Avrupa Birliği müzakere süreci konusunda

5 10 2005

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Lüksemburg’da kabul edilen müzakere çerçeve belgesi hakkında görüşlerimizi ortaya koymak üzere Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum.

TUNCAY ERCENK (Antalya) – Sayın Başkan, Meclis TV, görüşmeleri vermiyormuş, Meclis TV yayını kesilmiş.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Meclis TV kesik…Meclis TV kesik…

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Ne yapıyorlar; halktan gerçekleri mi saklamaya çalışıyorlar?!

BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri, teknik arıza varsa giderilmeye çalışılıyor. (CHP sıralarından gürültüler)

Sayın Elekdağ, buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan…

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Teknik arıza sayın, ara verin efendim.

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Ara verelim.

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan, zaman kaybettim, süremi baştan başlatır mısınız efendim… Zaman kaybettim diyorum, 1 dakika kaybettim, baştan başlatır mısınız…

Teşekkür ediyorum.

Lüksemburg’ta kabul edilen müzakere çerçeve belgesi hakkında görüşlerimizi ortaya koymak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlarım, 3 Ekim tarihli müzakere çerçeve belgesi, Avrupa hukukunda birincil hukukî statüye sahiptir. Türkiye bu belgeye riayet etmekle mükelleftir. Türkiye, filhakika, Sayın Bakanımızın söylediği gibi, bu belgenin altına imza atmamıştır; ama, belge tümüyle Türkiye için bağlayıcıdır; bunun dışında Türkiye inhiraf edemez; bunu bilelim.

Sayın Bakan kabul edilen müzakere çerçeve belgesinin olumlu olduğunu, ortaya çıkan belgenin Türkiye’nin başarısını yansıttığını…(CHP sıralarından “yayın kesik” sesleri, gürültüler)

MEVLÜT COŞKUNER (Isparta) – Yayın kesik, ara verelim.

BAŞKAN – Sayın Elekdağ bir saniye…

Sayın milletvekilleri……(CHP sıralarından gürültüler)

CANAN ARITMAN (İzmir) – Ara verelim, ara…

BAŞKAN – Bir saniye sayın milletvekilleri… Lütfen,izah edelim.

Sayın milletvekilleri, konuyu araştırdım. TRT-3’ün yayın yapmaması Türkiye Büyük Millet Meclisinden kaynaklanmıyor. TRT-1 yayına devam ediyor, yapabileceğimiz şu anda herhangi bir şey de yok.

Buyurun Sayın Elekdağ. (CHP sıralarından “ara ver” sesleri, gürültüler)

ALİ DİNÇER (Bursa) – Bakan konuşurken kesilmiyor, muhalefet konuşurken kesiliyor!

ALİ RIZA BODUR (İzmir) – TRT özelleşti mi?!

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sayın Bakan konuşurken niye bozulmuyor da, şimdi arıza yapıyor?!

BAŞKAN – Sayın milletvekili, Genel Kurul çalışmalarının televizyon yayınıyla herhangi bir ilişkisi yoktur. Genel Kurul çalışmaları devam edecektir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Sayın Elekdağ, buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Peki efendim.

Sayın Bakan, müzakere çerçeve belgesinin olumlu olduğunu, ortaya çıkan belgenin Türkiye’nin başarısını yansıttığını belirttiler.

AHMET YENİ (Samsun) – Doğru.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Oysa, objektif bir inceleme, müzakere çerçeve belgesinin Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik hedefine stratejik bir sapma getirdiğini ortaya koyuyor. Bu belge nedeniyle, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine, artık, umutla bakması, arkadaşlarım, maalesef mümkün değildir. Müzakere çerçeve belgesi 17 Aralık Brüksel zirvesi kararlarını daha da ağırlaştırmıştır. Bu, müzakere çerçeve belgesine “hazmetme kapasitesi” gibi yeni keyfî bir ölçüt konulmasından ileri gelmiyor.  Mesele, 17 Aralık kararlarındaki ucu açıklık, üyeliğin garanti edilmemesi gibi hususların yanı sıra, müzakere çerçeve belgesinde, serbest dolaşım, yapısal malî yardımlardan, tarım sektörünün Avrupa Birliği entegrasyonundan Türkiye’nin daimî olarak feragat ettiğine dair birtakım hükümler vardır; yani, bu konularda, Avrupa Birliği bu yolda daimî birtakım kısıtlamalara başvurabilir.

Şimdi, bütün bunları bir arada ele alınca, müzakere çerçeve belgesinde Türkiye için öngörülen statünün, değerli arkadaşlarım, yarım üyelik olduğu yahut da imtiyazlı ortaklıktan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyor. Sayın Dışişleri Bakanımız, imtiyazlı ortaklığın Türkiye’nin, Hükümetin olmazsa olmazlarından biri olduğunu, onun için bu konuda gayet kuvvetli bir direniş sergilediklerini söylediler. Fakat, imtiyazlı ortaklık lafzının, sözcüklerinin esasen belgeye konulmasına ihtiyaç yok; çünkü, değerli arkadaşlarım, bu belgede tarif edilmiş. İmtiyazlı ortaklık sözünü nasıl olsa Avrupa Birliğindeki üye devletlerin birçoğu arzu etmeyecekler ve koydurmayacaklar; çünkü, oraya konulduğu takdirde, bu, Türkiye’den istedikleri ödünleri elde etmelerine imkân bırakmıyor. O bakımdan, işi muğlak bırakmak ve imtiyazlı ortaklığın belki de tarifini yapmak; fakat ismini oraya derç ettirmemek en iyi bir yöntemdi.

Şimdi, esasa da bakarsanız, Lüksemburg’da olan durum şöyleydi: Avusturya, Türkiye’ye karşı cephenin bir piyonuydu, Türkiye’ye karşıt olan Avrupa Birliği ülkelerinin taktiğini uygulamakla mükellefti. Tabiî, tutumunun arkasında, bazı diğer, efendim, siyasî amaçlar da vardı; ama, esas itibariyle, Avusturya, bir piyonluk yaptı, bir taktiği uyguladı, müzakereleri kitledi imtiyazlı ortaklık konusu etrafında; ta ki, Türkiye’ye bütün müzakere çerçevesindeki diğer ağır şartlar kabul ettirilebilsin. Ondan sonra kilit açıldı.

Değerli arkadaşlarım, bu hep böyle oluyor. Maalesef, karşılaştığımız durum budur.

Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Türkiye’ye “tam üyeliğe gider” diye gösterilen yol, Türkiye’yi başka bir adrese götürüyor. Bu adres, her halükârda Avrupa Birliği değil, bu ikinci sınıf bir üyelik.

Değerli arkadaşlarım, Müzakere Çerçeve Belgesi’nin 10 uncu maddesine baktığımız zaman, tehlikeli sonuçlar doğuracak bazı mayınlar görüyoruz.

Şimdi, bir kere şunu bir saptayalım: Avrupa Birliğine katılım, Avrupa Birliği sisteminin müktesebat olarak bilinen kurumsal hukukî çerçevesinin getirdiği hak ve yükümlülüklerin kabulü anlamına geliyor. Türkiye, müzakere sürecinde müktesebatı kabul edecek ve katılım kesinleştikten sonra, bunu tümüyle uygulayacaktır. Ancak, sözünü ettiğim 10 uncu maddeyle bu durum değiştiriliyor ve Türkiye için biraz daha değişik bir yaklaşım sergileniyor. Anılan maddede “Avrupa Birliği ile mevzuat uyumu sürecinde bulunan Türkiye için hukukî bağlayıcılığı olsun ya da olmasın, Avrupa Birliği çerçevesinde onaylanmış olan kurumlar arası anlaşmalar, açıklamalar, tavsiyeler, deklarasyonlar, müktesebat niteliğinde olacaktır” deniliyor.

Değerli arkadaşlarım, bunun anlamı, bugüne kadar tavsiye niteliğinde olan Avrupa Parlamentosu kararlarının ve deklarasyonlarının bundan böyle hukukî bağlayıcılığa sahip olacağıdır. Böyle olunca, Avrupa Parlamentosunun geçen hafta Ermeni soykırımı konusunda almış olduğu kararın Türkiye açısından hukuken bağlayıcı olup olmayacağı sorusu ister istemez hatıra geliyor. Kararda, hatırlayacaksınız, Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye, soykırımını tanıması için çağrıda bulunuyor ve tanımanın, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği için bir önşart olmasını öneriyordu. Avrupa Parlamentosunun soykırımı kararı, Müzakere Çerçeve Belgesinin 10 uncu maddesi gereğince hukukî bağlayıcılık sağlamış bulunmuyor mu bu durumda? Türk kamuoyu bunu kabul eder mi?!

Esasında, değerli arkadaşlarım, Müzakere Çerçeve Belgesinin 10 uncu maddesi, Türkiye açısından, son derece sıkıntılı ve tehlikeli durumlara yol açacak bir nitelik taşıyor; çünkü, Avrupa Parlamentosunun üyelerinin çoğunluğu Türkiye aleyhinde oy veren kişilerden oluşuyor. Ayrıca, Avrupa’daki Türkiye’ye karşıt lobiler Avrupa Parlamentosuna tam anlamıyla hâkim durumdalar; Avrupa Parlamentosunu sınırlı bir üye katılımıyla toplayıp, her zaman, Türkiye aleyhinde gayet kötü kararlar geçirme imkânına sahipler; bunu, geçmişte çok defa gördük. Bu bakımdan, kısa bir süre sonra, bir karar alıp, İmralı’daki terörbaşına af çıkarın diyebilirler. İş burada bitmez, bunun ardından, güneydoğuda özerk yerel yönetim kurun yolunda bir karar çıkarabilirler. Bunları Türk kamuoyuna nasıl anlatacağız?!

Değerli arkadaşlarım, 10 uncu madde hakkında konuşuyorum. 10 uncu madde, uzun bir madde, 1 sayfalık bir madde ve “Müzakerelerin Özü” başlığı altında yer alıyor. Bunları, o maddeyi dikkatlice okuduktan, danıştıktan sonra konuşuyorum bu konuda. O bakımdan, benim tavsiyem, bunu çok etraflı bir şekilde incelettirmemiz lazım. Sadece kendi hukuk müşavirlerimize değil, yabancı hukuk müşavirlerine de. Evet…

Şimdi, Kıbrıs konusundaki ikinci bir mayına geleyim. hatırlayacaksınız, gümrük birliği anlaşması ek protokolü imzalarken, Türkiye bir deklarasyon yayınladı ve bununla imza işleminin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tanıma anlamına gelmediğini belirtti. Ancak, Türkiye’nin bu deklarasyonuna karşılık Avrupa Birliği de bir deklarasyon yayınladı ve şimdi, bu, bizim önümüzde.

Şimdi, arkadaşlarım, Avrupa Birliği Deklarasyonu, bu durum, Türkiye açısından gayet iç karartıcı gelişmelere yol açıyor. Birincisi, Türkiye, ek protokolü ayrımı yapmadan tüm Avrupa Birliği ülkelerine uygulamakla mükellef. Bu bağlamda deniz ve hava limanlarını da uçaklara ve deniz vasıtalarına açacak. Eğer, açmazsa, bu yükümlülük yerine getirilmezse, Türkiye ile ilgili bölümler üzerinde müzakere açılmayacak, müzakereler durdurulabilecek.

Ayrıca, bu deklarasyonda, Avrupa Birliği deklarasyonunda “Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimini mümkün olan en kısa sürede tanımalıdır. Avrupa Birliği Konseyi 2006 yılında bu konudaki ilerlemeyi inceleyecektir.” deniliyor.

Görüleceği üzere, değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği Deklarasyonu Türkiye’yi Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmadan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tanımaya zorluyor. Bu durumda, önümüzde, son derece sakıncalı gelişmeler var; çünkü, Avrupa Birliği Deklarasyonu gereğince, Türkiye deniz ve hava limanlarını, Güney Kıbrıs Rum Yönetimine, deniz ve hava araçlarını açmakla mükellef. Açmazsa, müzakereler başlamaz. Bu durumda, hükümet bir tercih yapma durumunda; ya müzakereleri başlatmayacak yahut da ister istemez hava ve deniz limanlarını açacak. Ankara çarnaçar buna razı olursa, hava ve deniz limanlarını açarsa, Rumlar bu sefer diplomatik temsilcilik açma talebinde bulunacak ve veto şantajıyla bunu da elde edeceklerdir. Bu gelişme de, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin, Türkiye ile ilişkilerini, defacto, ilişkilerin daha üzerinde bir düzeye çıkardığı anlamına gelir. Bunu takiben, Kıbrıs Rumlarının yapacağı, bunu, Avrupa Toplulukları Adalet Divanına götürmek ve Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tanıdığı hususunda bir karar çıkartmak olacaktır. Bunu da kolayca elde edebilirler işleri bu noktaya getirdikten sonra. Tabiatıyla, işte bundan sonrası Türkiye’yi son derece vahim durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Böyle bir durumda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuzeyde egemenlik haklarını kaybedecektir, bölge Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin egemenliği altına girecektir. İkincisi, KKTC’nin hukukî varlığının dayandığı uluslar arasıanlaşmalar, garanti anlaşması da dahil, tamamen ortadan kalkacaktır ve KKTC ayrı bir siyasî varlık olma hakkını tamamen kaybedecektir. Üçüncüsü de, bu durum, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin artık Adada konuşlanması için hiçbir hukukî zemin kalmamış olan Türk askerî kuvvetlerinin Adadan çekilmesi talebinde bulunmasına yol açacaktır. Tabiî, dördüncüsü de, çözüm olmadan tanıma olması, Kıbrıs Türklerinin korumaya alınmış azınlık statüsünde Rum Cumhuriyeti içinde yok olmaya mahkûm edilmeleri sonucunu doğuracaktır.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir durumla karşı karşıyayız. Bir an için farz edelim ki, Türkiye Kıbrıs’ta istenecek ağır ödünleri verdi ve Kıbrıs’ı gözden çıkardı. Bu durumda Avrupa Birliği yolu açılacak mı? Kesinlikle hayır değerli arkadaşlarım. Çünkü, Yunanistan tetikte bekliyor. Vetosunu kullanarak Ege Denizini bir Yunan gölüne çevirmeyi hayal ediyor. Bunu, Avrupa Birliğinin Lozan Anlaşmasını değiştirerek bazı gruplara kolektif azınlık hakları verilmesi hususundaki talepleri izleyecek. Ermenistan da, artık bir hukukî statü kazanmış olduğunu düşündüğü iddiasını Türkiye’ye kabul ettirmek için sabırsızlanacak. Ve Türkiye’den beklenti değerli arkadaşlarım, bütün bu ödünleri belirsiz ve garantisi olmayan bir Avrupa Birliği üyeliği için vermesi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN- Sayın Elekdağ, buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla)- Evet, maalesef, Türkiye’nin Avrupa Birliğinde ilerleyebilmesi, yaşamsal biçimdeki güvenlik çıkarlarını şu anda hayalî görülen bir Avrupa Birliği üyeliği için daha baştan elden çıkarmasına yol açıyor. Tam üye olup olmayacağını ancak 10-15 yıl sonra bilecek bir Türkiye,

daha yolun başında bir kere elden çıktıktan sonra, telafisi mümkün olmayacak stratejik güvenlik çıkarlarından vazgeçmek durumunda kalacak. Bu Avrupa’nın, Türkiye’ye 15 yıl sonra olumlu bir davranış içinde olacağı ne malum?! Evet, bu bildiğimiz Avrupa’nın… Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması düşüncesinin tüylerini diken diken ettiği Fransa ve Avusturya kamuoylarının, 15 yıl sonra yapılacak referandumlarda Türkiye lehine oy kullanacaklarını kim garanti edebilir?!

Şimdi, değerli arkadaşlarım, söylediklerim yanlış değerlendirilmesin. Avrupa Birliğinin, Türkiye’ye karşı dürüstlükten yoksun, ikiyüzlü bir siyaset izlemesine öfkelenip duygusal bir tepki göstermemiz yanlış olur. Durumu soğukkanlılık ve sükûnetle değerlendirirsek, en isabetli hareket hattının Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinin muhafazası olduğunu görürüz.

Türkiye, Avrupa Birliğinin ülkemize karşı üstlendiği üyelik taahhüdünden vazgeçmemelidir. Ancak, Avrupa Birliğinin güven vermeyen tutumu nedeniyle, Türkiye, ilk önce Avrupa Birliğinden Kopenhag kriterlerini eksiksiz ve mükemmel şekilde yerine getirdiği takdirde, diğer aday ülkelere yapıldığı gibi kendisine de tam üyelik statüsünün verilip verilmeyeceğini sormalı ve bu hususta resmî bir yanıt istemelidir.

Bu talebin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan bir karara dayanması, bu girişime ağırlık kazandıracaktır. Söz konusu yanıt verilip, Türkiye, önünü görünceye kadar ülkemiz açısından en isabetli hareket hattı, değerli arkadaşlarım,  Türkiye’nin, Avrupa Birliğiyle ilişkilerindeki konuları iki gruba ayırması olacaktır.

Bunlardan birinci grup, Avrupa Birliği müktesebatına ilişkin olanlardır. Bu çerçevede Türkiye demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ile ekonomik, sosyal ve çevreye ilişkin olan alanlarda hem yasama hem uygulama açılarından üstüne düşeni en mükemmel bir şekilde yerine getirmelidir. Reformlar gerçekleştirilmeli ve bu alanlarda Türkiye, en mükemmel bir performansı sergilemeyi bir ulusal gurur meselesi saymalıdır.

İkinci grup ise müktesebat dışında olan ve bazıları diğer üyelerden talep edilmediği halde Türkiye’ye ön şart olarak dayatılan hususlardır. Kıbrıs, Ege sorunları, Lozan Anlaşmasına ilişkin konular bu gruba dahildir. Bu konularda Türkiye azami ihtiyat ile hareket etmeli, kendine net ve tartışmasız bir üyelik hedefi verilmeden hiçbir adım atmamalıdır.

Tekrar ediyorum değerli arkadaşlarım, izah ettiğim koşullar dolayısıyla halen Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu kalın bir sisle kaplıdır. Avrupa Birliğine giriyoruz diye bazı kesimlerce sevinç çığlıklarının atıldığı şu an Türkiye’nin tam üyeliği her zamankine oranla karanlıktadır değerli arkadaşlarım. Önündeki bu ağır sis açılıncaya kadar Türkiye reform sürecini devam ettirmeli, müktesebat dışındaki alanlarda ise adım atmalıdır.

Teşekkür ediyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: