Ermeni İddiaları İle Mücadelede Türkiye’nin Bir Devlet Stratejisine Ve Perspektifine Acil İhtiyacı Var: Bu Konudaki Öneriler

15 12 2005

Türk- Ermeni İlişkilerinde Tarihi Gerçekler Sempozyomu

İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka Mustafa Kemal Amfisi
15 Aralık 2005

Ermenistan ve Ermeni diyasporası, Türkiye’yi dünyaya “Hıristiyan Ermenilere karşı soykırımı uygulamış bir Müslüman ülke” olarak tanıtmak amacını güden yoğun bir kampanya yürütüyor.Özellikle Ermenilerin 2005 Nisan’ında sözde soykırımının 90. yılını anmaları nedeniyle yoğunlaşan bu kampanyanın kazandığı uluslararası boyutun, Türkiye’nin ulusal çıkarları ve dış politikası üzerinde son derece olumsuz etkiler yarattığına tanık olduk.

Tarihsel perspektiften değerlendirildiği takdirde bu durum kaygı verici çağrışımlara yol açıyor. Çünkü Ermeni sorununun çıkış sebepleri incelenirse, bunun, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılması amacıyla yaratılan “Şark Meselesi” çerçevesinde “Düvel-i Muazzama” tarafından Osmanlı yönetimi üzerinde bir baskı, kontrol ve çökertme vasıtası olarak kullanıldığı görülür.

Bugün de bazı Batılı devletlerin, soykırımı iddialarını, Türkiye’nin dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek ve ödünler elde etmek amacıyla, bazılarının da bu sorundan ülkemizin AB’ye tam üye olmasını engellemek veya onu ikinci sınıf ortaklık statüsüne mahkum etmek için bir baskı unsuru olarak kullanmak istediklerini görüyoruz. Gerçek şu ki, Batı alemi tarafından da büyük ölçüde benimsenen ve bilimsel bir veri olarak kabul edilen sözde soykırımı iddiasının, bugün Türkiye’ye yönelik küresel bir tehdit boyutunu kazanmış olduğu artık hiçbir kuşkuya meydan bırakmıyor.

Ermeni tarafı, esasen güçlü ve sarsılmaz görünen konumunu; hükümetler, parlamentolar,
milletlerarası kuruluşlar nezdinde kendi tezlerini kabul ettirmek amacıyla yoğun siyasi girişimlerde bulunarak; Batılı ülkelerin kütüphane raflarında yer alan yeni bilimsel yayınlar üreterek; Avrupa ve Amerikan basınını etkileyen ve lehlerinde yorumlar yapılmasına yol açan uluslararası sempozyumlar düzenleyerek ve uluslararası alanda ses getiren lobicilik faaliyetleri yürüterek, her geçen gün daha da daha da takviye etmektedir.

Türkiye’de son yıllarda Ermeni soykırımı iddialarını çürütmeye yönelik faaliyetlerde ciddi bir atılım görülüyor.Türk Tarih Kurumu, ASAM, Ermeni Etütleri Enstitüsü ve Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü gibi kuruluşlarımız bilimsel araştırmalar yapıyor ve kitaplar yayımlıyorlar. Bazı üniversitelerimiz ve Sn Prof. Aysel Ekşi’nin başını çektiği Sivil Toplum Kuruluşları Birliği Platformu gibi örgütler sempozyumlar düzenliyorlar. Bu muhakkak ki memnuniyet verici bir gelişme…

Ancak, Türkiye’nin bu faaliyetleriyle Ermeni tarafının aktivitelerinin ve aldığı sonuçları mukayese ederseniz çok acı bir gerçekle karşılaşırsınız.

Bu da Türkiye’nin bu mücadelede son derece zayıf kaldığıdır. Türkiye, Ermeni cephesinin yürüttüğü bu muazzam faaliyetin oransal olarak çok küçük bir yüzdesini dahi gerçekleştiremiyor. Bu nedenle Türkiye Ermeni iddialarına karşı koymada etkili olamıyor ve her gün zemin kaybediyor.

Bunun iki temel nedeni vardır.

Ermeni Megalo-İdeası: Hay Dat ve Dört T Planı

Birinci neden, Ermeni soykırımı iddialarının arkasında yatan tehdidin gerçek niteliğinin, Türk aydınları, Türk kamu oyu ve Türk siyasi liderleri tarafından kavranmamış olmasıdır.

Oysa, Ermeni tarafı, “kendisini Türkiye’ye karşı bir asırdan beri, bazen sıcak, bazen soğuk, ama kesintisiz şekilde süren topyekun bir savaş içinde görmekte ve tüm enerjisi ile varlığını bu savaş için seferber etmektedir”. Bu savaşın temelinde Yunanlıların “büyük ülkü” anlamına gelen “Megalo İdea”’sına benzeyen ırkçı-yayılmacı bir ideoloji yatmaktadır. Ermeniler kendi ideolojilerine “Hay Dat” diyorlar. Büyük Ermenistan’ı kurma rüyası olan “Hay-Dat, Doğu Anadolu topraklarının önemli bölümünün Ermenistan’a ilhakını öngörüyor. Bu amaç Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildiri’sinde ve bu bildiriye atıfta bulunan Anayasasında yer almaktadır. Soykırımı iddiası ise, bu hedefin gerçekleştirilmesinde kullanılan önemli bir siyasi araçtır. Hay Dat’ı gerçekleştirmek amacıyla uygulamaya konulan ve “Dört T” şeklinde adlandırılabilecek olan plan şu dört aşamaya dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat, Toprak.

Tanıtım aşaması, Ermeni terörü yoluyla Ermeni soykırımı iddiasını ve Ermeni davasını dünya kamuoyuna tanıtmayı öngörüyordu. 1975’te başlayan bu aşama 1984’te kadar sürmüştür. Ermeni terör örgütleri, bu on yıllık dönemde Türk Büyükelçilerini, başkonsoloslarını, diplomatik personelini ve onların aileleri ile çocuklarını öldürmek suretiyle, soykırım iddialarını dünyaya duyurmuşlardır…

İkinci aşama tanınma aşamasıdır. Bu süreçte soykırım kampanyalarıyla dünya kamuoyu ve parlamentoları Türklerin soykırım işlediklerine ikna edilecek, soykırımının tartışılmaz bir veri olduğu sağlandıktan sonra da, uluslararası baskı yoluyla Türkiye’nin soykırımını tanınması sağlanacaktır.

Bundan sonra üçüncü aşama olarak başlatılacak tazminat elde etme sürecinde soykırımına uğramış Ermeni ailelerinin mirasçılarının hak ve tazminat talepleri gündeme getirilecek, bunu da toprak talepleri izleyecektir.

30 yıl önce bulunduğum Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevinde ben bu “Dört T Planını”
Türk devletinin yönetiminden sorumlu olanlara anlatmak için ısrarlı çaba gösterdim ve soruna bu perspektiften bakılmasını sağlamaya çalıştım. Etkili bir strateji oluşturmak için tehdidin hedeflerini ve niteliğine isabetli bir teşhis koymak lazımdı. Ne var ki muhataplarım çoğu zaman tehdidi küçümsediler. Hatta, peşpeşe katledilen Türk büyükelçileri ve diplomatları için, “her mesleğin nimetleri ve külfetleri vardır” diyerek, Ermeni teröristlerin her öldürdükleri Türk temsilcisiyle Türk devletinin aczini kanıtladıklarını ve davalarını dünyaya tanıtmakta mesafe kazandıklarını görmezden gelenler de oldu. Daha sonra Washington Büyükelçiliği görevinde bulunduğum tarihlerde de aynı tutumla karşılaştım.

Bu lakaydi, bu affedilmez ihmalkarlık nedeniyle, Ermeni militanlar “Dört T” planının uygulanmasında büyük mesafe aldılar. Önce, bu planın birinci aşamasını tamamladılar. Türk diplomatları ve ailelerini öldürerek soykırımını dünya gündemine oturttular. Şimdi ikinci aşamayı tamamlamak üzereler. Önemli ülkelerin parlamentolarına ve Avrupa Parlamentosu’na iddialarına kabul ettirmiş bulunuyorlar. Dahası, Ermeni soykırımı iddiasının kabulü Türkiye için AB’ye tam üyeliğin önşartı haline dönüşmüş durumda .
Ermeni tarafı, sözkonusu planın üçüncü aşamasına adım atmış bulunuyor. Türk Subay ve as subaylarının katkılarıyla kurulmuş bulunan OYAK’ın ortağı olan Fransız AXA sigorta şirketi Ermeni soykırımını tanıyarak Anadolu’da hayatlarını kaybeden Ermenilerin mirasçılarına 17 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Ve milli bir kuruluş olan OYAK, bendenizin TBMM kürsüsünden yaptığı ikazlara rağmen AXA ile ortaklığını bozmamış sürdürmüştür. Bu da, Ermenilerin milliyetçilik anlayışı ile OYAK’ın benimsediği yaklaşım arasındaki farkı ortaya koymaktadır.

Edilgenliğin bu şekilde devam etmesi halinde, Türkiye’nin bu davayı kaybetmesi kaçınılmaz olur.

Türkiye bir devlet stratejisine ve perspektifine sahip değil

Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddialarıyla mücadelede etkisiz kalmasının ikinci nedeni, Türkiye’nin bu alanda uzun vadeli bir devlet stratejisine ve perspektifine sahip bulunmamasından ileri gelmektedir.
Üç yıldır Meclis kürsüsünden ısrarla dile getiriyorum. Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla mücadele etmek, bu iddiaları etkisizleştirmek için uzun vadeli bir stratejiye ihtiyacı vardır. Böyle bir stratejinin oluşturulması, 13 Nisan 2005 tarihli oturumunda TBMM tarafından yapılan ve tarihi gerçeklerin bilimsel araştırma yolu ile gün ışığına çıkarılması amacıyla Türkiye ile Ermenistan arasında ortak tarihçiler komisyonu kurulmasını öneren deklarasyondan sonra daha acil bir hale gelmiştir.

Karşılaştığımız sorun, kamu oyu oluşturulması (public relations), siyaset, hukuk ve tarih gibi dört boyutu bulunan devasa bir meseledir. Bu itibarla, oluşturulacak strateji bu dört boyutu da kapsayacak nitelikte olmalıdır. Strateji ortaya çıkarıldıktan sonra da, etkin biçimde uygulanması için gerekli yapılanmaya gidilmesi gerekecektir. Bunlar yapılmadığı takdirde, TBMM girişiminin canlı tutulması mümkün olmaz, bir saman alevi gibi parlar ve söner. Türkiye’nin asılsız Ermeni iddialarıyla mücadele amacıyla bugüne kadar bir strateji oluşturamamış olmasının, ülkemize çıkardığı fatura son derece ağırdır.

Strateji ve bunu uygulayacak yapılanmanın yokluğunun etkileri

Strateji ve bu stratejiyi uygulayacak üst düzey bir yapılanmanın yokluğunun en büyük sakıncası, koordinasyonluk ve başıboşluktur. Halen bu konuyla iştigal eden devlet daireleri ve kurumlar, birbirleriyle çoğu zaman koordinasyonsuz bir şekilde çalışmakta, her biri kendine göre bir program uygulamaktadır. Böyle olunca da, çalışmalar, karşı tarafın iddialarını çürütecek ve Türk tezinin savunulmasını güçlendirecek alanlara yönlendirilememektedir. Savunmamızı takviye edecek yeni argümanların yaratılması mümkün olmamaktadır.

Bu konuda vereceğim şu dört örnek, strateji yokluğunun tezlerimizin savunulmasını ne denli zayıflattığının ve ne gibi sakıncalar yarattığının anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Tehcir sırasında suç işleyenlerin cezalandırılması

Birinci örnek, tehcir sürecinde Ermenilere karşı saldırı ve kötü muamelede bulunanların cezalandırılmasına ilişkindir. Osmanlı Hükümeti, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yıllarında Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında, çıkarılan kanunlara ve yönetmenliklere aykırı davranışları görülen asker-sivil devlet görevlileri ile çetecilik yapan vatandaşları, askeri mahkemelere sevk ederek cezalandırmıştır. Bu olgu, Osmanlı hükümetinin soykırımla suçlanamayacağının en kuvvetli bir göstergesi ve kanıtıdır.

Ne var ki bu konuda yakın zamana kadar elimizde net ve ayrıntılı bilgiler bulunmaması ve bunların dünya kamuoyuna ikna edici şekilde açıklanamamış olması, maalesef Türk tezlerinin savunulmasını zayıflatmıştır.

Bilindiği üzere, Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında bazı istenmeyen olayların cereyan etmesi, Ermenilere karşı saldırı, gasp ve yağmalama olaylarının vuku bulması üzerine, bu olayları yerinde incelemek ve suçlu görülenleri Divan’- Harplere sevk etmek amacıyla Osmanlı Hükümeti tarafından üç soruşturma heyeti oluşturulmuş ve bunlar on değişik bölgedeki olay mahallerine giderek görevlerini yerine getirmişlerdi.

Rahmetli Büyükelçi Kâmuran Gürün 1983’te basılan Ermeni Dosyası adlı eserinde Divan’ı harplerde yargılananların sayısını 1397 olarak vermekteydi. Bu rakamı Osmanlı arşiv belgelerine dayandıran Gürün, yargılananların idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldığını belirtmekle yetinmekteydi. (HE, Karton 178, Dosya 23, Dahiliye Nezareti 42746/14d6) Verilen bu rakam, Türkiye’de Ermeni konusunda makale ve kitap yazan herkes tarafından tekrar edilmesine rağmen, yargılamalara ilişkin bilgiler ayrıntılı ve doyurucu biçimde ortaya konulamamış ve bu konudaki muğlaklık sürmüş gitmiştir. Bu konuda özenli bir incelemenin yapılarak arşiv belgelerine dayalı somut ve ayrıntılı bilgilerin yayımlanması için 22 yıl beklenmesi gerekmiştir.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü, Yusuf Sarınay, Kasım 2005’te düzenlenen bir sempozyuma sunduğu tebliğde, 1916 yılı ortalarına kadar yargılananların 1397 değil, 1673 kişi olduğunu, bunların 67’sinin idam cezasına , 524’ünün hapis ve 68’inin kürek, para, kalebent, pranga ve sürgün cezalarına mahkum edildiklerini, 227’sinin ise beraat ve yargılama reddi ile serbest bırakıldıklarını, 1916 yılı ortasında, 109 kişinin mahkemelerinin devam etmekte olduğunu, bu tarihte 674 kişi hakkında henüz bir işlem yapılmamış olduğunu arşiv belgelerine dayanarak açıklamıştır.

Sarınay’ın bulgularına göre, Divan-ı harplerde yargılanmak üzere tutuklanan1673 kişinin 678’i asker ve polis olup, bunlar arasında binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen jandarma bölük komutanı ve polis komiseri gibi rütbeli kişiler bulunmaktadır. Ayrıca, sıhhiye müdürü, tahsildar, kaymakam, belediye reisi, nahiye müdürü, katip, sevk memuru, mal müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nüfus memuru, başkatip ve Emval’i Metruk’e Komisyonu Reisi gibi 170 kamu görevlisi de yargılanmıştır. Bunlara ilaveten, Ermeni sevkıyatı sırasında gasp ve saldırı olaylarına karışan çete mensupları ile halktan 975 kişi de yargılanmak üzere Divan-ı Harpler’e sevk edilmiştir.

Bu kişiler, adam öldürme, yaralama Ermenilerin mallarına zarar verme, çalma, zorla para ve eşya alma, rüşvet, yağma ve yankesicilik, Ermeni kızlarıyla izinsiz evlilik ve vazifeyi suiistimal suçlarından yargılanmışlardır.

Bu yargılamalar ve cezalandırmalar, Ermenilerin cam ve mal güvenliklerinin sağlanması konusunda Osmanlı merkezi yönetiminin ne kadar hassas davrandığını, olaylara kesinlikle göz yummak gibi bir tutum içinde olmadığını göstermektedir. Ermenileri kitle halinde yok etme veya onlara katliam yapma kasıt ve niyeti olan bir yönetimin , suç işleyen veya ihmali görülen devlet görevlilerini yargılaması, görevlerinden alması ve idam da dahil cezalara çarptırılmaları konusunda bu kadar hassas davranması mümkün olmayacağı takdir edilecektir.

Arşiv belgeleriyle kanıtlanan bu bilgilerle Türk tezi ciddi biçimde takviye edilmiş olmaktadır. Burada esas vurgulamak istediğim husus, arşiv araştırmasının çok uzun bir gecikmeyle bu konu üzerinde odaklanmış olmasıdır. Bunun nedeni de, bir “master plana” göre araştırma önceliklerinin saptanmamış olması, her kurumun kendi önceliğini kendi kriterlerine göre düzenlemesindendir… Bu örnek, bugüne kadar uzun vadeli stratejik bir stratejik plan oluşturulmamış olmasının ne denli vahim bir ihmal olduğunu ortaya koyuyor.

Şimdi yapılması gereken, Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanmış kişilerin dosyalarındaki orijinal belgelerin İngilizce ve Türkçe tercümeleriyle birlikte kitap halinde yayımlanmasıdır… Bunun büyük özenle yapılması ve kitabın baskısının – tüm güçlüklere rağmen – Amerika veya Avrupa’da gerçekleştirilmesi çok yararlı olacaktır

24 Nisan’da tutuklanan Ermeni komitacıların sayısı ve akıbetleri

Öncelikli bir araştırma konusu da, 24 Nisan’da tutuklanan Ermeni komitacıların, yani silahlı isyan önderlerinin sayısı ve akıbetleridir. Tabii Ermeni tarafı, bu kişileri komitacı olarak nitelemez. Onlara göre bu kişiler Ermeni cemaatinin elit kesimidir ve Osmanlıi’nın yaptığı da cemaatin fikri önderliğini yapabilecek elit kesimi bir hamleyle ortadan kaldırmaktır. Benim burada üzerinde durmak istediğim, Dahiliye Nezareti’nin kararıyla İstanbul’da ve Anadolu vilayetlerinde 24 Nisan 1915’te tutuklanan Ermeni komitacıların sayısı konusunda tam bir mutabakat olmadığıdır. Örneğin Kamuran Gürün’ün Ermeni Dosyası adlı eserinde, kaynak gösterilmeden “İstanbul’da oluşan ihtilal hareketine katılan 77.735 Ermeni’den yalnız 2345 kişi tutuklanmıştır” ifadesi yer almaktadır. Bir çok araştırmacı da İstanbul’da 2345 Ermeni komitacının tutuklandığı kaydederek Gürün’ü desteklerken, diğer araştırmacılar bu rakamın tüm Anadolu’da tutuklanan komitacıları kapsadığını, İstanbul’da tutuklananların sayısının ise 235’ten ibaret olduğunu belirtmektedirler. Oysa, 25 Nisan 1915 tarihli bir şifre telgrafta, İstanbul’da tutuklanan Ermeni komitacı ele başlarının yaklaşık 180 kişi olduğu ve bunların 75 kişilik bir kuvvet nezaretinde Ankara ve Çankırı’ya geçici olarak iskan edildikleri belirtilmektedir.” (B.O.A., DH-ŞFR, Nr:52/102)

Ayrıca, “10 Ağustos 1916 tarihinde Ermenistan teşkili peşinde koştukları mahkemece tesbit edilen yaklaşık 270 Ermeni komitacının idamına irade çıktığı” içerikli bir belgeden bu konuda bir padişah iradesinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda elimizdeki bilgiler yetersiz olduğu kadar net de değil.

Ermeni tarafının iddiası, Osmanlı hükümetinin bu 2345 masum Ermeni aydınına yargısız infaz uyguladığıdır. Onlara göre, bu da soykırımdan başka bir şey değildir… Bu iddiayı destekleyen bir çok yabancı tarihçi mevcuttur. Bu alanda yapılması gereken, önce doğru sayıyı ve dökümü saptamak, sonra da sanıkların künyelerinin, bunlar hakkındaki savcılık iddianamelerini ve mahkeme kararlarını arşivlerden çıkarmak ve yayımlamaktır. Bu konuya bugüne kadar el atılmamış olmasının nedeni de, yine uzun vadeli bir stratejinin ve öncelikleri saptayan bir “master-plan”’ın yokluğudur.

Amele taburları

Öncelikli araştırma konularından biri de Hıristiyanlardan oluşan amele taburlarıdır. Bu konudaki bilgi eksikliğinin de acilen giderilmesi gerekmektedir. Ermeni tezlerinin destekçileri, 20-25 yaş grubundaki Ermenilerin seferberlik başlayınca askere alındıklarını, bunu takiben de 15-20 ve 45-60 yaş gruplarındaki Ermenilerin amele taburlarında çalıştırılmak üzere askere alındığını belirtirler. 1915 yılında taşımacılıkta ve yol işçiliğinde kullanılan Hıristiyan amele taburlarının sayısının 120’ye ulaştığı birçok kaynak ta kaydedilir.

Ermeni tarafının iddialarına göre, bu taburlarda çalışanlara insanlık dışı muamele yapılmış ve bunlar köleye ve yük hayvanlarına dönüştürülmüştür. Sonra da, Osmanlı Türkü’nün “gaddarlığı” bunların önemli kısmının gıdasızlık, soğuk, dayak ve işkence sonucu ölmelerine yol açmıştır. Yine Ermeni tarafının iddialarına göre, Sarıkamış yenilgisinden sonra, Osmanlılar amele taburlarındaki Ermenileri doğrudan imha etme yoluna gitmişlerdir.

Bu iddiaların gerçeği yansıtmadıklarını, sözkonusu taburlardan Rus ordusuna katılmak için kitlesel firarlar vuku bulduğunu, isyanlar olduğunu ve aynen Türk ordusu için olduğu gibi amele taburlarının da sari hastalıklardan ağır zayiat verdiklerini biliyoruz. Ama bunca senedir, bu konudaki belgeler tasnif edilip açıklanamamış ve gerçekler gün ışığına çıkarılamamıştır. Tarihçilerimiz, bunun nedenini, konuya ilişkin belgelerin Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı ATASE’de bulunmasıyla izah etmektedirler. Görüleceği üzere, bu da bir başka koordinasyonsuzluk örneğidir. Bir stratejinin ve bunu uygulayacak üst düzey bir kuruluşun olmaması nedeniyle çalışmalara şuursuz bir düzen hakim olmakta, arşiv araştırmalarının önceliklere göre düzenlenmesi ve elde edilecek bulguların etkili biçimde değerlendirilmesi mümkün olmamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’daki Ermenilerin nüfusu

Sözünü ettiğimiz bu şuursuz çalışma düzeni bazen kritik önemdeki bir konuda birbirini nakzeden çelişkili yorumlar yapılmasına ve Türk tezinin zedelenmesine yol açmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ermeni nüfusu konusu buna bir örnektir.

Ermeni kaynakların, soykırımı tezlerini desteklemek ve Türkler tarafından kasten katledildiğini iddia ettikleri Ermeni nüfusunu yüksek göstermek amacıyla demografik verileri ve nüfus istatistiklerini manipüle ettikleri bilinmektedir. Bu bakımdan nüfus konusunun özenle ele alınıp incelenmesi Türk tarafı için zorunlu olmaktadır. Bu bağlamda şu soruların yanıtlanması önem kazanmaktadır: I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu ne kadardır? Ermenilerin ne kadarı zorunlu iskana tabi tutulmuştur? Bunlardan ne kadarı sevk sırasında hayatını kaybetmiştir? Ne kadarı geri dönmüş ve ne kadarı başka ülkelere göç etmiştir? Bu konularda mümkün olduğunca sağlıklı ve tutarlı veriler elde edilmesi Türk tezlerinin savunulması için önemlidir.

Osmanlı arşivlerinde bu bilgileri toplu halde verecek bir belgeye şimdiye kadar rastlanmamıştır.

Yakın zamanlara kadar, bu konuda hem tarihçi hem de demograf olan Prof. Justin McCarthy’nin tahminleri ve tanınmış bir Osmanlı tarihçisi olan Prof. Stanford Shaw’un değerlendirmeleriyle yetiniyorduk. Bu meyanda rahmetli Gürün’ün değerlendirmelerini de zikretmek gerek. Sonra, 2001’de ülkemizde yayımlanan bir kitap bu konudaki değerlendirmelere yeni bir boyut getirdi… Esasında bu kitaptaki sonuçlar uzman bir heyet tarafından Osmanlı arşivlerin yapılan bir akademik araştırmaya dayanıyordu. Bu çalışmaya göre:

• 438.758 Ermeni tehcire tabi tutulmuş ve sevk edilmiştir.
• Bunlardan 382.148’i iskan mahallerine varmıştır.
• Tehcir edilen nüfusla iskan bölgesine varan nüfus arasında 56.610 kişilik fark vardı

56.610 kişilik zayiatın dökümü de şöyledir:

• 9-10 bin kişi yolda karşılaşılan saldırılar sonucunda zayi olmuştur
• 25-30 bin kişi ise tifo, dizanteri gibi hastalıklardan telef olmuştur.
• Geri kalan da iskan mahalline varmadan tehcirin durdurulması nedeniyle bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur.

Ayrıca, kitapta, Osmanlı Ermenilerinin toplam nüfusunun 600.000 ile 800.000 arasında olduğunu ileri sürmektedir.

Ancak, bu son rakam, çeşitli dünya arşivlerinde yapılan araştırmaların da sağlıklı olduğunu teyit ettiği 14 Mart 1914 tarihinde Osmanlı Dahiliye Nezareti, Nüfus Müdürlüğü tarafından yayımlanan nüfus sayımı rakamı ile uyuşmamaktadır. 1914 sayımına göre,1.229.000’dir. Sözünü ettiğim kitaptaki tahminle bu rakam arasında önemli bir fark vardır.

Hemen belirtelim ki, 2004 yılında TTK tarafından yapılan çok ciddi bir araştırma sonucunda yayımlanan “Sürgün ve Göç” kitabında da Osmanlı istatistiklerinin güvenilirliği övülmektedir.
Anadolu’daki Ermeni nüfusunun tehcirden ve savaştan sonra hangi ülkelere göç ettiğini gösteren değerli bir kaynak olan “Sürgün ve Göç” adlı eserde aynen şu ifadeler yer almaktadır:

“Birinci Dünya Savaşı başlarken, olumlu ve olumsuz bütün şartlar da göz önüne alınarak tarafımızdan yapılan değerlendirmede (Osmanlı topraklarında yaşayan) Ermeni nüfusunun 1.500.000’dan az olmadığını tahmin etmekteyiz. Bu sayı, çeşitli araştırmaların ortaya çıkardığı ve siyasal motivasyonlardan uzak, bilimsel yönetmelerle ortaya konulan tüm çalışmalarda “kabul edilebilir” bulunan rakamdır.”

Şimdi bu anlattıklarımdan sonra, şu soruları sormak hakkımız değil mi? Anadolu’daki Ermeni nüfusu hakkında Türk Tarih Kurumu kaynaklı birbirinden çok farklı iki tahmin var. Biri Anadolu’daki Ermeni nüfusunu 600.000 ile 800.000 arasında tahmin ediyor. Diğeri ise, 1.500.000 milyon rakamını zikrediyor.

Bunların hangisi doğru? Bu önemli konuda bu denli farklı iki tahminin bulunması bir inandırıcılık sorunu yaratmıyor mu?

Devlet arşivlerine yeni bir yaklaşımla el atılması

Buraya kadar söylediklerim, küresel bir nitelik kazanmış olan Ermeni tehdidiyle mücadele için uzun vadeli bir strateji ve bunun uygulanması için gerekli kurumsal yapılanmanın ortaya çıkarılmasının zorunlu olduğunu ortaya koyuyor.

Böyle bir stratejinin oluşturulması, arşiv araştırmaları ve devlet arşivleri konusuna yeni bir yaklaşımla el atılması konusunu da gündeme getirecektir.

Ülkemizde Osmanlı tarihi konusunda yazmış olduğu eserle isim yapmış olan ve uluslararası alanda da saygın bir bilim adamı olarak tanınan Profesör Stanford Shaw bu alanda gecikmeden uygulamak üzere şu önerilerde bulunuyor:

I. Birinci Dünya Savaşı’nın incelenmesi için gerekli arşiv materyelinin büyük çoğunluğu “Genelkurmay Harp Tarihi Arşivi”’ndedir (ATASE). Araştırmaya kısmen açık olan ATASE’nin tasnif çalışmalarının süratle tamamlanarak tamamen açılması sağlanmalıdır.
II. Osmanlı Kızılay’ı savaş sırasında muhacirlere ve tehcire tabi tutulanlara tıbbi bakım ve gıda yardımı sağlamıştır. Kızılay arşivlerinde çok değerli belgeler vardır. Bu arşivler süratle tasnif edilmeli ve araştırmacıların çalışmasına açılmalıdır.
III. Savaş sırasında “Aşair ve Muhacirin Müdürlüğü”, muhacirlerin ve tehcire tabi tutulan
halkın, naklinden, iaşe ve bakımından ve yerleştirilmelerinden sorumluydu. Sözkonusu müdürlüğün arşivlerinde Türk tezini destekleyecek son derece değerli belgelerin mevcut olması gerekir. Şu ana kadar nerede olduğu bilinmeyen bu arşivlerin bulunması için bir çalışma başlatılmalıdır.
IV. Ayni şekilde, elde bulunan Teşkilatı Mahsusa arşivleri de araştırmaya açılmalıdır.

Tüm arşivlerin tek bir çatı altında toplanması

Arşivler açısından yaşamsal önemde olan bir konu da, ABD’deki Ulusal Arşiv Dairesi (National Archives) örneğine uygun olarak, Türkiye’deki askeri ve kamuya ait tüm arşivlerin süratle bir çatı altında toplanmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bütün arşivler Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü (BDAGM) bünyesi içine alınmalıdır. Halen BDAGM yanında, Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet Tarihi Arşivleri, TBMM Başkanlığına bağlı arşivler, Genel Kurmay Başkanlığına bağlı Askeri ve Stratejik Etütler Başkanlığı (ATASE) Arşivi, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı ASAL Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi ile bakanlıklara bağlı arşivler bulunmaktadır.

Bir çatı altında olmayan yaygın ve çok başlı yönetsel yapıda olan arşivler farklı uygulamalara yol açmaktadır. Böyle olunca, araştırmacılar araştırma yaptıkları kurumlarda farklı farklı arşiv uygulamalarına maruz kalmakta, bu durum da gerek Türk gerek yabancı araştırmacılar arasında bazı kısıtlamalara maruz kaldıkları yolunda yersiz spekülasyonlara yol açmaktadır.

Mevcut yapılanmayla devam edilecekse, o zaman yukarda saydığımız bağımsız arşivlerin mikrofilmleri BDAGM’ne kazandırılmalı ve Bakanlar Kurulu’nun 89/140028 sayılı kararıyla saptanan arşivlerde araştırma yöntem ve ilkeleri farklı uygulamaları önleyecek tarzda değiştirilmelidir.

Bu bağlamda önemle ele atılacak bir konu, Başbakanlık Arşivler Genel müdürlüğü tarafından kitap halinde yayınlanan ve çok değeli belgeleri içeren kitapların İngilizce ve Fransızçaya tercüme edilmeleridir. Devlet arşivlerinin Osmanlı dönemine ait intenet sayfasında 2500 sayfalık belge bulunmaktadır. Bu belgelerin Türkçe transkriptleri ve orijinallerinin fotoğrafları internet ortamında sergilenmektedir. Bu belgelerin da yabancı dillere çevrilmesi, Türk tezinin savunulması için son derece yararlı olacaktır. Keza arşivlerin uzman personel ihtiyacı büyüktür. Bu ihtiyaç süratle karşılanmalıdır

Sonuç

Sonuç olarak, asılsız Ermeni soykırım suçlaması bugün Türkiye’ye yönelik küresel bir tehdit boyutunu kazanmış olup, Türkiye’nin dış politikasını sürekli baskı altında tutmaktadır.

Bazı Batılı devletler bu iddiadan ülkemizin dış politikasını yönlendirmek ve ödünler elde etmek, bazıları da ülkemizin AB’ne tam üye olmasını engellemek amacıyla yararlanmaktadırlar.

Fakat bunun da ötesinde, bu iddia, Ermenistan ve Ermeni diyasporasının Türkiye’ye yönelik tazminat ve toprak taleplerine odaklanmış ırkçı ve yayılmacı bir politikaya gerekçe oluşturmaktadır.

Ermenilerin, iddialarının belgesiz, kanıtsız, tutarsız ve abartılı olmasına rağmen dünya kamuoyuna mağduriyetlerini inandırmaktaki başarıları, sadece fanatik bir dürtüyle ve planlı şekilde çalışmalarından ileri gelmemiştir. Bunun bir nedeni de, Türk tarafının Ermeni saldırısını etkisizleştirecek etkili ve bilinçli bir mücadele ortaya koyamamasındandır.

Yukarda verdiğim örnekler, Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla mücadelede uzun vadeli stratejik bir plana ve bunu uygulayacak kurumsal bir yapıya ihtiyacı olduğunu ortaya koymaktadır.

Aksi takdirde, başıboşluk ve koordinasyonsuzluk sürecek ve Türkiye mücadelede zemin kaybetmekte devam edecektir.

Bu bakımdan aktif ve yaratıcı bir politikanın yürürlüğe konması için uzun vadeli bir stratejik plan oluşturulması ve bunu uygulayacak kurumsal yapının ortaya çıkarılması zorunludur.

Türkiye’nin bu mücadelede elindeki en etkili silahı arşivleridir. Fakat, maalesef bu aracın etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasında geç kalınmıştır. Bu hususta daha yapılacak çok şey vardır. Bu bakımdan arşivlerle ilgili önerilerimizin süratle fiiliyata intikal ettirilmesi kritik önem taşımaktadır.

Sabrınız için teşekkür ederim.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: