız adette korkunç kıyımlar gerçekleştirdiler.

Ermeni tezini savunan tarihçiler ve yazarlar, Türkiye Ermenilerinin büyük bölümünün savaştan önce Rusya ile Osmanlı Devleti’ne karşı ihanet planları yaptıklarını ve savaşın başlamasıyla birlikte gönüllü Ermeni birliklerinin ve çetelerin Rus ordusu saflarında Osmanlı ordusuna karşı savaştıklarını ve savunmasız Türk köy ve kasabalarını basarak katliamlar yaptıklarını kabul etmezler. Tarihi çarpıtarak, Ermenilerin isyan etmeleriyle Rusya safında savaşa katılmalarını, tehcir uygulamasına karşı haklı bir direniş ve bir meşru savunma hareketi olduğunu iddia ederler.

Oysa, 1915 Şubat’ında, Tiflis’teki Bütün Ermenistan Milli Kongresi’nde Taşnaksutyun Partisi’nin askeri kanat temsilcisinin yaptığı konuşmayı içeren şu belge bu iddianın geçersiz olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır:

“Bilindiği gibi, Rus Hükümeti savaşın başında Türk Ermenilerini silahlandırmak ve savaş sırasında ülke içinde ayaklanma çıkarmak için hazır hale getirmek amacıyla hazırlık gideri olarak 242bin 900 ruble verdi. Gönüllü birliklerimiz Türk ordusunun savunma hattını yarıp, ayaklananlarla birleşerek cephe ve cephe gerisinde anarşi yaratmak ve bununla birlikte Rus ordularının geçisini ve Türk Ermenistanı’nı ele geçirilmesini sağlamak zorunda”

1918 yılında kurulan Ermeni devletinin ilk başbakanı ve Taşnak hareketinin önemli liderlerinden olan Ovanez Kaçaznuni’nin 1923 yılının Nisan ayında Taşnaksutyun Partisi’nin Bükreş’te yapılan Yurtdışı Konferansı’na sunmuş olduğu rapordaki şu ifadeler, Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devleti kurulacağı vaadiyle Ruslar tarafından kandırılan Ermeni halkının büyük bir bölümünün, hiçbir tahrik ve baskıya maruz kalmadıkları halde, kapsamlı, planlı ve silahlı bir ayaklanma başlatarak Osmanlı devletinin ölüm kalım savaşı verdiği bir sırada devletlerine ihanet ettiklerini, Türk ordusunu arkadan vurduklarını, cephe gerisindeki savunmasız şehir ve köyleri katliamlarla Türklerden “temizlemeye” çalıştıklarını ortaya koymaktadır :

“1914 sonbaharında Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı ve buna hazırlanmadığı dönemde , Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta önce Erzurum’da yapılan kongrede gönüllü birlikler konusunda alınan olumsuz karara rağmen Ermeni Devrimci Taşnaksutyun Partisi (EDDP) hem bu birliklerin oluşturulmasına hem de bunların Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı. EDDP’nin Güney Kafkasya birimleri ve partinin bazı önde gelenleri, gayet ciddi sonuçları da beraberinde getirecek olan böylesine zor ve sorumluluk gerektiren bir konuda partinin üst karar organı olan kongrenin iradesine karşı geldiler.

Neden? Çünkü kendileri de kitle sendromuna yaklanmış olup, akıntıya kapılmışlardı. (…)

‘Gönüllü birliklerin kurulması gerekir miydi?’ sorusu günümüzde elbette anlamsızdır. Tarihsel olayların kendine özgü çelik bir mantığı vardır. 1914 sonbaharında Ermeni gönüllü birlikleri kuruldu ve Türklere karşı faaliyete geçti: Bu gelişme, Ermeni halkının hemen hemen çeyrek yüz yıl boyunca beslenmiş olduğu psikolojik ortamın doğal ve kaçınılmaz bir sonucuydu. Bu psikoloji kendine bir biçim bulmalıydı ve onu buldu. (…)

1914 kışı ve 1915 yılının ilk ayları, Taşnaksutyun da dahil olmak üzere, Rusya Ermenileri açısından bir heyecanlanma ve umut dönemiydi.

Biz kayıtsız ve şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık.

Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık; sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti’nin (Güney Kafkasya Ermenistanı ile Türkiye’nin
Ermeni eyaletlerinden oluşan) Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik.

Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin boş sözlerinde büyük önem vererek ve kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.

Güya sarayda naip tarafından sarf edilmiş olan birtakım gizemli laflar dilden dile dolaşıyordu. Sürekli birtakım mektuplara (Vorntsov-Daşkov’un Katolikos’a yazmış olduğu mektup) atıf yapılıyor ve tarafımızca bu mektuplar, ilerde taleplerimizi öne sürebileceğimiz ve haklarımızı savunabileceğimiz bir zemin olarak sunuluyordu. Oysa ustalıkla düzenlenmiş olan bu mektuplar, istek üzerine her türlü anlamın yakıştırılabileceği gayet genel ve belirsiz öneriler dışında bir şey içermiyorlardı.

Ermeni halkının gücü, onun siyasl ve askeri önemi, keza Ruslara verdiği destek fazla ab artıldı. Bizim gayet mütevazı imkanlarımıza fazla değer verek, sonuçta kendi umut ve beklentilerimizi de abarttık.

1915 yaz ve sonbahar döneminde, Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tabi tutuldu, kitlesel sürgünler ve baskınlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar Ermeni meselesine ölümcül bir darbe vurdu.
Tarihsel Ermenistan’ın bize devreden gelenekler ve Avrupa diplomasisinin vaatleri doğrultusunda, bağımsızlığımızın temelini oluşturması gereken bölgeleri boşaltıldı; Ermeni vilayetleri Ermenisiz kaldı.

Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır; sonradan da anlaşıldığı üzere, Türkiye’de Ermeni meselesinin temelli çözümü açısından bu yöntem en kesin ve uygun yöntemdi.

Ve bugün bizim milislerin savaşa katılmalarının Türkiye Ermenilerinin kaderini ne derecede etkilediği sorusunu sormak da abesti. Sınırın bu tarafında bizim farklı bir çizgi izlemiş olmamız durumunda, acımasız baskıların olmayacağını kimse söyleyemez. Türklere karşı düşmanlığımızın teraziye konulmaması durumunda söz konusu baskıların da aynı nitelikte olacağını kimse söyleyemez.

Bu konuda değişik görüşler olabilir.

Gerçek, gerçek olarak kalmaktadır ve burası önemli ki, Türk egemenliğine karşı on onlarca yıl önce başlatılmış olan mücadele, Türkiye Ermenilerinin sürülmesi ve yok edilmesiyle, dolayısıyla Türkiye Ermenistanı’nın boşaltılmasıyla sonuçlanmıştır.”

Kaçaznuni’nin raporundaki bu ifadeler, Osmanlı hükümetini soykırımıyla suçlamanın ne denli abes bir girişim olduğunu ortaya koyuyor ve bu açıdan eşsiz bir değer taşıyor. Kaçaznuni, maceracı saplantılarının kurbanı olan Ermenilerin , hiçbir baskı, tahrik ve kırıma maruz kalmamış olmalarına rağmen, Rusya’nın vaatlerine kanarak kendi devletlerine başkaldırdıklarını, iç savaşa ve Anadolu’da yaşanan insanlık faciasına yol açtıklarını açık yüreklilikle kabul ediyor. “Türkiye Ermenilerinin sürülmesi sonucunda Türkiye Ermenistanı’nın boşaltılması” nın sorumluluğunun Taşnak Partisi tarafından izlenen politikada aranması gerektiğini vurguluyor.

Tehcirin askeri gerekçeleri

26 Mayıs 1915’te (13 Mayıs 1331) Dahiliye Nezareti’nden Sadarete gelen tezkerede tehcirin gerekçeleri açıklanmaktadır. Talat Paşa bu yazısında, genel bir isyan hareketi içinde bulunan Ermenilerin şu suçları işlediklerini belirtmektedir :

• Savaş bölgelerine yakın oturan Ermeniler düşmana karşı savaşan ordunun harekatını güçleştirmek için her çeşit engellemeyi yapmaktadırlar.

• Bu meyanda cephedeki askere erzak ve cephane nakline mani olmaktadırlar.

• Bir kısmı düşman ordusuna katılmış olan Ermeniler Osmanlı askeri birliklerine ve masum halka silahlı saldırıda bulunmaktadırlar.

• Ermeni çeteler şehir ve kasabalara saldırarak katl ve yağmacılık yapmaktadırlar.

• Ermeniler düşman deniz kuvvetlerine erzak sağlamakta, müstahkem mevkileri düşmana göstermektedirler.

Ermeni Kongresi ikinci reisi Çalkuşyan Petersburg’ta 24 Mayıs 1916’da yaptığı konuşmada bu gelişmeleri şöyle ifade etmişti:

“Bu savaşta da Ermeni milleti tamamen Rusların yanında bulundu. Türk-Rus savaşından önce, Türklerle Ermeni reisleri arasında özel görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde Türkler Ermenileri kendi taraflarına çekmek istediler. Bu teklifleri Ermeni milleti nefretle geri çevirdi. Savaş geldi ve bir gönüllü hareketi başladı. Bütün Ermenistan’dan, Mısır’dan, Romanya’dan hepsi Türk tabiiyetinde olan ve Anadolu’yu çok iyi bilen gönüllüler toplandı ve bunlar Rus hükümetine büyük hizmetler gördüler”

Bu değerlendirmelerin hiç de abartılı olmadığını III. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa’nın 19 Haziran 1915 tarihinde Savunma Bakanlığı’na göndermiş olduğu şifre rapor teyit etmektedir. Ermeni eylemlerinin, ilerleyen Rus kuvvetlerine karşı Osmanlı ordusunun direnişine verdiği ağır zararı ortaya koyan bu önemli belgenin içeriği aynen şöyledir:

“Doğu’da Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illeri savaş alanıdır. Harp harekatı bu alanda yapılmakta olduğu gibi, ordunun muhtaç olduğu yiyecek maddeleri de bu illerden sağlanmaktadır. Erzurum, Van ve Bitlis illerindeki Ermeniler, düşman tarafına firar ederek, çeteler halinde yolları kesip halkı katlederek, depoları yağmalayarak gerçek yüzlerini gösterdiler. Sivas, Diyarbakır, Elazığ illerinde oturan Ermenilerin de ayni gayeyi güttükleri, ele geçirilen silah, bomba, patlayıcı maddeler ve çıkan teşkilatlarıyla meydana çıkmaktadır. Bu durum sonradan Karahisar’da çıkan olay ile de tescil edilmiştir. Bunun üzerine orduyu besleyecek bölgenin ve menzil sınırımızın geçtiği yerlerin düşmanca emeller taşıyan bu unsurlarla dolu olmasını, ordunun yiyecek ihtiyacı ve emniyeti bakımından tehlikeli görüyorum. Ordu, dış düşmana zorlukla karşı koyduğu anda, ikmal erlerinin ve yeni kuvvetlerinin bir kısmını iç düşmanlara ayırarak büyük tehlikeye maruz kalıyor. Bu nedenle gelecekte daha vahim bir durum karşısında kalmamak için şimdiden yukarda arz edilen illerdeki Ermenilerin de Halep ve Musul bölgesine sevkedilerek iskan edilmesine ve valilere bu konuda ordu tarafından yapılacak tebliğlerin geciktirilmemesi için yardım edilmesini ve bu konudaki onaylarının bildirilmesini arz ederim”

Belirttiğimiz bu hususlar, Ermeni isyan hareketinin ve Rus ordusuyla işbirliğinin Osmanlı ordusunun savunma gücünü tehlikeli biçimde zafiyete uğratan bir boyut kazandığını ve Ermenilere topluca yer değiştirtme düşüncesinin ırkçı, dini veya siyasi nedenlerden değil, tamamen askeri ve güvenlik zorunluklarından ileri geldiğini ortaya koymaktadır.

Hükümet, isyancılara karşı derhal önlem almamış onlarla uzlaşmak için ciddi bir çaba içine girmiştir

Osmanlı Hükümeti, Daşnak ve Hınçak partilerinin Rusya ile ittifak halinde Osmanlı devletine karşı savaşmalarını önlemek ve böyle bir işbirliğinin hem Ermeniler hem de Osmanlılar için felaketli sonuçlar doğuracağını, Patrik de dahil, Ermeni cemaatinin liderlerine anlatmak için ciddi bir çaba içine girmiştir. Bu bağlamda, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Halil Bey, Ermeni mebuslardan Zöhrap ve Halaçyan Efendilerin evlerinde Taşnaksutyun liderleriyle görüşerek onlara, Rusya’nın Ermenileri bir piyon olarak kendi amaçları için kullanmak istediğini, Akdeniz yolu üzerinde uluslararası desteğe sahip bir Ermenistan’ın kurulmasını çıkarlarına uygun bulmayacağını, bu itibarla Moskova’nın vaatlerine inanmamaları gerektiğini izah etmişlerdir. Talat Paşa, bu görüşle, muhataplarına, Rusya’ya bel bağlamaktan vazgeçmeleri ve ıslahatı Osmanlı Devleti ile birlikte yapmalarını önermiştir.

Daha sonra, Enver Paşa Ermeni Patriği’ne, Meclis-i Mebusan Başkanı da Ermeni mebuslarına gerekli uyarılarda bulunmuşlar, Ermeni isyanının devam etmesinin devleti gerekli önlemleri almaya zorlayacağını, bunun da gayet üzücü sonuçlar doğuracağını muhataplarının dikkatine getirmişler ve onlardan ayaklanmanın son bulması için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını istemişlerdir.

Ne var ki, bu yoldaki gayret ve çabalar etkisiz kalmış ve Ermenilerin kitleler halinde Rus ordusunun saflarına katılmaları ve onlarla işbirliği yapmaları önlenememiştir. Daha sonra yaşanan Sarıkamış felaketinin Kafkas cephesinde yarattığı ağır zafiyet, o zamana kadar Osmanlı devletine sadakati devam eden Ermenilerin de tutumlarını değiştirerek isyancı cepheye katılmalarına yol açmıştır. .

Ermeni Kongresi ikinci reisi Çalkuşyan Petersburg’ta 24 Mayıs 1916’da yaptığı konuşmada bu gelişmeleri şöyle ifade etmişti:

“Bu savaşta da Ermeni milleti tamamen Rusların yanında bulundu. Türk-Rus savaşından önce, Türklerle Ermeni reisleri arasında özel görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde Türkler Ermenileri kendi taraflarına çekmek istediler. Bu teklifleri Ermeni milleti nefretle geri çevirdi. Savaş geldi ve bir gönüllü hareketi başladı. Bütün Ermenistan’dan, Mısır’dan, Romanya’dan hepsi Türk tabiiyetinde olan ve Anadolu’yu çok iyi bilen gönüllüler toplandı ve bunlar Rus hükümetine büyük hizmetler gördüler”

Bu bağlamda altı çizilmesi gereken husus, Ermeni tarihçilerin iddia ettikleri şekilde, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Ermenileri yok etmeye yönelik plan ve niyeti olsaydı, bunun için karşısına çıkan en uygun fırsat ve gerekçeden yararlanması gerekirdi. Bu da, bir milyona yakın bir Müslüman halk kitlesini Osmanlı cephesinin önüne ateş altına süren Ruslara anında ve aynen mukabele ederek, Doğu Anadolu’da isyana karışan Ermeni halkının Rus cephesine sürülmesi olurdu .
Sivil halkın savaş bölgesinden çatışma olmayan alanlara kaydırılması genel olarak savaşlarda başvurulan bir uygulamadır.

Bu konuda, Amerikalı tarihçi Justin McCarthy şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:

“Ermeni ayaklanmasına Osmanlıların verdiği karşılık, gerilla savaşı ile uğraşmak zorunda kalan diğer 20. yüzyıl devletlerinin verdiği karşılığın aşağı yukarı aynı idi: yerel destekleyicileri uzaklaştırarak gerillaları yerel destekten yoksun bırakmak. Osmanlılar, Ermeni asilerin hem Ermeni köylüler, hem de ayaklanma önderlerinin mesken edindiği doğu kentlerinin Ermeni halkı tarafından candan desteklendiğini biliyorlardı. Bu nedenle köktenci bir eylem gerçekleştirme kararı verdiler:çatışmaların yapıldığı veya yapılabileceği yörelerde Ermeni nüfusu zorunlu göçe tabi tutmak. Bu içerikteki ilk emirler 26 Mayıs 1915’te gönderildi. Zorunlu göçü uygulamanın amacı, yoğun bulundukları yerde Ermeni nüfusu başka yerlere kaydırarak bu yoğunluğu sulandırmak ve önemli tesislerden uzakta tutmaktı. Göç ettirilenlerin yerleştirileceği yöreler herhangi bir demiryolundan en az 25 km. uzaklıkta olacaktı. İskan sonrasında, hiçbir bölgenin nüfusu içindeki Ermeni oranı %10’u geçmeyecekti” .

Fransız araştırmacı George Malesvilles’in bu konuya yaklaşımı da Justin McCarthy’nin görüşlerini destekler niteliktedir. Malevilles tehcir uygulamasını şöyle değerlendiriyor:

“Bütün ülkelerde, bütün rejimlerde, savaşan orduların kurmayları savaş bölgesinde bulunan ve birliklerin hareketlerini engelleyen toplulukları geri bölgelere doğru boşaltırlar. Hele hele, bu topluluklar hainane davranıyorsa…Kamuoyunun bu sıkıntılı ama gerekli tedbirlere söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Mesela 1939-40 kışında, Fransız radikal sosyalist hükümeti Majinot hattının doğusunda Rhine vadisinde bulunan Alsace köyleri halkının tamamını boşalttı ve Fransa’nın güney batısında özellikle Dordogne’a nakletti. Bu halk Almanca konuşuyordu. Hatta Almanlara sempati duyuyordu. Fransız ordusunu da bu durum rahatsız ediyordu. Bu halk 1945’e kadar boşaltılan ve bazen yıkılan ikamet yerlerinden uzakta Fransa’nın güneyinde kaldı. Ve Fransa’da hiç kimse buna barbarlık diye bağırmadı. Osmanlı devletini bu kararları almaya iten sebepler tamamen meşrudur. Bu konuda hiçbir eleştiri getirilemez. Fakat bu kararların ve bunlara bağlı tedbirlerin uygulanması dramatik bir felaket oldu.”

Tehcirin kimlere ve hangi bölgelere uygulanacağının tespitinde dikkate alınan temel kriter ülke savunma ve güvenliğidir

Ermeni tezini savunan tarihçiler ve yazarlar, aralarında hiçbir fark gözetilmeden tüm Ermenilerin sevk ve iskana tabi tutulduklarını, bu uygulamanın İstanbul ve İzmir Ermeni cemaati gibi bazı istisnaları olduğunu, ancak sözkonusu cemaatlara dokunulmamasının da çok sayıda yabancının ve Batılı ülkeler temsilcilerinin gözleri önünde bulunmalarından ileri geldiğini iddia ederler.

Oysa gerçek bunun tam tersidir. Sırf Ermeni oldukları için Osmanlı İmparatorluğu uyruklarının tehcire tabi tutulduğu iddiası doğru değildir. Belirli özellik ve niteliklere sahip olanlar ve anarşi ile teröre bulaşmamış olanlar tehcir uygulaması dışında bırakılarak sevkıyata tabi tutulmamıştır. Bu meyanda, hastalar, sakatlar, yetimler ve dul kadınlar, Protestan ve Katolikler, Ermeni mebuslar ile aileleri, Osmanlı ordusundaki askerlerle subaylar ve aileleri, merkez ve taşradaki Ermeni devlet memurları ile aileleri, devlete sadakat ve iyi halleri göz önünde tutulan kişiler ve ticaretle uğraşanlar tehcir uygulaması dışında bırakılmıştır.

Bu yoldaki talimatların bir çoğu, Dahiliye Nezareti’nden çeşitli vilayet ve mutasarrıflıklara şifre telgrafla bildirilmiştir. Örneğin, 29 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezareti’nden Bursa, Ankara, Konya, İzmit, adana Maraş, Halep, Zor, Sivas, Kütahya, Karesi Niğde, Elazığ, Diyarbakır, Balıkesir, Erzurum ve Kayseri’ye gönderilen telgrafta, Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak tayin edilen bölgelere yerleştirilmelerinin sebebini şöyle açıklanmaktadır:

“Bu önlem (Ermeni Komitecilerin) hükümet aleyhine teşebbüs ve faaliyette bulunmaları ve bir Ermenistan hükümeti kurmaları yönündeki faaliyetlerini önlemek amacını gütmektedir. Sevkiyata tabi tutulan kimselerin imhası söz konusu olmadığı gibi sevkiyat esnasında kafilelere taarruz ve gasp edenler ve bunlara ön ayak olanlar görevlerinden el çektirilerek divan-ı harbe teslim edilmeli ve isimleri Dahiliye Nezareti’ne bildirilmelidir. Bu tür olayların tekrarı halinde bundan vilayet veya liva mesul tutulacaktır.”

Doğu Anadolu bölgesinin dışında kalan çeşitli vilayetlerde teröre bulaşmamış Ermeniler bir tehlike olarak görülmemiş bu nedenle de bunlar sevkıyata tabi tutulmamıştır. Bu hususu kanıtlayan çok sayıda belge vardır. Örneğin; 17 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezareti’nden Antalya Mutasarrıflığı’na çekilen telgrafta, nüfuslarının azlığı nedeniyle Antalya’daki Ermenilerin sevklerine lüzum görülmediği ; 23 Ekim 1915’te Kastamonu vilayetine gönderilen bir telgrafta da, Kastamonu’daki Ermenilerin tehcire tabi tutulmayacakları bildirilmiştir. Kütahya sancağı ile Aydın vilayetindeki Ermeniler de göç ettirilmemişlerdir .

Dahiliye Nezareti’nden 13 Mart 1916 tarihinde Karesi Mutasarrıflığı’na gönderilen bir talimat da, Osmanlı Hükümeti’nin tehcirdeki ölçütünün, uyruklarının kimliği veya milliyeti değil, devlete ihanet edip etmedikleri olduğunu ortaya koymaktadır. Sözkonusu talimatta, Karesi’den sevk edilen 27 Ermeni ailenin sevk edilme sebebinin bildirilmesine ve bunların derhal yerlerine iade edilmesine, ancak komitelerle münasebet ve alakası olan ihanetleri belli Ermenilerin sevk edilmeleri gerektiği bildirilmiştir .

Ticaretle uğraşan Ermeniler açısından da Osmanlı Hükümeti aynı ölçütü uygulamış ve komitecilerle işbirliği içinde olmayan Ermeni ticaret erbabını göçe tabi tutmamıştır. Nitekim, Dahiliye Nezareti’nden Maraş Mutasarrıflığı’na gönderilen 8 Haziran 1915 tarihli telgrafta, ticaretle uğraşan Ermenilerin yerlerinde bırakılması istenmiştir . Keza, Dahiliye Nezareti’nden Trabzon, Sivas, Diyarbakır, Elazığ valiliklerine ve Canik Mutasarrıflığı’na gönderilen 4 Temmuz 1915 tarihli bir talimatta ise, muzır tanınmış Ermenilerin aileleriyle birlikte göç uygulamasına tabi tutulmaları, buna mukabil kendi işleriyle meşgul tüccar ve esnafın yerlerinin değiştirilerek vilayet ve mutasarrıflık sınırları içinde bırakılması istenmiştir .

Açıkladığımız belgeler, Ermenilerin sırf Ermeni olmaları nedeniyle tehcire tutuldukları tezini geçersiz kılmaktadır. Esasen, Meclis-i Vükela’nın çıkarmış olduğu sevk ve iskan kararı incelendiğinde, “sevk ve iskan edilecek Ermenilerin düşmanla işbirliği yapan, masum halkı katleden ve isyan çıkaran Ermeniler” şeklinde tarif edildiği de görülecektir. Bu ilke, hükümet tarafından tehcirle ilgili olarak verilen talimatların bir çoğunda değişik ifadelerle yer almıştır. Nitekim, 29 Ağustos 1915 tarihinde hüdavendiğar, Ankara, Konya, İzmit, Adana, Maraş,Urfa, Halep, Zor, Sıvas, Kütahya, Karesi, Niğde, Mamüretülaziz, Diyarbakır, Karahisar-ı Sahip, Erzurum ve Kayseri vali ve mutasarrıflarına gönderilen bir şifre telgrafta tehcirin gayesi şu şekilde açıklanmaktadır:

“Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak tayin edilen mıntıkalara sevklerinden hükümetçe takip edilen gaye, bu unsurun hükümet aleyhinde faaliyette bulunmalarını ve bir Ermenistan Hükümeti teşkili hakkındaki milli emellerini takip edemeyecek bir hale getirilmelerini temin esasına matuftur. Bu kimselerin imhası sözkonusu olmadığı gibi,sevkıyat esnasında kafilelerin emniyeti sağlanmalı ve muhacirin tahsisatından sarfiyat yapılarak iaşelerine ait her türlü tedbir alınmalıdır. Yerlerinden çıkarılıp sevk edilmekte olanlardan başka, yerlerinde kalan Ermeniler bundan sonra yerlerinden çıkarılmamalıdır. Daha önce de tebliğ edildiği gibi, asker aileleriyle ihtiyaç nispetinde sanatkar, Protestan ve Katolik Ermenilerin sevk edilmemesi hükümetçe kesin olarak kararlaştırılmıştır.Ermeni kafilelerine saldırıda bulunanlara veya bu gibi saldırılara önayak olan jandarma ve memurlar hakkında şiddetli kanuni tedbirler alınmalı ve bu gibiler derhal azledilerek Divan-ı Harplere teslim edilmelidir. Bu gibi olayların tekrarından vilayet ve sancaklar sorumlu tutulacaklardır.”

Başka bir talimatta, “ Osmanlı devleti aleyhinde çalışan ve kendi hükümetlerini kurmak isteyen Ermenilerin bu faaliyetlerini engellemek için sevk edildikleri, bu tür faaliyet içinde olmayanlara dokunulmaması gerektiği” belirtilmekte, bir diğerinde ise, “Hükümet, Ermenilerin bulundukları yerden alınarak fesat çıkarmalarına imkan bulamayacakları yerlere yerleştirilmelerini ve sevk işleminin sadece bozguncu ve isyancı Ermenilere uygulanmasını istemektedir” ifadesi yer almaktadır.

Yukarda verdiğimiz örnekler de, sözkonusu talimatların kağıt üstünde kalmayıp uygulandıklarını göstermektedir.

Bu konuda, Amerikalı siyaset bilimci ve tarihçi Michael Gunter’in şu ifadeleri de, Osmanlı Hükümeti’ni soykırımıyla suçlamanın anlamsızlığını gözler önüne sermektedir:

“Hükümetin gücünün geçerli olduğu Constantinople’da ise, Ermeni halkının büyük çoğunluğu savaş boyunca yaşamlarını sürdürdüler. Gerçekte, onların torunları bugün hala İstanbul’da yaşamaktadır. Hitler’in, soykırımını Almanya’nın her tarafında uygularken, Berlin’de Yahudilerin yaşamasına müsaade edeceğini kimin havsalası alabilir? Soykırımını kanıtlamaya peşinen kararlı olanlar için, kuşkusuz, Türkler tarafından yapılmış olan her şey onların suçluluğunu göstermektedir. Bu niyette olanlar, Osmanlı başşehrinde çok adette yabancı mevcut bulunduğu ve bunlar tanık olacakları için, İstanbul’daki Ermenilerin öldürülmediklerini iddia ediyorlar.”

Hükümet, tehcirin düzenli ve güvenli şekilde yapılması ve sevk edilen Ermenilerin can ve mallarının korunması amacıyla gerekli önlemleri almak için büyük çaba harcamıştır.

Hükümet, sevk ve iskan uygulamasının güvenli, düzenli “merhametli” bir şekilde yapılması ve sevk edilen Ermenilerin can ve mallarının korunması amacıyla mümkün olan her türlü önlemin alınması için büyük çaba sarf etmiştir. Nitekim 30 Mayıs 1915’te çıkarılan Meclis-i Vükela kararında ve bu karara dayanılarak Sedaret’ten Dahiliye, Harbiye ve Maliye nezaretlerine yazılan yazıda tehcirin nasıl uygulanacağı belirtilmiştir. Buna göre, tehcire tabi tutulan Ermeni vatandaşlar için alınacak tedbirler şöyle açıklanmaktadır:

• Ermeniler kendilerine tahsis edilen bölgelere can ve mal emniyetleri sağlanarak rahat bir şekilde nakledileceklerdir.

• Gittikleri yerlerde kesin iskanları sağlanıncaya kadar geçimleri için kendilerine göçmen ödeneğinden yardım yapılacaktır.

• Eski mali durumlarına uygun olarak kendilerine mal ve arazi verilecektir.

• Muhtaç olanlar için hükümet tarafından mesken inşa olunacak, çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, alet ve edevat sağlanacaktır.

• Geride bıraktıkları taşınır mallar kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malların tespiti yapıldıktan ve kıymetleri takdir edildikten sonra, buralara yerleştirilecek Müslüman göçmenlere dağıtılacaktır.

• Bu göçmenlerin meslekleri olmadığı için kullanamayacakları mallar, yani zeytinlik, dutluk, bağ ve portakallıklarla, dükkan, han, fabrika ve depo gibi gelir getiren yerler, açık artırma ile satılacak ve kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir.

Sözkonusu Meclis-i Vükela kararına dayanılarak 10 Haziran 1915 tarihinde yayımlanan talimatname ile de tehcire tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alınmıştır. Bu talimatname uyarınca şu önlemlerin alınması öngörülmektedir:

• Kurulacak Emval-i Metruke Komisyonları, boşaltılan köy ve kasabalardaki Ermenilere ait malları tespit edecek, bu konuda ayrıntılı defterler tutacaktır.

• Defterlerden biri mahalli kiliselerde, bir de mahalli yönetimde korunacak, biri de komisyonlarda kalacaktır.

• Bozulabilir eşya ile hayvanlar açık artırma ile satılacak ve elde edilen para muhafaza edilecektir.

• Bu malların Ermeniler dönünceye kadar korunmasından mahalli idareler sorumlu olacaktır.

Osmanlı yönetimi, göç ettirilenlerin güvenli bir şekilde ulaşımlarını sağlamak maksadıyla gayet ayrıntılı talimatlarla uygulanacak önlemleri tespit etmiştir. Dahiliye Nezareti İskan İşleri Müdürlüğü’nün 28 Ağustos 1915 tarihli genelge talimatı buna bir örnek olarak gösterilebilir: Bu gnelgenin 9. maddesinde “Yer değiştiren Ermenilere, gönderildikleri bölgelere kadar gerekli yiyeceğin sağlanması ile muhtaç durumda olanların yiyecek masraflarının göçmen ödeneğinden ödenmesine” yönelik önlemlerin alınması gerektiği kaydedilmektedir. Yine aynı genelgenin 10. maddesinde şu hususlar yer almaktadır:

“Göç edenlerin toplanma bölgelerini sürekli denetim ve gözetim altında bulundurunuz ve onların güvenlik ve düzenlikleri ile dinlenmelerini sağlamak için gerekli önlemleri alınız. Güçsüz ve yoksul olanların yiyeceklerini sağlayınız. Her gün bir doktor getirilmesi ile sağlık koşullarını gözden geçiriniz. Hastaların tedavisini, loğusa kadınların ve çocukların sağlıklarının korunması için gereken her türlü malzemeyi sağlayınız. Bu konudaki önlem ve çalışmanın uygulanmasından ilgili memurlar sırayla sorumludur”

Genelgenin 13. maddesinde, sevkıyat sırasında güvenliğin sağlanmasına ilişkin olarak “her kafileye bir muhafız birliği ayrılmalı ve her kafilenin gideceği yere kadar yiyecek stoku sağlanmalıdır” denilmektedir. Ayrıca, yerleşim mahallerinde yiyecek sıkıntısı çekenlerin bu sıkıntılarının giderilmesi hususunda Talat Paşa imzalı talimatlar mevcuttur

Belirtmiş olduğumuz bu hususlar ışığında, soykırım suçunun varlığı için zorunlu olan maddi ve manevi unsurlardan herhangi birinin gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir. Ortada soykırım olarak nitelenebilecek fiillere dayanak oluşturacak bir devlet veya bir örgüt politikasının mevcut olmadığı açıktır.

Tehcir sırasında Ermenilere karşı her türlü saldırıdan suçlu bulunan Osmanlı vatandaşları ile asker ve sivil devlet görevlileri askeri mahkemelerde yargılanarak cezalandırılmıştır.

Dahiliye Nezareti İskan İşleri Müdürlüğü’nün yukarda sözkonusu genelge talimatının 21. maddesi, gerek kamplarda, gerek yolculuk esnasında Ermenilerin bir saldırıya uğramaları halinde, saldırganların derhal tevkif edilerek divan-ı harbe sevk edilmelerini öngörmektedir. Talimatın 22. maddesi ise, tehcir edilenlerden rüşvet veya hediye alan devlet görevlilerinin veya vaat yahut tehdit ile kadınları iğfal edenlerin, yahut onlarla gayrımeşru münasebet kuranların derhal görevden alınıp, divan-ı harbe sevk edilmelerini ve ağır şekilde cezalandırılmalarını emretmektedir.

Hükümet, içinde bulunduğu dünya savaşının boğucu baskısına rağmen tehcir uygulamasını özenle izlemiştir. Nitekim, Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında bazı şiddetli olayların cereyan etmesi, Ermenilere karşı saldırı, gasp ve yağmalama olaylarının vuku bulması üzerine, bu olayları yerinde incelemek ve suçlu görülenleri divan-ı harplere sevk etmek amacıyla Osmanlı Hükümeti tarafından üç soruşturma heyeti oluşturulmuş ve bunlar on değişik bölgedeki olay mahallerine giderek görevlerini yerine getirmişlerdir.

Rahmetli Büyükelçi Kâmuran Gürün 1983’te basılan Ermeni Dosyası adlı eserinde divan-ı harplerde yargılananların sayısını 1397 olarak vermekteydi. Verilen bu rakam Türkiye’de Ermeni konusunda makale ve kitap yazan herkes tarafından tekrar edilmesine rağmen, yargılamalara ilişkin bilgiler ayrıntılı ve doyurucu biçimde ortaya konulamamış ve bu konudaki muğlaklık sürmüş gitmişti. Uzun bir bekleyişten sonra, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay, 23 Kasım 2005’te Gazi Üniversitesi’nde düzenlenen bir sempozyuma bu konuda arşiv belgelerine dayanan, somut ve ayrıntılı bilgiler içeren bir tebliğ sunmuştur.

Sn. Sarınay bu tebliğinde, 1916 yılı ortalarına kadar yargılananların 1397 değil, 1673 kişi olduğunu, bunların 67’sinin idam cezasına , 524’ünün hapis ve 68’inin kürek, para, kalebent, pranga ve sürgün cezalarına mahkum edildiklerini, 227’sinin ise beraat ve yargılama reddi ile serbest bırakıldıklarını, 1916 yılı ortasında, 109 kişinin mahkemeleri devam etmekte olduğunu ve bu tarihte 674 kişi hakkında henüz bir işlem yapılmamış olduğunu açıklamıştır.

Sarınay’ın bulgularına göre, divan-ı harplerde yargılanmak üzere tutuklanan1673 kişinin 678’i asker ve polis olup, bunlar arasında binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen jandarma bölük komutanı ve polis komiseri gibi rütbeli kişiler bulunmaktadır. Ayrıca, sıhhiye müdürü, tahsildar, kaymakam, belediye reisi, nahiye müdürü, katip, sevk memuru, mal müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nüfus memuru, başkatip ve Emval’i Metruk’e Komisyonu Reisi gibi 170 kamu görevlisi de yargılanmıştır.

Bunlara ilaveten, Ermeni sevkıyatı sırasında gasp ve saldırı olaylarına karışan çete mensupları ile halktan 975 kişi de yargılanmak üzere divan-ı harpler’e sevk edilmiştir. Bu kişiler, adam öldürme, yaralama Ermenilerin mallarına zarar verme, çalma, zorla para ve eşya alma, rüşvet, yağma ve yankesicilik, Ermeni kızlarıyla izinsiz evlilik ve vazifeyi suiistimal suçlarından yargılanmışlardır.

Bu yargılamalar ve cezalandırmalar, Ermenilerin cam ve mal güvenliklerinin sağlanması konusunda Osmanlı merkezi yönetiminin ne kadar hassas davrandığını, olaylara kesinlikle göz yummak gibi bir tutum içinde olmadığını göstermektedir.

Tehcir sırasında, göç edenlere karşı kötü davranan bazı görevlilere karşı yargısal süreci işleten ve suçlu görülenleri ağır cezalara çarptıran Osmanlı yönetiminin soykırım maksadıyla hareket ettiğini iddia etmek mümkün değildir.

Tehcirin uygulandığı dönemde devlet bürokrasisinde ve orduda bulunan Ermeniler görevlerine devam etmişlerdir.

Ermeni isyanının şiddet kazandığı ve tehcirin uygulamasına geçildiği dönemde dahi, Osmanlı merkezi yönetiminde üst düzey görevlerde pek çok Ermeni Osmanlı uyruğunun bulunduğu görülmektedir. Bir katliam uygulama niyet ve kararlılığı içinde bulunan hükümetin devletin merkez yönetiminde Ermeni görevli istihdam edebileceğini düşünmek abestir.

Ayrıca savaş sırasında, Ermenilerden oluşan sıhhiye bölükleri cephelerde ateş altında hizmet vermişler, keza Ermenilerden oluşan levazım birlikleri de cephede ve cephe arkasında sadakatle görevlerini yerine getirmişlerdir. Çanakkale ve Sarıkamış savaşlarında Ermeni askerler Türklerle birlikte düşmana karşı savaşmışlardır. Bu nedenle vatana hizmet faslından birçok Ermeni vatandaşımız uzun süre maaş almıştır. Bütün bunlara ilaveten, lisan bilmeleri nedeniyle 95 Ermeni er Osmanlı ordusunun muhtelif karargah, lojistik merkezleri ve muharip birliklerinde tercüman olarak görevlendirilmişti.

Bütün bu hususlar, şu iki noktayı tam bir açıklıkla ortaya koyuyor.

Birincisi, tehcir kararının, bir dünya savaşı içinde beş cephede ölüm kalım mücadelesi veren bir milletin, ihanet içinde olan ve ülkesini işgal eden düşmanla ittifak içindeki bir azınlığa karşı alabileceği en insani önlem olduğudur.

İkincisi ise, Osmanlı devletinin Ermeni uyruklarına karşı örtülü bir yok etme niyetinin bulunmadığıdır. Örneğin, Hitler Almanyası için şöyle bir senaryo düşünülebilir mi? Naziler, topladıkları Yahudileri kamplarda gazlayarak yok ederken, başkent Berlin’de ve diğer birçok yerde Yahudiler güven içinde yaşayacak, Yahudi görevliler devlet dairelerinde çalışacak, Yahudi sıhhiye bölükleri cephelerde ateş altında hizmet verecek, Yahudi asıllı askerler cephelerde Almanlarla birlikte düşmana karşı savaşacak ve can verecek! Bu söylediklerimiz, soykırımı iddiasının mantıkla bağdaştırılamayacağını ortaya koyuyor.

Ermeni nüfusa tehcirin icrası sırasında yapılan gayet farklı uygulamalar önceden hazırlanmış bir yok etme planının mevcudiyeti iddiasını çürütüyor

Soykırım araştırmaları konusunda tanınmış bir isim olan Profesör Guenter Lewy, “tehcirin, özünde, Türkiye’deki Ermenileri taammüden yok etme programı olduğu yolundaki argümanın, tehcir uygulamasının çeşitli yönleri ve karakteristikleri ile uyuşmadığını” vurgulamaktadır. Lewy’e göre bu uyuşmazlıkları en önemlilerinden bazıları şunlardır :

“1)İstanbul, İzmir ve Halep’teki geniş Ermeni toplulukları zorunlu göçe tabi tutulmamış – ve bu kentlerdeki Müslüman ahalinin de maruz kaldığı açlık ve bulaşıcı hastalıklar gibi sıkıntılar hariç – savaştan zayiat vermeden çıkmıştır. Türklerin bu kentlerdeki Ermenileri dünya kamuoyunu olumsuz yönde etkilememek için göçe tabi tutmadıkları yolundaki görüşler geçerli değildir, çünkü zorunlu göç ve buna koşut olarak taşradaki katliamlar vuku buldukları anda dünyaya yayılmışlardır. Bu üç kentteki Ermeni nüfusun zorunlu göçten muaf tutulmaları olumsuz kamuoyunun oluşmaması açısından Osmanlı hükümetine bir şey kazandırmamıştır.

2)Birçok can kaybına yol açan göç kafilelerinin iskan mahallerine yük arabalarıyla gönderilmesi sadece doğu ve merkezi Anadolu’da, ülkenin demiryolu olmayan bir bölgesinde, başvurulan bir yöntem olmuştur. Tek hatlı Bağdat demiryolu asker ve ikmal malzemesi nakli nedeniyle son derece yüklü olmasına rağmen, batı vilayetlerinden ve Adana ile civarından göçe tabi tutulanların biletlerini kendileri alma koşuluyla iskan mahallerine trenle gitmelerine müsaade edilmiş ve bu nedenle de bu kişiler zorunlu göç sürecinin ağır şartlarının bir kısmından kurtulmuşlardır. Eğer iddia edildiği gibi, niyet, sürgünleri yorgunluktan ölünceye kadar zorunlu yürüyüşe tabi tutmak idiyse, bu ceza neden bütün Ermenilere uygulanmadı?

3))Birçok yazar, zorunlu göç uygulamasının ve katliamların temelde birbirine benzediğini iddia ederek bu durumu, olaylardan İstanbul’daki Osmanlı hükümetinin sorumlu olduğunun bir kanıtı olarak yorumlamışlardır. Ancak, bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü, gerek zorunlu göç gerekse iskan uygulaması, coğrafi koşullardan ve mahalli görevlilerin tutumundan kaynaklanan çeşitli farklılıklar göstermiştir. Örneğin Adana bölgesinde geniş bir Kürt nüfusu olmaması nedeniyle katliamlar olmamış ve Suriye ve Filistin’e gönderilen Ermeni sürgünlerin büyük çoğunluğu iskan mahallerine ulaşmışlardır. Buna karşılık, Doğu Anadolu’daki bazı kafileler soyulmuş ve katledilmişler, bazıları ise hiç can kaybına uğramadan yeni yerleşim yerlerine varmışlardır. Göç kafilelerine bazı yerlerde gıda yardımı yapılmış, bazı yerlerde ise kafileler böyle bir ilgiden yararlanamamış ve açlıktan ölmüşlerdir. Bazı kafileler jandarmalar tarafından korunmuşlar, bazı kafileler ise jandarmalar tarafından yağmacı Kürtlere satılmışlardır. Bazı yerlerde Katolik ve Protestan Ermenilerle Ermeni sanatkarlar zorunlu göçe tabi tutulmamış, bazı yerlerde ise, fark gözetmeden sanatkarlarla her mezhepten Ermeni göç ettirilmişlerdir. İskan mahallerinde Ermenilerin önemli kısmı çok ağır koşullarla karşılaşmış, katliama uğrayanlar olmuş, buna mukabil bazı yerlerde kalifiye işçiler ve ticaret erbabı olarak Ermeniler yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bazı mahallerde, Ermeniler tehcirden muafiyet için büyük ölçüde din değiştirmeye teşvik edilmiş veya zorlanmış, bazı yerlerde ise din değiştirme böyle bir muafiyet sağlamamıştır.

Zorunlu göçe tabi tutulanlara bu denli değişik muamele yapılmasını, önceden ve taammüden hazırlanmış bir tümüyle yok etme programıyla bağdaştırmak olanaksızdır. Taammüden yapılmış bir yok etme planının varlığının sorgulanması Ermeni sürgünlerin korkunç ıstırapları veya maruz kaldıkları sık sık vuku bulan katliamları reddetme anlamına gelmemektedir”.

Osmanlı Hükümeti düzenli ve güvenli bir tehcir süreci öngörmüş ve bu amaca yönelik karar ve önlemleri almıştır. Ancak, bürokratik yeteneksizlik, savaş koşullarının yarattığı olağanüstü sorunlar, ülkede hüküm süren aşırı asayişsizlik, son derece ilkel nakliyat sistemi ve sivil halkla askeri personelin maruz kaldığı açlık,yoksulluk ve salgın hastalıklar, tehcirin büyük bir insanlık faciasına dönüşmesine yol açmıştır.

Yukarıda ilgili bölümlerde de açıklandığı üzere, Osmanlı Hükümeti düzenli ve güvenli bir tehcir süreci gerçekleştirebilmek amacıyla gerekli karar ve önlemleri almış, uygulamadan sorumlu sivil ve askeri makamlar için ayrıntılı talimatlar çıkarmış ve savaşın boğucu koşullarına rağmen tehcir uygulamasını dikkatle izleyerek karar ve talimatlara uymayan kamu görevlileri ile askeri personeli ve sivilleri askeri mahkemelerde yargılayıp idam da dahil ağır cezalara çarptırmıştır. Ne var ki, savaş durumunun yarattığı olağanüstü sorunlar, bürokratik yeteneksizlik, ülkede hüküm süren aşırı asayişsizlik, son derece ilkel nakliyat sistemi ve sivil halkla askeri personelin maruz kaldığı kıtlık, açlık ve yoksulluk ile ülkeyi kasıp kavuran inanılmaz boyuttaki salgın hastalıklar, tehcirin büyük bir insanlık faciasına dönüşmesine yol açmıştır.

Savaşın yarattığı olağanüstü ağır koşullar ve çöküş sürecinin son demlerini yaşayan Osmanlı Devleti’nin ülke yönetimi üzerindeki kontolü kaybetmesi tehcirin düzenli ve güvenli bir şekilde uygulanmasına imkan vermedi

Paris Barış Konferansı’na Ermeni temsil heyeti eş-başkanı olarak katılan Bogos Nubar Paşa tehcir olayı hakkında gerçekçi ve dürüst bir yaklaşım benimseyerek 1924’te şunları yazıyordu:

“Büyük Savaş’ta Türk halkı da Ermeniler kadar ağır bir bedel ödedi. Muharebe meydanlarına gönderilenler büyük çoğunlukları itibariyle Küçük Asya’dan toplanmışlardı. Bunun dışında salgın hastalıklar, yoksulluk, kıtlık, kötü sağlık koşulları Müslüman halk arasında korkunç tahribat yaptı. Alman istatistiklerine göre savaş esnasında iki milyondan fazla Türk öldü.”.

Amerikalı siyaset bilimcisi ve tarihçi Guenter Lewy de, 1915 olaylarına nesnel bir görüşle bakarak şu sonuca varmaktadır:

“Osmanlı hükümetinin tehcirle ilgili çeşitli kararnamelerinin gerçek ve iyi niyetle çıkarılmış oldukları varsayımından hareket edeceğim. Kanımca, Osmanlı hükümeti tehcirle ilgili olarak düzenli bir süreç oluşturmayı arzu ediyordu, ancak bunu gerçekleştirmek için gerekli imkanlara sahip değildi. Yüz binlerce kişiyi kısa bir süre içinde ve gayet ilkel bir nakliyat sisteminden yararlanarak göç ettirmek muazzam boyutları olan ve Osmanlı bürokrasisinin yeteneğini aşan bir işti. Ne mevcut kurumlar, ne de yetkililer bu işin üstesinden gelecek durumda değildiler. Üstelik, Ermenilerin sevk ve iskanı, ülkenin çok ağır kıtlık ve gıda maddesi yetersizliğine maruz kaldığı ve yaygın bulaşıcı hastalıklara yol açan son derece yetersiz sağlık koşullarıyla boğuştuğu bir dönemde uygulamaya konuldu. (…) Bu koşulların, önceden yok etme kastıyla hazırlanmış bir plan mevcut olmasa dahi, inanılmaz boyutta can kaybına yol açması mümkündü. Buna Ermeni kafilelerin sevkinin, kırsal bölgelerde aşırı güvensiz bir ortamın mevcut olduğu bir dönemde gerçekleştirildiğini ve geniş kafile gruplarının Kürtlerin yaşadığı bölgelerden geçerek onlar kadar yırtıcı Çerkes halk arasına iskan edildiğini de ilave edersek, ortaya çıkan insanlık felaketini yaratan koşulları tarif etmiş oluruz.

O dönemdeki birçok gözlemci vuku bulan trajediyi bu açıdan gördüler.. Osmanlı hükümetinin yeteneksizliği ve etkin olmayışı o günlerde hazırlanan raporlarda tekrarlanan bir temaydı, ne var ki, bu kadar çok insanı nakletmek ve gıda ihtiyaçlarını karşılamak çok daha yetenekli bir hükümetin dahi harcı değildi.”

Lewy bu yorumlarına dayanak olarak, Mersin ve Halep’teki ABD konsolosları ile bir Alman Büyükelçiliği görevlisi tarafından yazılan resmi raporlar ile Amerikalı misyoner ve gazetecilerin gözlemlerine atıfta bulunmaktadır. Tehcir sırasında karşılaşılan beslenme, koruma ve organizasyon sorunları hakkında ilginç saptamalarda bulunan bu raporlarla gözlemlerin içerdikleri önemli noktaları Lewy’nin “Osmanlı Türkiyesindeki Ermeni Katliamları: Tartışmalı bir Soykırım” adlı eserinden aynen aktarıyoruz:

“27 Eylül 1915’te Büyükelçi Morgenthau’ya gönderdiği raporda Mersin’deki ABD Konsolosu Nathan, “ yeterli nakil vasılarının olmaması sefalet ve ıstıraba yol açan en önemli unsuru oluşturuyor” diyordu. Yeterli sayıda yük arabası olmaması birçok kişinin yürümesini zorunlu hale getirmişti. Ayrıca, hükümet kafilelerin gıda ihtiyaçlarını karşılama meselesini de halledememişti. “Nitekim son birkaç haftada devamlı olarak kırk ila altmış bin kişinin bulunduğu Osmaniye’de sadece bu rakamın üçte birine yetecek kadar yiyecek bulunması, insanların ya yetersiz biçimde beslenmelerine, ya da aç kalmalarına yol açıyordu. Hastalıkların yaygın ve ölümlerin çok olması bu durumdan ileri geliyordu.”

“Halep’teki ABD Konsolosu Rössler de bu görüşteydi. Savaştan önce 1914 Haziran’ında Rössler hükümetine gönderdiği raporda Osmanlı otoritelerinin Trablus ve Balkanlar’dan gelen göçmenlerin iskanında başarısız olduğunu , bu göçmenlerin camilerde yaşadıklarını ve kamu dizeni için tehdit oluşturduklarını belirtmişti. Şimdi tehcire tabi tuttuğu Ermeniler nedeniyle hükümet ayni bürokratik fiyaskoyla karşılaşmıştı. Rössler, 14 Eylül tarihli raporunda, Türklerin, kafilelerin kitle halinde beslenmesini organize edemediklerini, görevliler iyi niyetle dolu olsalar bile sürgüne tabi kitlelerin besleme sorununun üstesinden gelemediklerini, bu durumda tehcir edilen Ermenilerin çoğunun açlıktan öleceğini belirtiyordu”.

“Alman Büyükelçiliği görevlisi Von Hoesch ‘ün muhtemelen 1916’da yazdığı uzun bir memorandum da aynı görüşü ileri sürüyordu. Hoesh’e göre, yöneticiler tehcir için hazırlıklı olmadıklarından sürgünlere gıda ve koruma sağlayamadılar. Bununla birlikte, tehcire tabi tutulanların çok sayıda olmaları ve bu görevde kullanılan memurların yeteneksizlikleri nedeniyle, daha fazla da olsaydı, sonuç değişik olmazdı. Merkezi hükümet bu konuda yeknesak bir politika izleyemediğinden, tehcir uygulaması vilayetlerdeki askeri ve sivil otoritelerin tutumuna bağlı kaldı. Cemal Paşa gibi bazı yöneticiler, Ermenilerin karşılılaştıkları zorlukları hafifletmeye çalıştılar, ama Ermenilere gayet düşman olan diğerleri sürgünleri Kürtlerin ve Çerkeslerin vahşetine terk ettiler. İstanbul’daki hükümet bu gelişmeleri onaylamamakla birlikte, bunları önlemekte de yetersiz kaldı. Sert iklim, yürüyerek kat’edilmesi gereken uzun mesafeler ve mahalli makamların keyfi hareketleri, sonuçta ortaya çıkan insani felakete yol açtılar”.

“Amerikalı misyoner Kate Ainslee’nin bu konuda şöyle diyordu: “Kendi askerlerini bile besleyemeyen bir hükümet, kağıt üzerindeki güzel talimatları yerine getirebilir ve (tehcir edilen) halkın iyi beslenmesini ve ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir mi?”

“Binlerce kadın çocuk ve bitkin erkeğin Toros dağlarında yol alışlarını gözlemleyen Amerikalı gazeteci Geore Schreiner’e göre, “Ermenilerin çektikleri eziyetin nedeni, Türklerin kasıtlı sertliklerinden ziyade beceriksizliklerinden ileri geliyordu.”

“Son zamanlarda bu konu üzerine eğilen yazar Edward Erickson da, ayni şekilde, Ermeni halkının tehcirinin felaketle sonuçlanmasının mukadder olduğu sonucuna varmaktadır. Türk subay kadrosu hakkında fazla hayırhah bir görüşe sahip olmasına rağmen tehcirin yarattığı sorunlara ilişkin gözlemleri isabetlidir. Erickson şu görüşleri ileri sürüyor:

“İdari açıdan tehcir kararının uygulanması Türklerin imkanlarını aşıyordu. Türkler Ermenilere karşı hoşgörüyle hareket etme niyetinde bile olsaydılar, böylesine büyük ölçekte bir nüfus transferi için gerekli nakil vasıtalarına ve lojistik donanıma sahip değildiler. En büyük önceliğe sahip olan askeri nakliyat da bu durumu ortaya koyuyordu. Nitekim, birinci sınıf piyade birlikleri imparatorluk içinde nakledildiklerinde, mevcutların dörtte birini hastalık, eksik beslenme ve kötü hijyen koşulları nedeniyle kaybediyorlardı. Bu durum, iyi donanımlı, sağlıklı genç erattan oluşan ve onların sağlıklarıyla yakından ilgilenen komutanlara sahip olan alay ve tümenlerin başına geliyordu.”

Amerikalı siyaset bilimcisi Michael Gunter’in bu konudaki değerlendirmesi de yukarıdaki görüşleri doğrular niteliktedir:

“Osmanlı İmparatorluğu 1915’te artık uzun yaşamının sonuna yaklaşan fena halde çürümüş bir kurumdu. Kaybedileceği belli bir savaşın kıskaçlarına sıkışmış, imkanlarının ötesinde zorlanmış ve yönetim kontrolünü kaybetmişti. Tehcir emrini uygulayan jandarma kıtalarının büyük bölümü, orduya yeni alınan ve jandarmanın yerine ikame edilen eğitimsiz birliklerden oluşuyordu. Bu ikame unsurlardan bazıları belki de eşkıyadan başka bir şey değildi. Bunlar arasındaki disiplin muhakkak ki son derece gevşekti. Ayrıca, gayet yaygın savaş hali kargaşasında göçebe Kürtler tehcir kafilelerine cezalandırılmaktan korkmadan ve hatta jandarmanın da göz yummasıyla saldırıyorlardı. Müslüman çoğunluğun hain olarak nitelediği popüler olmayan bir azınlık olarak Ermeniler, savaş koşullarından feci şekilde ıztırap çeken mahalli halktan az sempati gördüler. Bu koşullarda, tehcirin, birkaç yüz bin Ermeniye yaşamını kaybettiren, yaygın katliama, hastalığa ve açlığa yol açtığı anlaşılır.”

Salgın hastalıklar ve kıtlık nedeniyle, tüm Anadolu halkı ve bu meyanda Türkler, Ermeniler ve Osmanlı ordusu büyük kayıplara uğramışlardır. Ermeni tezi sözcülerinin yüksek düzeydeki Ermeni kayıplarını diğer ölümlerden soyutlayarak kasıtlı bir yok etme planının kanıtı olarak gösterme girişimleri geçersizdir.

Tehcir sırasında Ermeni kafilelerin başına musallat olan belki de en büyük felaket ölümcül salgın hastalıkları ve açlıktı… Osmanlı Devleti kendi ordusunun aynı feci koşullar nedeniyle çok ağır kayıplara uğraması karşısında tamamen çaresiz kalmıştı. Bu durumda, Ermenilere ve Türkler de dahil diğer sivil halka yardım etmek imkanından mahrum kaldı. Sonuçta, Anadolu’yu kasıp kavuran salgın hastalıklar ve kıtlık sonucunda Ermeniler kadar Türkler ve diğer toplumlar da telef oldular. Ancak, Ermeni kayıplarını diğer zayiattan soyutlayarak tek yanlı olarak değerlendirmeyi yeğleyen Ermeni tezinin sözcüleri, yüksek ölüm miktarının, kasıtlı bir yok etme planının kanıtı olduğunu iddia ederler.

Salgın hastalıklar ve açlık olgusunu ayrıntılı biçimde inceleyen Guenter Lewy’nin aşağıdaki değerlendirmesi bu konudaki Ermeni iddialarının geçersizliğini ortaya koymaktadır:

“Ermeni tezini destekleyen yazarlar ülkenin savaş sırasında son derece ağır kıtlıkla ve korkunç bir salgın hastalık felaketiyle karşılaştığını tamamen gözardı ederler. Yiyecek yokluğu ve salgın hastalıklar nedeniyle Türk halkından yüz binlerce kişi ölmüştür. Aynı şekilde açlıktan, hastalıktan ve tıbbi bakım yetersizliğinden de yüz binlerce asker telef olmuştur. Osmanlı halkı ve devleti, üzerine çöken bu korkunç felaket ve zayiatın boyutu hakkında verdiğimiz rakamlar aşağıda belirteceğimiz Türkiye’de görevli yabancı temsilcilikler raporlarıyla teyit edilmektedir.Kendi askerine ve vatandaşına yardımcı olamayan bir yönetimin, tehcir sırasında Ermeni halka yardım elini uzatamamasında kötü niyet aranması temelsizdir. Bütün bunlar, Osmanlı hükümetinin Ermeni halkını imha etmek istediği iddiasının asılsızlığını ortaya koymaktadır. Ölüm miktarının yüksek olması, ne kadar acı ve sarsıcı olsa da, kasten ve taammüden bir yok etme planının mevcudiyetinin kanıtı olamaz”

Anadolu’yu kasıp kavuran salgın hastalık ve kıtlığın, Hükümetin, ihtiyaçlarının karşılanmasına yaşamsal öncelik verdiği Osmanlı ordusu üzerindeki vahim etkileri dikkate alındığı takdirde, bu değerlendirmenin gayet isabetli olduğu anlaşılır. Ordusuna yeterli beslenme imkanı sağlayamayan, salgın hastalıklardan askerlerini korumak için gerekli önlemleri alma imkanına sahip olmayan, cephede yaralanmış askerini gerekli nakil vasıtası olmayışı nedeniyle ölüme terk eden ve ordu hastanelerinin içinde bulunduğu aşırı kötü koşulları düzeltemeyen bir yönetimi, tehcire tabi tutulan Ermeni halkın gıdasızlıktan ve hastalıktan kırılmasından sorumlu tutmanın anlamsızlığı ortadadır. Ordunun içler acısı durumunu Lewy’den yaptığımız şu alıntılar ortaya koyuyor:

“Osmanlı ordusunun zayiat rakamları sahih olmamakla birlikte, ordunun hastalıktan kayıplarının savaşta verdiği zayiatın kat be kat üstünde olduğu açıktır. Osmanlı ordusu hakkında yazdığı yeni bir tarih kitabında Edward Erickson, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunun muharebe meydanlarında uğradığı kayıpların 243.598 olduğunu, buna mukabil 466,759 askerin hastalıktan öldüğünü belirtmektedir. Ayrıca, 68.378 asker de aldıkları yaralar nedeniyle ölmüşlerdir. Bunun anlamı, savaşta aldıkları yaralar nedeniyle ölenlerden yaklaşık yedi misli fazla askerin hastalıktan öldüğüdür. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda hastalıktan ve aldıkları yaralardan ölenlerin sayısı muharebede ölenlerle karşılaştırıldığında çıkan felaketengiz oran başka hiçbir orduda görülmemiştir. Ayrıca, en azından bir buçuk milyon Müslüman sivilin de savaş koşulları nedeniyle, kötü beslenmeden ve açlıktan öldüğü tahmin olunmaktadır” .

“Doğu Anadolu’da savaşta yaralanan veya hastalanan Türk askerlerinin hastanelere nakline bir çözüm bulunamaması nedeniyle telef olmaları, hızlı bir çöküş sürecindeki Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşı’nda sergilediği akla durgunluk veren öngörüsüzlük, organizasyonsuzluk, sivil ve askeri yeteneksizlik ve yetersizlik nedenleriyle, halkına ve askerine çektirdiği korkunç acı ve ıstırapların sadece bir örneğidir. Doğu Anadolu’da demiryolu olmaması, hatta düzgün kara yolu dahi bulunmaması, buna ilaveten nakil vasıtalarının yokluğu, savaşta yaralanan askerleri hastaneye gitmek için kendi başlarının çaresine bakma durumunda bırakıyordu. Bu durumda, yaralı askerler şansları varsa, Batıya at arabaları ve kağnılarla yol alan Müslüman göçmen kafilelerinin yardımından yararlanıyorlardı. Hastaneye yürüyerek gitme zorunda kalan birçoğu ise, bunda başarılı olamıyordu.”

“Harput’taki Amerikan Konsolosu Leslie Davis, 1915-1916 kışındaki durumu şöyle tarif ediyor :

‘Bütün kış boyunca hasta ve yaralı Türk askerleri cepheden Mamuret-ül Aziz’e geldi. Türklerin Ermenilere karşı bildiğimiz tutumlarını dikkate alırsak, inanması güç olsa da kendi askerlerine yaptıkları muamele de bundan daha iyi değildi. Askerler, kışın ortasında Erzurum ve diğer uzak mahallerden doğru dürüst giydirilmeden ve yiyecek verilmeden sevkedilmişlerdi. Kendilerine, en yakın olan Mamuret-ül Aziz’deki hastanelere gitmeleri söylenmişti. Kafilelere nakil vasıtası verilemediğinden, askerler birkaç haftalık yolu yürüyerek ve yol üzerindeki köylerden dilenerek ve bazen de yiyecek ve binecek bir eşek çalarak kat etmişlerdi.Onlara çoğu zaman kasabaya yaklaşırlarken rastladım. En güçlü olanlar hariç, çoğu yollarda ölmüşlerdi… Gelenler o kadar bitkindiler ki, onlar için yapacak bir şey kalmamıştı”.

Hastanelere erişebilen askerlerin ise tedavi olma şansları yoktu. Çünkü hastanelerin durumu bir kelime ile korkunçtu. Yeterli yatak olmadığı için, hasta ve yaralılar yere serilmiş şilteleri ve battaniyeleri paylaşıyorlardı. Hastanelerin çoğunda akar su ve elektrik mevcut değildi. Gerekli tıbbi aletler yoktu. İlaç, şırınga ve temiz çarşaf eksikliği vardı. Hijyenik koşulların durumu faciaydı. Yeterli sayıda doktor, hemşire ve eczacı yoktu. Sağlık personelinin yerine erler kullanılıyordu. Doktorların eğitimi eksikti. Amerikalı misyoner Clarence Usher Van askeri hastanesindeki durumu şöyle anlatıyor:

“Hastalar yerde yattıklarından ayağımı basacak yer bulmakta müşkülat çekiyordum. Hastaneyi temiz tutmak için gerekli malzeme olmadığından hastaların üstleri haşarat ve böcekle doluydu. Soğuk nedeniyle pencereler kapalıydı ve hastalarla erler koğuşları dolduran leş gibi ağır kokuyu bastırmak için sürekli sigara içiyorlardı. Askeri doktorlar koğuşlara girmeyi reddediyor, kapıda durarak erlere kaç kişinin öldüğünü ve yaşayanların hastalıklarını sormakla yetiniyorlardı”

Bu koşullar nedeniyle, tifo, kolera, dizanteri ve diğer salgın hastalıkların askerler arasında süratle yayılması sürpriz olmamalı. İki Kızıl Haç cerrahı, 3 Mart 1915’te Erzincan’dan gönderdikleri bir raporda sağlık önlemlerinin ve yeterli tıbbi yardım yokluğu nedeniyle kötüleşen tifüs salgınının askerlerin kitle halinde – “Alman koşullarında tasavvur edilemeyecek boyutlarda”- ölümüne yol açtığını belirtiyorlardı .

Bir Alman doktoru, Türk askerleri arasında tifüsten ölenlerin bazen % 50 oranına vardığını, Alman askeri personeli arasında ise bu oranın yaklaşık % 10 olduğunu tahmin ediyordu.

Harput’ta ABD Konsolosu Davis’e göre, 1914-15 kışında Haput civarındaki birliklerde bazı günler 75-80 kişi ölüyordu. “

Levy’nin atıfta bulunduğumuz eserinde, salgın hastalıkların ve kıtlığın Anadolu’daki Müslüman sivil halk ve bu meyanda tehcire tabi tutulan Ermeniler üzerindeki etkileri de, Amerikan ve Alman konsolosları ile Kızıl Haç mensupları ve Anadolu’daki diğer yabancı gözlemcilerin resmi rapor ve gözlemlerine dayanılarak açıklanmaktadır. Anılan eserden yaptığımız şu alıntılar, tehcir sırasındaki Ermenilerin uğradığı kayıpların yüksek rakamlara ulaşmasının tüm Anadolu halkını mahveden bulaşıcı hastalıklarla kıtlık olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır:

“Osmanlı devletinin Balkan savaşlarından sonra tekrar seferberlik yaparak I. Dünya savaşına girmesi Anadolu’da çiftçilik yapacak erkek bırakmadığı gibi, köylünün atının, öküzünün, arabasının savunma amaçlarıyla müsadere edilmesine yol açmıştı. Bu koşullarda tarlalar yıllar boyu işlenememiş, ürün alınamamıştı. Bu durum, yiyecek yokluğunun nedenlerinden biriydi.

Nitekim İzmir’deki Amerikan Konsolosu George Horton, 14 Kasım 1914’te raporunda, durumun çok feci olduğunu ve insanların açlıktan ölmeye başladığını belirtiyordu.

23 Mart 1916’da İstanbul’daki ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Washington’a Kızıl Haç namına gönderdiği şu telgraf da durumun vahametini gözler önüne seriyordu:

‘Ülkenin her tarafında özellikle İstanbul’da, Marmara kıyılarındaki yerleşim merkezlerinde, Edirne, Bursa ve İzmir’de büyük acı ve ıstırap hüküm sürmektedir. Bu bölgelerde, Ermeni göçmenler hariç, 500.000 kişi açlıktan kıvranıyor. Her gün açlıktan yüzlerce kişi ölüyor. Şeker ve petrol kıtlık fiyatlarına yükseldi. Tifo salgını yayılıyor, ölüm oranları yüksek’.

Giderek artan yiyecek yokluğu, doğal olarak tehcire tabi tutulan Ermenilerin durumunun da kötüleşmesine yol açıyordu. Halep’teki Alman Konsolosu Walter Rössler, 14 Şubat 1917’de bu trajik gelişmeler hakkında şu bilgileri veriyordu:

‘Rakka’daki (Halep’in güney doğusunda bir kasaba) Ermeni göçmenlere yardım sağlamak için ciddi gayret sarfedildi. Amerika’nın bağışlarıyla sağlanan bu yardımın dağıtılması Türk makamlarının müsaadesiyle dağıtıldı. Yine de Ermenilerin çoğu telef olacak. Çünkü şimdi sadece Ermeniler değil, tüm Rakka halkı açlığın pençesinde. Bu durumda göçmenlere gıda dağıtımı tamamen durduruldu. Tifüs salgını patlak verdi. Her gün 20 kişi ölüyor’ .

Danimarkalı Misyoner Maria Jacobsen, günlüğünde 24 Mayıs 1916’da Malatya’da Kolera salgını başladığını ve her gün 100 askerin öldüğünü ve( bu gidişle)’Ordu’nun kısa sürede savaşa girmeden yok olacağını’ belirtir.

Kafilelerdeki ve gönderildikleri kamplardaki aşırı derecedeki kötü sağlık koşulları nedeniyle Ermeni göçmenler.arasında tifüs salgını gayet yaygındı. Hastalık tehcir yolu üzerindeki köy ve kasabalara yayıldı. Ayrıca, 1915-16 Rus taarruzundan kaçan Türk göçmenler de tifüsü yayılmasına neden oldular.

Bir Amerikalı istihbarat görevlisi Temmuz 1915’te doğu Anadolu’da tifüsten 300 bin kişinin öldüğünü tahmin etmişti.”

Yukarıdaki gözlemler, Ermeni nüfusun, önceden tasarlanmış bir soykırımı planı uyarınca ve tehcir bahanesiyle gaddarca ölüm yürüyüşlerine zorlanarak, açlık ve susuzluğa mahkum edilerek imha edildikleri yolundaki geleneksel Ermeni iddialarının mantıksız bir yaklaşım olmaktan ileri gidemeyeceğini ortaya koyuyor.

TEHCİR OLAYININ B.M. SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ IŞIĞINDA DEĞERLENDİRİLMESİ

Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi’nin geriye dönük olarak uygulanabilirliğini bir varsayım olarak kabul ettiğimiz takdirde, Sözleşme hükümleri ve 1915 olayları hakkında yukarda açıkladığımız bilgiler ışığında, Osmanlı Hükümeti veya mensupları almış oldukları tehcir kararı ve bunun uygulanmasının yarattığı sonuçlar nedeniyle soykırımıyla suçlanabilirler mi?

Bu bölümde bu soruya yanıt arayacağız.

Suçun kurucu unsurları

Önce suçun oluşmasının koşullarına bakalım. Osmanlı Hükümeti’ni veya mensuplarını soykırımı ile suçlamak için, suçun kurucu unsurlarının mevcut olması, yani suçun objektif (maddi) unsurları ile sübjektif (manevi) unsurlarının oluşması gerekiyor. Burada, suçun muhtemel failleri için “Osmanlı Hükümeti veya mensupları” ifadesini kullanmamamızın nedeni, B. M. Soykırım Sözleşmesi’nin, 4. maddesinin, soykırım suçundan tüzel kişilerin değil, sadece hakiki şahısların, yani ülke yöneticileri, kamu görevlileri ve özel şahısların suçlanabileceğini öngörmesinden ileri gelmektedir. Bu ifade tarzıyla, Osmanlı Hükümeti’ne isnat edilebilecek suçlardan Hükümet üyelerinin kişisel olarak sorumlu tutulabileceği belirtilmek istenmiştir. (Bu yorum tarzı, metinde yalnızca “Osmanlı Hükümeti” ifadesinin kullanıldığı hallerde de geçerli olacaktır.)

İncelediğimiz varsayımda, suçun objektif unsurunu, Osmanlı Hükümeti’nin veya bazı mensuplarının, Sözleşme’nin 2. maddesinin koruması altında bulunan ulusal bir grup olarak Ermenileri, tamamen veya kısmen yok etme kastıyla sözkonusu 2. fıkranın (a) – (e) fıkralarında sayılan yasak fiilleri işlemeleri oluşturuyor

Suçun manevi unsurunu ise, Osmanlı Hükümeti’nin veya bazı mensuplarının özel bir kasıtla hareket etmeleri, yani Ermenileri sırf Ermeni olmaları nedeniyle ve ırkçı nefretten kaynaklanan bir saikle öldürme iradesine sahip olmaları oluşturuyor.

Suçun objektif unsuru (actus reus) oluşmuş mu?

Tehcir olayı, suçun objektif unsurları açısından ele alındığında Ermeni tezlerini savunanlar genel olarak, Sözleşme’nin 2. maddesindeki yasak fiillerden, (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında belirtilenlerin, Osmanlı Hükümeti tarafından Ermenileri bilinçli olarak yok etme amaç ve kastıyla başvurulan tehcir uygulamasının doğal sonuçları olarak gerçekleştiğini iddia ediyorlar.

Bu iddiayı, önce kasıt unsurundan ve tehciri zorunlu hale getiren olaylar zincirinden soyutlayarak inceleyelim. Tehcire tabi tutulan Ermeni nüfusun bir bölümünün, sevkıyat ve iskanları sırasında maruz kaldıkları saldırı, yağma ve gasp olayları nedeniyle, diğer bir bölümün de ağır yaşam koşulları ile hastalık ve açlık sonucunda hayatlarını kaybettikleri bir vakıadır. Bu açıdan 2. maddenin (a) ve (c) fıkralarındaki eylemlerin gerçekleşmiş olduğu ileri sürülebilir. Öte yandan, bu olaylar nedeniyle, tehcire tabi tutulanlardan bir kısmının cismani ve akli zarar görmelerinin kaçınılmaz olması nedeniyle 2(b) fıkrasındaki suçların işlendiği de iddia edilebilir. Buna mukabil, öksüz kalan Ermeni çocukların Müslüman aileler tarafından evlatlık edinilerek Müslümanlaştırılmasının 2(e) fıkrası bağlamında ele alınarak, bunun “bir gruba ait çocukların zorla başka bir gruba transfer edilmeleri” olarak değerlendirilmesi makulat çerçevesinde mümkün değildir. Çünkü iç savaş koşullarında eğer bu çocuklar evlat edinilmiş olmasalardı hayatta kalmaları mümkün olamayacaktı . Sonuç olarak, tehcir sırasında yaşanan büyük beşeri facia sırasında vuku bulan olaylardan bazılarının Sözleşme’nin 2. maddesindeki (a), (b) ve (c) fıkrasında belirtilen yasak fiillerle örtüştüğü iddia edilebilir.

Ancak, bu durum, suçun objektif unsurlarının oluşması için yeterli değildir. Çünkü, suçun objektif unsurunun oluşması için, faillerin, Ermenileri tamamen veya kısmen yok etme kastıyla hareket etmeleri ve bu amaçla da Sözleşme’nin 2. maddesindeki (a), (b) ve (c) fıkralarında tanımlanan fiilleri tehcir uygulaması yoluyla gerçekleştirme iradesine sahip bulunmaları gerekiyor.

Oysa, vakıalar ve belgeler, tehcir uygulamasının ülke savunma ve güvenliğinin zorunlu kıldığı askeri önlemler alma gerekliliğinden kaynakladığını ortaya koyuyor. Nitekim, tehcir kararının alınmasının nedeni, Ermenileri Ermeni oldukları için tamamen veya kısmen yok etme amacına kılıf hazırlamak veya bir bahane yaratmak değil, bir dünya savaşı ortamında Osmanlı devletine ihanet eden bir kısım Ermenilerin düşmanla işbirliğinde bulunarak ülke güvenliğini büyük boyutlarda tehdit eden sabotaj ve silahlı eylemlerde bulunmaları ve ilerleyen Rus kuvvetleri karşısında gerileyen Osmanlı ordusunun savunmasını tehlikeye düşürmeleridir. Diğer bir deyişle, tehcire başvurulması, acil ve ağır bir tehditle karşılaşan devletin varlığının korunması nedeniyledir.

Bir hükümet, zorunlu ulusal savunma nedenleriyle ve üstüne üstlük ülkeye ihanetleri ve ülke savunmasını tehlikeye düşürmeleri dolayısıyla bir kısım vatandaşını savaş alanı dışındaki yerlere iskana mecbur kalırsa, bundan dolayı suçlu tutulabilir mi?

Ancak, Ermeni tezini savunanlar, bu görüşlere itiraz etmekte ve I. Dünya Savaşı başladığında Ermenilerin Osmanlı devletine karşı bir tehdit oluşturmadığını ve kendilerine karşı tehcir uygulanmasını zorunlu kılacak bir harekette bulunmadığını ileri sürmektedirler. Onlara göre, Türkiye Ermenilerinin savaştan önce Rusya ile işbirliği içinde Osmanlı devletine karşı ihanet planları hazırladıkları gerçek dışıdır. Bu iddia sahipleri, savaşın başlamasıyla birlikte Türk Ermenilerinden oluşan gönüllü birlikler ile çetelerin Rus ordusu saflarına katılarak Osmanlı ordusuna karşı savaştıklarını, Osmanlı ordusunun ardını tehlikeye düşüren sabotajlar düzenleyip, komando türü saldırılarda bulunduklarını, ayrıca savunmasız Türk köy ve kasabalarını basarak sayısız adette korkunç kıyımlar gerçekleştirdiklerini ve tehcir kararının Osmanlı Hükümeti tarafından bu gelişmeler üzerine alındığını inkar ederler. Onların iddiaları, Ermenilerin devlete karşı sadakatlerinden kopmalarının ve silahlı isyana başvurmalarının esas nedeni, İttihat ve Terakki hükümetinin tehcir planını acımasızca uygulayarak Ermenileri yok etmeye başlamasıdır.

Oysa, vakıalar ve somut belgeler, bu izah tarzını temelden çürütüyor. Nitekim, Taşnaksutyun Partisi Askeri Kanat Temsilcisi 1915 Şubat’ında yaptığı konuşmada, savaşın başlamasından önce Rus Hükümeti’nin Türk Ermenilerini silahlandırmak ve ülke içinde isyan çıkarmak için ciddi para yardımında bulunduğunu açıklamış, ayrıca, varılan mutabakat gereğince, savaşın başlamasıyla birlikte isyan edecek olan Türk Ermenilerinin Osmanlı savunma hatlarını yararak Anadolu’ya girecek Ermeni gönüllü birlikleriyle birleşerek Osmanlı ordusunu sırtından vurmasının ve Osmanlı cephesi gerisinde anarşi yaratarak Rus ordularının ilerlemesine yardım etmesinin planlandığını belirtmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Ermeni uyruklarının bir bölümünün daha savaş öncesi dönemde kendi devletlerine ihanet ederek Çarlık Rusyası ile işbirliği yaptıklarına ve Rus ordusu saflarında Osmanlı kuvvetlerine karşı çarpıştıklarını ortaya koyan yüzlerce Osmanlı Arşiv belgesine ilaveten bu hususları kanıtlayan resmi Ermeni belgeleri de mevcuttur.

Bunlar arasında en önemlilerden biri, 1918 yılında kurulan Ermeni devletinin ilk başbakanı ve Taşnak hareketinin önemli liderlerinden olan Ovanez Kaçaznuni’nin 1923 yılında Taşnaksutyun Partisi Konferansı’na sunduğu ve bilahare İngilizceye çevrilerek kitap halinde basılan raporudur. Kaçaznuni Konferans’ta yaptığı konuşmayla sunduğu raporunda, bağımsız bir Ermeni devleti kurulacağı vaadiyle Ruslar tarafından kandırılan Osmanlı Ermenilerinin, hiçbir tahrik ve baskıya maruz kalmadıkları halde, savaşın başlamasından önce varılan mutabakat ve hazırlıklar uyarınca Taşnak Partisi liderliğinde gönüllü birlikler oluşturarak Rus ordusu saflarında Türklere karşı askeri operasyonlar gerçekleştirdiğini belirtmektedir. Ermeni Kongresi ikinci Reisi Çalkuşyan’ın 24 Mayıs 1916’da yaptığı konuşma da bu olayları teyit etmektedir.

Görüleceği üzere, tehcir, Ermeni isyanının ve düşmanla ittifakının Osmanlı savunmasını ciddi şekilde zaafa uğratması üzerine alınmış olan bir önlem olup, Ermenilerin Ermeni olmaları nedeniyle yok edilmesi gibi bir kasıt ve niyetle alakası yoktur.

Tehcirin bu tür bir kasıt ve niyetle alakası olmadığının bir başka kanıtı da, Osmanlı Hükümeti’nin, zorunlu iskana tabi tutulacak halkın can ve mal güvenliğinin korunması için mümkün olan her türlü hukuki ve fiili önlemi almış ve bunların uygulanması için özenli ve iyi niyetli bir çaba göstermiş olmasıdır. Nitekim, yukarıda ilgili bölümlerde de açıklamış olduğumuz üzere, Osmanlı Hükümeti düzenli ve güvenli bir tehcir süreci gerçekleştirebilmek amacıyla gerekli karar ve önlemleri almış, uygulamadan sorumlu sivil ve askeri makamlar için ayrıntılı talimatlar çıkarmış ve savaşın boğucu koşullarına rağmen tehcir uygulamasını dikkatle izleyerek karar ve talimatlara uymayan kamu görevlileri ile askeri personeli ve sivilleri askeri mahkemelerde yargılayıp idam da dahil ağır cezalara çarptırmıştır. Ne var ki, savaş koşullarının yarattığı olağanüstü sorunlar, ivme kazanan çöküş sürecinin son demlerini yaşayan Osmanlı Devleti’nin ülke yönetimi üzerindeki kontrolü kaybetmiş olmasından kaynaklanan otorite çöküntüsü ve bürokratik yetersizlik, ülkede hüküm süren aşırı asayişsizlik, son derece ilkel nakliyat sistemi, ulaşım imkansızlıkları, ölümcül bulaşıcı salgın hastalıklar ve kıtlık, tehcir uygulamasının öngörüldüğü şekilde düzgün ve güvenli şekilde uygulanmasına imkan vermemiştir.

Tehcirle güdülen amacın, Ermeni toplumun imhası değil de, ülkenin savunması ve güvenliği olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyan bir husus da, tehcir uygulamasından Ermeni halktan belirli nitelik ve özelliğe sahip olanlarla belirli mahallerde ikamet edenlerin muaf tutulacağı hususunda dikkate alınan kriterler ve Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni uyruklarından hasta, kimsesiz ve çaresiz olanlarına merhametli bakış tarzıdır. Nitekim, devlete sadakat ve iyi halleri bilinen anarşi ve teröre bulaşmamış kişiler, Osmanlı ordusundaki Ermeni subaylarıyla askerleri ve aileleri, İstanbul ve taşradaki Ermeni devlet memurları ve aileleri, Ermeni mebuslar ve aileleri, Protestan ve Katolik dininden olanlar, hastalar, sakatlar, yetimler ve dul kadınlar, tehcir uygulaması dışında bırakılmışlardır. Savaş cephelerinden uzak ve devlet otoritesinin güçlü olduğu İstanbul, İzmir ve Halep’deki Ermeni cemaatleri de sevk ve iskana tabi tutulmamış ve savaş boyunca hiçbir tacize uğramadan, huzur ve sükun içinde yaşamışlardır.

Hükümetin tehcirden, Ermenilerin Ermeni kimlikleri nedeniyle yok edilmesi aracı olarak yararlanılmadığının diğer bir kanıtı da, savaş sırasında, Ermenilerden oluşan sıhhiye bölüklerinin ve levazım birliklerinin ülke savunmasında görev almış olmalarıdır. Ayni şekilde 95 Ermeni asker, lisan bilgileri nedeniyle Osmanlı ordusunun muhtelif karargah, lojistik merkezi ve muharip birliklerinde tercüman olarak görevlendirilmiştir.

Kuşkusuz bir dünya savaşıyla iç savaş koşullarının iç içe geçtiği bir ortamda ve devlet otoritesinin tam bir zafiyet içine düştüğü bazı mahallerde, yöneticilerin sorumsuz ve beceriksiz tutumları olduğu kadar, nakil vasıtaları ile lojistik donanımın yokluğu da de tehcirin düzenli ve can kaybını önleyecek şekilde uygulanmasına mani olmuştur. Nitekim, ülkenin demiryolu bulunmayan bölgesi olan merkezi ve doğu Anadolu’da sevke tabi tutulan Ermeniler yük arabalarıyla – bir kısmı da yürüyerek- yola çıkarılmıştır. Buna mukabil, demiryolunun bulunduğu batı vilayetleri ile Adana bölgesinde Ermenilerin iskan mahallerine trenle gitmelerine izin verilmiştir. Tehcir bölgelerinde demiryolu sisteminin ve uygun nakil vasıtalarının bulunup bulunmadığından kaynaklanan bu farklı muamele, Ermeni tezinin savunucuları tarafından ileri sürüldüğü gibi, tehcirle güdülen amacın Ermenileri yorgunluktan ölünceye kadar yürüterek imha etmek olduğu yolundaki iddianın anlamsız olduğunu ortaya koymaktadır.

Ermeni tezi yanlısı tarihçi ve yazarların iddialarının aksine, savaşın boğucu koşullarına rağmen, Osmanlı Hükümeti tehcir uygulamasını dikkatle izlemiş ve özellikle can ve mal emniyetinin üzerinde durarak gerekli tedbirlerin alınması için ilgili mülki ve askeri makamlara sürekli talimat vermiştir. Ancak, Rus kuvvetleriyle vuruşan Osmanlı ordusundan askeri birlik ayırıp bunların zorunlu göçe tabi tutulan Ermeni kafilelerin güvenliğine tahsisinin imkansızlığı karşısında, mahalli düzenlemelerle sağlanan koruma yetersiz kalmış, bu nedenle de birçok yerlerde intikamcı unsurların, aşiretlerin ve eşkıyanın kafilelere karşı yağma ve öldürme girişimleri engellenememiştir. Ancak, bu trajik olayları tetikleyen unsurun – iddia edildiğinin aksine – Müslüman halk olmadığının altı çizilmelidir. Nitekim, savaşın başlamasıyla birlikte Doğu Anadolu’da bağımsız Ermeni devleti kurmak amacıyla ayaklanan Ermeni çetelerin savunmasız Türk ve Müslüman ahaliye karşı büyük katliamlar yaptıkları unutulmamalıdır.

Bu bağlamda önemle altı çizilmesi gereken bir husus da, tehcir sırasında Ermenilere karşı saldırı, gasp, yağmalama ve tecavüz olaylarından suçlu bulunan asker ve sivil devlet görevlileri ile çetecilik yapan sayıları 1.673’ü bulan Osmanlı vatandaşı askeri mahkemelerde yargılanarak çeşitli cezalara çarptırılmış olduklarıdır. Bunlardan 67’si idama, 524’ü ise hapse mahkum edilmiştir.. Bu olgu Osmanlı hükümetinin soykırımı ile suçlanamayacağının en kuvvetli bir göstergesi ve kanıtıdır.

Tarihi gerçekleri soykırım iddialarını destekleyecek şekilde yorumlamak alışkanlığında olan Ermeni tarihçilerle yazarlar ve onların yandaşları, tehcir ve iskan sürecinde salgın hastalıkların ve açlığın yol açtığı büyük rakamlara ulaşan Ermeni kayıplarını, Anadolu’da aynı nedenlerden kaynaklanan diğer ölümlerden soyutlamak suretiyle, Ermenilere karşı uygulanan kasıtlı bir yok etme planının kanıtı olarak göstermekte ısrar ederler. Oysa, salgın hastalıklar ve kıtlık Anadolu’nun üzerine çöken bir felaket olarak, tüm Anadolu halkının ve bu meyanda fark gözetmeden, Türklerin, Ermenilerin ve hatta Osmanlı ordusu personelinin ürkütücü boyutlarda telefat vermesine yol açmıştır. O kara günlerde, Hükümet, ihtiyaçlarının karşılanmasına yaşamsal önem verdiği ordusuna dahi yeterli beslenme imkanı sağlamakta ve onu salgın hastalıklardan korumak için gerekli önlemleri almakta çaresiz kalmış, bu nedenle de sivil halka el uzatmak imkanını bulamamıştı. Sonuçta, Türkler kadar Ermeniler ve diğer toplumlar da telef olmuşlardır. Bu bakımdan, kendi ordusuna bile yardım etmekten aciz bir yönetimi, Ermeni halkının gıdasızlıktan ve hastalıktan kırılmasından sorumlu tutmanın anlamsızlığı ortadadır.

Buraya kadarki açıklamalarımız şu hususları ortaya koymaktadır:

1. Ermeni halkının bir bölümünü kapsayan tehcir kararı, onları sırf Ermeni olmaları nedeniyle tamamen veya kısmen yok etme niyet veya kastıyla alınmamıştır.

2. Kararın, alınma nedeni, tamamen ülke savunma ve güvenliğine dayanmaktadır. Osmanlı Hükümeti’nin, tehcir uygulamasıyla gerçekleştirmek istediği amaç, başkaldıran, sabotaj ve gerilla savaşlarıyla Osmanlı ordusunun ardını tehlikeye düşüren, düşman kuvvetlerinin ilerlemesini kolaylaştıran ve onlara destek veren Ermeni uyruklarını, savaş ve isyan bölgelerinden uzak Osmanlı Devleti topraklarına yeniden yerleştirilmesidir.

3. Osmanlı Hükümeti’nin tehciri düzenli ve güvenli bir şekilde gerçekleştirmek ve özellikle tehcir kapsamına girenlerin can ve mal güvenliklerini korumak amacıyla almış olduğu kararlar ile çıkardığı yönetmelik ve talimatlar kendi iradesi dışındaki gelişmeler nedeniyle birçok yerde uygulanamamıştır. Bu koşullarda, Soykırımı Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (a), (b) ve (c) fıkralarında tanımlanan fiiller vuku bulmuşsa, bunlar tamamen Hükümetin iradesi dışında gerçekleşmiştir. Hükümet, bu fiillerden bilgi sahibi olunca bunların önlemesi için derhal gerekli önlemleri almış ve savaş koşullarına rağmen suçlu kamu görevlilerini, subaylarla askerleri ve sivilleri askeri mahkemelerde yargılayarak ağır cezalara çarptırmıştır.

Bu durumda, soykırım suçunun objektif unsuru oluşmamıştır. Objektif unsurun oluşması için, Osmanlı Hükümeti’nin veya bazı mensuplarının, Sözleşme’nin 2. maddesindeki suç fiillerini, Sözleşme’nin koruması altındaki bir grup olarak Ermeni halkını tamamen veya kısmen yok etmek amacıyla gerçekleştirmiş veya gerçekleştirtmiş olması zorunludur. Nitekim, RUCM’nin Akayesu davasında verdiği soykırım kararının gerekçelerine bakılacak olursa, toplum lideri konumunda olan Akayesu’nun Sözleşme’nin 2. maddesine göre soykırım teşkil eden fiilleri bizzat takdir ve teşvik ettiği görülmektedir. Kambanda, davasında da mahkeme soykırımı kararını organize bir politikanın varlığına dayandırmıştır.

Oysa, tehcir uygulamasında böyle durumlar mevcut değildir. Osmanlı Hükümeti veya mensupları, Ermenilere karşı 2. maddede sayılan yasak fiillerin gerçekleştirilmesine ne katılmış, ne de bu yolda emir ve talimat vermişlerdir. Bu hususta örgütlü bir politikanın oluşturulmasına öncülük de etmemişlerdir. Bilakis Hükümetin, bu fiillerin önlenmesini ve işleyenlerin cezalandırılmasını öngören karar ve talimatları mevcuttur. Bu durumda, actus reus’ün, yani soykırımı suçunun objektif unsurunun oluştuğu söylenemez.

Suçun sübjektif unsuru (mens rea) oluşmuş mu?

Suçun sübjektif yani manevi unsuruna gelince, bu unsurun oluşması için, Osmanlı Hükümeti’nin veya bazı mensuplarının, Ermenileri sırf Ermeni olmaları nedeniyle yani özel bir kasıtla tamamen veya kısmen yok etmeye odaklanmış olmaları gerekiyor. Suçu örgütleyen ve planlayanların ırkçı nefretten veya ayrımcılıktan kaynaklanan bir saike sahip olmamaları halinde bu tür bir zihni durumun mevcudiyetinden de söz etmek mümkün olmuyor. Bu bakımdan, faillerin ırkçı nefrete dayalı saikle hareket etmeleri, soykırımı niyetinin varlığına ilişkin kanıtın bir parçasını oluşturuyor.

Tehcir kararını önce özel kasıt içerip içermediği açısından ele alalım.

Osmanlı Hükümeti’nin bu kararı Ermenileri sırf Ermeni oldukları için tamamen veya kısmen yok etme gibi bir saplantının etkisiyle almadığını, tehcir uygulamasına sırf ülke savunma ve güvenliği amacıyla başvurmak zorunda kaldığını, Sözleşme’nin 2. maddesinde (a), (b) ve (c) fıkralarında sayılan yasak fillerin tamamen Hükümet’in iradesi dışında gerçekleştiğini belirtmiştik. Bilindiği üzere, bu fiillerin failler tarafından soykırımını gerçekleştirmek özel kastıyla işlenmiş olduklarının kanıtlanması soykırım suçunun sübjektif unsurunu oluşturmaktadır.

Burada kritik önemdeki husus, özel kasıt ile genel kasıt kavramları arasındaki farkın iyi anlaşılmasıdır. Uluslararası Hukuk Komisyonu bu konuda şöyle bir değerlendirme yapmıştır:

“[Sözleşme’nin 2. maddesinin] (a)’dan (c)’ye kadar olan fıkralarında sayılan yasak fiiller doğaları icabı, bilinçli, kasıtlı ve iradi nitelikte fiiller olmaları nedeniyle, bir kişi bunları muhtemel bazı sonuçlar doğuracağını bilmeden işleyemez. Bunlar, normal olarak bir kaza veya sadece ihmal sonucunda vuku bulan fiil türlerinden değildirler. Bununla birlikte, anılan fiillerden birinin genel kasıtla ve bu fiilin kurban veya kurbanlar üzerindeki muhtemel sonuçları hakkında genel bir bilgiye sahip olunarak işlenmesi, soykırımı suçunun oluşması için yeterli değildir. Soykırımı suçunun tanımı, yasak fiillerin doğuracağı sonuç hakkında özel bir zihni durum veya özel kasıt gerektirmektedir.”

“Özel zihni durum veya özel kasıt” kavramlarının anlamı, failin, kitlesel caniyane davranışının nihai amacı hakkında bilinçli olması, yani eyleminin iradi bir şekilde bir ulusal, ırksal, etnik veya dinsel grubu yok etme hedefine odaklanmasıdır. Failin yok etme amacının saiki, hedef aldığı grubun Sözleşme’deki dört gruptan birinden olmasından kaynaklanmalıdır.

RUCM hakimleri Akayesu davasında özel kasıt konusunda şu yorumu yapmışlardır:

“Bir suçun özel kastı, suçun kurucu unsuru olan özel niyettir ki, bu, failin açıkça kendisine isnat edilen suçu gerçekleştirmek istemesini gerektirir. Bu şekilde, soykırım suçunda özel kasıt, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, sırf o gruptan olduklarından kısmen veya tamamen yok etmek kastından kaynaklanır. Bu nedenle, bir soykırımı suçunun oluşması için, Sözleşme’nin 2. maddesinde sayılan fiillerden birinin işlenmesi ve bu fiilin özel olarak hedef alınan ulusal, etnik, ırksal veya
dinsel bir gruba karşı işlenmesi gerekir.
………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Özel kasıt Roma-Kıta Avrupası hukuk sisteminde yerleşmiş bir ceza hukuku kavramıdır. Bazı suçların oluşması için mevcudiyeti kurucu bir unsur olarak gereklidir ve failin kendine isnat edilen suçu gerçekleştirmek hususunda kesin bir niyeti olmasını zorunlu kılar. Bu anlamda özel kasıt, kasti bir suçun kilit unsurunu oluşturur ve failin zihni durumuyla suçun fiziki sonuçları arasında psikolojik bir ilişkinin mevcudiyetini gerektirir”

YUCM’nin baktığı soykırımı iddiasına ilişkin davalarda, özel kastın varlığının saptanması sürecinde “failin zihni durumuyla suçun fiziki sonuçları arasındaki psikolojik ilişki mevcudiyetini” aradığını görüyoruz. Nitekim, yukarda ilgili bölümlerde de belirttiğimiz üzere, YUCM kararlarına göre, özel kasıt veya niyetinin varlığı, ancak, failin hedef aldığı grubu yok etme amaç ve iradesiyle hareket etmesi ve bu bağlamda “soy kırımını planlaması, tahrik etmesi veya emretmiş olmasıyla” kanıtlanabilir, yoksa vuku bulan vahşet olayları ve bunların yoğunluğu ile değil…

Örneğin, Jelisic, davasında, sanığın, Sırp milisleri tarafından Bosnalı Müslümanlarla Hırvatların tutulduğu Luka toplama kampında ve Brcko Polis karakolunda yüzlerce kişiyi öldürdüğü, yaraladığı ve her onlara her türlü zulmü yaptığı kanıtlanmıştı. Bunlar, Soykırımı Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (a)’dan (e)’ye kadar olan fıkralarında sayılan fiillerle örtüşüyordu. Çok sayıda görgü tanığı, mahkemeye verdikleri ifadelerde, Jelisic’in, Müslümanlardan nefret ettiğini dilinden düşürmediğini, Brcko şehrine Müslümanları öldürmek amacıyla geldiğini ve her sabah kahvaltıda kahvesini içmeden önce yirmi ile otuz Müslümanı öldürmeden güne başlayamadığını söylediğini belirtmişlerdi. Ancak, mahkeme, özel kastın mevcudiyetini kanıtlamak için, sanığın bu fiilleri gerçekleştirirken kurbanlarının sırf Müslüman Boşnak olmalarından dolayı onları yok etme amaç ve iradesine sahip olduğunu ve böyle bir amaçla hareket ettiğini ortaya koyan delil aramıştır. Mahkemeye göre, bu kanıtın, sanığın, “soykırımını planlaması, başkalarını bu yolda harekete teşviki, soykırım emrini vermesi veya soykırımına başka şekillerde katılması” niyetinin varlığını ortaya koyması gerekliydi. Böyle bir kanıt bulunamayınca Jelisic soykırımıyla suçlanamadı.

Belirttiğimiz bu hususların ışığında Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının, tehcir kararını,
Osmanlı Devleti’nin Ermeni uyruklarını özel kasıtla yok etmek gibi bir amaçla almış oldukları sonucuna varmanın mümkün olamayacağı anlaşılır.

Zira, Hükümetin veya mensuplarının; soykırımını planladıklarını, bu amaca yönelik emirler verdiklerini veya birtakım kişileri bu yolda harekete teşvik ettiklerini kanıtlayacak bir kanıt mevcut olmadığı gibi, tehcir kararının, Sözleşme’nin (a), (b), (c) fıkralarındaki fiillerin göçe tabi tutulan Ermeniler üzerindeki muhtemel sonuçlarının bilinci ve iradesiyle ve Ermeni nüfusu sırf Ermeni olduklarından dolayı yok etmek saikiyle alındığının kanıtlanması da mümkün değildir.

Saik ve ırkçı nefret

Daha önce de belirttiğimiz gibi, özel kastın varlığı, yani failin Sözleşme’nin koruması altındaki bir grubu sırf o gruptan olması nedeniyle yok etme amacına odaklanmış bir zihni duruma sahip olması, onun, ırkçı nefretten kaynaklanan bir saikin dürtüsüyle hareket etmesini zorunlu kılıyor. Bu bakımdan, failde ırkçı nefrete dayalı yok etme iradesinin mevcudiyeti, soykırımı niyetinin varlığına ilişkin kanıtın bir parçasını oluşturuyor.

Oysa, tarihsel perspektiften Türk-Ermeni ilişkilerine baktığımız zaman, Osmanlı-Türk kültüründe Ermenilere karşı ırkçı nefretin, ayırımcı ve aşağılayıcı davranışların mevcudiyetinden söz etmenin mümkün olmadığını görüyoruz. “Ermenilere karşı halk literatüründe veya folkloründe önyargılar olduğunu ortaya koyan küçültücü ve küçümseyici hikayeler, fıkralar, inanç ve düşünce kalıpları mevcut bulunmuyor”. Anadolu’daki gruplar arasında birbirleriyle en yakın kültürel ilişki kurmuş, adet ve gelenek bakımından uyuşmuş ve benzeşmiş iki halk varsa, onların da Türklerle Ermeniler olduğu bilinmektedir. Kuşkusuz, halklar arasındaki bu kaynaşmayı pekiştiren bir unsur da, Osmanlı yöneticilerinde Ermenilere karşı ırkçı bir tutumun veya özel bir nefret ve kinin olmayışı, bilakis engin bir hoşgörü ve güvenin mevcut olmasıdır. Çok sayıda tarihi olay ve belge bu gerçeği kanıtlamaktadır. Nitekim, 19. yüzyılda kendilerine “millet-i sadıka” ünvanı verilen Osmanlı Ermenileri zengin bankerler, tüccarlar ve sanayiciler olarak kendilerini göstermişseler de, bu topluluğun öne çıktığı esas alan devlet hizmeti olmuştur. 19’uncu yüzyıl Osmanlı devlet yıllıklarına bakılırsa, aralarında bakanlar, paşalar, büyükelçiler, başkonsoloslar, valiler, yargıçlar, bakanlık müsteşarları ve genel müdürler bulunan, yüzlerce Ermeni’nin devlet hizmetinde yüksek mevkilere atandığı görülür. 1915’te Ermeni isyanı sırasında dahi, İstanbul’da devlet dairelerinde Ermeniler görevlerinin başında bulunuyor, orduda belirli birimlerde Ermeniler, doktor, levazımcı ve tercüman olarak devlete hizmet veriyorlardı. Belirttiğimiz bu hususlar, soykırım gibi bir suçun gerekli kıldığı tarihi kültürel alt yapının Osmanlı Devleti’nde mevcut olmadığını göstermektedir. Bu nedenle tehcir kararının saikinin ırkçı nefret olduğunun değil kanıtlanması, düşünülmesi dahi imkansızdır. Bu da, soykırımının sübjektif unsurunun oluşmadığını ortaya koymaktadır.

Özet ve sonuç

Özet olarak, soykırım suçunun varlığı açısından gerekli olan objektif unsurun (actus reus) oluşması için, fail veya faillerin, Sözleşme’nin 2. maddesindeki yasak eylemlerin Ermeni halkını yok etmek kastıyla gerçekleştirilmesi hususunda talimat vermeleri veya bu amaçla bir devlet politikasını oluşturup uygulamaları gereklidir. Oysa, Osmanlı Hükümeti veya mensupları tarafından bu yolda bir talimat verildiği veya politikalar oluşturup uygulandığı hususunda hiçbir kanıt mevcut değildir. Tam tersine, Osmanlı Hükümeti, tehcire tabi tutulan Ermenilere karşı gerçekleşen suç fiillerini engellemek amacıyla gerekli talimatları tüm görevlilerle tebliği etmiş ve suiistimali saptanan sivil ve asker devlet görevlilerini ve sivilleri yargılayarak idam cezasına kadar giden cezalar uygulamıştır. Bu durumda, göçe tabi tutulanlara kötü davranan kamu görevlilerine karşı yargısal süreci işleten Osmanlı yöneticilerinin soykırım kastıyla hareket ettiklerini iddia etmek mümkün değildir. Çünkü, böyle bir kast mevcut olsaydı, hem göç sırasında göç edenlerin mal ve can güvenliklerinin korunması için önlemler alınmaz ve talimatlar verilmez, hem de bu önlem ve talimatlara aykırı hareket edenler cezalandırılacakları yerde teşvik edilirdi.

Suçun kilit nitelikteki sübjektif unsuruna (mens rea) gelince, bu unsurun oluşması için, Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının, Ermenileri sırf Ermeni olmaları nedeniyle yani özel bir kasıtla tamamen veya kısmen yok etmeye odaklanan bir irade ve amaçla hareket etmeleri gerekiyor.

RUCM ve YUCM davalarından çıkan içtihat, özel kastın varlığının kanıtlanması için, Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının “soykırım sayılabilecek fiillerine dayanak noktası teşkil edecek bir plan veya program oluşturmaları ve bunun uygulanması hususunda talimat vermelerini” gerektiriyor. Ne var ki, soykırım kastının bir devlet veya örgüt politikası olarak uygulandığını gösteren hiç bir kanıt mevcut değildir. Tam tersine, Osmanlı Hükümeti, o dönemde göçe tabi olanlara karşı gerçekleşen suç fiillerini engellemek amacıyla gerekli talimatları ilgililere tebliğ ettiği gibi, uç işleyenleri de yargılayıp cezalandırma yoluna gitmiştir.

Soykırımı iddiasında bulunanlar bugüne kadar sözünü ettiğimiz nitelikte bir planın veya politikanın varlığına ilişkin herhangi bir kanıt gösterememişlerdir. Buna mukabil, tehcire sırf ülke savunması ve güvenliği açısından başvurulduğunu ortaya koyan sağlam arşiv belgeleri mevcuttur. Tarihi olaylar ve akışları da bu belgeleri teyit etmektedir.

Bunlara ilaveten soykırımına odaklanmış bir zihni durumun mevcudiyeti, ırkçı nefretten kaynaklanan bir saikin dürtüsüyle hareket edilmesin gerektiriyor. Bu bakımdan, Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının ırkçı nefrete dayalı saikle hareket etmiş olmaları, soykırımı niyetinin varlığına ilişkin kanıtın bir parçasını oluşturuyor. Osmanlı-Türk kültüründe Ermenilere karşı ırkçı nefretin varlığından söz etmek şöyle dursun, bilakis engin bir hoşgörü ve güvenin mevcut olduğunu ortaya koyan pek çok tarihi olay ve belge mevcuttur. Tüm bu hususlar, soykırımının sübjektif unsurunun da oluşmadığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, Soykırım Sözleşmesi hükümleri açısından, soykırım suçunun objektif ve sübjektif unsurları oluşmamıştır. Bu da, Osmanlı Hükümetini veya bazı mensuplarını soykırımıyla suçlayan iddiaların temelsiz ve asılsız olduğunu ortaya koymaktadır.

SOYKIRIMI İDDiASININ SİYASİ AÇIDAN DEĞERLENDİRiLMESİ

Ermeni tezinin savunucularının, aşırı bir tarafgirlikle tarihi selektif biçimde işlerine gelen yönleriyle ele aIıp değerlendirmek gibi kötü bir alışkanlıkları vardır. Bu nedenle, Dünya Savaşı sırasında Rusya ile önceden tasarlan bir plan uyarınca kendi devletlerine ihanet ederek isyan eden Ermenilerin, Rus ordusu saflarına katılarak Osmanlı kuvvetlerine karşı çarpıştıklarını ve Taşnak ve Hıncak siyasi partileri liderliğindeki silahlı çetelerin sabotaj ve baskınlarla Türk cephesinin gerisini tehdit ettiklerini ve ikmal hatlarını keserek Osmanlı ordusunun savunma gücünü zayıflattıklarını unutmayı yeğlerler. Ayrıca, Ermeni bağımsızlık hareketi liderlerinin Paris Barış Konferansı’na muhasım taraf temsilcileri olarak katılmak istediklerini görmezlikten gelirler.

Oysa, bu gerçekler I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin siyasi/silahlı gruplar olarak eylemde bulunmaları nedeniyle, B.M. Soykırımı Sözleşmesi kapsamına girmediklerini, bunun bir sonucu olarak da soykırımına uğradıklarını kesinlikle ileri süremeyeceklerini ortaya koyuyor.

Hemen belirtelim ki, Ermenistan’ın ve diyaspora önderlerinin bu hususları çok iyi bildiği anlaşılıyor. Aksi takdirde, Ermenistan, B.M. Soykırımı Sözleşmesi’nin 9. maddesinin kendisine sağladığı haktan yararlanarak soykırımı konusundaki iddiasını kanıtlamak amacıyla Uluslararası Adalet Divanı’na gitmekte veya diğer hukuk yollarını denemekte tereddüt etmezdi.

Ermeni ihanetini teyit eden belgeler

Bu bağlamda vurgulanması gereken bir husus da, Ermeni tarihçilerle yazarların ve yandaşlarının, on binlerce Osmanlı Ermenisinin Rus işgal orduları safında çarpıştıklarını ve uyruğu oldukları devlete ihanet etmiş olduklarını gözden kaçırmak için yoğun çaba sarfettikleridir. Oysa, bu işbirliğinin tehcir olayından önce başladığı ve savaşın patlamasıyla birlikte Ermenilerin Rusya safında yer aldıkları belgelerle kanıtlanan tarihsel bir gerçektir.

Esasında, Ermeni ihanetini teyit eden en güvenilir kaynağı Bogos Nubar Paşa’nın mektupları, konuşmaları ve girişimleri oluşturmaktadır. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı’nı takiben toplanan Paris Barış Konferansı’na Ermeni delegasyonu başkanı sıfatıyla katılan Boğos Nubar Paşa, Ermenilerin, sırf İtilaf Devletleri safında çarpışarak savaşa ciddi katkılarda bulunmaları nedeniyle Osmanlı otoritelerinin kötü muamelesine maruz kaldıklarını açıkça beyan ve kabul etmiştir.

Boğos Nubar Paşa, Barış Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Kendi özgür iradeleriyle kaderlerini hak ve adaletin şampiyonu olan tarafla birleştiren Ermenilerin, İtilaf devletlerinin ortak düşmanımıza karşı elde ettikleri zafer dolayısıyle bağımsızlığı hak etmişlerdir” diyerek Ermenilerin savaşta “muhasım taraf” olduğunu ilan etmiş ve ihanetlerinin ödüllendirilmesini istemiştir.

Bogos Nubar Paşa, bu konuda “The Times of London” gazetesinde basılan bir mektubunda da şunları belirtmiştir:

“Ermeni gönüllüleri Fransız “Légion Etrangère” saflarında savaşarak zaferler kazanmışlardır. Légion d’Orient’daki sayıları 5.000’di ve General Allenby’nin kesin zaferine katkıda bulunan Suriye ve Filistin’deki Fransız kuvvetlerinin de yarısından fazlasını oluşturuyorlardı
………………………………………………………………………………………………………..
………………………………………………………………………………………………………..
Kafkasya’da, Rus ordularına katılan 150.000 Ermeniye ilaveten, Andranik, Nazarbekoff ve diğerlerinin komutasındaki 50.000 Ermeni dört yıl boyunca sadece İtilaf Devletleri’nin davaları uğruna savaşmakla kalmamışlar, aynı zamanda Rusya’nın çökmesinden sonra da, Mütareke’nin imzalanmasına kadar, Kafkasya’da Türklerin ilerlemesine karşı koyan ve engelleyen yegane kuvveti oluşturmuşlardır.”

Ermeni Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı Ovanez Katçaznuni’nin Taşnaksutyun Partisi kongresinde yapmış olduğu konuşmadan yapmış olduğumuz alıntılar da, Ermenilerin tehcir olayına tepki olarak direnişe geçtikleri yolundaki iddiaları çürütmektedir. Anımsacağı üzere, Katçaznuni Ermeni ihtilalci çetelerinin daha savaş başlamadan örgütlendiklerini ve savaşın patlak vermesiyle birlikte Rusya’nın yanında Türklere karşı savaştıklarını belirtmektedir.

Ermeni tarihçiler ve yandaşları, Osmanlı Ermenilerin isyan etmemiş olduklarını, tehcir hareketi başlayınca “silahla karşı koyduklarını” ileri sürerek tarihi gerçekleri çarpıtmaktadırlar. Olaylara tamamen Ermeni gözüyle bakan, Büyükelçi Morgenthau, Alman papazı ve yazar Lepsius ile Mavi Kitap’ın editörü Büyükelçi Bryce da bu iddiayı destekleyenler arasındadır.

Oysa, Fransız tarihçi Gaston Gaillard, daha 8 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti’nin seferberlik emri üzerine Ermeni komitelerin Zeytun’da, Maraş, Kayseri, Van, Bitlis, Talori, Muş ve Erzurum’da ayaklanmalar çıkardıklarını, Erzurum, ve Doğu Beyazıt’taki Ermenilerin çoğunun, Rus tarafına geçtiğini ve orada silahla donatıldıktan sonra Anadolu’ya Türklere karşı savaşa gönderildiklerini belirtir. İngiliz, Amerikan, Fransız ve Alman arşiv belgeleri de , tehcir tarihinden çok önce Osmanlı Ermenilerinin Ruslarla ittifak halinde Osmanlı devleti’ne karşı bir savaşa girdiklerini ortaya koymaktadır. Nitekim, 24 Şubat 1915’te İngiltere’deki Rus Büyükelçisi, İngiltere Dışişleri Bakanlığı nezdinde bir girişimde bulunarak, Türkiye’de ayaklanan Ermenilerden 15.000 kişilik bir kuvvete Türk ulaşım hatlarına baskın yapabilmeleri için silah ve cephane yardımı sağlanmasını talep etmiştir. Çanakkale seferi hazırlıkları nedeniyle İngilizler bu talebe olumlu bir yanıt verememişlerdir. Ancak, 18 Mart 1015’te Çanakkale Savaşlarının başlamasıyla birlikte Ermeni kuvvetleri bu harekatla eşzamanlı olarak yer yer çıkardıkları isyanlarla Anadolu’yu kana boyamış, 17 Mayıs’ta da Van’ın Ruslara teslimini sağlamışlardır. Bu durumu,

Oysa, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra Ermenilerin ilk isyan tarihi (11 Kasım 1914) ile Tehcir Kanunu’nun çıkarıldığı (27 Mayıs 1915) tarih karşılaştırıldığı takdirde bu iddiaların büyük bir yalan olduğu ortaya çıkar.

Bu bağlamda, Bogos Nubar ile Katçaznuni’nin yukardaki açıklamaları, Ermenilerin Ruslar safında yer almalarının tehcirden sonra olduğu yolundaki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ortaya koyduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin, Ermeni halkını, destek verdikleri işgalci Rus ordusunun harekat alanı dışında başka bölgelere yerleştirmekte tartışılmaz bir gerekçeye sahip olduğunu da göstermektedir. Bu kararın temelinde, Ermenilerle Müslüman ahali arasında cereyan eden çatışma nedeniyle daha fazla kan dökülmesini önleme olduğu kadar, Osmanlı ordularının ikmal hatlarını Ermeni çetelerin gittikçe artan saldırılarından koruma kaygısının yattığının bir kere daha altını çizelim.

2) Ermeniler muhasım taraf (belligerent power) olarak kabul edildiği takdirde onların sivillerine karşı bir suç işlenmiş midir? Bu bağlamda tehcir, soykırımı sonuçları doğuran bir etnik temizlik harekatı değil midir?

Tehcir kararını, Ermenilerin bazı yörelerden çıkarılarak Osmanlı ordusunun savunma gücünü tehdit edemeyecekleri ve ülkenin asayişini bozamayacakları diğer mevkilere göndermek amacıyla almak zorunda kalan Osmanlı Hükümeti, bu kararın düzenli ve güvenli şekilde uygulanması ve sevk edilen Ermenilerin can ve mallarının korunması amacıyla mümkün olan her türlü önlemli almak için büyük çaba harcamıştır.
Osmanlı Hükümeti, sevk edilen kafilelerin can ve mal emniyeti üzerinde özellikle durmuş olduğunu ve gerekli tedbirlerin alınması için sürekli talimat verdiğini belirtmek gerekir. Bu hususlarda gerekli özeni göstermeyenlerle suç işleyenler tutuklanarak mahkemelere sevk edilmiştir. Savaş sırasında suçu bulunarak mahkemeye verilen toplam 1397 kişiden büyük bir kısmı da idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara
çarptırılmışlardır.

Bu durum, tehcirin etnik temizlikle hiçbir ilişkisi olmadığını ortaya koymaktadır.

Sonuç

Bu sorunu nasıl çözümleyeceğiz?

Sorunu kendi haline bıraktığımız takdirde, tarafların tutumlarını değiştirmesi kesinlikle mümkün değil. Bu durumda da iki ulus arasında kin, nefret ve intikam hisleri nesilden nesile intikal edecek.

Türk ve Ermeni ulusları arasında barışa dayalı bir geleceğin yolu nasıl açılır?

Bunun bir yolu var. Bu da, iki tarafın da yaşadıkları beşeri facianın tüm yönlerini gün ışığına çıkarmak, tarihleriyle yüzleşmek ve bunun sonuçlarını kabullenmektir.

Barış ancak bu travmadan çıkar.

Bu yapılmadığı takdirde, Ermeniler, sürekli mağduriyet ve hakları yenilmişlik duygusunun kıskacında yaşar.

Türkler de, kendilerine karşı dünya çapında bir adaletsizliğin reva görüldüğü ve iftiraya uğratıldıkları hissinden ilelebet kurtulamazlar.

Bu bakımdan Ermenistan, TBMM tarafından yapılan tarihi gerçeklerin bilimsel araştırma yoluyla ortaya çıkarılması için Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşacak bir ortak komite kurulması önerisini kabul etmelidir.

Zira, Türkiye ile Ermenistan’ın tarihe ortak bir perspektiften bakmaları sağlanamadığı takdirde, iki tarafın da çocuklarına ve gelecek nesillere bırakacağı miras, önyargı, düşmanlık ve intikam duygularından başka bir şeye olmayacaktır.

Esasında, 1915 olaylarına ilişkin sorun, tarihi, hukuki ve siyasi boyutları olan bir uluslararası ilişkiler sorunudur.

TBMM’nin önerdiği ortak tarih değerlendirmesi çalışması da, bir uzlaşma sürecinin önemli bir halkasını oluşturmaktadır.

Bu süreçteki tüm adımların, daha başlangıçta siyasi müzakere yoluyla saptanmış bir yol haritası çerçevesinde atılabileceği aşikardır.

Ayrıca, soykırımı eylemi, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi’ne göre tanımlanmış ve hangi durumlarda varlığından söz edilebileceğinin şartları saptanmış hukuki bir kavramdır.

Bu bakımdan, iki ülke arasındaki uzlaşma sürecinin sadece tarihi ve siyasi değil, aynı zamanda, hukuki boyutunun da olması doğaldır.

Tarihçilerin sorunu çözme gibi nihai bir yetkisi olmayacaktır, ama ortak tarih araştırmasından geçmişin olaylarına ışık tutacak çok önemli bir yardımcı olarak yararlanılması zorunludur.

Zira, ancak tarihi bulguların ortaya çıkarılması aşamasından sonra hukuki boyuta işlerlik kazandırılması mümkün olabilecektir.

Sorunun özellikleri dikkate alındığında, hukuki boyutun, hakem mahkemesi oluşturulması ve tahkimname hazırlanması yoluyla devreye sokulması büyük bir olasılıktır.

Geçmişe dönük olarak geçerliliği olmayan 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 1915 olaylarına nasıl uygulanacağı da tahkimnamenin hazırlanışında müzakere yolu ile saptanacaktır.

Geçmişin, bugünümüzü ve geleceğimizi karartmasını önlemenin yolu budur.

Türkiye tarihiyle hesaplaşmaktan korkmuyor.

Politik grup, politik bir amaçla mücadele eden grup demektir. 1915’te Ermeniler siyasi bir grup oluşturmuşlar, Anadolu toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurmak için isyan etmişler, politik partileri ve silahlı askeri birimleri vasıtasıyla Osmanlı devletiyle mücadeleye girişmişlerdir. Bu bağlamda Anadolu’ya girmiş olan Rus ordusuyla işbirliği yapmışlar, yurt savunmasını yapan Türk ordusuna saldırmışlar, lojistik ikmal yollarını kesmişler, yaralı konvoylarını imha etmişlerdir. BM Soykırımı Sözleşmesi politik gurupları korumadığından, bu iç savaş nedeniyle verilen Ermeni zayiatlarının soykırımı kapsamına girdiği iddia edilemez. Ancak, bu grubun sivillerine karşı bir suç işlenmişse, bunun da ciddi bir suç olduğunu kabul etmek gerekir.

Bu noktadan hareketle tehcir’in etnik temi.zlik olduğunu, etnik temizlğin de bugünkü hukukta soykırım olduğunu iddia edenler var.

Etnik temizliğin soykırım adedi.lerek hüküm gydiği sadece bir dava dmevcut.

Bu dava, Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi’nin Serebrica kentinin işgali sırasında Sırp General Krıstiç’in komtasındaki birlikler tarafından önce teslim alınıp sonra dağlık bölgeye serbest bırakılıyormuş gibi gönderilen 8000 Müslüman’ın o dağlık bölgede tuzağa düşürülerek öldürlmmesidir. Burada savcının kullandığı tez, Müslüman aile yapısında erkeğin oynadığı olağanüstü rol dolayısiyla erkekleri ölüme gönderdiği ve böylece Müslüman toplumun çözülmesini sağladığı ve bu yolla yok etmeyi amaşladığıydı. Anck bu yaklaşım çok ciddi eleştiri konusu olmuştur. Çünkü aile reislerini ortadan kaldırarak bir topluma ağır darbe vurusunuz ama yol edemezsiniz.

Thecirin etnik temizlişkle bir alakası yok . Belirli süre kendilerini taşoıyacak vasıtlar menkuk kıymetler ikmal imkanları koruma imkanları Saldırnalr mahkeme 1300 den fazla yarıya yakını idam

Sözkonusu üçüncü unsur, soykırımı eyleminin saptanmasında kilit bir nitelik taşıyor ve onu diğer adam öldürme fillerinden ayırıyor. Bir fiilin soykırımı olabilmesi için “ belirli bir grubu sırf o gruptan olması nedeniyle katletme kastinin mevcudiyeti” gerekiyor. Örneğin, Brezilya’nın Amazon, Paraguay’ın da Guaki Kızılderililerine karşı soykırımı suçu işlediklerine dair şikayetler 1969 ve 1974’de Birleşmiş Milletler’e intikal ettiği zaman, suçluların ve kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı. Ancak “yok etme kasdının mevcudiyeti” kanıtlamadığından anılan devletlerin suçlanmaları mümkün olmadı. (Genocide, Its Political Use in The Twentieth Century, Leo Kuper, Yale University Press, 1981. s:34)

Mahkeme kararlarında, soykırımı suçunun varlığı için kastın kantılanması temel kriteri oluşturuyor

Bugüne kadar, uluslararası belgelerde ve mahkeme kararlarında, BM Genel Sekreteri’nin altını çizdiği şekilde, soykırım suçunun mevcudiyeti için, faillerin işledikleri fiilleri soykırım kastıyla gerçekleştirmiş olmaları daima temel kıstas olarak vurgulanmıştır.

{{{{{{{{Örneğin, Brezilya’nın Amazon, Paraguay’ın da Guaki Kızılderililerine karşı soykırımı suçu işlediklerine dair şikayetler 1969 ve 1974’de Birleşmiş Milletler’e intikal ettiği zaman, suçluların ve kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı. Ancak “yok etme kastının mevcudiyeti”
kanıtlamadığından anılan devletlerin suçlanmaları mümkün olmamıştır.

Keza, eski Yugoslavya için kurulmuş olan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Eski Yugoslavya’da gerçekleşen vahşet olayları bağlamındaki fiilleri inceledikten sonra bunları insanlığa karşı suç ve savaş suçları kapsamında değerlendirmiştir.

Ancak, Kristic kararında, mahkeme, çok somut kanıtlara ulaştıktan sonra, faillerin fiillerini soykırım kastiyle işledikleri kanısına varmıştır. Kararda, soykırım suçu açısından mevcut bulunması zorunlu olan özel kastin, bir fiilin soykırım niteliğini kazanması için anahtar rooynadığı belirtilmiş ve failin suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında, soykırımına dayalı özel kastı içeren psikolojik bir bağlantının bulunması gerektiğinin altı çizilmiştir.

Jelisic ve Tadic kararlarında ise, mahkeme olayların soykırımı suçu vasfını kazanmadığı sonucuna varmıştır. Bunlardan Tadic kararında mahkeme soykırım niyetinin varlığını incelerken, bu yönde bir politikanın var olmasını aramış ve suçun organizasyon olmadan gerçekleştirilemeyeceğine dikkati çekmiştir.

Bu bağlamda, (Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin) Sudan Hükümeti’nin Darfur bölgesinde gerçekleşen katliam konusunda verdiği karar da not edilmelidir. Kararda, Darfur’da çok somut ve ciddi insaniyet hukuku ihlallerinin varlığı tespit edilmişse de, fiillerin mağdurları yoketmeye yönelik özel bir kasıtla işlendiği kanıtlanamadığından Sudan hükümeti soykırımıyla suçlanamamıştır. }}}}}}}}

{{{ Nitekim, bir tehcir kafilesinin sevkiyatından sorumlu bir jandarma taburu galeyana gelen halk tarafından saldırıya uğramış ve çok sayıda asker Ermenileri korumak için hayatlarını kaybetmiştir. Bu şekilde Ermenileri canları pahasına koruyan görevliler olduğu gibi, intikam duygularıyla veya paralarına göz dikerek Ermenileri öldürenler de olmuştur. Fakat, bunlar yukarda da belirtildiği üzere mahkemelere sevkedilerek yargılanmış ve ölüm cezası da dahil, çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.}}}

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: