TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın Sözde Ermeni Soykırımı İle İlgili Karar Alan Ülke Parlamento Başkanlarına Gönderdiği Mektubun Tam Metni

7 09 2005

TBMM Başkanı Arınç, bugüne kadar Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili karar alan 16 ülkenin parlamentolarına ayrı ayrı kınama mektubu gönderdi.

İsviçre, Polonya, Slovakya, Lübnan, Kanada, Arjantin, Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya, Yunanistan, Uruguay, İsveç, Rusya Federasyonu ve Venezuela Parlamentolarının Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili karar alması üzerine bu ülkelerin parlamento başkanlarına ayrı ayrı mektup gönderen TBMM Başkanı Arınç, “Tarihimizde sakladığımız ya da bizi utandıracak hiçbir şey yoktur” diyerek tepkisini dile getirdi.

Arınç, muhatap ülke parlamento başkanlarına gönderdiği mektubunda,Türkiye’yi soykırım yapmakla itham eden bir kararı kabul etmelerinin büyük üzüntü ve hayal kırıklığına yol açtığını belirterek, “Bu karar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından büyük bir tepki ve infialle karşılanmıştır” dedi.

TBMM Başkanı mektubunda, “Birinci Dünya Savaşı koşullarında Türkler ile Ermeniler arasında yaşanan karşılıklı trajik olayların dost bir ülkenin Meclisi tarafından tek yanlı yorumlanması halkımızı derinden üzmüştür. Tarihin bu döneminin, Türkiye ve Türk Ulusu aleyhinde önyargılar yaratacak siyasi emellere alet edilmesini kabul etmek mümkün değildir” görüşünü dile getirdi.

Ulusal parlamentoların, tarihin tartışmalı dönemleri hakkında bir yargıda bulunmak için uygun forumlar olmadığını belirten Arınç, bunun yerine parlamentoların, ülkeler ve halklar arasındaki dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesini sağlayacak bir ortam yaratılması için gayret göstermeleri gerektiğine inandığını söyledi.

TBMM Başkanı Arınç mektubunda, “Türkiye her zaman tarihin tartışmalı dönemlerinin tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunmuş ve arşivlerini bütün araştırmacıların hizmetine sunmuştur. Son olarak, Türkiye, Ermenistan’a Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşacak bir grubun ilgili bütün arşivlerde 1915 dönemine ait gelişme ve olayları inceleyerek, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önermiştir” ifadelerini kullandı.

MEKTUBUN METNİ

1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımlayan Ermeni iddiaları tarihin bir döneminin tamamen yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle tarihin bu döneminin tüm resmini yakından görmenize ve 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelendirilemeyeceğini anlamanıza yardım edeceğine inandığım, Ermeni iddiaları hakkındaki bazı tarihsel gerçekleri ve hukuki gözlemleri dikkatinize getirmek istiyorum.

1915’te Türkler ve Ermeniler arasında gerçekten ne yaşandığını tam olarak anlamak için, 1915’ten önceki gelişmeleri incelemek gereklidir. Türkler ve Ermeniler sekiz yüzyıldan daha uzun süre Anadolu’da barış içinde yaşamışlardır. Ermeni toplumu, sadık ve bir ölçüde, Osmanlı İmparatorluğu’nun ayrıcalıklı tebaası olarak Osmanlı topraklarının her yerinde dağılmıştı. Bakan, general, büyükelçi, vali, ticari temsilci ve bu gibi diğer bazı görevlerde hizmet etmişlerdir. Kendilerine karşı hiçbir şekil ve biçimde ayrımcılık yapılmamıştır. O zaman, 20. yüzyılın bitimine doğru bu asırlarca süren barış ve uyumu bozacak ne oldu?

19. yüzyılın sonuna doğru, zamanın “Büyük Güçleri” Ermenileri, Osmanlıya karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri önemli bir araç olarak görmeye başladılar. Amaç Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırmaktı. Bu devletler, Ermenilere paradoksal olarak sadece azınlık oldukları Doğu Anadolu’da bir devlet kurma sözü verdiler. “Büyük Güçler” in kışkırtmaları sonucunda, 1880’den itibaren çeşitli Ermeni çeteleri kurulmaya başlanmıştır. Bu çeteler çeşitli illerde isyanlar çıkarmaya başladılar. Bunlar, belirli bölgelerdeki demografik yapıyı, bu bölgelerdeki Türkleri ve diğer Müslümanları katlederek ve tacizde bulunarak değiştirmeye çalıştılar. Bu politikaya ve hareketlere karşı çıkan Ermenileri bile yok etmekte tereddüt etmediler.

Ayrılıkçı Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasını ve Osmanlı Devleti’nin İhtilaf Devletlerine karşı savaşa girmesini büyük bir fırsat olarak gördüler. Bunlar, Birinci Dünya Savaşı sırasında isyan ettiler ve işgalci Rus Ordusu ile diğer yabancı kuvvetlerle işbirliği yaptılar. Doğu Anadolu’nun değişik şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde “Gönüllü Ermeni Alayları” kuruldu ve Türkler ile diğer Müslüman sivillere yönelik katliamlar yapmaya başladılar. Rus işgalini kolaylaştırmak için Osmanlı askerlerine saldırıp ikmal yollarını kestiler.

Bu şartlar altında, Osmanlı Hükümeti, Ermeni Patriğini, Parlamentonun Ermeni Üyelerini ve diğer önde gelen Ermenileri, bu faaliyetlerin sürdürülmesi halinde, karşı önlemler alacağı yönünde uyardı. Ancak, Ermeni faaliyetleri artarak devam etti.

Osmanlı Hükümeti, Mayıs 1915’de, karşı karşıya kaldığı bu muazzam iç ve dış tehdit karşısında, aynı durumla karşılaşan herhangi bir ülkenin tereddüt etmeden alacağı bir savunma tedbirine başvurdu. Savaş bölgelerinde yaşayan Ermenilerin güneydeki Osmanlı topraklarına sevk edilmelerini öngören “Tehcir Yasası”nı kabul etti. Ermeniler, zamanında bu karardan haberdar edildiler. Sevk işlemi, gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra başladı. Bu arada, savaş dışı ve sorunsuz bölgelerde yaşayan Ermeniler bu uygulamanın dışında tutuldu. Böylece, İstanbul, Edirne, Kütahya, Aydın ve İzmir’de yaşayan 200.000 Ermeni bu karardan etkilenmedi.

Söz konusu kanunda, sevk sırasında, en başta, hayatlarının ve mallarının güvenliği olmak üzere, Ermenilerin güvenliğini sağlayacak her türlü önlem dikkate alınmıştı. Kanun, sevk sırasında Ermeniler için yiyecek sağlanmasını ve bunun “göç fonu”ndan karşılanmasını, gidecekleri yerlerde arazi tahsis edilmesini ve ihtiyaçları olan evlerin inşa edilmesini, çiftçiler için alet ve tohum sağlanmasını ve geride bıraktıkları eşyaların bedellerinin ödenmesini öngörüyordu. 1915 Haziranında yapılan ilave düzenlemeyle, yeniden iskana tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alındı.

Osmanlı Hükümeti, yerel makamlara, Ermenilerin yeniden yerleşmelerinin düzenli şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacak gerekli güvenlik önlemlerinin alınması yönünde talimat vermiştir. Bu yöndeki emirler Osmanlı arşivlerinde mevcuttur. Tüm bu önlemlere karşın, savaş şartları, yerel düşmanlık ve intikam duyguları nakil sürecinde kafilelere yönelik saldırılar düzenlenmesine neden olmuştur. Hükümet bunları önlemeye çalışmıştır. Nitekim, devlet otoritesinin güçlü olduğu bölgelerde Ermeni kafilelerine yapılan saldırılar oldukça sınırlı olmuştur. Savaş zamanında yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemelerinin yetersiz olması, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıkların başlaması da can kaybının atmasına yol açmıştır. Esasen, bu zaman dilimi bütün Anadolu insanının aynı kaderi paylaştığı dönemdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, başta silahlı Ermeni çetelerin saldırıları sonucunda, çoğunluğu Müslüman sivil olmak üzere 3 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği belirtilmelidir.

Tehcir kararı, 1915 Kasım’ında askıya alındı. Nihayet, 1916 yalının başında tehcir işlemi tamamen sona erdirildi. Savaşın sona ermesinden sonra, Osmanlı Hükümeti, tehcir edilen Ermenilerin, istemeleri halinde, tehcir edilmeden önceki yerleşim yerlerine dönmelerine imkan sağlayan bir kararname yayımladı. İçişleri Bakanı 4 Ocak 1919 tarihinde Başbakanlığa gönderdiği raporunda, Ermenilerin geri dönüşünü kolaylaştıracak tüm önlemlerin alınması için bütün yerel yönetim merkezlerine talimat verdiğini belirtmektedir. Kararname, yerel makamlara geri dönen Ermenilere evlerinin ve tüm mallarının ivedilikle geri verilmesini, gıda ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasını içeren her türlü yardımı sağlamaları talimatını vermektedir. İzmit, Bursa, Kastamonu, Ankara ve Konya’dan tehcir edilen Ermeniler hemen hemen tümü, savaş bittiğinde evlerine geri dönmüşlerdir. Kayseri, Harput ve Diyarbakır’dan giden Ermenilerin de büyük çoğunluğu geri dönmüştür. Amerikan arşivlerinde bulunan ve Ermeni Patrikliği tarafından hazırlanan raporda, 644.900 Ermeni’nin savaş öncesindeki yerlerine döndükleri belirtilmektedir.

Ermeni kafilelerine kötü davranan ve Hükümetin talimatlarına uymayan yaklaşık 1390 kişi yargılanmıştır. Bir çoğu idam dahil cezalara çarptırılmıştır. Bu noktada, bir çok soru sorulmalıdır: Ermenileri yok etmek isteyen bir Devlet, Ermeni kafilelerine kötü muamele eden kendi vatandaşlarını ve görevlilerini yargılar ve cezalandırır mı? Gizli amaçları olan bir devlet, tehcir süresince Ermeni grupların güven içinde nakillerini sağlayacak özel bir kanun çıkarır mı? Kötü niyetlere sahip bir hükümet, daha sonra onların geri dönüşlerine izin verir mi? Bu soruların ve cevapların açığa çıkardığı gibi, Osmanlı Hükümeti’nin iddia edildiği gibi, Ermenileri “yok etmek” yönünde bir niyeti yoktu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, 1919-1922 yılları arasında Osmanlı resmi görevlilerine karşı yürütülen yasal sürecin bir parçası olarak Ermeni iddiaları araştırılmıştır. 144 üst düzey Osmanlı yetkilisi tutuklandı ve yargılanmak üzere İngiltere tarafından Malta adasına sürgüne gönderildi. Tutuklamalara yol açan bilgiler çoğunlukla yerel Ermeniler ve Ermeni Patrikliği tarafından sağlanmıştır. Bunu müteakip, sürgüne gönderilenler Malta’da göz altında tutulurken, Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul’da bulunan ve burada mutlak yetkiye ve güce sahip İngiliz işgal kuvvetleri de bu görevliler hakkında suçlamada bulunmak üzere her yerde kanıt aradılar. Osmanlı ve İngiliz arşivlerindeki dokümanter kanıtların incelenmesini İngiltere tarafından atanan bir Ermeni bilim adamı yürüttü. Ancak, Malta’ya sürgüne gönderilen Osmanlı görevlileri ve Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin öldürülmesi yönünde emir verdiklerini veya teşvik ettiklerini gösteren herhangi bir kanıt bulamadı.

Bunun üzerine, İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Amerikan Hükümeti’nin mutlaka “katliamlar” zamanında derlenmiş çok sayıda dokümanter kanıta sahip olduğunu düşündü. Esasen, eğer iddia edilen katliamlar 1915-1917 yılları arasında meydana gelmiş olsaydı, o dönemde Amerikan diplomatik ve konsolosluk görevlilerinin Türkiye’de serbestçe görevlerini yerine getiriyor olmaları nedeniyle, Amerikalıların çok sayıda dokümana sahip olmaları gerekiyordu. Ayrıca, Osmanlı Hükümeti tarafından misyonerlerden oluşan “Amerikan Yakın Doğu Yardım Derneği”ne tehcir esnasında Anadolu’daki yardım faaliyetlerini sürdürme müsaadesi verilmişti. Dolayısıyla işlenen suçlara tanıklık etmiş ve Osmanlı resmi görevlilerine karşı kullanılabilecek mahiyette bir çok kanıt toplamış olmaları gerekirdi.

31 Mart 1921 tarihinde Lord Curzon, İngiltere’nin Washington Büyükelçisi Sir A. Geddes’e aşağıdaki telgrafı gönderdi:

“Malta’da Majestelerinin Hükümeti’nin elinde, Ermeni katliamlarına suç ortaklığı ettikleri iddiasıyla tutuklu Türkler bulunmaktadır. Suç kanıtı saptamakta önemli ölçüde güçlük var.. Lütfen Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde suçlama amacıyla kullanılabilecek herhangi bir kanıt bulunup bulunmadığını araştırınız.”

13 Temmuz 1921 tarihinde Washington’daki İngiliz Büyükelçiliği bu telgrafa aşağıdaki yanıtı gönderdi:

“Sayın Lordum, ekibimin bir mensubunun Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaret etmiş olduğunu size bildirmek onuruna sahip oldum. Kendisine, katliamlar hususunda Birleşik Devletler Konsoloslarınca hazırlanmış raporları görmesine izin verilmiştir.. Üzüntülerimle bildiriyorum ki Lordum, bu raporlar içerisinde Türklere karşı kanıt olarak kullanılabilecek mahiyette hiçbir husus bulunmamaktaymış..”

Soruşturmaların sonucunda Ermeni iddialarını destekleyecek hiçbir kanıt bulunamadı. Malta’daki iki yıl dört ay süren tutukluluk döneminin ardından, sürgün olan tüm Osmanlı yetkilileri yargılanmadan serbest bırakıldılar.

1915 yılında neler olduğu yönünde yapılacak herhangi bir çalışmanın, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı aktif bir yanlış bilgilendirme kampanyasının yürütüldüğünü dikkate alması gerekir. Bu kampanyanın en iyi örneği, İngiliz savaş propaganda mekanizmasının ürünü olan “Mavi Kitap” tır. “Mavi Kitap”, Ermeni iddialarının en önemli dayanağını oluşturmasına rağmen, Malta’daki sürgünde tutulan Osmanlı görevlilerini suçlamak amacıyla kanıt araştıran İngiliz yetkilileri tarafından bile ciddiye alınmamıştır.

Şimdi, Ermeni iddialarının uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesini dikkatinize getirmek istiyorum. Soykırım suçunun tanımı, 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinde yapılmıştır. Söz konusu Anlaşmanın 2. maddesine göre, “soykırım” suçunun temel öğesini, belli bir grubun tamamını veya bir bölümünü yok etmeye yönelik “niyet” oluşturmaktadır. Ermeni iddiaları, BM Soykırım Anlaşmasının suçun ispatına yönelik asgari standartlarını bile karşılamaktan uzaktır. Soykırım iddiasında bulunan çevreler, 90 yıldır süren ısrarlı çabalarına rağmen, Osmanlıların, Ermenileri yok etme niyetini gösteren tek bir belge bile bulmayı başaramamıştır. Belge olarak ileri sürdüklerinin sahte olduğu ispatlanmıştır. Bunun aksine, Osmanlı Hükümeti’nin yerel makamlara, tehcir edilen Ermenilerin korunması talimatını içeren bir çok Osmanlı dokümanı mevcuttur. Ermeni Militanlar, kendi hükümetlerine karşı silahlanmışlardır. Irkları, etnik kökenleri veya dinlerinden dolayı değil, yanlış siyasi amaçları ve silahlı faaliyetleri nedeniyle tehcire tabi tutulmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan Paris Barış Konferansı’nda Ermeni Heyetinin Başkanı, Bogos Nubar Paşa, savaş sırasında Ermenilerin İhtilaf Devletlerine sağladığı desteğin, Osmanlı yetkililerince tehcir kararı alınmasının nedeni olduğunu açıkça kabul etmiştir.

Uluslararası hukuka göre, sadece yetkili mahkeme soykırım suçunun işlenip işlenmediğine karar verebilir. Bu mahkeme, topraklarında soykırım yapıldığı iddia edilen Devletin mahkemesi veya anlaşma taraflarının, yetkisini kabul ettikleri bir uluslararası ceza mahkemesi olabilir. Bu tür yetkili bir mahkemenin kararının olmaması durumunda, soykırım suçunun “hukuki” olarak varlığı kabul edilemez ve soykırım iddiası yasal zeminde savunulamaz ve ileri sürülemez. Bu bağlamda, hakkında böyle bir uluslar arası mahkeme kararı bulunmayan Ermeni soykırımı asılsız bir iddiadan ibarettir.

Osmanlı tarihi konusunda uzman çok sayıda tarafsız ve saygın tarihçi, Ermeni iddialarının temelsiz olduğunu ispatlayan çeşitli kitap ve makaleler yayınlamışlardır. Bu çerçevede, 19 Mayıs 1985 tarihinde Türk, Osmanlı ve Orta Doğu çalışmaları alanında uzman Amerikalı 69 akademisyenin imzasıyla yayınlanan bildiri hatırlanmaya değer. Bu bildiri 1915 olaylarının soykırım olmadığını açıkça ifade etmektedir.

Ermeni çevreleri sık sık sözde Ermeni soykırımının 1985 yılında BM tarafından resmen tanındığını iddia etmektedirler. Bu bilgi de tamamen mesnetsizdir. BM sözcüsü Farah Hag, 5 Ekim 2000 tarihinde BM’nin Ermeni iddiaları konusundaki tutumu hakkındaki bir soruya cevaben, “BM’nin, Ermeni, tecrübesini soykırım olarak niteleyen bir raporu onaylamadığını veya kabul etmediğini” ifade etmiştir.

Ermeniler ayrıca, iddialarının meşrulaştırmak amacıyla Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni iddialarına ilişkin 1987 tarihli kararına da atıfta bulunmaktadırlar. Bununla ilgili olarak, Fransa’daki bir Ermeni derneği ile iki Ermeni, Avrupa Parlamentosu’nun 1987 tarihli kararına aykırı olduğu iddiasıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık statüsünün iptali amacıyla Avrupa Adalet Divanı’na başvurduklarını hatırlatmak istiyorum. Avrupa Adalet Divanı, söz konusu karanın tamamen siyasi nitelikte olduğunu ve bu nedenle hiçbir bağlayıcı yasal sonuç doğurmayacağına karar vermiştir.

Türkiye, her zaman parlamentoların ve diğer siyasi kuruluşların, tarihin ihtilaflı bir dönemini tartışmak ve yargıya varmak için uygun yerler olmadıklarını savunmuştur. Tarih bir disiplindir ve geçmişteki olayların değerlendirilmesi tarihçilere bırakılmalıdır. Türk Hükümeti, bu ihtilaflı tarihsel sorunun aydınlığa kavuşturulması amacıyla arşivlerini tüm araştırmacıların kullanımına açmıştır. Ayrıca, tarihçilerin, akademisyenlerin ve araştırmacıların bu tarihi sorunu her platformda tartışmalarını teşvik ediyoruz. Türk-Ermeni ilişkilerinin tarafsız ve tam olarak analiz edebilmesi için Ermeni arşivleri de açılmalı ve kamunun kullanımına sunulmalıdır. Türkiye’de çok sayıda araştırmacı, Erivan’daki Ermeni Arşivleri, Massachuset’teki Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksütyun) Arşivleri ve o dönemde Ermeniler arasında aktif olarak faaliyet gösteren başlıca misyoner arşivlerinde araştırma yapmak istemektedir. Gerçeğe ulaşılabilmesi için tüm ilgili arşivlerin tarihçilerin kullanımına açık olması gerekir.

Bu bağlamda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ana muhalefet partisi CHP’nin lideri Deniz Baykal 8 Mart 2005 tarihinde ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiri, Türk ve Ermeni tarihçilerinden oluşacak bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları, sadece Türk ve Ermeni değil, ilgili tüm üçüncü ülkelerin arşivlerinde de araştırarak, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önermektedir. Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisi 13 Nisan 2005 tarihinde Ermeni iddiaları konusunda kabul ettiği bildiride, bu tarihi öneriyi tamamen desteklediğini ve onayladığını açıklamıştır.

Başbakan Erdoğan, 10 Nisan 2005 tarihinde Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’a bir mektupla söz konusu öneriyi resmen iletmiştir. Cumhurbaşkanı Koçaryan’ın Başbakanın mektubuna cevaben gönderdiği 25 Nisan 2005 tarihli mektup Türk Hükümeti tarafından olumlu bir bakış açısıyla kapsamlı şekilde değerlendirilmiştir. Halen, bu üst düzey mektup teatisi temelinde, Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesi yolunda bir diyalog başlatılabilmesi amacıyla ortak unsurların belirlenmesi için çaba sarf edilmektedir.

Soykırım, insanlığa karşı işlenebilecek en ağır suçtur. Bir ulusu soykırım suçu işlemiş olmakla itham etmek ciddi bir eylemdir. Bu tür bir eylem, suçlamaların tarihsel gerekçelerle ve uluslararası meşrulukla ispat edilme ve dayanak bulmak temel yükümlülüğünü de beraberinde getirmektedir. Tamamen Ermeni iddialarına dayanan suçlamaların gerekli esaslardan yoksun olduğu açıktır. İspat etme yükümlülüğü, sözde “Ermeni soykırımı” hakkında karar alan parlamentolara aittir.

İzlenmesi gereken yol doğruların ortaya konması ve gerçeğin açığa kavuşturulmasıdır. Bu amaçla, uluslararası toplum en azından Türkiye’nin, Türk ve Ermeni tarihçilerden ve diğer uzmanlardan oluşacak bir grubun kurulmasını amaçlayan girişimine güçlü bir destek verilebilir.

İyi dileklerimin kabulünü rica ederim.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: